45. İSTANBUL FİLM FESTİVALİ İZLENİMLERİ - 2
Biraz gecikmeli de olsa, İstanbul Film Festivali izlenimlerimizin ikincisi ile karşınızdayım. O halde, hiç vakit kaybetmeden filmlere geçelim.
Mi amiga Eva (Arkadaşım Eva):
Orta yaşlarda bir kadının, kocasından ayrılıp, yeni bir aşk bulma çabasını anlatan bir film. Geçtiğimiz yıllarda festivalde Antidepresan bölümü vardı. Tam oraya uygun bir film. Küçük, tatlı, keyifle izlenen ama yarına kalmayacak filmlerden biri. Kimseyi pişman etmez ama festivalin favori filmleri arasına da girmez. Yönetmen Cesc Gay ismini hiç hatırlamıyordum ama bir arkadaşım daha önce de festivalde filmlerini izlemiştik dedi. Gerçekten de öyleymiş. Hep de yukarıdaki tanıma uyan, antidepresan filmleri. Artık bundan sonraki filminde adını hatırlarım gibime geliyor. Benzer yaş grubunda olan ve evliliği monotonlaşmış kadınların daha fazla ilişki kurabileceği bir film olduğunu da eklemeli. Başrolde Nora Navas, karakteri iyi yansıtmış.
Connemara:
Önceki filmde olduğu gibi, burada da orta yaşlı bir kadının aşk arayışını izliyoruz. Orada komedi tarafı daha baskındı, burada duygusal tarafı daha baskın. Fakat benim festivalde en zayıf bulduğum filmlerden biri oldu. Karakterlerle, olaylarla hiçbir bağ kuramadım. İyi bir film olması için, illa bağ kurmam da gerekmiyor tabii ama karakterlerin arasında gelişen aşka da yaşadıkları sorunlara da ikna olamadım.
Alex Lutz'ın, yönetmen olarak önceki filmine de çok bayılmamıştım ama ilgi çekici noktaları vardı yine de. Burada anlatılan şey bir pembe dizi gibi ama bir yandan da farklı anlatım ve kurgu numaraları yapmaya çalışmış. Bunların da tonu tutmuyor. Bir tek, finale doğru gelen ve karakterlerden birine duygusal olarak epey yüklenen bir düğün sahnesi var ki, orada bir ışık gördüm. Bunun üzerine iyi bir final, belki filmi kurtarırdı ama o kadar olmamış bir final var ki elimizde. "Zamanımız doldu, hadi hızlıca ortalığı toparlayalım, tamam gidebilirsiniz" der gibi bir final. Filmi övecek bir şey bulmam gerekirse, Mélanie Thierry derim ama işte onun çabası da yetmiyor.
Good Luck, Have Fun, Don't Die (İyi Şanslar, İyi Eğlenceler, Sakın Ölme):
Nicedir ortalarda göremediğimiz Gore Verbinski'nin, "yapay zekanın yöneteceği geleceğinize sıçayım" temalı filmi, festival öncesinde ortamlara düşmüş ve izleyenler tarafından genelde çok eski kafalı bulunmuştu. Valla ben tüm zaaflarına karşın, sevdim. Ne de olsa, Z kuşağından çok, Gore Verbinski’nin kuşağına yakınım. O yüzden, kafalarını telefondan kaldırmayarak zombileşen gençler ve yapay zeka konusunda, ben de Verbinski'nin görüşlerinin bir kısmını paylaşıyor olabilirim.
Verbinski, temelde bir Terminator hikayesi anlatıyor aslında. Gelecekte yapay zeka her şeyin hâkimi olmuş, bu da insanlık için hiç iyi olmamış. Gelecekten gelen bir adam, yapay zekanın gelişmesindeki en kilit ismin çocukluğunu bulup, onu ikna etmeye çalışıyor. Yine çeşitli numaralar deneyen, son derece akıcı bir tarzı var. Bu açıdan keyifle ve merakla izledim. Ama inkar edilemeyecek sıkıntıları olduğunu da kabul ediyorum. Bir defa, mesajlarını kafamıza çaka çaka veren filmlerden biri. Bu anlamda, bir inceliği yok.
