SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

34. ANKARA FİLM FESTİVALİ İZLENİMLERİ - BÖLÜM 2

03 Aralık 2023 Pazar 21:22
SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

Ankara Film Festivali’nin üzerinden biraz zaman geçti ama festival yorumlarının ikinci bölümü, ancak yetişti. Ancak bu filmlerin bir kısmı vizyon takvimini beklediği, bir kısmı da muhtemelen dijital platformlarda karşımıza çıkacağı için, geç kalmış sayılmayız. Zaten iyi film eskimez diyerek, festivalin değerlendirmesinde ikinci bölüme geçelim. Bu kez önümüzde epeyce film var.

Les filles d'Olfa (Dört Kız Kardeş):
Kaouther Ben Hania, son birkaç filmini takip edip, sevdiğim bir yönetmen. Oscarlarda da belgesel kategorisinde adı geçebileceği söyleniyordu. O yüzden bu filmi merakla bekliyordum. Ve yine aynı nedenden dolayı seçmek için konusuna bakma ihtiyacı duymamıştım. İyi ki bakmamışım, daha etkileyici oldu. Filmi izlemeden, şu kadarını bilmek yeterli bence. Film Olfa'yı ve onun dört kızını anlatıyor. Küçük iki kızı yanında, büyük kızları ise, filmin en başında kendi sözleriyle: "Onları kurtlar yedi". Onlara tam olarak ne olduğunu bilmemek, filmi ilk izleyişte daha güçlü kılıyor.
Kaouther Ben Hania, bu gerçek hikâyeyi, bir belgesel olarak anlatmayı seçmiş ama farklı bir anlatı kuruyor. Olfa ve yanındaki kızları, başlarından geçen olayları canlandırırken, kendilerini oynuyorlar ama büyük kızları ve babayı profesyonel oyuncular canlandırıyor. Hatta yönetmen olaya bir katman daha ekliyor, psikolojik olarak zorlu sahnelerde, Olfa'yı da bir oyuncu canlandırıyor. Film, bu anlatım tarzıyla bir tazelik yakalarken, anlattığı olaylar zaten başlı başına çok sarsıcı. Yine de, bunlara rağmen hayata da bağlı bir aile izliyoruz.
Dediğim gibi, hikâyeyi çok açmayacağım için, fazla uzatmayacağım ama gözlemleyebildiğim kadarıyla festivalde seyircileri en çok etkileyen filmlerden biri oldu. Sanıyorum vizyon şansı da olacak. Şimdiden önereyim.

Winners (Kazananlar):
İran'daki sinema sevgisi üzerine hoş, sıcak bir film. Oscar kazanan İranlı bir yönetmenin ödülü, kendisi Amerika'ya gitmeyince, İran'a posta ile gönderilir, fakat birtakım karışıklıklar ve tesadüfler sonucu heykel, iki çocuğun eline geçer.
Film, bazen isim vererek, bazen vermeden İran'daki önemli yönetmenlerden bahsediyor. Oscar'ı kazanan yönetmenin Farhadi olduğunu anlıyoruz ama adı hiç geçmiyor. Ya da Tahran'da bir taksiye biniyoruz ve yüzünü hiç görmesek de şoförünün Jafar Panahi olduğunu anlıyoruz. Filmde amatör oyuncuların yanında İran sinemasının önemli bazı oyuncuları da var. Ama onlar da kendilerinin bir versiyonunu canlandırıyor. Mesela zamanında Berlin'de oyuncu ödülü kazanmış olan Reza Naji'yi oyunculuğu bırakmış, hurdacılık yaparken izliyoruz.
Ama filmin ana hikayesi, İran sinemasının çok kez yaptığı gibi, iki çocuk arasında geçiyor. Onların üzerinden yoksulluğu, o yoksulluğun içindeki umudu ve sevgiyi tekrar keşfediyoruz. Bu yönüyle, hayatın zorluklarını anlatsa da pozitif bir film.
Senaryosunda inandırıcı olmayan bazı yerler var ama yönetmenin genel olarak masalsı bir atmosfer yaratmaya çalıştığı belli oluyor. Bu nedenle, gerçekte olamaz dediğim bazı detayları kabullendim. Filmin masalsı gerçekliği içinde işliyor. Çok büyük bir film değil ama izlediğime memnun oldum.
Filmin ilginç taraflarından biri, İngiltere'nin geçen yıl, Oscar'a gönderdiği film olması. Filmi izlerken, yapımcı isimlerine dikkat etmezseniz, filme çok net bir şekilde İran filmi dersiniz. İran'da, İranlı oyuncularla, tümüyle Farsça olarak çekilmiş. Fakat filmin hangi ülkeye ait olduğunu yapımcı firma belirlediği için, bu film de teknik olarak bir İngiliz filmi ve Uluslararası Film kategorisi için de İngiltere bu filmi seçmiş. Global dünyanın enteresan bir sonucu.

