SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

45. İSTANBUL FİLM FESTİVALİ İZLENİMLERİ-1

28 Nisan 2026 Salı 09:59
SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

Bu yıl, İstanbul Film Festivali, 9-19 Nisan tarihleri arasında düzenlendi. Geçen yıl olduğu gibi, bu yıl da “Nerdesin Aşkım” bölümünün kaldırılmış olması nedeniyle, bir boykot çağrısı yapılmıştı. Her ne kadar, bu çağrının haklı tarafları olduğunu düşünsem de yine filmleri izleme isteğine karşı koyamayarak, festivali takip etmeye çalıştım. Umarım seneye, gönül rahatlığı ile destekleyebileceğimiz bir festivale imza atarlar diyerek, festivalde izlediğim filmlere, izlediğim sırayla bir göz atalım.

 

Moulin Rouge!: 

Festivale bir başyapıtlabaşyapıtla başladım. Sinemada ilk izlediğim andaki hislerimi hatırlıyorum. 25 yıl sonra da etkisinden hiçbir şey kaybetmemiş. Arada evde de izlemişimdir ama Atlas'ınki gibi, büyük bir perdede bambaşka oluyor. Filmin aşırılığı, abartısı, deliliği, pastiş hali, o kadar yerli yerinde ki, inanılmaz bir şey. Post-modern müzikalin tanımı gibi bir şey.
Bazı yönetmenlerin hayatlarında, bir zirve anı oluyor. Bir daha ona erişemiyorlar ama o anda sinema tarihine geçecek bir eser verebiliyorlar. Baz Luhrmann, o hakkını burada kullanmış (Romeo + Juliet'te de bir zorlamıştı o kapıyı). Ayrıca, Nicole Kidman'ın da en güzel gözüktüğü film olabilir ki, sadece bu bile, filmi tekrar tekrar izlemek için bir neden olabilir.
La Femme la plus riche du monde (Dünyanın En Zengin Kadını):
Some rich women problems. Gerçekten, tam da İstanbul'da fiyatlar uçmuş arkadaş derken, zengin bir kadın, bir sanatçıya para kaptırmış, kızıyla araları açılmış gibi bir hikâye pek umurumda olmadı. Yönetmen de umurumuzda olmasını sağlayacak adımları pek atamıyor açıkçası. Birkaç eğlenceli sahne ve Huppert'in her zamanki karizması dışında, filmde elle tutulur pek bir şey yok.
Huppert harika tabii, ona bir lafımız yok da, bu tarz roller üzerine yapıştı biraz. Halbuki kariyerini eskiden beri takip edenler biliyor ki, alt sınıftan karakterleri de harika oynar.

Silent Friend (Sessiz Dost):
Konusuna bakarsanız, tarihin 3 farklı döneminden, 3 bilim insanının hikayesi denebilir ama başrollerde dev bir ağaç ve bir pencere önü çiçeği var. Ildikó Enyedi'nin filmlerini seviyorum genelde, buna da hayran kaldım. Enyedi, bitkileri mekânın bir parçası olmanın ötesine taşıyarak, onları durdukları yerden bizleri izleyen, olanlara bizlerin zaman algımızla anlayamayacağımız kadar yavaş da olsa tepki veren birer karakter haline getirmeyi başarmış. Özellikle o dev ginkgo ağacı, ezelden beri var olan, kadim bir varlık gibi konumlanmış. Başrolde bitkiler var derken şaka etmiyordum. Filmin jeneriğinde, tıpkı insan oyuncular gibi, filmde görünen tüm bitkilerin de tek tek adları yazıyor. Evet, figüranlık yapanların bile!
İnsanlar tarafında, bulundukları yerde kendilerini öteki gibi hisseden karakterleri anlatıyor. Bir tarafta 1908 yılında üniversiteye kabul edilen ilk kadın öğrenci, bir tarafta 2020'de pandemide Almanya'da takılıp kalan Hong Konglu bir hoca. 1972 hikayesini biraz zayıf buldum ama sonradan düşününce, aslında hikayeler üzerinden değil, genel olarak duygu ve atmosfer üzerinden yürüyen bir film olduğu, daha iyi anlaşıyor. Filmden çıktığımda, iki hikâye havada kalmış diye düşünmüştüm ama sonradan bu fikrimden vazgeçtim. Hikayelerin bir yere bağlanması ya da bitmesi gerekmiyor. Öyle bir film değil yani.
Tony Leung'u da övmeden geçmeyelim. Gerçi övülmeye de ihtiyacı yok. Her zamanki gibi, çok başarılı.