Sürpriz diye karşımıza getirdiği bazı şeyler, kesinlikle sürpriz değil. 3-5 zaman yolculuğunu filmi izlemiş olanlar, mutlaka tahmin eder. En önemlisi, final bloğu gerçekten çok zayıf. O kısmı, biraz daha farklı bir şekilde çözse, daha fazla sevecektim. Yine de tüm bunlar, filmi sevmeme engel olamadı. Gayet keyifli bir aksiyon-komedi diyebiliriz.
Ma frère (Summer Beats / Yaz Kampı):
Festivalin sevdiğim filmlerinden biri daha. Bir grup çocuğun ve eğitmenin, yaz kampında geçirdikleri günleri anlatıyor. Eğitmenler 18-19 yaşlarında, çocuklar da 8-10. Film, çok büyük bir şeyler anlatmıyor belki ama çok gerçek. Zaten çok büyük şeyler anlatmasına da gerek yok. Hepimiz biliyoruz ki, o yaşlarda yaşadığımız en ufak sorunlar bile dünyanın en büyük meselesidir bizim için. Bu durum, çok iyi yansıtılmış. Eğitmenlerin de neredeyse çocuk denebilecek yaşta olsalar bile, çocuklar karşısında birer yetişkin rol modeli gibi davranmaya çalışmaları da iyi verilmiş.
Yönetmenler Lise Akoka ve Romane Gueret, daha önce de çocuklarla çalışmışlardı. Belli ki bu konuda doğal bir yetenekleri var. Gerçekten de film son derece doğal bir şekilde akıp gidiyor. Kamerayı koyduk, belgesel çektik deseler, inanırız. Bu arada gençlerin zaten belli bir oyunculuk kariyerleri varmış ama ufaklıkların yok muhtemelen. Hepsi, tek tek çok iyiler.
Who Is Still Alive (Hayatta Kalanlar):
Gazze'den kaçabilmiş dokuz mültecinin, başlarına gelenleri anlattıkları bir belgesel. Aslında üzerine çok fazla söyleyecek sözüm yok. Anlattığı şeyler, tarihe bir not düşmek açısından önemli. Ama işin sinema tarafı, ne kadar iyi? O tartışılır.
Zaten, belli bir tür belgesel sinemanın ve onunla ilgili yorum yapmanın açmazlarından biri de bu. Anlattığın konunun önemli olması, filmin de iyi olmasını otomatik olarak sağlamıyor. Ama bir yandan, filmi görmezden gelmek de mümkün değil. O yüzden, bir yerlerde karşınıza çıkarsa izleyin derim ama karşınıza çıkmazsa da özel olarak aramaya gerek yok sanki...
Den sidste viking (The Last Viking / Son Viking):
Vizyona girmeyecek sanırım ama İnternet'te keşfedilirse, Mads Mikkelsen hayranları küçük çaplı bir kült filme dönüştürebilir. Bazen fazla uç noktalara gitse de son derece eğlenceli bir film.
Film, iki kardeşi merkezine alan bir suç hikayesi. Kardeşlerden biri büyük bir soyguna katılıyor, yakalanacağını anlayınca da parayı saklaması için, kardeşine talimat veriyor. Yıllar sonra hapisten çıktığında parayı almak istiyor ama o iş, o kadar kolay değil. Mads Mikkelsen'in canlandırdığı kardeşin psikolojik problemleri var. Baskı altında iyice tetiklenince, paranın yerini de hatırlamıyor/söylemiyor. Bunun üzerine şuna karar veriyorlar. Herkes normal, sen farklıysan, delisin. Ama herkes deliyse, normalsin ve baskı altında değilsin. Madem kendini John Lennon gibi hissediyorsun. O zaman bir yerlerde Paul, Ringo ve George da vardır. Konuya daha fazla girmeyeyim ama hem eğlenceli hem de geçmişin sırlarının açıldığı, son derece dramatik anların da olduğunu söyleyeyim.