The Zone of Interest:
Cannes'dan beri övenler haklıymış. Çok iyi film. Jonathan Glazer, hiç göstermeden, Nazilerin toplama kamplarında gerçekleştirdiği vahşeti hissettirmeyi başarıyor. Son of Saul'un yaptığına benzer bir şey yapıyor ama ondan daha radikal bir şekilde. Zamanında Son of Saul için yazdığımı tekrarlayacağım. Bunu, o kamplarda neler olduğunu çok iyi bildiğimiz, pek çok filmde anlatıldığı ve hafızamıza kazındığı için yapabiliyor. Çok bilinmeyen bir dönem için aynı şeyi yapması çok zor olurdu. En azından aynı etkiyi vermezdi.
Çünkü Rudolf Höss ve ailesinin Auschwitz'in hemen yanındaki, cennetten bir parça gibi olan huzurlu, konforlu evlerindeki mutlu aile hayatlarını izlerken, ses bandında duyduğumuz tren seslerinin, silah seslerinin, çığlıkların, gördüğümüz dumanların ne ifade ettiğini iyi biliyoruz. Asıl çarpıcı olan, sadece Glazer'ın kampı hiç göstermemiş olması değil, ailenin yanı başlarında yaşananlara tümüyle duyarsız olması, normalleştirmesi. İster istemez, batı dünyasının dün Bosna'da, bugün Filistin'de yaşananlara duyarsızlığı akla geliyor.
Glazer teknik olarak kusursuza yakın bir film çekmiş. Çoğu sabit kameralarla, mekânı ve oyuncuları uzaktan izleyen bir görsel stil, seyirciyi sürekli rahatsız eden bir ses bandı, matematik formülü keskinliğinde bir kurgu (kurguda adını koyamadığım bir tekinsizlik de vardı). Ve bunları destekleyen çok başarılı, ama hiç şova kaymayan oyunculuklar. Sandra Hüller, en az Anatomy of a Fall'daki kadar iyi ama oradaki rolü daha gösterişliydi tabii. Tüm film, onun üzerinden dönüyordu. Burada yaptığı, daha da zor bir oyunculuk belki de.
Film bunları yaparken, duyguları tümüyle dışarıda bırakıyor, tıpkı Höss ailesi gibi. Çok mesafeli ve soğuk bir yaklaşımı var. Aslında seyircinin kendi bakış açısı ile duyguları katmasını istiyor. Bu konuyu ele alabilecek herhangi bir ana akım filmden, farklı bir yerde duruyor. Tam da bundan dolayı, filmi izledikten sonra, Oscar iddiasına mesafeli bakmaya başladım. Evet, bence çok iyi film ama akademiyi yakalayabilecek bir film gibi gelmedi bana. Ama belli olmaz tabii. A24'ün kampanya konusundaki başarısını gördük. İyi kampanya her şeyi değiştirebilir.

