SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

BERLINALE 2026 İZLENİMLERİ 1–ANA YARIŞMA

26 Şubat 2026 Perşembe 13:57
SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

Bu yıl, 12-22 Şubat tarihleri arasında düzenlenen Berlinale (Berlin Film Festivali), son üç yıldır olduğu gibi, yine boykot tartışmaları ile başlamıştı. Jürinin basın toplantısında gelen bir soru üzerine, jüri başkanı Wim Wenders’in biz politikadan uzak durmalıyız, insan hikayeleri anlatmalıyız cevabı ile tartışmalar iyice alevlendi. Festival boyunca, pek çok sinemacıya, benzer sorular soruldu ve Berlinale’nin devlet destekli bir festival olarak İsrail destekçisi olup olmadığı gündeme getirildi. Pek çok sinemacı, bu sorulara kaçamak cevaplar verirken, bazıları politikaya girmekten de kaçınmadı. 
İşin ilginci, Wenders’in başkanlığındaki jüri, ana yarışmanın belki de en politik iki filmine, İlker Çatak’ın Sarı Zarflar ve Emin Alper’in Kurtuluş filmlerine ödül vererek, baştaki söylemlerinin tam tersi bir resim çizdiler. Burada elbette, ucu Almanya ya da İsrail’e dokunan filmler olmamasının payı olduğu yorumları da yapıldı. Türkiye’de iki Türk filminin büyük ödülleri aldığı konuşuldu. Aslında Türk ortağı olsa da Sarı Zarflar’ın büyük yapımcısının Alman olduğunu unutmamak lazım. Yine de oyuncuları ve filmin tümüyle Türkçe olması üzerinden ve elbette konusu üzerinden, kendimize de bir pay biçebiliriz.
Festivalin tavrı, bu tavra nasıl tepki gösterilmesi gerektiği, doğru yaklaşımın boykot mu, festivale katılıp, sözünü söylemek mi olduğu üzerine pek çok tartışma dönüyor. Önümüzdeki dönemde de bitecek gibi değil. Hatta tam da bu satırları yazarken, kapanış törenindeki bazı konuşmalar ve Filistin bayrağının açıldığı bir fotoğrafta yer aldığı için, bakanlık tarafından festival direktörü Tricia Tuttle’ın işine son verilebileceği konuşuluyor. Türkiye’deki festivallere iktidarın baskısından söz ederken, Almanya’daki durumun çok da farklı olmadığını görmek de üzücü.
Boykot konusunda, kişisel olarak çok net bir tarafta duramadığımı itiraf etmeliyim. Boykot diyenlerin gerekçelerine hak vermekle birlikte, bu sene de gidip filmleri izledim. İnsan çelişkilerle dolu bir varlık. Madem festivali takip ettik, gelelim filmlere. Bu ilk yazımda, ana yarışmadan izleyebildiğim filmlere değineceğim. Ne yazık ki Sarı Zarflar’a yer bulmam mümkün olmadı. Neyse ki, çok kısa bir süre sonra, ülkemizde de gösterime girecek. Ana yarışmadaki 22 filmden, 9’unu izlemişim. Bunlar içinde en dikkate değer bulduğum dört filmle ilgili biraz daha detaylı olmak üzere, ilk yorumlarım şu şekilde:

Kurtuluş:
Sarı Zarflar’ı izleyemediğime göre, bizim buralarda en merak edilen filmle başlayalım: Kurtuluş. Şok haber: Emin Alper, cin filmi çekmiş arkadaşlar! Şaka ediyorum elbette ama korku filmi unsurlarından sıklıkla yararlanmış. Fragmanda görülen bir sahneyi, gerçekten de bir cin filmine koyabilirsiniz. Hatta filmde Shining'i de bulabilirsiniz.
Tarihleri, kültürleri, dilleri ortak olan iki köy arasındaki husumeti anlatırken bir yandan da iktidar mücadelesini ele alan film, Emin Alper'in diğer filmleri gibi farklı okumalara açık. Diğer filmleri ile ortaklıklar kurmak da mümkün. Karşı köyden gelen tehdit deyince, Tepenin Ardı’na kadar gidiyoruz zaten. Hatta, kadınlar arasındaki hikayeler üzerinden, Kız Kardeşler ile bile benzerlikler buldum. Ama dediğim gibi, bu kez paranoyayı, işin ekonomik tarafını da ihmal etmeden, daha metafizik bir yere bağlıyor.
Emin Alper, filmin galasında ve ödül töreninde İsrail'in soykırımı ile ilgili cümleler kurdu. İzleyince görüyoruz ki, bu filmden bahsederken o cümleleri kurmasa ayıp olurmuş gerçekten. Türkiye'yi hiç bilmeyen biri, filmi soykırımın alegorisi olarak okusa, hiç itiraz etmem.
Film, Türkiye ve terör süreci üzerinden de okunacaktır. Orada biraz kafam karışık. Hikayesini takip ettiğimiz köy, sürekli "devletimizin yanındayız" diyen bir korucu köyü. Karşı köyü "terörist" olarak niteliyor. Buradan yine bir paranoya hikayesi çıkıyor ama film orada bir viraj alıyor ve karşı köyün konumunu farklı bir noktaya koyuyor. Orayı yorumlamak için ikinci bir izlemeye ihtiyacım var diye hissettim.
Filmin teknik unsurları yine çok iyi. Özellikle final sekansı. Alper, yine çok yüksek bir yerde bitiriyor filmi. Bence, genelinde biraz sarkıyor ve özellikle senaryo giriş bölümünde çok oyalanıyor ama finalin gücü, zayıf taraflarının üzerini örtüyor. Yine başa döneyim. Kötü cin filmlerinde çok kullandığım bir cümle var: Bu kadar fazla "aaaa, rüyaymış" sahnesi çekmeyin, etkisi azalıyor. Evet, bu filmde biraz fazla "aaaa, rüyaymış" sahnesi var.
Ama Emin Alper'in zor bir işin altına girdiğini de söylemeli. Ana karakterlerimizin hemen hiçbiri, özdeşlik kurabileceğimiz, yanında durabileceğimiz karakterler değiller. Bu karakterler üzerinden, filmi izlettirebilmek zor iş. Bunu becermiş. Burada da oyuncular devreye giriyor. Özellikle Caner Cindoruk, kendini aşmış. Film boyunca vites arttırıp, oyunculuğunu bir yerden alıp, başka bir yere taşıyor. Finalin gücünü de arttıran unsurlardan biri de bu. Ayrıca, karakterlerin Türkçe-Kürtçe arasındaki geçişleri çok dikişsiz, çok doğal. Konuşmanın akışında, ben bunu neden anlamadım dediğim anlar oldu. Kürtçe'yi ne kadar doğru ve aksansız konuştular, onu bilemiyorum ama.
Genellikle olumlu yazdım ama Emin Alper filmlerini seven biri olarak, filmden yüksek çıkmama rağmen en yukarılara da koymuyorum. Senaryoyu biraz daha kompakt hale getirecek bir dokunuş, iyi olurmuş. Bir de korku sahnelerinde, adını koyamadığım bir şeyler, içime sinmedi.

