NOLAN VE ÖRÜMCEK-ADAM SİNEMAYI KURTARIYOR MU?
Güz festivalleri yavaş yavaş yaklaşırken, yaz sezonuna iki film damga vurdu ve artık insanlar sinemaya gitmiyor söylemlerinin tersini gösterdi. En azından bazı filmler, halen seyirciyi evinden çıkarıp, salonlara çekebiliyor. Önce bu iki filme, Odyssey ve Örümcek Adam’a bir bakalım. Nicolas Winding Refn’in sessiz sedasız vizyondan geçip giden filminden sonra, bir de Normandiya çıkartmasına, hiç düşünmediğimiz bir açıdan bakan bir filme gidelim. Yapay zekanın kötü kullanımına bir örnek ve bir klasikle de yazımızı noktalayalım.
The Odyssey:
Gecikmeli Odyssey yorumumla, nihayet karşınızdayım. IMAX'lerdeki yoğunluğun biraz azalmasını beklemiştim. Doğru kararmış. Filmi de beğendim. Nolan'ın filmlerine epeydir çok da bayılmıyordum. Notlarıma bir baktım. Inception sonrası dönemde, en yüksek notum bu filme.
Şu ara herkes Odyssey konuşuyor ve herkes Odyssey uzmanı. Uzman rolü yapmaya gerek yok ama zamanında okuduğum kısa versiyonundan, izlediğimiz uyarlamalardan ve kolektif hafızaya işlemiş kısımlarından, biliyoruz tabii ki hikâyeyi. Burada Nolan'ın karaktere getirdiği değişiklikleri, anlatmak istediği şey açısından doğru buldum. Odysseus'u vicdan azabı ile mücadele eden zeki bir adam, yüzlerce/binlerce ölümden sorumlu bir komutan olarak çizmiş ki, ilk bakışta tarz olarak en uzak filmi gibi dursa da, izledikten sonra anlıyoruz ki, ana fikir olarak en yakın olduğu film, Oppenheimer.
Özellikle Dark Knight serisinden biliyoruz ki, Nolan eline aldığı farklı hikayeleri, gerçekçi zeminlere oturtmayı seviyor. Burada da tanrıları ve büyüleri bile o zemine taşımayı biliyor. Gerçekten Tepegöz vardı, büyü vardı demese de, gerçekte olsaydı, böyle bir şey olurdu diyor. Bunda, her şeyi mümkün olduğu kadar pratik efektlerle yapmaya çalışmasının da önemli bir payı var. CGI'ın gerçekten bir farkı kalmadı diyoruz, yapay zeka hepsini dövecek diyoruz da, gördüğümüz şeyin gerçekliğini yine de hissediyoruz. Tam olarak adını koyamasak da hissediyoruz.
Nolan'ın filmlerinde, güçlü kısımların görkemli sahneler olduğunu biliyoruz. Burada da öyle. O yüzden filmin giriş kısmı bana fazla uzun geldi. Penelope, oğlu ve talipleri kısmında çok fazla zaman kaybediyoruz. Ne zaman ki, Odysseus'un yolcuğu başlıyor, film de hareket kazanıyor.
Saçma sapan yerlerden çok tartışma yaratan oyuncu seçimlerine gelince, bence tüm oyuncular iyi. Çoğu bir karakter yaratamayacak kadar az görünüyorlar zaten ama hepsi rollerine çok iyi oturmuşlar. Çok net söyleyeyim, hiçbirine itirazım yok. Film vizyona girmeden adı hiç geçmeyen Samantha Morton, en çok övülen kişi galiba. Haklı da bir övgü. Harika bir Kirke olmuş. Nolan, filmi mümkün olduğu kadar gerçekçi yapmış dedim ya, gerçekçi bir büyücü kadın portresi tam olarak.
Tartışmalı isimlere gelelim. Elliot Page de çok iyi. Böyle asker mi olur deniyordu. Tam olarak öyle biri olması gerekiyormuş. Karakteri acemi, ne yaptığını, neden yaptığını tam bilmeyen, zaten bir katakulli ile savaşa gitmiş biri. Ya da Zendaya'nın Athena'sı. O da iyi bir tercih. Aslında bir tanrıçadan çok, Odysseus'un vicdanı olarak işliyor filmde ve Zendaya'nın suretinde görünmesinin bir nedeni var. İzleyince onu da anlıyoruz.
En çok yaygara kopartılan konu da Lupita Nyong'o'nun Helen olması idi. Siyahi Helen olur mu? Olur, yönetmenin özgürlüğüdür. Gayet de iyi olmuş. Nolan zaten, gemi mürettebatını, diğer yan rolleri hep farklı etnik kökende oyunculardan seçmiş. Helen de onlardan biri. Hint kökenli Himesh Patel'e, "Biz Yunanlıyız" dedirtmesinin tesadüf olduğunu sanmıyorsunuz, değil mi?