Úsvit (Biz Hiçbir Zaman Modern Olmadık):
Bu sene, Karlovy Vary'de yarışan bu film, 1937'de Slovakya'da bir fabrikada yaşanan gizemli bir olayı ve fabrika müdürünün karısı ve aynı zamanda fabrikanın doktoru olan, Helena'nın bu olayı araştırmasını anlatıyor. Aslında başarılı bir atmosfer kuruyor ve gizemini koruduğu sürece de kendini izlettiriyor ama finale doğru odaklanacağı yere karar veremiyor sanki ve biraz fazla mesaj kaygılı olmaya başlıyor.
Fabrikanın bir köşesinde bulunan bebek cesedinin izini süren Helena'nın hikayesi ilginç. Hem kocası hem de polis, fabrika zarar görmesin diye, olayın üstünü hızlıca kapatmak, hatta suçu komünistlere atıp, onları da devreden çıkartmak isterken, o tek başına doğruyu arıyor. Bu herkese kafa tutan, güçlü kadın imgesi, pek 1937'ye ait gibi durmasa da Eliška Křenková, başarılı oyunculuğu ile karakteri inandırıcı kılmayı başarıyor. Yine de bazı tepkileri biraz daha kontrollü olabilirdi.
Bulunan bebeğin çift cinsiyetli olması ve onunla ilgili gizem, filmi bir LGBTİ+ filmine de dönüştürüyor. Odağına karar verememiş dediğim yer, tam da burası aslında. Film bir ara "Hermafrodit Nedir" başlıklı bir wikipedia sayfasına dönüşüyor adeta. Bundan sonra da asıl odaklanmamız gereken yerin Helena'nın hikayesi mi, bebekle ilgili gizem mi, polisin ve iktidarın baskısı mı olduğu karışıyor. Kötü bir film diyemem ama daha iyi bir film fırsatı kaçmış.

Aniden:
Ankara Film Festivali’nin ulusal yarışma bölümünde Türkiye prömiyerini yapan tek film, Aniden'di. Melisa Önel, uzunca bir aradan sonra çektiği bu ikinci uzun metrajında, günün birinde koku duygusunu kaybeden bir kadını anlatıyor. Filmin konusunu okuyunca, bir pandemi hikayesi mi diye düşünmüştüm ama değil. Bu durum, baş karakterimiz Reyhan'a özel. Reyhan filmin başında, bu durum ortaya çıkınca evinden ayrılıp, geçmişine doğru bir yolculuğa çıkınca, bir kendini bulma hikayesi izleyeceğimizi anlıyoruz. Karakter bir yandan geçmişi ile yüzleşirken, bir yandan da yeni hayatına yeni karakterler katıyor. Bir noktadan sonra, hikâyenin neredeyse fantastik bir noktaya kadar uzandığı bile söylenebilir.
Geçmişle yüzleşme konusunda bazı hikayelerinin çok üstünde durulmamış gibiydi. Mesela, Reyhan'ın balıkçı kadınla hikayesi, tümüyle başka bir film olabilirdi belki de. Daha doğrusu, o hikâye aksı, bana yakın dönemde izlediğimiz, burada adını vermeyeceğim, başka bir filmi hatırlattı.
Ama film, senaryoda Önel ile birlikte, Feride Çiçekoğlu gibi deneyimli bir ismin de imzası olması rağmen, hikâyeden çok atmosfer ve duyguların öne çıktığı bir film. Bunu yaratmada da görüntü yönetmeni Meryem Yavuz ve filmin müziklerini yapan Branislav Jovancevic'in payı büyük. Jüriden filme görüntü yönetmeni ve müzik ödülleri çıksa hiç itiraz etmezdim. Onlar gelmedi ama itiraz etmeyeceğim başka iki ödül geldi. Defne Kayalar'a en iyi kadın oyuncu ödülü, Öner Erkan'a da en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülü. Özellikle, eğer yanılmıyorsam, filmin her sahnesinde yer alan Defne Kayalar, belli ki role çok iyi çalışmış ve filmin hiçbir anında aksamayan bir bütünlük kurmuş. Öner Erkan'ın rolü daha küçük olsa da kritik bir roldü ve o da gayet iyiydi. Zaten her zaman iyi.
Neticede Aniden, festivalde izlediğim iyi filmler arasına girdi. Umarım vizyonda da şansı olur. Film ekibi ile yapılan söyleşideki moderatörlüğümü de güzel anılarım arasına kattım.

