SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

OPPENHEIMER, MISSION: IMPOSSIBLE VE DİĞERLERİ

30 Temmuz 2023 Pazar 09:36
SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

Sinemalarda Barbenheimer fırtınası devam ediyor. İlk hafta sonlarında bu iki filmin ülkemizdeki toplam seyirci sayısı, 1 milyon 350 bin civarında ki, sinemalar için çok güzel bir sayı. Bu hafta, bu ikilinin bir parçası olan Oppenheimer ve Oppenheimer’dan bir hafta önce vizyona girerek kendini baltalamış olan Mission: Impossible’ın yeni filmine bir göz atalım. Ayrıca, Fatih Akın’ın çok az konuşulan yeni filmine, Jackie Chan'in sinema salonlarına dönüşüne ve Secret Invasion dizisine de bir bakalım.

Oppenheimer:
Aslında, toz duman biraz yatıştıktan sonra izleyeyim demiştim ve ilk hafta sonu için aldığım bileti iptal etmeye çalışmıştım ama iptalde sorun yaşayınca, sabah 9 seansında, salonda yerimi aldım. Önce şunu söyleyeyim. Seyirci açısından çok memnun kaldığım bir seans oldu. Telefon açanlar, aralarında konuşanlar, yok denecek kadar azdı. Bir tek alakasız sahnelerde kahkahalar atan bir seyirci vardı ki, o kadar da olsun dedim. Doğruya doğru, çoğunluğun tersine, filmden beklentim düşüktü. Sonuç beklentimden iyi ama Nolan'ın en iyilerinden değil. Ya da şöyle diyeyim. Bir türlü sevemediğim Dunkirk ve Tenet'ten kesinlikle iyi. O iki filmde kullandığı pek çok numarayı burada da kullanıyor. Ama neyse ki, burada, bir gimmick'den ziyade, filmin anlatısına daha çok hizmet ediyorlar.
Proje açıklandığında, Nolan'ın 3 saatlik bir biyografi çekecek olması şaşırtmıştı ama tabii ki, kendi tarzına uygun bir film çıkartmış ortaya. Öncelikle, kariyerinin başından beri zamanla derdi olan Nolan, anlayışına çok uygun bir hikaye yapısı kurmuş. Yine farklı zamanları birbiri içine geçirmiş. Bu hikâye düz bir kronoloji ile anlatılabilir miydi? Evet. Daha mı iyi olurdu? Belki. Ama bu haline de bir itirazım yok.
Ama bunu yaparken kullandığı kurguya, zaman zaman itirazım var. Hızlı kurgu severim ama burada bazı sahneler, arkadaki müziğin de etkisiyle, adeta bir fragman anlayışı ile kurgulanmış. Bu arada kurgucu Jennifer Lame'in daha önce Noah Baumbach - Greta Gerwig ikilisinin filmlerinde çalıştığını, bir Barbenheimer trivia'sı olarak ekleyeyim.
Müziklere gelelim. Evet, Ludwig Göransson yine güzel müzikler yapmış ama Nolan'ın son filmlerinde giderek abarttığı, her şeyi bastıran müzik kullanım tarzından razı değilim. Belli ki, filmin duygusunu arttırdığını düşünüyor ama bendeki etkisi, tam tersi oluyor.
En büyük soru: Film IMAX'de mi izlenmeli? Yine ortadayım. Hem evet, hem hayır. IMAX kameraları ile çekilmiş, özellikle renkli sahnelerde bir anda kalitenin arttığını hissediyorsunuz. Ama bu sahnelerden bazıları, kritik sahnelerken, bazıları da olmazsa olur denen sahneler. Siyah/beyaz IMAX sahnelerde ise aynı etkiyi alamadım. Filmin IMAX kamera ve filmlerle çekilen hiçbir sahnesi olmasa, çok şey değişir miydi? Sanmıyorum. Ama tabii ki, Türkiye'deki IMAX salonları için konuşuyorum. 70 mm IMAX izlesem, belki farklı cümleler kurardım.
Oyunculuklara gelelim. Pek çok yorumda yazıldığı gibi, Cillian Murphy ve Robert Downey Jr. öne çıkıyor ve gerçekten iyiler. Hatta uzun zamandan beri, bir Nolan filmindeki en iyi oyunculukları sergiliyor olabilirler (uzun zaman: The Dark Knight'dan beri).
Filmdeki en küçük rollerde bile Oscar başta, irili ufaklı binlerce ödüle sahip oyuncular var ama derinlikli bir karakterleri yok. Bu yüzden Nolan, kadın karakter yazamıyor kervanına katılamayacağım, Nolan zaten Oppenheimer dışında karakter yaz(a)mamış. Ama tüm bu isimler filmde çok önemli rolleri varmış gibi filme girip çıkıyorlar. Özellikle filme dahil olan fizikçileri hepimiz önceden tanıyoruz ve onlara hayranız gibi davranmış Nolan.
Bir de, ben de bir şeyleri atlamış olabilirim ama Rami Malek'in karakterinin konu mankeni olarak gözüktüğü birkaç sahne sonrasında, finale doğru kilit bir karakter haline gelmesini hiç anlamış değilim.
Bu arada, filmin sevişme sahneleriyle de reklamı yapılmaya çalışıldı bir ara. Nolan, ilk defa böyle bir sevişme sahnesi çekti falan denmişti. Valla, keşke çekmeseymiş! Bu sahnelerin kötü ve hatta komik olmasının yanında, o sahneleri kullanış şeklini de hiç beğenmedim.
En baştan beri, bu film Nolan'ın Oscar projesi diyordum. Sanırım bu sefer çok istediği Oscar'a epey yakın. Çok fazla adaylık alacaktır ama akademinin de değiştiğini unutmayalım. A Beautiful Mind yıllarında olsak, Oscarları toparlar derdim. Şimdi, o kadar emin değilim ama en büyük adaylardan olacak belli ki.