Yönetmen Anders Thomas Jensen ve oyuncular, birbirlerini çok iyi tanıyorlar zaten. O uyum, filmde de hissediliyor. Özellikle Mads Mikkelsen'in performansını izlemek, çok keyifli. Dediğim gibi, olayları fazla uç noktalara taşıdığını düşündüğüm bazı yerler var. Oralardaki mizahın da çok işlediğini düşünmüyorum. O yüzden puanını biraz kırdım ama bu tavsiye etmeme engel değil.
Comédie-Française:
Fransız devlet tiyatrosunda, Macbeth'in prömiyerine saatler kala yaşanan çeşitli aksaklıklar ve çıkan kaos üzerinden dönen bir komedi. Çok önemli bir film değil belki ama keyifle ve çok eğlenerek izledim.
Prömiyere yetişemeyen başrol oyuncusu, perde arkasındaki gönül ilişkileri ve aldatmalar, Macbeth'in ne anlattığından habersiz bir oyuncu, kafası iyi başka bir oyuncu, seçmelere hazırlanırken yer göstericilik yapan bir başkası vs. vs. Bunların her biri, kaosun bir parçası. Hatta, "benim oyunlar dururken, Shakespeare zibidisinin oyununu sahnelemek de nereden çıktı" diyen Molière bile var. Ve tüm bunların ortasında, kendi kişisel sorunları da varken, oyunu kurtarmaya çalışan yönetmen.
Bir tiyatronun işleyişini komedi kalıplarında, çok güzel yansıtmış. Oyunun Oyunu isimli meşhur ve keyifli bir oyun vardır. Çok severim. Onu da hatırlattı bana. Oyuncuları çok tanımıyordum ama yanılmıyorsam, onlar da Fransız devlet tiyatrosundan. İyi bir ekip oyunu sergilemişler. Herkese değil ama tiyatro sevenlere tavsiye edebilirim.
Bir notum da seyircilere. Son yazılar sırasında çıkmayı tercih ettiniz. Tamam. Yazıların sonuna doğru, Shakespeare-Molière atışması başlayınca kalmaya karar verdiniz. Ona da tamam. Ama bari oturun be kardeşim, öyle kazık gibi ayakta beklemeyin de biz de altyazıyı okuyabilelim.
Filipiñana:
Festivallerde zaman zaman, sinema dilinin sınırlarını zorlayan, farklı şeyler deneyen genç yönetmenler görürüz. Bunlar da genellikle, yan bölümlerde yer alır. Bu da tam olarak, öyle filmlerden biri.
Çok lüks bir golf kulübünde çalışan genç bir kadını odağına alan filmde, sınıf çatışmasından, kolonyalizme kadar pek çok temanın izini sürmek mümkün. Ama bunları ilk akla gelecek şekilde yapmıyor ve seyirciden bir çaba bekliyor. Filmin, sizi hikâyenin dışına atması çok mümkün. Bana öyle oldu açıkçası, o yüzden filmi de çok sevemedim ama yönetmen Rafael Manuel'in de herkes beni sevsin gibi bir derdi yok, belli ki. İleride, farklılığını koruyarak, daha oturmuş bir sinema yapma potansiyelini görüyorum.
İleride adını sık duyacağımız bir yönetmenin, ilk adımlarını takip etmek için izlenebilir. Tarzı size yakın gelirse, benim tersime, filmi çok da sevebilirsiniz.
Hen (Kota / Tavuk):
96 dakika boyunca bir tavuğun hayatını izliyoruz. Doğumu, tavuk çiftliğinden kaçışı, yolunun kesiştiği bambaşka insanlar, anne olma çabası, vs. vs. Festivalin en ilginç filmlerinden biriydi.