Komm mit mir in das Cinema - Die Gregors (Benimle Sinemaya Gel):
Sanırım festivalin en spesifik kitleye hitap eden filmi. Muhtemelen sektör dışında kimsenin tanımadığı, hayatlarını sinemaya veren Alman bir çift üzerine, 155 dakikalık bir belgesel. Tam benlik.
Erika ve Ulrich Gregor, Berlinale'nin Forum bölümünün kurucuları ve uzun yıllar boyunca da bu bölümün başındaki kişiler olmuşlar. Forum bölümünü bilen bilir, başka yerde pek karşınıza çıkamayacak, sinemanın sınırlarını zorlayan filmlerden oluşur genelde. Berlinale'nin ana yarışma bölümüne falan pek bakmayıp, özellikle Forum'u takip eden sinemaseverler olduğunu biliyorum. Ben onlardan değilim ama festivale gitmişsem, Forum'dan birkaç film izlemeden de dönmemeliyim diyorum.
Gregor'lar gençliklerinden beri sinemaya tutkun bir çiftmiş. Zaten tanışmaları da sinema sayesinde olmuş. Yıllarca sinema tarihinden bazen çok önemli, bazen unutulmaya yüz tutmuş filmleri gösterdikleri özel gösterimler düzenlemişler. Zamanla kendi sinemalarını açmışlar. 70'lerde, Berlinale'nin fazla ticari olmasından yakınan bir grup içinde alternatif gösterimler düzenlemişler. Zamanla bu gösterimler Forum'a dönüşmüş ve işin ilginci, festivalin bir parçası haline gelmiş.
Sinema tarihi üzerine ne bulursam izlemeyi seven biri olarak keyifle izledim. Gregor çifti de anılarını akıcı bir şekilde anlatıyorlar. Berlin'de film izlediğim bazı sinemaların eski hallerini görmek de güzel oldu. Ama 155 dakikalık süresinin gerçekten uzun olduğunu kabul ediyorum. Bir de günün son seansı olarak izleyince, özellikle sonlarına doğru, dikkatimi toplamakta zorlandım. Ama izlediğim iyi oldu. En başta dediğim gibi, çok kısıtlı kitleye hitap edecek bir film. Bence buraya kadar okuduysanız, sevme ihtimaliniz var.

Yüzleşme:
Daha önce farklı festivallerde gösterildiği halde, Ankara'da ulusal yarışmanın izlemediğim filmlerinden biriydi. Önceden izleyenlerden duyduğum yorumlar hep olumsuzdu. O yüzden, filme bu şekilde bir önyargıyla girdim. Çıkınca, o kadar da kötü değilmiş dedim.
Önemli sorunları var ama bazı unsurları yine de filmi ayakta tutmayı başarıyor. Öncelikle, başta Asiye Dinçsoy ve Nilay Erdönmez olmaz üzere tüm oyunculuklar gayet iyi. Elde abartılı duygu patlamalarına yol açabilecek çok malzeme varken, ekonomik oyunculuklar sergilenmiş. Filmin çıkış noktasını da beğendim. Uzun zamandır hasta olan bir kadının ölümü sonrası, kalanların kendi aralarındaki sorunların ortaya çıkması ve yüzleşmeleri. Film, o yüzleşme anına doğru güzel bir hazırlık yapıyor.
Filmin adının da etkisiyle, başından beri o yüzleşme anını bekliyoruz, tüm ailenin bir araya geldiği yemekte de, hah tamam şimdi diyoruz. Veeee, dediğimizle kalıyoruz. Filmin en büyük sorunu da bu zaten. Tümüyle bir hazırlıktan ibaret ve final yapamıyor. Sonda jenerik girmese ve ışıklar açılsa, herhalde projeksiyon makinesi bozuldu da film yarıda kaldı derdim. Öyle bir yarım kalmışlık hissiyle bitiyor. Halbuki süresi de 81 dakika gibi makul bir süre. Hikâye rahat rahat devam ettirilebilirmiş.
Aslında bu haliyle bile kısaltılabilecek yerler var. O da filmin ikinci önemli sorunu bence. Hasta bakıcı karakteri. Evet, olayları tetikleyen bir karar alıyor ama filmin odağında geride kalan aile varken bir anda hasta bakıcının annesiyle, nişanlısıyla olan olaylarına giriyoruz. İlginç bir karakter ve anlatmaya değer bir öykü olabilir ama bu film, o film değil. Karşılaştırılacak filmler değiller ama aynı festivalde gösterilince, Mal Viver/Viver Mal filmleri aklıma geldi. Buradan da geride kalan aile ve hasta bakıcıyı anlatan, iki ayrı film çıkabilirmiş.
Kısaca, belli bir potansiyeli olan ama onu kullanamayan, oyunculukları ile bir noktaya kadar ayakta duran bir film diyebiliriz. Yine de Ankara'nın ulusal yarışma seçkisinde izlediğim filmler arasında, son sıraya koyuyorum maalesef.