Mission: Impossible - Dead Reckoning Part One (Mission: Impossible - Ölümcül Hesaplaşma Birinci Bölüm):
Daha sıra gelmedi diyerek şimdiye kadar yorum yazmamıştım ama sıra gelince de fark ettim ki, içimden de pek gelmiyormuş. Film bir miktar hayal kırıklığı oldu çünkü. Tom Cruise'un filmini de kötülemek istemedim ama ne yapalım. Aslında tam anlamıyla kötü film diyemem, yine kendini izlettiriyor ama Christopher McQuarrie'ın Mission: Impossible'ları içinde en zayıfı bence. Bir kere, fazla uzun ve süresini hissettiriyor. Herhalde en fazla saatime baktığım M:I filmi oldu. Bazı aksiyon sahneleri, bazı uzun açıklamalar, kısaltılabilirmiş.
Aksiyon sahneleri kötü değil ama akılda kalıcı da değil. Önceki M:I filmlerinin çoğunu bir sahne ile öne çıkarabiliriz. Burada iyi çekilmiş ama standart aksiyon sahneleri vardı. Bir de talihsiz bir tesadüf diyelim, bazı sahnelerin benzerlerini, sezonun diğer filmlerinde gördük. İtalya'daki araba takibi sahnesi, Fast X'i, tren sahnesi ise Indiana Jones'u hatırlatıyordu. Tamam, belki bu filmdeki sahneler daha iyi çekilmiş olabilir ama fikir olarak orijinal değildi. Tom abimizin motorla uçtuğu sahneyi de filmden çıkarsak, bir şey değişmezdi.
M:I serisi, özellikle son filmlerde giderek Tom Cruise'un dublör kullanmadan yaptığı delice atraksiyonlar ile tanıtıldı. Ama hiçbir zaman hikâyeyi boşlamazdı. Buradaki yapay zeka hikayesi o kadar umurumda olmadı ki, o kadar olur.
Hayley Atwell, seriye iyi bir katkı olmuş. Karakterinin Ethan Hunt ile paslaşmaları, birbirlerine hem destek olup hem kazık atmaları güzel işliyor. Finalde geldiği noktayla beraber, gelecek film için merak ettiğim karakterlerden biri.
Tom Cruise - Christopher McQuarrie ikilisinin filmlerini seviyorum genelde (Mumya'nın da onların projesi olduğunu unutalım lütfen). Bunu ufak bir duraklama olarak kabul edip, önümüzdeki filmlere bakalım.