Ayrıca, Lupita Nyong'o güzel değil, onun uğruna savaş mı çıkar diye şikayet edenlere de filmin bir cevabı var (ki bence güzel de, o ayrı). O savaşın zaten çıkması gerekiyordu, bir bahane lazımdı, Helen o bahane oldu diyor. John Leguizamo, diğer dikkatimi çeken oyuncu oldu. İlginç şekilde ana rollere, o kadar yükselmedim ama onlar da rollerinin gerektirdiğini yapmışlar.
Son olarak IMAX konusuna gelelim. Ben en dandik filmi bile IMAX olarak geliyorsa, o şekilde izlemeye çalışıyorum. Bir IMAX bağımlısıyım diyebiliriz. Çünkü ülkemizde normal salonların standartları o kadar düşük ki, normal bir IMAX salonu, diğer salonlardan birkaç kat iyi oluyor. Hele gerçekten IMAX kameraları ile çekilen sahneleri varsa (ki, bu çok az oluyor gerçekten), çok daha etkili oluyor. Şimdi burada Nolan 70 mm IMAX çektiği için, gerçekten görkemli gözüküyor. Kesinlikle IMAX salonunu öneririm ama iyi ve büyük perdeli bir salonda da mutlu eder.
70 mm izlemek ister miydim? Valla bir deneyim olarak isterdim ama bu film için kafayı kırıp, Prag'a ya da Fransa'ya gidecek değilim (parayı hiç düşünmesem giderdim). En azından o salonlardan birini bir görmek lazım. Üç vakte kadar inşallah.
Spider-Man: Brand New Day (Örümcek-Adam: Yepyeni Bir Gün):
Gelelim, çocukluğumdan beri en sevdiğim süper kahraman olan Örümcek Adam'ın yeni filmine. Kimi sıkıntıları var, tutarsızlıkları var ama sevdim, keyifle izledim. Daha iyisi olur muydu? Olurdu.
Önce sevdiğim kısımlardan başlayayım. Uzun zamandır süper kahraman filmlerinde görmediğimiz bir şey yapıyor film. Baş karakterine, gerçekten karakter olarak yaklaşıyor. Aksiyonun arasında onun gelişimine olanak sağlayacak alanlar açabiliyor. Bu anlamda gerçekten başarılı sahneleri var. Özellikle Peter ve MJ'in binanın tepesindeki, finali sürprizli bir yere giden sahnesini çok sevdim. Hatta filmden aklımda en net kalacak sahne, o olabilir. Ve bu sahnede, Tom Holland ve Zendaya'nın çok iyi oynadıklarını düşünüyorum. Hater'larını karşıma almak pahasına söyleyeyim, Tom Holland, çok iyi bir Peter zaten. Tobey'nin kalbimizdeki yeri ayrıdır, o ayrı. Zendaya da iyi bir MJ ama asla bir Kirsten Dunst değil.
Destin Daniel Cretton, Shang-Chi'de şaşırtıcı bir şekilde, aksiyona ne kadar hâkim olduğunu göstermişti. Buradaki sahneler, o kadar iyi değil belki ama yine de sınıfı geçiyor. Bu arada yönetmenin Short Term 12 filmine bayılırım. Hep süper kahraman filmleri ile ömür geçmez, arada oralara da dönse çok güzel olur ama pek niyeti yok galiba. IMDB'ye göre, planlarında ikinci Shang-Chi sonrasında da Naruto var.
Neyse, biz duvar sürüngenimize geri dönelim ve Sadie Sink'in sır gibi saklanan (saklanamayan - aylar önceden herkes konuşuyordu) karakterine bakalım. Sağır sultan bile kim olduğunu duydu ama hadi ben de söylemeden, X kişisi diyeyim! Bu X kişisinin, evrene dahil oluş biçimi, motivasyonu iyi. İlerde ne kadar güçleneceğini de biliyoruz. Ona dair ilk göstergeler de güzel. Özellikle Peter'la kurduğu ilişki de hoşuma gitti. İkisinin de karakter gelişimi açısından önemliydi. Yalnız, after credits kesinlikle bu karakterle ilgili olmalıydı bence. Sadece gizem sunan bir after credits izledik. Halbuki, bu X kişisinin geleceği ile ilgili bir ipucu çok daha güzel olabilirdi. Bir mentorla karşılaşma, bir okul falan mesela...