Müanyag égbolt (Beyaz Plastik Gökyüzü):
Kağıt üzerinde, seveceğimi düşündüğüm bir filmdi. Distopik gelecek filmlerini severim, animasyonu da severim. İkisi birarada olunca, filmden çok ümitliydim ama takdir ettiğim yanları olsa da, filmin sonunda, biz bunları görmüştük dedim.
Yakın bir gelecekte, dünyadaki kaynaklar tükenmiş ve insanlar, belli kurallar dahilinde, bir plastik kubbenin altında yaşamaya başlamışlar. Bu kuralların en önemlisi, hayat süresinin 50 yılla kısıtlanmış olması. 50 yaşına gelince, hayatınızı gelecek nesillerin yaşaması için feda ediyorsunuz. Daha doğrusu, feda etmek zorundasınız. Ama isterseniz, bunu daha erken de yapabilirsiniz. İntihar gibi bir şey, ama yine otoriteye bilgi vererek ve kurallar dahilinde.
Filmde, belli nedenlerden dolayı bu kararı alan bir kadın ve onu kurtarmak isteyen kocasının hikayesini izliyoruz. Yine ilgi çekici bir fikirden yola çıkan filmlerden biri. Ama çiftin kaçış hikayesi, fena halde ana akım filmleri andırırken, final de fazla uzatılmış geldi. Ama animasyon tarzının ve kurduğu dünyanın yine de beni belli ölçüde tavladığını söyleyebilirim. Özellikle şehrin tasarımı gayet başarılıydı. Bu durumda, bu film için de potansiyelini kullanamamış filmlerden biri diyebiliriz.

