Murat Erşahin Sinemadan Çıkmış İnsan

12 ŞUBAT 2021

11 Şubat 2021 Perşembe 20:10
Murat Erşahin Sinemadan Çıkmış İnsan

Koronavirüs (COVID-19), dünya genelinde hızla can almaya devam ediyor! Virüsten, kendimizi ve sevdiklerimizi mümkün olduğunca izole ederek korunmaya çalışıyoruz. Sosyal mesafelerimizi koruyarak, hijyen kurallarına sıkı sıkıya uyarak ve maskelerimizi evlerimizin dışında asla çıkartmamaya çalışarak. Umuyoruz bu zorlu günler sona erecek yakında. 
Bazı salonlar yeni tedbirler uygulayarak kontrollü biçimde Temmuz ayından itibaren kapılarını açmışlardı. Kademeli ve kısmi olarak yaklaşık beş ay önce yeniden başlayan vizyona, 17 Kasım günü alınan bir dizi karar sonucu yeniden ara verildi. Covid-19 tedbirleri gereği sinema salonlarının yılsonuna dek kapalı olacağı açıklandı. Umuyoruz sağlıkla açılır perdeler en kısa sürede. Şimdi kendimizi ve sevdiklerimizi pandemiden korumak, umutla beklemek zamanı.
Siz değerli okuyucularla, henüz vizyon filmsiz kaldığı ilk günlerden bu yana, Mart ayından bu güne, artık hayatta olmayan canım ‘Sinema’ dergisindeki ‘Sinemadan Çıkmış İnsan’ adlı köşemde, geçmiş sayılarda yayınlanmış eski yazılarımı paylaşıyorum. Mart-Nisan-Mayıs-Haziran-Temmuz-Ağustos-Eylül-Ekim-Kasım-Aralık-Ocak derken şimdi Şubat aylarında, köşemde yazdığım eski yazıları… Bu hafta, 2009 ve 2010 yıllarının Şubat ayındayız! O yılların Şubat ayında sinema ve vizyon gündeminde, ‘yeni’, ‘düzgün’ ve ‘iyi’ olan ne varsa yazıda yer alıyor… 
Sinema salonlarına bir an evvel ‘temelli ve sağlıklı biçimde’ dönmeyi ümit ederek, koronavirüse karşı önlemlerinizi aksatmamaya ve içinizde yaşayan sinemadan çıkmış insanın elini kesinlikle bırakmamaya devam edin. Herkese iyi seyirler, sağlıklı günler! 
Vizyon madem halen filmsiz, evlerdeyiz; her hafta naçizane iyi filmler ve diziler önermek isterim sizlere… ‘Önce Tavsiyeler’ adlı bu yeni bölüm, sizlere her hafta sinema tarihinden 5 klasik film ve popüler olsun olmasın; ‘Sinemadan Çıkmış İnsan’ın beğendiği ‘güncelleri’ öneriyor!

ÖNCE TAVSİYELER…

SİNEMA TARİHİNDEN 5 KLASİK

Ugetsu Monogatari / Yağmurdan Sonraki Soluk Ayın Öyküleri 
(Yönetmen: Kenji Mizoguchi / 1953)

On the Waterfront / Rıhtımlar Üzerinde
(Yönetmen: Elia Kazan / 1954)

Pather Panchali / Yol Türküsü
(Yönetmen: Satyajit Ray / 1955)

Lola Montès 
(Yönetmen: Max Ophüls / 1955)

The Searchers / Çöl Aslanı
(Yönetmen: John Ford / 1956)


Güncel öneriler

Filmler:

The Painted Bird / Boyalı Kuş
(Yönetmen: Václav Marhoul)
Polonya asıllı Amerikalı usta yazar Jerzy Kosinski’nin (1933-1991), 1965 yılında kaleme aldığı, oldukça ses getirmiş ve tartışmalar yaratmış ünlü eseri ‘Boyalı Kuş’, beyazperdede! II. Dünya Savaşı sırasında ailesi tarafından güvenliği için uzak bir köye gönderilen küçük bir çocuğun oradan oraya savruluşunun sinirleri hırpalayan hikâyesi. Dehşetle vahşetin, masumiyetle sevginin, karanlıkla aydınlığın röntgeni sayılabilecek ve insan ruhunu didikleyen müthiş öykü, Doğu Avrupa fonunda, zorlu zamanlarda insanların ne denli kötü olabileceğine ve ruhun derininde gizlenmiş karanlığa dair ‘rahatsız edici’ saptamalar yapıyor! Çek sinemacı Václav Marhoul’un yönettiği yürek söken film, insanlığın, savaş sırasında saplandığı bataklığı, bir başına kalmış bir çocuğun gözünden yansıtıyor. Savaşın en acımasız noktasında kendi fiziksel ve ruhsal kavgasını verip, büyüklerin dünyasına adım atan çocuğun gözünden ruhun karanlık tarafı izlediğimiz. Hayatta kalabilme adına verilen uğraşın törpülediği ruhlar. Belirsizlik, önyargılar, batıl inançlar, katı gelenekler, vahşi, kapkara bir dünya!

News of the World / Dünyadan Haberler 
(Yönetmen: Paul Greengrass)
Kasaba kasaba gezerek, insanlara haberleri ulaştıran Amerikan İç Savaşı gazisi bir adam yetim bir kıza yeni bir yuva bulmak için vahşi batıda tehlikeli bir yolculuğa çıkar. Paulette Jiles’in romanından perdeye uyarlanan ve usta yönetmen Paul Greengrass imzası taşıyan aksiyon katkılı western, vicdan üzerine en başta! Başrolde Tom Hanks yer alıyor.