Hold Onto Me (Tutun Bana):
Yıllardır birbirini görmeyen bir baba kızın yakınlaşma hikayesi. Tam olarak, festivallerde karşımıza çıktığında, hiç fena değilmiş diye izleyip, üzerinden biraz zaman geçtiğinde, yav bir film vardı, neydi o dediğimiz filmlerden. Filmde kötü diyeceğim bir şey yok ama öveceğim bir şey de yok. Öyle, izledik geçti.
Gerçi Sundance'de seyirci ödülü alması, festival çevrelerinde bir popülerliği olabileceğini gösteriyor. Hatta Kıbrıs Rum Kesimi'nin seneye Oscar'a da gönderebileceği söyleniyor. Bekleyelim, görelim.

Sotto Le Nuvole (Pompei: Bulutların Altında):
Tam da Mubi'ye gelmeden birkaç gün önce, Rosi'nin yeni belgeselini de festivalde izledik. Filmin fragmanını izlediğinizde, ya da birkaç fotoğrafa baktığınızda, görsel olarak hayranlık uyandırıcı bir iş olduğu anlaşılıyor. Bu açıdan Rosi'nin en güçlü filmi. İyi bir salonda, büyük bir perdede izlemeyi tercih ettiğim için de memnunum ama o görselliğin etkisi, iyi bir ekranda da çıkar diye düşünüyorum. Daniel Blumberg'in müziği de çok iyiydi bu arada.
Rosi bu kez, Napoli'de farklı farklı işlerle uğraşan insanları karşımıza getirirken, kaçınılmaz olarak bölgenin tarihten kalan kalıntılarına, Pompei'ye de bakıyor. Etkileyici, evet. Ama şunu da itiraf etmeliyim, film ilerledikçe, o çarpıcı görselliğin ilk etkisi azalıyor. Bir yerden sonra da kendini tekrar etmeye başlıyor. Bu nedenle, 2 saatlik süresi, biraz kısaltılabilirdi diye düşündüm.
İşin ilginci, film bittiğinde, bende en fazla iz bırakan kısmın, görsel olarak o kadar güçlü olmayan, itfaiyeciler kısımları olduğunu fark ettim. Sanırım orada, itfaiyecilerin kritik anlarda arandıklarında oluşan dramatik etki, saçma sapan nedenlerle arandıklarında ortaya çıkan mizah, arkada bir anlatı da oluşturduğu için, daha çok aklımda kaldı.

Beachcomber (Denizin Getirdikleri):
Aynı gün içinde izlediğim, başrolde Christos Passalis'in olduğu ikinci film. İlkinde bir babaydı, burada babasının gölgesini üzerinde taşıyan bir oğul. Bu film için de, aynı şeyi söyleyeceğim. İyi ama iz bırakıcı değil.
Elias, denizci olan babasının izinden gitmek isteyen, onun yaşarken kaydedip bıraktığı hikayeleri, kendi hikayeleri gibi anlatan, hatta bu hikayeleri dövmelerle vücuduna işleyen bir karakter. Bu mirası devam ettirmek için, bir gemi hurdasını da yenilemek arzusunda. Zamanla bu arzu, bir tutkuya, neredeyse, hayatın anlamına dönüşüyor. Bir amaca bağlanma olayını iyi vermiş. Görsel olarak da yer yer etkileyici sahneleri var.
İki filmin hiç alakası yok ama giriş sahnesinde aklıma, Werckmeister Harmonies'i de getirdi. Ama o ilk başlardaki, ümit verici halini finale kadar sürdüremiyor. Klasik bir festival filmi diyerek, geçiyorum.