Kısa Yarışma 1:
Festivalin ulusal kısa film yarışması bölümünden, altı filmlik ilk seçkiyi izleyebildim. Bu bölümden en sevdiğim film, Kruvasan oldu. Bir gece bir barda tanışan, iki kayıp ruhun, aşka dönüşemeden biten hikayesi gerçekten etkileyiciydi. Bir Ankara filmi olması da sevmemde etken olmuş olabilir ama, oyunculukları ve finaldeki o hüzünlü umut duygusu, iz bıraktı. Ayrıca, filmin sarhoş bir kadına, yargılayıcı bir taraftan bakmaması da güzeldi.
Paket filmi, öncelikle teknik açıdan, tek plan çekilmiş olmasıyla dikkat çekiyordu. Kamera, sadece bir masanın etrafında dolaşmayıp, arada farklı hareketler de yapsa, daha da güzel olurdu ama bu haliyle de üzerinde düşünüldüğü belliydi. Masadaki dört kişinin hesaplaşmasını anlatan bu 10 dakikalık film, bir gün önce izlediğim Yüzleşme filminde eksik olan şeyi yapıyordu. Ayrıca gizemli paketle ilgili yaklaşımını da sevdim.
Güneş, Ay ve Kadın, çok ilgi çekici başlayan ama daha klişe bir yere giden, kaçırılmış bir fırsattı bence. Yıllar sonra, yazlıklarına giden bir baba-kız hikayesi, bir anda hayatlarına giren tekinsiz komşu karakteri ile bozuluyordu. Bu adam, evlerine istediği gibi giriyor, bilmesi mümkün olmayan şeyleri biliyordu. Deniz Celiloğlu bu karakteri o kadar iyi oynamış ki, bir anda hikâyenin merkezi haline geliyordu. Ama film o yoldan gitmeyip, çok gördüğümüz bir baba-kız hesaplaşmasına dönüyordu.
Hayırlı Olsun Ziyareti, kendi halinde bir güvenlik görevlisinin, yeni atanan rektöre, geçmişte onlarla bir çay içtiği için yakınlık hissetmesini ve onu kutlamak istemesini anlatıyordu. Tahmin edebileceğiniz gibi, yeni rektör onu hiç hatırlamıyor ve umursamıyordu elbette. Bunu kendine yediremeyen güvenlikse, önce rektörün sekreterini suçluyor, sonra rektörle kanka olduklarına dair hikayeler uydurmaya başlıyordu. Tıkır tıkır işleyen bir filmdi ama daha vurucu bir sona ihtiyacı vardı sanki.
Vuruyor Gol Oluyor, sevdiğim bir film oldu ama neden sevdin derseniz, verecek net bir cevabım yok! Gerçi, film de çok net değil zaten. Belki de bunu sevdim. Ergenlik çağındaki bir gencin beyinde serbestçe dolaşıyor, neyin gerçek, neyin hayal olduğunu anlayamadan savruluyoruz. Bittiği anda, ben bunu tekrar izlemeliyim dediğim bir film oldu. Umarım başka bir seçkide, platformda vs. karşıma çıkar.
Yazarken fark ediyorum ki, bu kısa film seçkisini epey beğenmişim. Altı filmin en zayıfı dediğim Çember bile belli bir seviyenin üstündeydi. İyi çekilmiş bir filmdi ama hikâye biraz fazla peri masalı gibi geldi bana. Yıllar sonra döndüğü apartmanda yaşayan insanların hayatlarına dokunup, onları iyi birer insan yapıp, tekrar kaybolan karakterimiz fazla düz bir karakterdi ve diğerlerinin dönüşümleri de çok inandırıcı değildi. Filmin Antakya'da, muhtemelen deprem öncesi çekilmiş olmasının da ayrı bir değeri olduğunu söylemeli. Belki de filmde gördüğümüz bazı yerler şimdi yok...

Je'vida:
Engelsiz Filmler Festivali’nde izlediğim başka bir film için, son yıllarda Sami halkını konu alan filmler çoğalmaya başladı yazmıştım. Bu da onlardan biri. Sanırım Kuzey Avrupa ülkelerinin, gecikmiş bir günah çıkarması olarak okuyabiliriz bu filmleri. Bunda Sami halkından isimlerin yönetmenlik yapabilmesinin, kendi hikayelerini ve kültürlerini anlatmalarına fırsat bulabilmelerinin de payı vardır elbette. Aslında bu filmi izlerken, benzer hikayelerinin üzerine pek bir şey koymadığını düşünmüştüm. Ama sonra dönüp tekrar bakınca, bu tip filmlerin geçmişi anlatmak ve anlamak için önemli olduğunu düşündüm.
Sami halkının yaşadıkları, halen geniş kitlelerin çok bilmediği bir konu muhtemelen. Bugün en ileri Avrupa ülkeleri arasında anılan yerlerde, yıllarca sistematik baskıya uğramışlar. Ana dillerini konuşmaları yasaklanmış, isimleri değiştirilmiş, kültürlerine ait unsurları kullanmaları engellenmiş, çocukları ailelerinden koparılmış ve asimile edilmeye çalışılmışlar. Üstelik bu durum, görece yakın tarihlere kadar devam etmiş.
Bu film de tam da böyle olayları yaşamış bir kadının hikayesini bugünden, çocukluk yıllarına bakarak anlatıyor ve yıllar sonra kendi kültürü ile barışmasını ele alıyor. Dediğim gibi, benzer hikayeleri izlediyseniz, üzerine çok bir şey koymuyor ama yine de anlattıkları ile önemli bir film. Ayrıca, siyah-beyaz görselliği de gayet başarılı.

