SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

5. AYVALIK FİLM FESTİVALİ ETKİNLİKLERİ

25 Eylül 2026 Cuma 14:05
SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

Seyir Derneği tarafından düzenlenen Ayvalık Film Festivali, bu yıl beşinci kez yapıldı. 14-20 Eylül arasında düzenlenen festivalde, ödül sezonunda öne çıkması muhtemel bazı filmlerin Türkiye’deki ilk gösterimlerinin yanında, yılın yerli filmlerinden bir seçki, animasyonlara ayrılmış bir bölüm, kısa filmler ve pek çok yan etkinlik de vardı. Ben de festivalin ilk dört gününü takip etme fırsatı buldum. Genel olarak, seyirci ilgisinin de yüksek olduğu, keyifli bir festivaldi. Tüm festival ekibine teşekkürlerimizi yolladıktan sonra, izlediğimiz filmlere geçelim. Ufak bir not. Ayvalık programında öne çıkan filmlerin bir kısmını, yurt dışı festivallerde izlemiştim. Bu filmler için, önceki yazılarıma bakılabilir.

The Diary of a Chambermaid (Bir Oda Hizmetçisinin Güncesi):
Radu Jude, son yıllarda üretim hızını çok arttırdı. Uzunuydu, kısasıydı, sürekli bir proje üzerinde çalışıyor. Sanki biraz yavaşlasa, iyi olabilirmiş hissi vermeye başladı açıkçası. Tamam, bu da kötü bir film değil. Burjuvazinin iki yüzlü, içten pazarlıklı ama aynı zamanda salak hallerini alaya alırken, sınıf çatışmasını da güzel kuruyor. Ama Radu'dan daha radikal, seyirciyi rahatsız edecek, anlatım tarzı ile oynayan şeyler bekliyordum sanırım.
Aslında film içindeki tiyatro kısmını, biraz da bunun için koymuş sanki. Film içinde film olayına, daha meta bir yerden yaklaşımı var. Uyarlaması yapılan eserin uyarlaması, yine onun içinde. Buradan farklı noktalara gideceğini düşünmüştüm ama pek olmadı.
Bu kısımlar dışında çok düz bir anlatımı var. Orijinalinde yazılı olan güncenin, video kayıtları ile değişmesi de çok büyük bir yenilik değil. Ama dediğim gibi, kötü bir film değil karşımızdaki. Yine o eleştirisini koyuyor, sivri mizahını saplıyor. Oyuncu seçimleri de dört dörtlük.
Bu arada izlerken, Romen hizmetçi-Fransız aile dinamiğinin, çok rahatlıkla ülkemize de uyarlanabileceğini düşündüm. Bizim orta-üst sınıfın da çok farklı olduğunu sanmıyorum. Ama geçenlerde buralarda konuşulmuştu, sinemacılarımız kentten hikayelere pek dönmüyorlar.

Marcel et Monsieur Pagnol (Muhteşem Bir Hayat):
Sylvain Chomet, tarzını çok sevdiğim bir yönetmen. Çok iyi yorumlar almamıştı ama bu filmini de merak ediyordum. İlk yarım saatte falan da epey beğenerek izledim ama devamı pek öyle gelmedi.
Chomet, gerçek bir karakterin, Marcel Pagnol'un hayat hikâyesini anlatıyor. Pagnol, bir oyun yazarı ve sonradan film dünyasına geçen bir yönetmen/yapımcı. Belli ki Fransa için önemli bir figür ama biz pek tanımıyoruz. Hadi cahilliği üzerime alayım, ben pek tanımıyorum diyeyim.
Film Pagnol'un yaşlılık dönemlerinde başlayıp, flashback'ler ile hayatını anlatıyor. Aslında çok tipik bir biyografi anlatım tarzı. Madem animasyon kullanıyoruz, bunun içine animasyona özel bir şeyler de katmak lazım. Chomet, başlarda bunu sıkça yapıyor. En keyif aldığım yerler de buralar oldu zaten. Özellikle Pagnol'un çocukluğunun ayrı bir karakter olarak sürekli filmde olması ve kendi büyümesini izlemesi, arada onun hayatına dokunuşlar yapmasını sevdim. Film bu şekilde devam etseydi, çok sevebilirdim ama bir yerden sonra, Pagnol'un hayatındaki olayların arka arkaya sıralandığı, heyecansız bir biyografiye dönüşüyor.
Pagnol'u pek tanımamak da işi olumsuz etkiliyor. Bu nedenle onun filmlerinden gerçek görüntülerin de duygusal bir karşılığı olmadı bende. Yaptığı aksan komedisini yakalayacak kadar Fransızca da bilmiyorum zaten. Altyazıda mümkün olduğunca vermeye çalışmışlar ama zor iş tabii. Yine de filmi görsel olarak sevdiğim için, olumlu taraftayım ama Sylvain Chomet'nin en zayıf filmi olduğunu da söylemek lazım.