Bir hayvanın hikayesini izliyoruz derken, aklınıza Disney filmleri gelmesin. Daha ziyade, birkaç yıl önceki Jerzy Skolimowski'nin Aİ (EO) filmi tadında bir yapım. Hatta, oradaki eşeğin yerine, tavuk geçmiş gibi düşünün. Geçen yılın filmi olduğuna göre, Aİ kadar etki yaratmadığını düşünebiliriz. Ama bence, eşit seviyede filmler. György Pálfi, 2000'lerin başında çok daha gündemde bir yönetmendi. Son dönemde biraz yıldızı söndü. Bu filmi, o günlerde çekseydi, çok daha bilinen bir film olurdu sanki.
Filmin en dikkat çekici özelliği, tavuğun başroldeki performansı. Günümüzde, bilgisayar efektleri ve yapay zeka ile, o iş kolay diye düşünebilirsiniz ama buradaki iş, öyle değil. Bir Disney filmi olmadığını söylemiştim. Gerçekten tavuklarla çekmişler. Bir değil, sekiz farklı tavuk kullanmışlar ama olsun, yine de iyi çekmişler. Büyük emek ve delilik. Tamam, bazı sahneler daha kolay olabilir de, kaçış sahneleri falan, tam bir aksiyon sineması örneği adeta. Tavuğu yönlendirmek de, bir köpeğe göre daha zor olmalı mesela.
Genç sinemaseverler pek bilmiyordur belki, bu vesileyle Pálfi'nin Hıçkırık ve Taxidermia filmlerini de önereyim. Taxidermia'yı geçtiğimiz sene kaybettiğimiz bir arkadaşım, sevgili Kadir sayesinde keşfetmiştim. Onu da anmış olayım.
The Wolf, the Fox, and the Leopard (Kurt, Tilki ve Leopar):
Filmin ismine bakınca, yine hayvanlar üzerinden gidiyor gibiyiz ama tam öyle değil. Buradaki hayvanlar, aslında insanları tanımlamak için kullanılıyor. Seyirciyi yabancılaştıran ve fantastik bir dünya algısı yaratan, Japonca bir dış ses tarafından anlatılan film, kurtlar tarafından yetiştirilen vahşi bir genç kızın, topluma kazandırılma çabası üzerinden ilerliyor. Farklı epizotlardan oluşan filmde, kızın en vahşi halini görüyor, onu önce yapay bir çekirdek aile içinde, sonra toplumun içinde yaşamaya çalışırken izliyoruz. Ve aslında bir şekilde o dış sese ve bu hikayeyi, kimin ve neden anlattığına da bağlanıyor.
Filmin temel derdinin, bizim insanlık olarak kurduğumuz "medeni" ve "vahşi" ayrımını sorgulamak olduğu da söylenebilir. Filmde gördüğümüz en çevreci insanlar bile "vahşi" bir insanı, alt bir form olarak görüp, medenileştirilmesi gerektiğini düşünüyor. Çünkü kendimize öyle bir değerler sistemi kurmuşuz. Halbuki, öyle olmak zorunda olmayabilir. Belki de gerçek doğamız, vahşi olmak, öyle kalmaktır.
Yönetmenin söyleşide de belirttiği gibi, doğaya geri dönelim anlatısını destekleyen bir yerden de yaklaşmıyor ama. Söyleşide, sinema tarihinde vahşi çocuk temalı filmlerin ne kadar çok olduğunu fark ettik. Olaya farklı açılardan yaklaşanlar da var ama genelde bu medenileştirme çabası, ortak.
Filmi, hem merak duygusunu koruyan anlatımı hem ortaya attığı sorular, hem de kurduğu atmosfer açısından beğendim. Bu tip filmlerin başarısında, oyuncunun da önemli payı oluyor. Burada da Jessica Reynolds, son derece iyi.
İki hafta sonra, görüşmek üzere.
HASAN NADİR DERİN

.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=500&height=300)


.jpg)


.jpg)
(5).jpg)
.jpg)