Rheingold (Ren Altını):
Fatih Akın'ın buralarda en az konuşulan ve en az izlenen filmi. Öyle ki, Fatih Akın filmleri dendiğinde, asla akla gelmeyecek Cennetteki Çöplük belgeseli bile, bu filmden 3 kat fazla izlenmiş. Evet, bazı sıkıntıları var ama bence hiç fena film değil.
Film, Almanya'da ünlü bir rapçi olan Xatar’ın hayat hikayesini, kendi yazdığı kitaptan yola çıkarak anlatıyor. Çok farklı yerlere dokunan bir hayat hikayesi bu. Kitapta farklı bölümler olarak işliyor olabilir ama burada, birkaç farklı film izliyor gibiyiz. Filmin temel sorunu da, bu bölümler arasında bir denge olmaması bence. Xatar’ın çocukluğunda geçen dönemde, daha çok anne-babasına odaklanıyor ve İran ve Irak'ta Kürt bir sanatçı olmak olarak özetleyebileceğimiz bir hikâye anlatıyor. Fatih Akın'ın sinemasının güçlü taraflarının, tarihsel olarak önemli dönemleri anlatmaya çalıştığında ortaya çıkmadığını, önceki örneklerden de biliyoruz. 
Ama ne zamanki, Almanya dönemi başlıyor ve Xatar’ı bir alt kültürün parçası olarak izlemeye başlıyoruz, film yükseliyor. Bu kısımda, karakterin yeraltı dünyası ile flörtü de tam Fatih Akın'ın anlatımına uygun bölümler. Finale doğru karakterin değişimi kısmında ise, film tekrar güç kaybediyor ve bu değişimde inandırıcı olamıyor. Yine de bence, sırf orta blok için bile, izlenebilecek bir film.
Başrolde Emilio Sakraya, son derece iyi. Almanya'da epey aktif bir oyuncuymuş ama biz yeni tanıyoruz. Genel olarak oyuncular iyi zaten. Bu arada Uğur Yücel de güzel bir sürprizdi. Çok küçük bir rol herhalde diye düşünmüştüm ama bayağı önemli bir rolmüş, keyifli de oynamış. Fatih Akın, neredeyse her filmine bir yerden eklediği Sezen Aksu'yu bu filmde de kullanıyor. Bu sefer, farklı zaman dilimlerini, farklı görüntü formatlarında anlatmak gibi numaralar da yapıyor.
Başa dönecek olursak, bizde pek konuşulmadığı gibi, dünyada da prömiyerini büyük festivallerden birinde yapmadı. Başvurmuş mudur, bilemiyoruz tabii ama Berlin'de ana yarışmaya yakışırmış. Belki ödül almazdı ama kimse de, bu film ana yarışmada ne arıyor, demezdi.