Gelelim Punisher'a. Dizileri izlemedim ama epey bir Punisher çizgi romanı okudum. Örümcek'le maceralarını da okudum. Tek başına bu filmi düşünürsek, Spidey-Punisher ikilisi gayet güzel olmuş bence. Birbirlerini tamamlıyorlar, geçmişlerini de merak ettiriyorlar. Fakat, Punisher çok daha sert bir karakter. Bunu biliyoruz. Dizilerinde de sertmiş, onu da öğrendim. Bu yüzden, karakter tutarlılığı açısından bir sorun olduğu eleştirilerine katılırım ama dediğim gibi, tek başına bu filmi düşünürsek de bir sıkıntı yok.
Filme dahil olan diğer MCU karakterlerine bakarsak, Banner/Hulk tam kıvamındaydı bence. Ama Yelena, saç baş yoldurdu. Tamam, onun sahneleri komik, hatta ergenler için hafif erotik unsur olarak konmuş ama gerçekten çok gereksizdi.
Filmin en zayıf kısmı ise maalesef final bölümüydü. Spoiler olur diye yazmayacağım ama asıl kapışma bittikten sonraki bölüm diyeyim, anlayın. Gerçekten, son 10-15 dakikaya dair, akla yatmayan o kadar çok şey vardı ki. O final olmasa, filmden daha yüksek bir noktada ayrılabilirdim. Söylendiğine göre, oradaki soru işaretlerini giderecek 1-2 sahne varmış ama filmden çıkarılmış. O bölüm komple çıkarılsa, daha iyi olurmuş sanki.
Her Private Hell (Onun Şahsi Cehennemi):
Neon Reis (Nicolas Winding Refn), yine aşırı stilize bir film yapmış. Perdede gördüğümüz tüm karakterler de çok karizmatik/seksi. Görsel olarak kusursuz bir film. Hatta, fazla kusursuz. Gözümü ayırmadan, hipnotize olmuş bir şekilde izledim. Ve fakat, hikâyeye gelince işler değişiyor. Tamam, daha en baştan Hans Christian Andersen referansı verip, ben bir masal anlatıyorum demiş ama tam olarak ne anlattığını da bir tek kendisi biliyor sanırım.
Hikayesiz bir film de demeyeceğim ama hikâyenin işlevi, NWR'nin havalı bulduğu birtakım sahneleri, birbiri arkasına eklemekten öteye gidemiyor. Ama dediğim gibi, o sahneler de gerçekten havalı, ona da diyecek hiç lafım yok. Filmi Cannes'da izleyenlerin çoğunluğu gibi yerin dibine sokmayacağım, çünkü gerçekten izlemekten keyif aldım. Fakat objektif olarak bakınca, iyi bir film demem de mümkün değil. NWR'nin görsel dünyasını seviyorsanız, bir şans verilebilir ama bu ne böyle diye çıkmanız da olası.
Bu arada, NWR'ye Drive sonrası, büyük stüdyolardan dev film teklifleri gelmiş olduğundan eminim. Filmleri iyidir, kötüdür, ayrı konu da, kendi kafasına göre takılmasını takdir ediyorum.
Pressure (Fırtınadan Önce):
Normandiya çıkartmasının tarihine karar verirken, bir meteoroloğun kritik hava tahminlerinin, belki de savaşın seyrini değiştirmesini anlatan bir film. Kimi yerleri çok etkileyici ama yönetmenin bazı tercihleri filmi düşürüyor. Yine de sevdim.
Filmin etkileyici sahnelerinin arkasında, tek bir isim var aslında: Andrew Scott. Her zaman iyi zaten de, burada da harika oynamış. Filmin ilk bölümünde, tavırlarıyla son derece itici bir karakter ama işini çok iyi bilen ve yapan bir karakter. Bu bölümde, seyircinin karakteri reddetmesi çok mümkünken, Scott karizması ile seyirciyi tutmayı başarıyor. Filmin ilerleyen kısımlarında ise, insani yönleri daha fazla öne çıktığı için, filmin kahramanı haline geliyor zaten. Buralarda işi daha kolay ama yine iyi.
Yönetmenin sıkıntılı tercihlerinden, ilk gözüme (daha doğrusu kulağıma) batanı müzikler. Hava durumu tahmini yapan iki adamın çekişmesini nasıl heyecanlı hale getiririm diye düşünmüş olmalı. Bulduğu çözüm de her sahnenin arkasına, müzik döşemek olmuş. Ama gerçekten çok ender nefes aldıran bir müzik kullanımı var. Daha ekonomik bir kullanım, daha etkileyici olurdu bence. Filmin bir kahramanlık hikayesine evrileceği belliydi zaten ama finale doğru, hamaseti en üst düzeyden vermeye başladı. Bu da gereksizdi.