Josephine:
Kişisel listemde, ana yarışmanın en sevdiğim filmi. Bir tecavüz olayına şahit olduktan sonra, gördüğü şeyin ne olduğunu anlamlandırmaya çalışan, bunun travması ile mücadele eden ve mahkemede şahitlik yapmak durumunda kalan, 8 yaşında bir kızı anlatıyor. Sundance'den övgülerle gelmişti zaten. Ele aldığı tüm konulara incelikle yaklaşmış. Josephine'in, gördüğü şeyin ne olduğunu kavradıkça, bunun hayatına, aile yaşamına etkileri çok iyi verilmiş.
Özellikle tecavüzcünün hayalini her yerde görüyor olduğu kısımlar çok başarılı. Yönetmen Beth de Araújo, bunu bir korku unsuru olarak da kullanabilirdi ama daha çok, küçük kızın hayatının parçası haline getirdiği, kaçamadığı bir varlık olarak koymuş. Bazen çok belirgin görüyoruz onu, bazen kadrajın bir köşesinde, hafifçe girip çıkarken. Bazen ailenin bir parçası kadar net, bazen uzakta duvarın bir köşesinde. Ama hep orada.
Mahkeme kısımlarının, mesajını biraz fazla direkt verdiği, seyirciye oynadığı söylenebilir. Bu yoruma itiraz da etmem. Hatta, basın gösteriminde bile, mahkeme kısmındaki bir sahne, seyirciden alkış aldı. Normal gösterimlerde, daha da fazla reaksiyon almış olabilir. Ama ben düz bir seyirciyim, böyle numaralara düşerim. Buna da düştüm. Ben alkışlamadım gerçi de, içimin yağları eridi, o sahnede.
Josephine rolünde, Mason Reeves çok çok iyi gerçekten. Nasıl bulundu, nasıl keşfedildi bilmiyorum ama ilk filminde döktürmüş. Filmin ilk yazılarında Channing Tatum ve Gemma Chan'ın adı öndeydi ama finalde toplu kast listesinde Mason Reeves ilk sıraya yazılmış. Net başrol zaten. Channing Tatum, bazı filmlerde takdir etsem de bir türlü sevebildiğim bir oyucu değil. Ama burada çok beğendim. Kızını çok seven ama karşısındaki konuyla nasıl baş edebileceğini bilemeyip, bazen saçma sapan hareketler yapan bir baba. Gemma Chan, biraz daha arka planda kalmış.
Ödüle yakın olduğunu, politika bizim işimiz değil, insan hikayeleri anlatalım diyen Wenders için, çok güzel bir kaçış noktası olabileceğini düşünmüştüm ama öyle olmadı. Ender olsa da, Sundance-Berlin hattından, sonraki yılın ödül sezonuna kalan filmler de oluyor. Burada ödül almasa da, iyi bir kampanya ile, oraya kadar gidebileceğini düşünüyorum halen.

Queen at Sea:
Yaşam süreleri uzadıkça, anne-babalarımızın yaşlılıkla ilgili hastalıkları arttıkça, bu konularla ilgili giderek daha fazla film görüyoruz. Film, bir kadının demans hastası olan annesi, üvey babası ve kızı arasındaki ilişkilere odaklanıyor.
Filmin en başında Binoche'un karakteri, annesi ve babasını seks yaparken yakalıyor. Belli ki ilk kez değil, daha önce de olmuş ve bir daha olursa, polisi çağıracağını söylemiş. Polis geldiğinde olay, aile içi cinsel taciz soruşturmasına giriyor ve olay büyüyor. Demans hastası birinin, kocasıyla seks yaparken rızasının olup olmadığını anlamak çok zor. Polisin ve sosyal servislerin elinde bunun için özel bir prosedür olmayınca, iş tatsız noktalara gidiyor. Halbuki karakterimizin niyeti, polisin babasını azarlayıp gitmesiydi sadece.
Bu olayların yanında, ana karakterimizin ergenlik çağında, henüz cinselliği keşfetmekte olan bir de kızı var. Evet, evet. Onu da neredeyse erkek arkadaşıyla basıyor. Film bu iki karakter üzerinden cinselliğin, ergenlikten çok uzun yaşlara kadar, bir şekilde hayatımızın bir parçası olduğunu, başarılı bir şekilde anlatmış. Baba da, karısını seven, ona günlük hayatında yardım eden bir adam olarak çizilmiş bu arada. Üvey baba klişesi aramayın.
Film, bunun yanında demans hastalığının başka yönlerini de ele alıyor. İster istemez, üzücü yerlere de gidiyor. Elde duygu sömürüsüne çok açık bir film var ama yönetmen Lance Hammer, bu yola hiç girmemiş. Hatta, yaptığı kurgu tercihleriyle, bunun tam tersini yapmış. Her türlü acılı sahneyi uzattıkça uzatan, alta müziği basan yönetmenlere duyurulur: Bu işin, böyle bir yolu da var.
Yönetmen, karakterler arasındaki ilişkileri, duygu durumlarını çok iyi vermiş, gerçekliği yakalayan bir anlatım dili benimsemiş. Ergen kızın hikayesi biraz klişe ve diğerleri kadar katmanlı değil belki ama onu koymasının nedenlerini de, özellikle finale gelince, çok iyi anlıyoruz.
Oyunculuklar istisnasız, çok iyi. Binoche sevgim zaten bilinir. Onu bir köşeye koyalım ama anneyi canlandıran Anna Calder-Marshall, çok zor bir rolün altından, büyük bir başarıyla kalmış. Yardımcı oyuncu ödülü alırsa, hiç şaşırmam diyorum, nitekim aldı. Hatta ödülü, kocasını canlandıran Tom Courtenay ile paylaştı. 
Peki, Anna Calder-Marshall kim? 1970 tarihli Uğultulu Tepeler uyarlamasının Catherine'i. Bu konudaki bir yazımda, artık unutulmuş bir oyuncu diye bahsetmiştim kendisinden. Yaş 80 ama bende hala iş var demek için geri dönmüş gerçekten. Bravo.