La Couleuvre Noire (Kara Yılan):
Metafordan metafora koşarken, ne anlattığını kaybeden, hakkında espriler yapılan festival filmi klişesine uyan filmlerden biri. Sevenleri de olmuş gördüğüm kadarıyla ama beni hiç içine çekmedi.
Annesinin ölmek üzere olması üzerine köyüne geri dönen karakter klişesini kullanıyor ama o kısmında yine de hikayesini iyi kurduğunu söyleyebiliriz. Yılan hikayesinin ilk anlatıldığı kısım da fena değil ama bunun üstüne gittikçe, filmden uzaklaştım ben. Hele o dev yılana sarılma sahnesinde, yok artık dedim içimden.
Yine de filmin görselliğinin iyi olduğunu itiraf etmeliyim. Ama jenerikte, bu filmi seçmemin asıl nedenini hatırladım. Müziklerini, Tindersticks yapmış. Sadece Tindersticks için izlenir mi? Valla olabilir de, bir yerden müziklerini bulup dinleseniz, o da olur.

Rose of Nevada:
Festivalin sevdiğim filmlerinden biri. Aynı gün içinde izlediğim, denizcilikle ilgili ikinci film. Yıllar önce kaybolmuş bir tekne, gizemli bir şekilde tekrar ortaya çıkıyor, bir kaptan ve işçi sınıfından iki kişi ile tekrar denize açılıyor. Aslında filmin sürprizi pek çok yerde yazılmış ama ben bilmeden izledim, sizin de öyle yapmanızı öneririm. O yüzden "ve olaylar gelişir" demeyi tercih edeceğim sadece. En azından şunu söyleyebilirim, ben filmin çok büyük bir kısmının denizde geçeceğini düşünmüştüm. Öyle değilmiş.
Gerçi filmin asıl sevdiğim tarafı, hikayesinden çok tarzı oldu. Yönetmen Mark Jenkin, filmi 16 mm çekerek, bir amatörlük hissi katıyor. 16 mm'nin o grenli hali, bir yandan da gerçeklikle rüya arasında bir his de yaratıyor ki, bu da filmin anlatısı için önemli. Görüntüdeki amatörlük hissinin tersine, ses bandı son derece profesyonel. Özellikle deniz sahnelerinde, sesi çok iyi kullanıyor. Filmle ilgili notlarda, tüm seslerin sonradan eklendiği de belirtilmiş zaten. Aynı zamanda, tekinsizlik hissi veren bir kurgu anlayışı da var.
Bu yönleri ile tam bir deneyim sineması. İzlerken, önceki festivallerde bu tarz bir film vardı ama neydi diye düşünüyordum. Yönetmenin diğer filmlerine bakınca, Bait ile karşılaştım. Evet, aradığım film oydu işte. Aynı yönetmenin elinden çıktığı çok belli.
Başrollerdeki George MacKay ve Callum Turner'ı bin tane filmde izledik ama henüz isimlerini zihnime işleyememişim. Tüm film boyunca, ben bunları tanıyorum ama isimleri neydi dedim. Özellikle George MacKay'den, 3 vakte kadar Oscar potasına girecek bir şeyler bekliyorum.

Resurrection (Diriliş):
Bi Gan'ın yeni filmi, geçen senenin en merak ettiğim filmlerinden biriydi. Ve geçen sene izlemiş olsaydım, muhakkak listeme girermiş. Hem de en yukarılardan girermiş. Yine anlatılmaz yaşanır diyeceğim filmlerden biri. Anlatmaya kalksak, klişelerden kaçamayacağız çünkü. "Sinemaya yazılmış bir aşk mektubu" desek, offf yine mi, denebilir. Rüyasız bir gelecekte, bir yaratığın rüyaları desek, bambaşka bir beklenti oluşabilir. Basitçe, bir üst öykü ile bağlanan farklı kısa filmler denebilir belki.
Bu farklı hikayelerde, sinema tarihinin farklı dönemlerini, farklı anlayışlarını temel alarak ilerliyor. Alman dışa vurumculuğundan başlayıp, bambaşka türlere giriyor, çıkıyor. Film noir da var, dövüş filmleri de, tarihi romanslar da var, vampir filmleri de. İzlerken, bin tane film aklınıza gelebilir. Bi Gan, bazen doğrudan, bazen dolaylı olarak bunlara referans veriyor.
En önemli özelliklerinden biri de, anlattığı hikâye ve döneme uygun şeklinde, her bölümde tarzını da değiştirmesi. Bambaşka tarzlarda filmler izliyoruz aslında. Her biri görsel olarak nefes kesici. Ama en çok etkilendiklerim, giriş bölümü ve Bi Gan'ın önceki filminde de yaptığına benzer, yaklaşık yarım saatlik kesintisiz çekim. Favorisi başka bölümler olana da itirazım yok, hepsi çok iyi.
Sinema salonlarına da bir ağıt yakıyor. Gerçekten bu da, kesinlikle sinemada izlemelisiniz diyeceğim bir film. Festivalde boykot nedeniyle izlemeyenler vardır, İstanbul dışı şehirlere zaten gelmedi. Ne yazık ki, Türkiye dağıtımcısı da yok şu anda. Keşke bir dağıtımcı alsa. Şu aralar ortamlara düştüğünü de duydum. Oradan izlemeyenler için, dijital platformlardan birine de gelir muhtemelen ama ben yine de sinema salonunda tekrar izlemek isterim. Ankara Film Festivali gösterse ne güzel olur diye düşünüyorum ama Kasım'a kadar da çok mu eskimiş olur acaba?
Bu arada, filmin sonundaki logolardan, IMAX versiyonu da olduğunu öğrendik. Belki de sadece Çin'de IMAX'te gösterilmiştir. Valla, şöyle tek bir özel seansta IMAX'de izlesek, mükemmel olur (mümkün değil de, işte benim rüyalar da bunlar).