Piargy:
Festivalin öne çıkan filmlerinden değildi ama bazı yönleriyle epey ilginçti. Dünyada da çokça festival gezmiş ama en büyüklere uğramamış. Halbuki, büyük festivallerdeki bazı filmlerden iyi diyebilirim rahatlıkla. Film, Piargy kasabasında yaşanan büyük bir çığ felaketi sonrası, kasabada Deccal'in doğduğuna inanan din adamlarının, olayı araştırmasını ve felaketten kurtulan tek kişi üzerinden, geçmişte yaşananları anlatıyor.
Çığ felaketine doğru giden, şahane bir açılış sekansı ile başlayan filmde yönetmen Ivo Trajkov, zaman zaman gerilim filmlerini andıran sağlam bir atmosfer kurmuş. Bunda görüntü yönetmeni Peter Bencsik'in de payı büyük ve filmin kazandığı ödüllerin büyük bir kısmı da ona gitmiş.
Fakat bu filmin de odağını tam olarak belirleyemediğini söyleyebiliriz. Bir yandan ortada doğaüstü bir olay var mı üzerinden gidiyor ama bir yandan da bugün bile yadırganacak, bir aşk üçgeni kuruyor. Ki, bunu da seyirciyi de şaşırtarak yapmayı başarıyor. Aslında bu iki aksı, yaşanan büyük felakete ve Deccal'in doğmasına (doğduğuna inananlar için tabii), bu büyük günah mı sebep oldu sorusunu ortaya yerleştirerek birleştirmeye çalışmış ama bunda ne kadar başarılı olduğu tartışılır. Yönetmen, tüm bunların arka planına, yaklaşan 2. Dünya Savaşı'nın ve aslında bir kasabayı yerle bir eden çığ felaketinden çok daha büyük bir felaketin ayak seslerini de koyuyor. Bunların hepsini birleştirme çabasını anlıyorum ama bir noktada, biraz zorlama geliyor.
Sonuç olarak, bazı sıkıntıları olsa da izlemeye değer bir filmdi. Bir yerlerde karşınıza çıkarsa, bir şans verin derim.