Rose:
Sandra Hüller, Berlinale ana yarışmadaki yeni filminde, savaştan dönmüş bir askeri canlandırıyor. Kendisine miras kalan mülkü almak için, bir kasabaya geliyor ve burada kendine bir yer ediniyor. Bir ufak detay var, kendisini erkek olarak tanıtıyor. Başta, dışarıdan gelen bir yabancı olarak şüpheyle bakılsa da, zamanla kabul görmeye başlıyor. Tam anlamıyla kabul edilmesi için bir şart daha var, kasabadan bir genç kadınla evlenip, aile kurması. Evet, çocuklu bir aile. Her şeye erkeklerin karar verdiği bir dönem. Kimin bu yabancının karısı olacağına da kızın babası karar veriyor. Kız da, dini bütün, masum, çalışkan bir kız. Evlilik her iki taraf için de tuhaf bir hal alıyor tabii ki. Sonra, sürpriz. Evlilik meyvesini veriyor. Çocuk geliyor.
Geçmişi hakkında çok şey bilmediğimiz Rose, erkek olmayı (filmde "pantolon giymek" olarak ifade ediliyor), bir özgürleşme yöntemi olarak seçmiş. Film ilerledikçe, evlilikleri, karısı Suzanna için de benzer bir etki yaratıyor. İki kadın, kendilerine güvenli bir alan kuruyorlar. Ama olaylar öyle devam etmiyor tabii ki.
Filmin ilk dikkat çeken noktası, harika siyah-beyaz görüntüleri. Görüntü yönetmeni Gerald Kerkletz, çok iyi bir iş çıkarmış. Bu filmle bir kez daha, bizim sinemaların projeksiyonlarının ne kadar kötü olduğunu hatırladım. Unutmaya fırsat vermiyorlar gerçi ama bizim iyi dediğimiz salonlar bile kötü aslında. Standart diplerde olduğu için, iyiymiş gibi geliyor. Burada izlediğimiz filmlerin görüntü kalitesi, bizde ancak IMAX salonlarında falan var.
İkinci dikkat çeken konu da oyunculuklar. Sandra Hüller'in iyi olduğunu zaten söylemeye gerek yok. Kendisini erkek olarak kabul ettirmeyi de öyle çok taklide kaçmadan başarmış. Nitekim jüriden ödülünü de aldı. Karşısında Caro Braun da iyi bir keşif gerçekten. Film ilerledikçe, değeri daha fazla ortaya çıkıyor.
Finali fazla kolaycı buldum yalnız. Apar topar bitirelim denmiş gibi geldi. Tamam, gerçekte de olayların böyle biteceğini tahmin ediyorum ama biraz daha detaylandırılabilirdi.