Dua:
Dua, iki farklı kanaldan işleyen bir film. Bir tarafta, aslında çok bildik ama her zaman anlatmaya değer bir büyüme hikâyesi var. 13 yaşında bir kızın, ilk aşk ve ilk öpüşme heyecanları, arkadaşlarım adet görmüşken, benimki neden bu kadar gecikti endişeleri, yaşıtları yetmezmiş gibi, koca koca adamların tacizleri, ailedeki sorunlar vs.
Tüm bunlar, zamansız ve mekânsız bir hikâye de olabilirdi. Ama olaylar 90'ların sonunda, Kosova'da geçince hikâyeye, her şeyi sarmalayan bir katman daha ekleniyor. Sırpların baskısı ve savaş endişesi. Örneğin, o ilk öpüşmenin gerçekleştiği partiyi, Sırp güvenlik güçleri basıyor, ya da o tacizlerin temelinde, Dua'nın etnik kökeni yatıyor aslında. Muhtemelen aynı kişiler, aynı hareketleri, Sırp bir genç kıza yapamazdı. Tüm bu atmosfer, zaten herkes için zorlu olan büyüme sürecini, Dua için daha da zorlu yapıyor. Bu durumla baş etmek için çözümler bulmaya çalışıyor, bazen öfkesini direkt olarak yansıtıyor, bazen sistemle ve büyüklerin kararları ile uzlaşmak zorunda kalıyor.
Yönetmen Blerta Basholli, 83 doğumlu olduğuna göre, muhtemelen kendisinin çok iyi bildiği bir dönemi ve duyguları anlatıyor. Yaşananlara şahit olmuş, belki de kendisi yaşamıştır. Bu da filmin gerçeklik duygusunu arttırıyor. Başrolde Pinea Matoshi de çok iyi bir keşif. Genç yaşında tüm filmi sırtlamayı, karakterin duygularını seyirciye geçirmeyi başarıyor.

Shame and Money (Ailem İçin):
Dua’nın hemen ardından, bu filmi izledik. Dua, 90'ların sonundaki Kosova'yı anlatırken, burada, aynı coğrafyanın bugününe bakıyoruz. Belki o zamanki kavgalar bitmiş ama yerine bambaşka bir düşman gelmiş: Kapitalizm.
Şaban ve Hatice, köyde yaşayan bir çift. Küçük bir hayvancılık işleri var, bir şekilde hayatlarını kurmuşlar, devam ettiriyorlar. Ailelerinde yaşanan bir hadise sonrası, büyük şehre taşınmak zorunda kalıyorlar ve sistem tam olarak üzerlerine çöküyor. Büyük şehirde tutunmak istedikleri her dal, onları bir adım daha geriye götürüyor adeta. Umutsuzluk ve öfke de giderek yükseliyor.
Yönetmen Visar Morina, bu duyguyu iyi vermiş ama önceki filmi Exile'daki tarzını daha çok sevmiştim açıkçası. Burada, anlatmak istediği şeyin altını çok çiziyor. Mesela, afişe kadar yansıyan sahneye gerek var mıydı, çok emin değilim. Ama bir Bill Clinton heykeli sahnesi var ki (Kosova'da, gerçekten Clinton heykeli varmış bu arada), o da kör göze parmak bir sahne olmasına rağmen sevdim. Yine Dua filmi ile bağlayacak olursak, orada bizi kurtaracaklar diyerek alkışlanan Amerika'nın, getirdiği noktayı sembolik olarak güzel vermiş.
Aslında günümüz için çok uygun bir konu ama tam kıvamı tutmamış gibiydi. Birkaç farklı adımla, daha çok konuşulan bir film olabilirdi.

