YAZ SEZONUNUN HAYAL KIRIKLIKLARI VE BEKLENMEDİK SÜRPRİZLER
Bu yaz sinemalarda büyük beklenti yaratan bazı filmler, bekleneni veremedi. Spielberg’in yıllar sonra tekrar bir uzaylı hikayesi anlattığı İfşa Günü ve DC’nin yeni evreninin ikinci filmi olan Supergirl bu filmler arasındaydı. Onlar kadar iddialı olmayan Robin Hood’un Ölümü ise, hiç iz bırakmadan geldi, geçti. Bu yazımızda, onlara bir bakalım. Bir de Hollywood büyük bütçeli aksiyon sinemasını model alarak yapılmış bir Suudi Arabistan filmine göz atalım.
Disclosure Day (İfşa Günü):
Öncelikle, her Spielberg filmindeki açıklamamı yapayım. Sinemayı bana sevdiren kişi olarak, kendisine sonsuz kredim var. Filmi çok kötü bulsaydım da hiç yorum yazmamayı tercih edecektim. Senaryoda ciddi sorunlar var ama Spielberg hâlâ çok iyi bir yönetmen. Film ara verdiğinde, birkaç cringe sahnesi var ama mis gibi film, bizimkiler fazla abartmış dedim. Gerçekten, ilk yarıyı bir merak duygusuyla, heyecanla ve gözümü perdeden ayırmadan izledim. O duyguyu korusa ve finali iyi bağlasa, salondan çok mutlu ayrılırdım. Ama ikinci yarı cringe seviyesi arttı ne yazık ki.
Senaryo yapısı olarak, karakterlerimizin başı çeşitli dertlere girecek, bunlardan kurtulacaklar ve hedeflerine doğru ilerleyecekler. Biz de bu sırada başlarına gelecek olanları ve arkadaki gizemi merak edeceğiz. Bu yapıda hiçbir sorun yok. Fakat, bundan nasıl kurtulacaklar acaba dediğimiz anlarda David Koepp, öyle bir çözümle önümüze geliyor ki, filmin tüm merak duygusunu sıfırlıyor. Spoiler olmasın ama adeta bir ilahi müdahale, bir "deus ex machina". O çözümle gelince, karakterlerin başına bir şey gelecek mi endişemiz, ortadan kalkıyor. Buradan nasıl kurtulacaklar merakımız bile kalmıyor. Bu da, filmin yaklaşık bir 30-40 dakikasını boşa düşürüyor.
Senaryonun ikinci büyük falsosu, maalesef final. Spielberg'ün gelmek istediği noktayı çok iyi anlıyorum. Tüm filmografisi ile de çok tutarlı. Ne olursa olsun, insanlığın içindeki sağduyuyu bulacağına inanan, iyimser bir yönetmen o. Fakat, o final, asla günümüze ait bir final değil. Yine spoiler vermemeye çalışayım ama tüm dünyada binlerce yayın kanalı, canlı içerik ve AI ile yapılmış manipülasyon varken, o finalin olması imkânsız geliyor bana. Hikâye Spielberg'e ait olduğu için, buradaki tek sorumlu Koepp değildir ama sanki o hikâye en az 15-20 yıl önce yazılmış gibi geliyor bana. Kaynaklarda 2023'te yazdığı söylenmiş gerçi ama Spielberg gençliğinden beri bu konular üzerine düşünüyor, adım adım kurmuştur.
Senaryonun bir diğer sorunu ise, karakterlerin arka planlarını kuramamış olması. Hemen hepsinin geçmişlerine dair 1-2 cümlelik bilgimiz var en fazla. Hele Colman Domingo'nun karakteri tamamen havada kalmış. Domingo, karakteri karizması ile ayakta tutmaya çalışıyor. Aslına bakarsanız, ilk 30-40 dakika boyunca, büyük bir flashback'le geçmişe döneceğiz ve karakterleri daha yakından tanıyacağız diye bekledim. Hikâyeye tam göbekten giriş yapıyoruz çünkü. Ama belli ki, karakterleri derinleştirmek gibi bir derdi yok.
Bir diğer sıkıntı da dinin, filme dahil ediliş biçimi. Spielberg için, uzaylılar varsa, inandığımız din bunu nasıl yorumlayacak, hâlâ Tanrı'ya inanabilecek miyiz sorularının ne kadar önemli olduğunu, bunun üzerine bir şeyler söylemek istediğini anlıyorum. Fakat senaryo burada da çok kolaycı bir çözüme gidiyor ve yine tüm dünya, bu soruya aynı cevabı verecekmiş gibi bir noktaya geliyor.