Moscas (Flies):
Bu film, eleştirmen notlarında epey öne çıkmıştı. Kötü film değil ama bana o kadar da özel gelmedi. Aksi bir kadın ve onun kalbini ısıtan çocuk hikayesi bana fazla bildik geldi. Bir yandan da, çocuğun hasta annesi üzerinden duygusal bir damar var. Babanın, kanserin ne olduğunu, Space Invaders tarzı bir oyun üzerinden anlatması ve çocuğun da bu oyunda başarılı olursa, annesinin iyileşeceğine inanması güzel bir fikirdi ama orada da yine benzer bir duygusal çaba vardı. Neticede hoş film ama o kadar benim için.

Wolfram:
Yönetmen Warwick Thornton'un filmden sonra da söylediği gibi, şimdiye kadar hikâyeyi hep sömürgeciler tarafından dinlediniz, biraz da yerlilerden dinleyin. Dünyanın pek çok yeri için bu cümle kurulabilir. Bu film, Avustralya yerlilerini anlatıyor. Thornton'un yıllardır süren bu çabasını takdir ediyorum. Filmlerini de severim genelde ama bu Avustralya westerninin içine giremedim pek. Güzel görselleri dışında, bana pek bir şey vermedi.

A New Dawn:
Festivallerde ana yarışmada bir animasyon varsa, kesin izlemeye çalışıyorum. Bu filmi de en baştan listeme almıştım. Valla, görsel olarak çok güzel. Hayranlıkla izledim ama konudan öyle bir koptum ki, o açıdan da çok uzaklaştım filmden. Karakterlerin ana motivasyonlarını bile kavrayamadım, öyle diyeyim. İngilizcem altyazılara yetmedi diyeceğim ama öyle çok komplike şeyler de yoktu. Şöyle sakin bir zamanda vizyona girerse, bir de Türkçe altyazı ile şans veririm ama şimdilik çok yüksek değilim filme karşı.

Yo (Love is a Rebellious Bird):
Berlin ana yarışmada, her yıl en az bir belgesel de oluyor. Bu filmin, iki katmanlı bir yapısı var. Bir yandan, arkadaşının ölümü sonrasında, onun evinin küçük boyutlardaki modelini yapan bir sanatçıyı izliyoruz. Arkadaşına benzer bir kukla da yapıp, evin içine koyuyor. Bu sayede hem ona bir saygı duruşunda bulunuyor, hem de anılarına sahip çıkıyor. Filmde aynı zamanda, vefat eden kadının (Yo'nun), hayatındaki dönüm noktalarını da öğreniyoruz.
Bu filmi de, Yo'ya sahip çıkma, unutturmama çabasının farklı bir boyutu olarak da okuyabiliriz. Filmin yönetmeni, aynı zamanda o model evi yapan kişi çünkü. Kendisinin ve arkadaşının hikayesini, bir de böyle anlatmış.
Üzerine düşünüp konuşulabilecek bir film. Yapılan işte de büyük emek var ama bir belgesel sinema örneği olarak, beni çok çarpmadı. Belgesel sinema seviyorsanız ya da konusu ilginç gelmişse, bir şans verilebilir.

Soumsoum, la nuit des astres (Soumsoum, the Night of the Stars):
Doğaüstü güçleri olan, anlamlandıramadığı imgeler gören genç bir kadının hikayesi. Konusu ilginç gelmişti ama açıkçası filmi çok zayıf buldum. En fazla, iyi niyetli bir çaba diyebiliriz. Her şey, fazlasıyla amatör gözüküyordu. Ana yarışmada olabilecek bir film değildi bence. En şaşırdığım şeyse, filmin Fipresci ödülünü alması oldu. Valla eleştirmen arkadaşlarımız, oryantalizm zokasını yutmuşlar bence.
İki hafta sonra, festivalin diğer bölümündeki filmlerin yorumlarında görüşmek üzere.


HASAN NADİR DERİN

GALERİ


Diğer Yazılar