Karanlıkta Islık Çalanlar:
En baştan şunu söylemeliyim. Bir Ankara filmi olarak, benim için +1'le başladı. Tanıdık mekânlar, yıllardır Ankara'da olduğum halde, hiç gitmediğim mekânlar vs. Gerçekten doğru bir seçim bu arada. Bir büyükşehir hikâyesi izliyoruz ama o büyükşehir İstanbul değil kesinlikle. İlişkiler o kadar kurtlar sofrası değil, hayat o kadar hızlı değil, aynı yerde çalışan farklı sınıflardan insanlar bir şekilde hâlâ iç içe. Daha sakin bir büyükşehir. Bunun için de Ankara çok uygun. Ki, yönetmen de Ankaralı zaten.
Elimizde üç kişilik çekirdek bir aile var. Anne başhemşire olmak üzere ve hastanedeki daha üst sınıf içine eklemlenmeye çalışıyor, baba emekli olmak üzere, sonrasında kendi hobileri ile ilgilenmek istiyor. Kız da bir roman yazıyor ama geleceği konusunda da net değil. Mutlu bir aile mi? Pek değil. Ama öyle çok mutsuz, birbirlerine kin besleyen bir aile de değil. Hatta, neredeyse tipik bir orta sınıf ailesi. Finaldeki kirpi metaforu belki biraz fazla direkt bir betimleme idi ama ailenin durumuna da çok uygundu açıkçası.
Karakterler gerçekten hiçbirimize yabancı değil, çok iyi tanıyoruz onları. Yönetmen Pınar Yorgancıoğlu, iyi yazmış, oyuncular da iyi oynamışlar. Ama yönetmen, işin içine bir katman daha katmış. Hayaletler. Daha doğrusu, ölmüş insanlar ve hayal kahramanları (romandaki karakter gibi). Hayalet dediysem, bir korku unsuru olarak kullanmıyor onları. Bir belgeselin özneleri olarak kullanıyor. Yaşayan karakterlere onların gözünden bakıyor, onların iç dünyalarının bir aynası oluyor. Bu da gayet iyi işleyen bir fikir.
Çok büyük bir film değil belki ama kendini kasıp, ben büyük bir filmim demeye çalışmaması da bir artı. Derdini iyi anlatıyor, kimi zaman depresif yerlere gitmesine rağmen hiç elden bırakmadığı bir mizahı var, keyifle de izleniyor. Benim için yeterli.

Le Corset (Demir Çocuk):
Bazen animasyonları, tekniğinin ne kadar komplike olduğu ile ya da ne kadar "güzel" gözüktüğü ile değerlendirme hatasına düşüyoruz. Halbuki tekniğinin, anlattığı hikâyeye ne kadar uyduğuna göre bakmak lazım. Bu film, bunun güzel bir örneği.
Film bir büyüme öyküsü anlatırken, babanın kanatları altından çıkma, kendi başına yürüme hikâyesi de anlatıyor. Belki de başta karakterimiz için dezavantaj gibi görünen vücudundaki deformasyon, onun için bir avantaja dönüşüyor. Belki de sağlıklı bir vücuda sahip olsa, çiftçi olmaktan başka bir şansı olmayacaktı ya da arzularına doğru ilerlemesi, daha zor olacaktı.
Aslında, kanlı canlı oyuncularla çekilse de olabilecek bir film. Yönetmen Louis Clichy, derdini çok sade bir animasyonla anlatmayı seçmiş. Filmografisinde, son dönemki Asterix animasyonları da var. Hatta Pixar'ın çok başarılı bazı filmlerinin kadrosunda da yer almış. İstese filmi 3D animasyon olarak çekebilirmiş yani ama bunu tercih etmemiş. Doğru bir karar bence. Gerçi onun da çok iyi örnekleri var ama burada, hikâyeyi daha komplike bir animasyonla anlatmak, fazla boğucu olabilirdi. Sadelik, filme yakışmış. Anlatılan hikâye de yer yer çok eğlenceli, bazen duygusal bir hikâye.
Her ne kadar sevdiğim bir film olsa da bazı kilit anlarda, çok beklendik hamleleri yaptığını da söylemeliyim. Beni biraz daha şaşırtsa, daha çok hoşuma gidecekti sanki.

