SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

NAPOLYON, HUNGER GAMES

18 Aralık 2023 Pazartesi 09:26
SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

Bu hafta da birkaç haftadır vizyonda olan filmlerle sinema yolculuğumuza devam edelim. Öncelikle, Ridley Scott’ın uzun zamandır beklenen Napoleon filminin beklentileri karşılayıp karşılamadığına bir göz atalım. Sonra Açlık Oyunları’nın geri gelmesine gerek var mıydı diyelim. Son olarak da yerli sinemamızdan iki filme bakalım.

Napoleon:
Ridley Scott bu sefer sağlam dönüyor herhalde diyerek beklediğimiz ama salondan çıkarken hayal kırıklığına uğradığımız yeni bir film daha. Ama 4 saatten uzun olması beklenen, yönetmenin kurgusu daha iyi olacaktır muhtemelen. Bu film, onun fragmanı gibi olmuş.
Scott da bu işe iyi alıştı doğrusu. Blade Runner'da zorunluluktan, yıllar sonra yaptığı yönetmenin kurgusu işini, sonraki filmlerinin çoğunda standart hale getirdi. Yapımcının istediği kısa versiyonu sinemaya yolla, sonra içine sinen uzun versiyonu yap. Bunun en güzel ve filmi ciddi şekilde değiştiren örneği, Kingdom of Heaven'dı sanırım. Burada aynı başarıyı sağlayabilecek mi, göreceğiz. Filme eklenecek sahneler, olayları birbirine bağlayan, karakterleri derinleştiren sahnelerse, olabilir.
Napolyon'un tüm hayatını 2.5 saate sığdırmaya çalışınca, olay şuna dönmüş: Katıldığı savaşlardan görkemli görüntüler + hayatındaki kritik anlar + Joséphine'le yaşadığı fırtınalı aşktan kesitler. Fakat bunlar hep birbirine bağlanamayan fragmanlar halinde.
Film boyunca tam olarak kim olduğunu anlamadığımız birtakım karakterler hikayeye girip çıkıyor. Napolyon'un kişisel dünyasına dair öğrendiğimiz şeyler de birkaç beylik diyalogdan ibaret. Hadi, Joséphine tarafı biraz daha iyi çizilmiş diyelim. Ama özellikle yükseliş ve düşüşün nedenleri, bana hiç geçmedi. Bu adam, birkaç yıl önce İmparatorluğu devirip, Cumhuriyet ilan eden bir ülkeyi tekrar imparatorluğa döndürüyor. Bunu basitçe, çok iyi bir komutandı, büyük zaferler kazandı diye açıklamak mümkün değil. Düşüş dönemi biraz daha detaylı anlatılabilmiş ama orada da bir yenilginin etkisinin neden bu kadar büyük olduğu daha detaylı verilebilirdi. Bu nedenle 4 saatlik versiyon, savaş sahnelerini çoğaltmayıp, neden-sonuç ilişkilerine odaklanıyorsa daha iyi olabilir.
Joaquin Phoenix harika bir oyuncu ama burada o da, Joséphine sahneleri dışında, dışarıya hiçbir duygu kırıntısı geçirmeyen bir karakter canlandırmaya çalışmış. Belli ki yönetmenin de isteği buymuş ama çok donuk bir performans ortaya çıkmış. Vanessa Kirby kendine ayrılan alanda, iyi bir performans çıkarmış. Ama diğer oyuncuların hepsi cameo tadında.
Bazen bu film neden bu kadar uzun diyoruz ya, bu film uzun olmayı hak edecek bir filmmiş. Ya da Napolyon'un hayatından daha spesifik bir kesit alınıp onun üzerine gidilebilirmiş.