Şu ana kadar yazdığım her şey, senaryonun problemleri ama dediğim gibi, bu sorunlar içinde bile Spielberg bir dizi harika sahne çekmiş.
O endişe duygusunun yok olduğu ana kadarki tüm kaçış-kovalama-saklanma bölümleri, özellikle tren sahnesi, Emily Blunt'ın karakterinin adım adım başına ne geldiğini anlaması, filmin temposu, merak duygusunu ayakta tutması, hepsi çok iyi. Defalarca beraber çalıştığı görüntü yönetmeni Janusz Kamiński ile yine çok uyumlular. Aynalardan, camlardan yansımalar, kurulan kadrajlar, bloklamalar yine mest etti beni. Basit bir otel sahnesinin, ışık kullanımı ile ne hale gelebileceğini de göstermişler mesela. Tam bir sinema.
94 yaşında, Spielberg için emeklilikten dönen John Williams da formunda. Belki bu kez, ilk notalarından tanıyacağımız bir klasik çıkarmamış ama tam bir görev adamı olarak, her sahneye, o sahnenin gerektiği müziği, bu kez biraz da görünmez olmayı seçerek bestelemiş.
Emily Blunt, şaşkınlıktan bilgeliğe doğru ilerleyen karakterini, çok iyi canlandırmış. Zaten oyunculuk açısından, Blunt dışında ön plana çıkarabileceğimiz biri yok.
Sonuç olarak, ne Spielberg'in son 20 yıldaki en iyi filmi, ne de en kötüsü. Close Encounters ve E.T. ile başlayan yolculuğun kapanışı. Keşke daha iyi bir kapanış olsaydı ama buna da razıyım. Bu arada o iki filme direkt referans verseydi de, hiç itiraz etmezdim.
Supergirl:
Gelelim, yaz sezonunun batan süper kahraman filmine. Supergirl’ü şöyle tanımlayabiliriz: Just another superhero movie.
Tamam, çizgi roman uyarlamalarını seven biri olarak belli bir keyif aldım ama Supergirl'ün buradaki ana karakterimiz olmasını gerektirecek, onun hikayesine ek bir şey katacak, karakteri dönüştürecek bir film değil. Ki, aslında finalde karakterimiz bir dönüşüm yaşıyor ama izlediğimiz hikâye neden onu buraya getirdi? Bende bir cevabı yok.
Senaryo da sürekli olarak, Supergirl güçlerini kaybeder, geri kazanır aksı üzerinden dönüyor. Tamam, Superman/Supergirl inanılmaz güçlü olduğu için, onları zor duruma düşürecek bir hikâyeyi başka türlü kurmak zor olabilir ama iyi senaryo da zoru başarmalı zaten.
Kötü adam da hiç iz bırakmıyor, film bittiği anda unutuyorsunuz. Ciddi bir tehdit değil, karizmatik de değil. Halbuki bu tip filmler, kötü karakterin gücüyle de yükselir. Sevdiğimiz süper kahraman filmlerine bakın, çoğunlukla kötü adamı ile hatırlarız. Peki Lobo? Jason Momoa seviliyor diye filme konmuş da, tüm sahnelerini çıkarsak, filmden bir şey eksilir mi? Hayır.
Supergirl olarak, Milly Alcock'u sevdim yalnız. Bu filmin dev batışı sonrası ne kadar devam edecek bilinmez ama bu batışı, ona bağlamamak lazım. Sonraki Superman filminde, çok kritik bir rolü olacağı söyleniyor. Umarım orada toparlar.
Aslında burada, Supergirl'ün geçmişi üzerinden bir şeyler kurulmaya çalışılmış ama Kripton kısmı o kadar etkili değil. Küçük kızla arasındaki ilişkide özellikle vurguladığı bir şey var. Spoiler gibi olur diye yazmayacağım ama ona dair bir flashback bekledim, o da gelmedi.
Filmin üzerinde çok net bir James Gunn damgası var. Tabii ki DC'nin başına bu nedenle getirildi ama her filmin de Guardians of the Galaxy'ye benzemesi gerekmiyor. Aslında, daha iyi bir senaryo ile, bu da o kadar sorun olmazdı da, neyse. Önümüzdeki filmlere bakacağız artık.
The Death of Robin Hood (Robin Hood'un Ölümü):
Vizyondan sessiz sedasız geçti, sanırım çok da beğenilmedi ama benim için son dönemlerde izlediğim en iyi filmlerden biri oldu. Yönetmen Michael Sarnoski, Robin Hood mitini almış, önce içinden geçmiş, parça parça etmiş. Sonra da yıkıntıların üzerine, yeni bir mit kurmuş.