Sunfish & Other Stories on Green Lake (Göl Hikâyeleri):
Yönetmen Sierra Falconer'in kendi gençliğinden izler taşıdığı söylenen, bir gölün çevresinde geçen 4 hikâyenin anlatıldığı bir film. Tamamen bağımsız 4 kısa film de diyebiliriz. Ortak bir mekân dışında, hepsinin bir şekilde büyüme, kendini bulma hikayesi olduğu da söylenebilir. Ama asıl ortak noktası, doğallığı bence. Hiç öyle, olayları köpürteyim, duyguları coşturayım gibi bir tavrı yok. Hayatın içinden kesitler izliyor gibiyiz.
Aslında, epeyce deneyimli oyuncu var filmde ama hiçbiri çok tanınmıyor. Öyle olunca, herhangi biri baştan ön plana çıkmamış, diğerlerini ezmemiş. Bu da filmin doğal atmosferini güçlendiriyor. Klasik bir tabirle, tipik bir Amerikan bağımsızı. Sundance'de açılmış olması da şaşırtıcı değil.
Yönetmen iyi bir iş çıkartmış ama bilinçli olarak, kendini çok geride tutan bir stili var. Bu tarzı devam ettirecek mi, onu nereye doğru götürecek, önümüzdeki yıllarda görürüz.

Mavi, Devrim ve VHS Kasetler:
Bu bölümü, bir kısa filmle noktalayayım. Serdar Kökçeoğlu, Mimaroğlu filmindeki yaklaşımına Mekin Gönenç ile ilgili belgeselinde devam ediyor. Yine ilgi çekici ama pek bilmediğimiz bir kişiliği ele alıyor. Ve bu kişiliği, belgesel sinemanın klasik kalıplarını esneterek anlatıyor. Yakınları ile söyleşiler var ama asla bir konuşan kafalar belgeseli değil. Buluntu video estetiği ile birlikte, arşiv görüntülerini, Gönenç'ten kalan fotoğraf ve defterleri kullanıyor. Arka planda, üzerinde düşünülmüş bir ses tasarımı ile bunları önümüze getiriyor.
İlgiyle izledim ama 17 dakikalık süresi, daha uzun bir belgeselin tanıtımı gibiydi adeta. Mekin Gönenç'in çok farklı ilgi alanları olan bir kişilik olduğunu görüyoruz. Filmin adındaki üç bölüm de bunlara işaret ediyor. Bir pilot, bir devrimci ve aynı zamanda bir sinefil. Tüm bu özellikleri daha da uzun ele alınabilirmiş belli ki. Valla, tadı damağımızda kaldı diyelim.
Not: Filmi izleyenler, sondaki yazılarda bana da bir teşekkür bulabilirler. Katkıda bulunduğu filmi övüyor demeyiniz. Sadece ilk kurgusunu izleyip, 1-2 yorum yapmıştım. Katkı bile denilemez.
İki hafta sonra, görüşmek üzere.

HASAN NADİR DERİN

GALERİ


Diğer Yazılar