The Hunger Games: The Ballad of Songbirds & Snakes (Açlık Oyunları: Kuşların ve Yılanların Şarkısı):
Açlık Oyunları serisi, çıktığı dönemde benzer birçok örneğin yanında, özellikle ilk 2 filmiyle, sevdiğim serilerden olmuştu. Göstermekte aşırıya gitmese bile, çocukların bir arenada birbirini öldürdüğü hikayesi, epey sertti. O seride, Jennifer Lawrence’ın canlandırdığı Katniss'in hikayesini izledik, bitirdik. Güzel. Fakat işte günümüz dünyası, sadece güzel diyerek bırakmıyor. İlla bir yerden devam edecek. Seyircinin, Başkan Snow'un geçmişini merak edeceği varsayılarak, hadi bir de orayı anlatalım denilmiş ama kendi adıma, hiç merak etmemişim. İzledikten sonra, çok da anlatmaya değer bir şey yokmuş dedim açıkçası. Doğrudan, diğer ana karakter olan Lucy Gray Baird'e odaklanan bir hikaye daha ilginç olabilirdi ama o da Katniss'in hikayesinin farklı bir versiyonu olurdu sadece.
Üç bölüme ayrılan filmde, karakterlerin hikayeleri çok ilgi çekici olmayınca, o yılki Açlık Oyunları'nı anlatan ortadaki bölüm, filmin de en iyi kısmıydı. İlk bölüme de olması gereken bir giriş diyelim ama final bölümünün tümünü, bitse de gitsek diyerek izledim.
Boşroldeki Tom Blyth'i daha önce hiç izlemedim galiba ama karakterin iyi-kötü arasındaki halini vermeyi başarmış. Rachel Zegler'ı ise, West Side Story'de yeni bir yıldız geliyor diye selamlamıştık ama sonraki projelerde o ışığı vermedi pek. Bakalım nasıl devam edecek.
Seriye bir şekilde devam edilecekse, Snow'un yükseliş hikayesinin devamından ziyade, bu filmin başında kısaca gördüğümüz, isyanlar dönemini ve ilk Açlık Oyunları'na giden yolu görmek isterim sanırım.

Birkaç Mısraymış Meğer:
İyi bir film olduğunu iddia edemeyeceğim ama ilginç bir deneme olarak bahsetmek istedim. Toplam 260 kişi izlemiş, belki ilgisini çeken olur da ileride bir yerlerde yakalar. Filmin olayı, afişte yazdığı gibi "Dünyanın İlk Diyalogsuz Aşk Filmi" olması. Aslına bakarsanız, bu iddianın doğru olduğunu pek sanmıyorum ama her gün karşımıza çıkacak bir anlatım tarzı olmadığı kesin en azından.
Hikâye klişenin de klişesi, Yeşilçam dönemlerinden gelen bir kavuşamayan aşıklar hikayesi. Ama bu hikâye tümüyle şarkılar eşliğinde anlatılıyor. Filmin sonundaki yazılardan anladığım kadarıyla, bu şarkıların hepsi de filmin yönetmenlerinden biri olan, Hüsamettin Elçi'nin Türk Sanat Müziği tarzındaki şarkıları. Müzik türü bana hitap etse, filmi klişe hikayesine karşın, daha keyifli izleyebilirdim. Diyalogsuz bir filmde, oyunculara daha fazla yük düşer aslında ama buradaki oyuncular da, o yükü kaldırabilecek isimler değiller.
Aslında kısaca, uzun metrajlı bir klip diyebiliriz. Ben izlerken sıkıldım ama sevecek bir kitle olabilir. Belki de gerçekten afişte de yazdığı gibi, 40+ kitlesidir. (Gerçi ben de o gruptayım ama çaktırmayın)

Zina:
Şu Z sınıfı korku filmleri hakkında yazmak istemiyorum ama bazıları ne kadar kötü olduklarını söylemek lazım dedirtiyor. Zina da korku unsurlarını yerli yerinde kullanamayan, zaten korkuyu kadın bedeni sergilemek için bahane olarak kullanan bir film olmasıyla, hakkında iki kelam etmeliyim dedirtti.
Tamam, korku sinemasının bazı örneklerinde, özellikle 80'lerde bir kadın bedenini teşhir durumu vardır. Bunlar arasında, sevdiğimiz filmler de vardır ama o günler, o anlayış çok gerilerde kaldı artık. Konu gerektiriyorsa elbette çıplaklık kullanılır ama burada niyet o değil. Hele bir adam ve 3 eskort kızın takıldıkları çok uzun süren bir sahne var ki, hani neredeyse, bir porno filmin giriş sahneleri gibi. Zaten filmin tüm kadın karakterlerine bakışı da çok sorunlu. Arkasında duracağımız, başına gelenlere üzülebileceğimiz tek bir kadın karakter yok.
Aslında filmin konseptinden, arka planda toplumsal sorunları işleyen sağlam bir korku filmi çıkabilirmiş. Maddi sorunlar nedeniyle, karınlarını doyurmakta bile zorlanan üç üniversite öğrencisinin, fuhuş sektörüne girmesi anlatmaya değer bir hikâye ve buradan iyi bir korku filmi de çıkabilir. Ama filmin böyle bir niyetinin olmadığı çok belli. Ucuza bir film çekip, sinemalara salalım, parasını çıkartırız mantığıyla yapılmış.
Bu arada, 8000'e yaklaşan seyirci sayısı, sene boyu övülen bir sürü filmden yüksek...

Haftaya görüşmek üzere.

HASAN NADİR DERİN

GALERİ


Diğer Yazılar