Bir de Kerry Condon'ın karakterine takıldım. Eisenhower, herkese esip gürlerken, Condon'un karakteri, ona her türlü eleştiriyi yapabiliyor. Bunu da abartılı bulmuştum. Aralarındaki ilişki daha farklı bir boyutta ise, olabilir ama bunu da göstermiyor diye düşünmüştüm. Ama filmden sonra biraz okuyunca, gerçekten aralarında cinselliğe varan bir ilişkinin olabileceğinin söylendiğini ama bunun her zaman reddedildiğini öğrendim. O zaman yönetmenin bu şekilde yaklaşması da bir yere oturuyor.
Keloğlan ve Hayvan Dostları:
Tehlikenin farkında mısınız? Z sınıfı cin filmleri furyasından sonra, şimdi de AI ile yapılmış, Z sınıfı animasyon filmleri furyası başladı. Amaç aynı. Nasılsa her türlü bir kitlesi var. Sıfır maliyetle filme benzer bir şey yapsak, ne gelse kârdır. Bir ortak noktaları daha var. Bu filmler, o kadar kötü ki, ilk başta seyirci çekecek olsa da zamanla seyirciyi sinemadan uzaklaştıracak. Animasyon sineması açısından daha da kötü. Yerli animasyonlar, zaten yavaş yavaş gelişiyordu, AI geldi, işi 20 sene geriye götürdü.
Jenerikleri sonuna kadar bekleyenler bilir, animasyonlarda o jenerik bitmek bilmez. Pixar filmlerinde yüzlerce-binlerce isim olur. Yerli animasyonlarda o kadar değildi belki ama yine de kalabalık bir kadro olurdu. Burada animasyon başlığında kaç kişinin adı var: 1 - yazıyla bir. O da yönetmenin kendisi: Buğra Kekik. Herhalde, oturdu prompt yazdı sadece. Ha, çıkan iş iyi olur, tamam derim olmuş. Değil. Animasyon sürekli tekliyor, karakterlerin boyutları değişiyor, ağızlar konuşmalara uymuyor, karakterlerin yüz ifadelerinde sürekli aynı gülümseme, vs. Şaşırdığım şey, seslendirme yapılmış olması oldu. 5-6 seslendirmecinin adı geçiyor jeneriklerde. Hayret! Abi, girişmişken onu da yapay zeka ile yapardık!
Çocuk filmlerinde hep söylediğim bir şey var. Tamam, çocuklara, daha kolay anlaşılabilecek, belli kalıplara uyan hikayeler anlatmak gerekiyor olabilir ama bu, çocukları aptal yerine koymak anlamına gelmemeli. Son olarak, Guillermo del Toro abimizin, zaman zaman bilgelikle dile getirdiği gibi: "F… AI" (yok aslında, o kadar radikal şekilde karşı değilim, kendi işimde, hayatımda ben de kullanıyorum ama yardımcı bir araç olarak kullanılmalı)
La cérémonie (Seremoni):
Son olarak bir klasik. Seremoni'yi sinemada yakalayınca bir daha izleyeyim dedim. İlk çıktığında sinemada, sonra evde birkaç kez izlemiştim ama en son izlemem 15-20 yıl öncedir. Şöyle diyeyim, aradan geçen yıllarda, zengin nefretim azalmış. 30 yıllık filmin spoiler'ı olmaz ama yine de çok açık yazmayayım. İlk izlediğimizde, filmin son repliğindeki gibi "elinize sağlık" demiştik. Şimdi, o kadar da değil yahu dedim. Hayır, sınıf da atlamadım, hala yakın olduğum taraf aynı da, yaşla bir yumuşama geliyor demek ki.
Bu arada, filmin en net hatırladığım kısmı finali, ki doğal herhalde, çok çarpıcı bir finali var çünkü. Diğeri ise "TRT Int Avrasya" detayı. Tekrar izlemeden önce sorsanız aklıma gelmezdi de, görünce, tabii ya dedim.
Bir not da Isabelle Huppert için. Geçenlerde başka bir film için de yazmıştım. Yaş aldıkça, zengin, üst sınıf kadın rollerine takıldı ama tam tersini harika şekilde oynadığı rollerle tanımıştık onu. Bu da onlardan biri. Genç kuşak, Chabrol'u çok bilmiyor olabilir. Diğer Yeni Dalga yönetmenleri kadar çok konuşulmuyor çünkü. Biraz da onu övelim. Çok üretkendi, izlemediğim çok filmi vardır ama izleyip, kötü dediğim filmini hatırlamıyorum. Filmleri izleme listesine alınmalı derim.
Sonraki yazımızda buluşmak üzere.
HASAN NADİR DERİN

.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=500&height=300)


.jpg)


.jpg)
(5).jpg)
.jpg)