Horoz Dövüşü:
Bir savaş fotoğrafçısının, işkence altında bir gözünü kaybettikten sonra İstanbul'a döndüğünde, işkencecisi ile hamamda (evet, hamamda!), karşılaşması sonrası, rollerin değişimini anlatan bir film.
Konu ilk anda, "Ölüm ve Bakire" filmini (ya da oyununu) akla getiriyor. Zaten söyleşide de sorulan ilk sorulardan biriydi bu. Yönetmen Majid Panahi, senaryoyu yazmadan önce bu filmi bilmediğini, sonradan bu yorumu duyunca baktığını ve benzerlikleri gördüğünü söyledi. Aslında filmin sorunu, başka bir filme benzemesi değil, anlattığı hikâyede inandırıcı olamaması. Karakterin neden işkenceye uğradığı ya da kızını neden kaybettiği gibi sorular cevapsız kalıyor. Yönetmen bunların bazılarını cevaplamamayı kendisinin tercih ettiğini söyledi. Tamam, bu bir tercihtir diyerek kabul edelim ama yaşadığı apartmanın bodrumunda birine işkence edip, bunun hiç fark edilmemesi gibi hikâyenin akışı için önemli olan bazı unsurlar hiç inandırıcı değildi. Aslında yönetmen, buradan bir gerilim yaratmaya da çalışmış ama olmamış. Film içinde birkaç dövüş sahnesi de vardı ki, onlar da kötü kurulmuş mizansenlerdi.
Diyaloglar da fazla kitabiydi ama buna rağmen en azından oyucular filmi ayakta tutmaya çabalamışlar. Zaman zaman abartılı oynamış olsa da Meli Bendeli ve Gonca Vuslateri'yi başarılı buldum. Bu arada, belli ki filmi epey geç izledik. Meli Bendeli, afişte de görüldüğü gibi, o zamanlar Ahmet Melih Yılmaz adını kullanıyormuş. Zaten kendisi de söyleşide, bir erkek olarak oynadığım son filmdi dedi. Şu anda sektörde iş bulamamaktan yakındığını da belirtmemiz gerek. Ayrıca, geçen sene kaybettiğimiz Rıza Akın'ın da son filmlerinden biri. Onun da kısa sayılabilecek bir rolü var. Aslında gerilimi tırmandıracak, kritik bir rol olabilirmiş ama senaryoda fazla üzerine gidilmemiş.
Sonuç olarak, ilginç yerlere varabilecek bir fikirden yola çıksa da, özellikle senaryodaki sıkıntılar ve yönetmenlikteki acemilikler nedeniyle, istenen yere gidemeyen bir film maalesef. Yine de yönetmenin söyleşideki tavrı, ileride daha iyisini yapabileceği izlenimini verdi.

Intre Revolutti (Devrimler Arası):
Nihayet festivalde izlediğim son filme sıra geldi. İyi bir kapanış oldu benim için, sağlam bir filmdi. Film, 70'lerde Bükreş'te tıp okurken arkadaş olan Zahra ve Maria'nın yıllara yayılan mektupları üzerinden ilerliyor.
İran'da Şah'a karşı devrim rüzgarları esmeye başlayınca, Zahra bu hareketin bir parçası olmak isteğiyle ülkesine geri dönüyor ama devrimin ilerici kanadının içinde yer aldıkları için onun ve ailesi için, devrim sonrası hiç de bekledikleri gibi olmuyor. İran'daki devrimle ilgili filmleri izlediğimde, nasıl umutlarla yola çıkılıp, nasıl sonuçlandığına dair her defasında şaşırıyorum. Şaşırma kısmı, artık neler olduğuna dair değil de bazı kesimlerin bundan nasıl ders almamış olduğuna doğru evrildi tabii. Zamanla, Zahra'nın mektuplarının arası giderek açılmaya, yazılanlar sansürlenmeye başlıyor.
Maria'nın hikayesi ise yine baskı altındaki bir ülke ve Çavuşesku'nun devrilmesine doğru ilerliyor. Orada da yine mektuplar özgür bir ortamda yazılamıyor.
Film iki farklı ülkedeki, iki farklı devrimin benzerliklerini ve farklılıklarını karşımıza getirirken, sansür altında gidip gelen mektupların satır aralarında, bu iki genç kadının birbirlerine duyduğu hislerin, arkadaşlıktan daha öte olduğunun da farkına varmaya başlıyoruz.
Film, bu iki ülkenin yaşadıklarını, arşiv görüntülerini kullanarak, iyi bir şekilde veren başarılı bir belgesel. Ama bir yandan da tüm bunları sağlam bir kurmaca hikâyenin çerçevesinde anlatıyor. Çünkü tüm film boyunca dinlediğimiz mektuplar, aslında film için yazılmış. Ama yaşananların gerçek olmaması için hiçbir neden yok. O yıllarda İran'dan pek çok genç, okumak için Romanya'ya gitmiş gerçekten de. Kim bilir, belki de tam da böyle bir ayrılık hikayesi de vardır.
Haftaya görüşmek üzere.

HASAN NADİR DERİN

GALERİ


Diğer Yazılar