Hidden Strike (Ölümcül Çarpışma):
Uzun zamandır Jackie Chan'i şöyle eski filmleri tadında bir filmde görmemiştik. 69 yaşındaki Chan, eskisi kadar kıvrak değil doğal olarak ama yine de aksiyonla mizahı iç içe geçiren, iki farklı karakteri yan yana getiren gayet eğlenceli bir film.
Film, başta düşman olarak karşı karşıya gelen iki karakterin, ortak düşmanlarına karşı, bir petrol soygununu engellemeye çalışmalarını anlatıyor. Gerçi, hikâye bahane, aksiyon şahane filmlerinden biri. Jackie Chan ve John Cena, gayet hoş bir ikili olmuşlar. Ki Cena'yı oyuncu olarak pek sevmem ama burada rolüne oturuyor.
Yine Chan'in muhtemelen dublörsüz oynadığı aksiyon sahneleri var. Başta dediğim gibi, yaşı gereği, eski filmlerindeki kadar hayran hayran izlemiyoruz ama olsun. Chan filmlerinde adet olduğu üzere, son jenerikte komik çekim hataları var. Mesela burada, aslında çok da kritik olmayan bir sahnenin tekrarlarında sürekli takla attığını görüyoruz. Valla, sanırım ben şu an denesem, takla atamam, ki neden deneyeyim zaten.
Bir de filmin, fakir adamın Fast and the Furious'u diyebileceğimiz sahneleri var. Evet, bazen efektler yapay duruyor ama bu filmin Fast X'in bütçesinin onda birine, belki daha da azına mal olduğunu unutmamak lazım. Ki, ben bu filmdeki sahnelerde, daha çok eğlendim.
Elbette, öyle çok müthiş bir film değil. Aksiyon sineması adına büyük yenilikler de içermiyor ama keyifle izleniyor. Her zaman da sinema tarihini değiştirecek filmler izlememiz gerekmiyor zaten. Bazen kafayı boşaltacak filmlere de ihtiyaç var. Bu da onlardan biri.

Secret Invasion:
Araya bir de Marvel dizisi sıkıştıralım. Zaten çok az dizi izlerken, izlemek için seçtiğim dizinin bu olması büyük fiyasko cidden. Proje açıklandığından beri, bu hikâyenin neden film olmadığına anlam verememiştim. Tüm dünyayı etkileyecek ve birkaç filme yayılabilecek bir hikâyeyi, 6 bölümlük vasat bir diziyle harcadılar. Arada dördüncü bölümü, iyi yazılmış diyalogları nedeniyle beğendim, geriye kalanı özellikle inandırıcılık açısından çok fenaydı. Dünyada onlarca süper kahraman varken, bu kadar büyük bir olayın kimsenin umurunda olmamasına inanmış olayım da hikâye kendi içinde de tutarlı değildi.
Son bölümde fanların ağzına bir parmak bal çalınmaya çalışılmış ama bu sefer de bu kadar büyük güçleri olan bir karakteri, filmlerde kullanmayacaklar mı sorusu ortaya çıkıyor. Kullanmazlarsa saçma olur, kullanırlarsa da evreni sadece filmlerden takip edenler, bu ne şimdi diyecek. Üzerine çok da konuşmaya gerek yok da, Olivia Colman gibi bir oyuncuyu da harcamış oldular. Gerçi o başka Marvel projelerinde de karşımıza çıkacak muhtemelen ama keşke tanıtımı bu diziyle olmasaydı.

Finnick (Çılgın Dostum Finnik):
Aslında, hakkında bir şey yazmaya değmeyecek, çok standart, orta karar bir animasyon ama izlerken aklıma gelen şeyi yazmalıyım:
Arkadaşlar, bu bildiğin cin filmi! Eve musallat olmuş, kimsenin görmediği yaratıklar var, bunlar evdeki eşyaları oynatıyor vs. Üstelik, bu yaratığı sadece belli kişiler görüyor. Bunlardan insanlara yardım edenleri de var, onlara düşman olanları da. Tam cin filmi işte. Bu filmden yola çıkarak, yerli cin filmlerine yeni isim önerim: Cinnik. Tamam, tamam. Fazla zorladım, kaçıyorum...
Haftaya görüşmek üzere.
HASAN NEDİR DERİN



Diğer Yazılar