İLK FİLMLER, ZOMBİLER VE BİR KLASİK
Yeni yılın ilk filmleri arka arkaya gelmeye devam ediyor. Bu hafta öncelikle, bizleri çok bekletmeden gelen 28 Yıl Sonra serisinin yeni filmine bakacağız. Sonra listemizde, sinemanın farklı alanlarından yönetmenliğe geçen iki ismin, Scarlett Johansson ve Gökhan Tiryaki’nin filmlerine bakacağız. Son olarak da sinemalarda tekrar izleme fırsatı bulduğumuz bir klasik var listemizde: Mephisto.
28 Years Later: The Bone Temple (28 Yıl Sonra: Kemik Tapınağı):
28 ... Sonra serisi gümbür gümbür devam ediyor. Bir önceki filmi, yılın en iyileri arasına almıştım. Bunu belki o kadar değil ama yine epey sevdim. Önceki filmin doğrudan devamı ama onu tekrarlama niyetinde de değil.
Hollywood mantığında bu tarz filmlerin devamı, daha kanlı, daha hızlı, daha gürültülü vs. şeklinde gelir. Burada öyle bir anlayış üzerinden gidilmemiş. Hatta bu sefer, korku unsurumuz zombiler de değil, başka insanlar. Önceki filmde tanıdığımız insan grubu, zombilerden izole idi ve sadece belli durumlarda onların alanına giriyorlardı. Bu sefer, zombilerle iç içe yaşayan ve aslında buna bir şekilde uyum sağlamış insanların da hiç az olmadığını görüyoruz. Zaten, alfa dışındaki zombiler, o kadar da tehlikeli değil. Alfa ise, işte muhtemelen filmin seyirciyi en fazla bölebilecek hamlesi orada geliyor. Alfayı getirdiği nokta. Çok saçma bulunabilir, komik bulunabilir. Anlıyorum, ama ben sevdim. Film, beni inandırmayı başardı.
Bu tip filmlerde oyunculuklar çok övgü almaz. Ama burada iki iyi oyunculuk var. Hadi Jack O'Connell için, klasik bir psikopat karakter diyelim ama Ralph Fiennes çok iyi. O deliliğin sınırındaki bilge adam halini çok çok iyi çizmiş. Ayrıca, bir Iron Maiden performansı var ki, harika. Geçen sene, Sinners'ın müzik sahnesi filmin çıtasını yukarı çekmişti. Bence bu filmde de 666 sahnesi, aynı şeyi yapıyor.
Final, önceki filmle aynı mantıkta. Direkt, dizilerdeki sezon finali gibi yapıp, sonraki filmde devam edeceğiz diyor. Ve bunu, hoş bir sürprizle yapıyor. Gerçi haberleri biraz takip ediyorsanız, çok büyük bir sürpriz değil ama olsun.
Danny Boyle bu filmi yönetmedi ama bayrağı devretmek için Nia DaCosta, doğru bir seçimmiş. Çok kişi bana katılmayacak ama The Marvels da, yerin dibine gömüldüğü kadar kötü bir film değildi bence.
Eleanor the Great (Müthiş Eleanor):
Scarlett Johansson ilk yönetmenlik denemesinde, kayıp, yas ve geçmişin travmaları üzerine bir film yapmış. Artıları da var, eksileri de ama eksileri biraz daha fazla maalesef. En büyük artısı, June Squibb. Filmi de olduğundan yukarı çekiyor. Karakterin yalnızlığını, sürekli sağa sola laf sokarken, aslında bunun bir iletişim biçimi haline geldiğini, arkadaki kırılganlığını iyi vermiş. Diğer oyuncular da gayet iyi. Zaten oyunculuktan gelen yönetmenlerde bunu görüyoruz genelde. Oyuncularından iyi performans alıyorlar. Muhtemelen en deneyimli oldukları alan bu olduğu için, onlara nasıl yaklaşacaklarını daha iyi biliyorlar. İşin teknik tarafında ise, Johansson standart bir kaliteyi tutturmuş. Çok dikkat çeken bir durum yok ama aksayan bir şey de yok.
Filmin asıl sıkıntılı kısımları ise, senaryodan geliyor aslında. Girişi, karakteri kurması, filmin üzerine kurulu olduğu yalanın inşası, hiç fena değil. Ama o yalanın orta çıkış kısmı, çok kötü yazılmış. Finale doğru, duygusallık dozu da gereğinden fazla artıyor. Bir karakterin, bize çok duygusal bir davranış gibi sunulan hareketinin, tam bir rating canavarlığı olduğunu da unutmayalım.
En sıkıntılı yerlerinden biri de, söz konusu yalanı bağladığı yer. Film burada, İkinci Dünya Savaşı'ndaki Yahudi soykırımına bakıyor ve oraya ciddi bir zaman ayırıyor. Elbette bunu anlatabilir de 2025 yapımı filmde, günümüze bir gönderme bile yapmıyorsa, orası sıkıntılı işte.
Efes'in Sırrı:
Normalde, aman boşver, klasik ara tatil filmi deyip geçeceğim bir yapımdı ama yönetmen Gökhan Tiryaki olunca, bir şeyler yazmak istedim. Gökhan Tiryaki, ülkenin en iyi görüntü yönetmenlerinden biri, kariyerinde Altın Palmiyeli film var. İlk yönettiği filmin bu olması çok enteresan. Arada kötü komedi filmlerinin görüntü yönetmenliğini de yapıyor ama o ayrı bir şey. Ona profesyonel bir iştir diye bakabiliriz de yönetmenlik kariyeri gibi bir niyeti varsa böyle başlaması, tartışılacak bir karar.
Dünya sinemasında da yönetmeliğe geçen görüntü yönetmenleri çok başarılı olmuyor ama görsel olarak kendilerini gösterebilecekleri filmler çekiyorlar genelde. Hatta, şöyle bir düşününce, korku filmleri aklıma geliyor. Bir takım görsel numaralar için, ideal bir alan. Hadi senaryoyu falan geçtim de filmde, Gökhan Tiryaki'nin ustalığını gösterecek görsel bir yetkinlik arasak, o da yok. En havalı sahne, dronla çekilmiş bir kovalamaca sahnesi. O bile çok güzel değil ama gerisi çok standart bir yönetmenlik.
Senaryoya gelirsek de orada yine bizim çocuk filmlerindeki zaaflar var. Çocuk filmi diye, her şeyi yediririz diye bakılıyor. Tamam, çok derinlikli bir hikaye olmasın. Onu anlarım de kendi içinde tutarlı bir mantık kurmalı yine de. İşin o kısmı da çok kötü maalesef.
Mephisto:
Geçtiğimiz günlerde Bir Film, genellikle önümüzdeki aylarda vizyona girecek filmlerin ilk gösterimlerinden oluşan bir etkinlik yapmıştı. Filmlerin bir kısmını vizyona bıraktım ama bir de 1981 yapımı, István Szabó’nun Mephisto’su vardı ki, onu tekrar izlemeliydim. Zamansız bir film gerçekten. 45 yıllık film ama halen taze. Nazi döneminde, önce muhalif sonra iktidar yanlısı bir sanatçıyı anlatan bu filmi yıllar önce ilk izlediğimde de etkilendiğimi hatırlıyorum (81'e yaşım tutmuyor da, muhtemelen 90'larda bir festivalde ya da TRT 2’de). Ama o zaman hayatımızda yandaş sanatçı kavramı yoktu. Şimdi daha bile anlamlı oldu.
İktidarın her dediğini yapan, onları onlardan çok savunan, iktidarın düzenlediği etkinliklere, davetlere koşa koşa giden sanatçılar, kimleri kimleri aklıma getirdi. Hatta, filmdeki ana karakterimiz, devlet tiyatrosunun da başına getiriliyor ki... Eeee, evet. İsim vermeyelim şimdi. Elbette karakterimizin eskiden muhalif olması da önemli. İyi sanatçılar, genelde muhalif tarafta oluyorlar çünkü, onları türlü çeşitli yöntemlerle, iktidar tarafına devşirmek lazım. Evet, hala filmden bahsediyorum.
Yandaş sanatçının kendini kandırmak için düşündükleri de çok güzel verilmiş. "Ben yapmazsam, onlar yapacak, o zaman daha kötü olur", "ben sadece sanatımı yaparım, gerisi beni ilgilendirmez", "o da öyle hainlik yapmasaymış canım, başına geleni hak etmiş" vs. vs. Ne kadar da tanıdık, değil mi? Şunu da atlamayalım. Film, o kadar da kendinize güvenmeyin, iktidarın size ihtiyacı kalmadığında, itinayla buruşturup atabilir mesajını da veriyor. Tabii, söz konusu olan Naziler olunca, olay buruşturmaktan biraz ilerisi oluyor.
Tamam, şunu kabul edelim. 45 yıl öncesinden gelen bir film olarak, sinema anlayışı, oyunculuk tarzı gibi konularda biraz eskimiş olabilir. Ama içeriği taptaze. Oyunculuk demişken, başroldeki Klaus Maria Brandauer bugün biraz unutuldu sanırım ama zamanında hayran olduğumuz oyunculardan biriydi. Aslında halen aktifmiş ama biz sinemalarda en son ne zaman izlemiştik, hatırlamıyorum.
Bir Film sayesinde sinemada bu filmi tekrar izlemek çok güzeldi ama filmi Macarca izlemek biraz tuhaftı. Macar filmi ama orijinali Almanca olması lazım dedim ve biraz araştırdım. 81'de iki dille de piyasaya sürülmüş ama dünya geneline çıkan kopya Almanca olan. Klaus Maria Brandauer de Almanca oynuyor. Macarca kopyada, ona dublaj yapılmış. Filmde Macar oyuncular da var, onların durumu da tam tersi. İki durumda da bir yabancılaşma olur, fakat film Almanya'da geçtiği için, Almanca kopyasını izlemek, daha iyi olurdu.
İki hafta sonra, görüşmek üzere.
HASAN NADİR DERİN

.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=500&height=300)


.jpg)


.jpg)
(5).jpg)
.jpg)