We Are Aliens (Biz Uzaylıyız):
Ayvalık'ta en az seyirci ile izlediğimiz ama galiba benim en sevdiğim film (önceden izlediklerim hariç). Japonya'da iki çocuğun, yıllara yayılan arkadaşlığını, daha doğrusu arkadaşlıkla başlayan hikâyenin geldiği noktaları anlatıyor.
Tsubasa ve Gyotaro'nun ikisi de çok arkadaşları olmayan çocuklar. Aslında birbirlerinden çok farklılar ama bir şekilde yolları kesişince yakın arkadaş oluyorlar. Fakat hepimiz biliyoruz ki, çocukluk arkadaşlıkları her zaman geleceğe taşınmaz, büyüdükçe bir şeyler değişir. Arkadaş çevreleri farklılaşır, yollar ufak ufak ayrılmaya başlar, her gün saatlerce beraber takıldığınız arkadaşınızla buluşma zamanlarınız seyrelmeye başlar. Burada, karakterlerden birinin okulun haylaz çocuğu olarak mimlenmesi, süreci hızlandırıyor.
Aslında filmi uzunca bir süre Tsubasa'nın bakış açısından izliyoruz. Buralarda film daha orta karar bir yerde gidiyordu benim için. Fakat bir noktada geri dönüyoruz ve olayları bu kez Gyotaro'nun tarafından izlemeye başlıyoruz. İşte asıl sevdiğim kısım da burası oldu. İlk bölümde anlatılanların ilk bakışta doğru olsa da, arkada bambaşka şeyler döndüğünü, karakterlerin aslında onları algıladığımız gibi olmadıklarını fark ediyoruz. Şöyle diyeyim, okulun haylaz çocuğu, belki de o kadar haylaz değildir.
Film bu yapıyı çok iyi kurmuş. Yine de çocuklukta yaşanan olayın, karakterlerden birinin hayatını bu derece etkilemesine çok ikna olamadım. Ama olabilir tabii, mümkündür. Bir de artık finalin finalinde, biraz kafam karıştı. Diğer izleyenlere de sordum, onlar da çok net değiller.
İşin animasyon tarafına gelirsek, çok alışık olduğumuz bir tarz değil. O yüzden filme adapte olmak biraz zaman alıyor. Ama tarzı kabullendikten sonra, akıyor. Yine de herkesin çok ısınamayacağını da tahmin edebilirim. Yine karşınıza çıkarsa, atlamayın derim.

Les Roches Rouges (Kızıl Kayalar):
Bruno Dumont'la ilişkimiz iki dargın, bir barışık olarak devam etmekte. Burada yine dargın taraftayız. Sevenleri olduğunu da biliyorum ama bana hiç hitap etmedi film. Hatta yani, filmlerden çıkmak gibi bir alışkanlığım olsa, çıkardım.
90 dakikanın, yaklaşık 70 dakikasında, bu çocukların anlamsız oyunlarını niye izliyoruz ki şimdi diye perdeye baktım durdum. Finalde de, o seyirciyi sallayan sahne için çekmiş diye düşündüm ama o sahne de gereksiz geldi zaten. Sınıf farkını verdiği sahne için de, eh işte dedim. Başroldeki sarışın çocuğa hiç ısınamam da filme soğuk yaklaşımımın bir nedeni olabilir.
Sevdiğim yerler var mı? Çocukların duygusal yakınlaşmaları, hani neredeyse ilk aşk diyebileceğimiz duyguları hoştu ve çok doğaldı. Oralarda kalbimin buzları eridi. Zaten Dumont'un çocuklardan çok doğal performanslar aldığını itiraf etmeliyim. Sevip, sevmemek ayrı konu. Kurduğu görsel yapıyı da yorucu bulduğumu itiraf etmeliyim. Dumont'un üst üste 2 filmini sevmediğime göre, sonraki filmini sevme ihtimalim çok yüksek. Artık onu bekleyeceğiz.
Sonraki yazıda görüşmek üzere.

HASAN NADİR DERİN

GALERİ


Diğer Yazılar