Filmin ilk bölümü, gerçekten çok sert. Robin'in zenginden alıp, fakire veren, iyilik timsali bir kahraman değil, hiçbir etik kural tanımayan, iğrenç bir haydut olduğunu göstermek ve altını çizmek için, uçlara gitmiş. Ki, bu gördüğümüz, yaşlanmış, bıkmış bir Robin. Gençliğinde, muhtemelen daha da acımasızdı. Bir dönüşüm geçireceğini, yaptıklarından pişman olacağını tahmin ediyoruz. Ve filmin adının yarattığı beklentiyle, son bir kahramanlıkla hayata veda edeceğini düşünüyoruz. Beklentimiz karşılanıyor mu? Hem evet, hem hayır. Yönetmen, burada da seyircinin beklentileri ile oynuyor. Final, büyük bir sürpriz değil ama beklediğimiz şey de değil. Yine de spoiler olmasın şimdi.
Hugh Jackman, filmin en büyük kozlarından biri. Logan'da da, yaş almış, hayattan bezmiş, anti kahramanları, ne kadar iyi canlandırabildiğini göstermişti zaten. Burada da rolü çok iyi taşımış. Yönetmen Michael Sarnoski de, tüm film boyunca, o yılların sert atmosferini çok iyi kurmuş. Hikâyenin gereksinimlerine göre, tempoyu bazen yukarı çekmiş, bazen çok yavaşlatmış. Çok sevilmemiş olmasının nedenlerinden biri de bu olabilir işte. Filmden aksiyon bekleyenler, ilk sahnelerde tatmin olsalar da, ilerleyen kısımlarda aradıklarını bulamayacaklar, daha ağırbaşlı bir film bekleyenler için ise, bazı sahneler çok sert gelecek. Film hakkında hiçbir şey bilmeden, kahraman Robin'in son macerasını izlemek için gelenler varsa, işte onlar için çok üzgünüm. Bu film, o film değil.
Ben, her iki taraftan da keyif alanlardanım. Karaktere yaklaşımı da, filmin vites değiştirmesini de sevdim. Hatta şöyle diyeyim, yıl sonu listem için, ön elemeyi geçti. Cannes filmleri, Venedik filmleri geldikçe, aşağılara düşer muhtemelen ama şimdilik, ilk 6 ayın en iyilerinden biri benim için.
7 Dogs:
Suudiler demiş ki, parayı basarız, Hollywood aksiyon filminin kralını yaparız. Valla yapmışlar da. Eksiği yok ama fazlası da yok. Ha, fazlası varsa da, afişe taşıdıkları gibi, Guinness rekorlar kitabına geçecek büyüklükte bir patlama yapmışlar. Bunun filme, pratikte bir faydası var mı? Yok.
Hollywood aksiyon filmi deyince standartlarımızı Michael Bay filmleri seviyesine koyalım. Zaten Michael abi meşgul olmalı ki, onun manevi mirasçıları Adil ve Bilall'i bulmuşlar. Hatırlarsanız, son iki Bad Boys'u onlar çekmişti. Adil ve Bilall deyince, onlar da Suudi diye düşünmeyin. Fas asıllı olsalar da Belçika doğumlular. Aksiyon işinde de hiç fena değiller. Yani, dediğim gibi, Michael Bay standartları içinde. Tıpkı onun gibi, hiç durmayan kamera hareketleri, sürekli birtakım patlamalar vs. vs.
Ama tabii ki, yine pamuk ipliğine bağlı bir hikâye. Amaaan, zaten izleyen, hikâye için mi izliyor diyerek salınmış. Bad Boys'un, iki polisli değil de, bir polis ve bir suçlunun mecburen ortak olduğu versiyonu gibi düşünebiliriz. Zaten oradan da Martin Lawrence transfer edilmiş. Parayı basınca, uluslararası bir kadro kurulmuş. Monica Bellucci, Salman Khan, Giancarlo Esposito gibi isimler, yan rollerde. Başrollere de Mısır'ın iki gişe kralını koymuşlar: Ahmed Ezz ve Karim Abdel Aziz.
İyi bir film mi? Değil esasen ama patlamalı çatlamalı, cıgı cıgı aksiyon izleyeyim, kafamı dağıtayım derseniz, pişman olmazsınız. Bu arada, aynı filmi Amerikalılar çekse, en az 150 milyon $ bütçesi olurdu. Suudiler, 40 milyona toparlamışlar.
Yeni filmlerde, görüşmek üzere.
HASAN NADİR DERİN

.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=500&height=300)


.jpg)


.jpg)
(5).jpg)
.jpg)