Malcolm & Marie / Malcolm ve Marie
(Yönetmen: Sam Levinson)
Yönettiği filmin gala gösterisinin ardından eve dönen bir yönetmen ve kız arkadaşı, için için büyüyen gerilimler ve acı veren açıklamalarla dolu bir gecede romantik bir hesaplaşma yaşayacaklardır. Sam Levinson’un yazıp yönettiği romantik dramın başrollerini, Zendaya ve John David Washington üstlenmişler.

The Dig
(Yönetmen: Simon Stone)
İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde,1938’de Britanyalı bir dul, kendi kendini yetiştirmiş bir arkeologdan arazisindeki höyükleri kazmasını isteyince şaşırtıcı bir keşif ortaya çıkar. Carey Mulligan ve Ralph Fiennes’in başrolleri paylaştıkları, yaşanmış olaylara dayalı biyografik dram, John Preston’un romanından uyarlanmış. 

Space Sweepers
(Yönetmen: Sung-hee Jo)
2092 yılındayız. Uzay çöplerinin ve gerçekleşmesi zor hayallerin peşine düşen sıra dışı bir grup, masum bir insansıyı takas etmeye çalışırken korkunç sırları açığa çıkarır. Güney Kore’den çıkagelen aksiyon yüklü bir macera.


Diziler:

Crime Scene: The Vanishing at the Cecil Hotel / Suç Mahalli: Cecil Hotel
(Yönetmen: Joe Berlinger)
Genç üniversite öğrencisi ve turist Elisa Lam’in kaybolması Cecil Hotel’in kötü şöhretini daha da artırır. ‘Bir Katilin İfadeleri: Ted Bundy’nin yaratıcısı ile karanlık bir dünyaya çivileme atlamaya hazır olun! Enfes ve gizem yüklü bir suç belgeseli.

Cidade Invisível / Invisible City
(Yönetmen: Júlia Pacheco Jordão, Lois Carone)
Ailesini sarsan trajedinin ardından, bir adam insanlar arasında yaşayan efsanevi varlıkları keşfeder ve gizemli geçmişini onlar sayesinde aydınlatabileceğini anlar. Brezilya yapımı fantastik suç hikâyesi, yerel halk öykülerini odağına alarak, yeraltındaki bir dünyada soluk alıp veren mitolojik yaratıkları gün ışığına çıkarıyor!

Capitani
(Yönetmen: Christophe Wagner)
Bu kez Lüksemburg yapımı bir suç öyküsü! Nevi şahsına münhasır, aksi komiser Luc Capitani herkesin çeşitli sırlar sakladığı bir Lüksemburg köyünde, on beş yaşındaki bir kızın şüpheli ölümünü araştırır. Sürükleyici!

Nancy Drew
(Yönetmen: Larry Teng)
Yaşadığı küçük kasabada kendini gizemli olayları çözmeye adamış genç dedektif Nancy ve arkadaşlarının macerası, karanlık ve fantastik ‘Nancy Drew’un ikinci sezonuyla devam ediyor! Carolyn Keene’in kitaplarından esinlenen ve başrolünde Kennedy Mcmann’ın rol aldığı farklı ‘korku’ serisi yeni sezonuyla karşımızda!

American House Wife
(Yönetmen: Sarah Dunn)
Katy Mixon’un başrolü üstlendiği sevimli komedi, 2016 yılından beri bizlerle! Westport’un havalı ve ‘mükemmel’ aileleri arasında çocuklarını büyütmeye çalışan zeki ve kendine güvenen Katie’nin yeni maceraları, yeni sezonda da hız kesmeden devam ediyor. Otto ailesinin hayatında çözülmeyi bekleyen yeni sorunların yanında eğlence ve kahkaha da hiç eksik olmuyor!


Sinemadan Çıkmış İnsan / Sinema Dergisi / Şubat 2009

SÜT
Yılanın aracılığı veya başı öne eğerek büyümek.

Semih Kaplanoğlu… Önce ‘Herkes Kendi Evinde’, ardından ‘Meleğin Düşüşü’. Etkileyici imgelerle yüklü, mistik, sembolik bir o kadar gerçekçi ve dokunaklı işlere imza atan özgün, saygın, duyarlı bir sinemacı. Karakterlerinin varoluş dertlerini büyüleyici kompozisyonlarla ve asla taviz vermeden perdeye yansıtan bir yönetmen. Bol ödüllü ‘Yumurta’ ile başlayan ‘Yusuf üçlemesi’nin ikinci filmi olan ‘Süt’, yine güçlü bir görsellikle bezenmiş, stilize ve çok iyi anlatılmış bir öykü sunuyor bizlere. ‘Yumurta’ya zaman ve mekân olarak geri dönmeyen, zamansız bir öykü. Başka bir deyişle, içinde olduğumuz, nefes alıp verdiğimiz zamanın tekinsiz, belirsiz, içsel, şahsi boyutu. Gençlikten yetişkinliğe atılan zorlu adımların acıları, küçük kasabadan çıkma arzuları, yürekte ve zihinde kıpırdanan heyecanlar, edebiyat, kitaplar, şiirler ve zorlu hayata karşı sığınılan en korunaklı liman olan annenin elden kayıp gitmesi. Anne-oğul. İkisi de iyi, ikisi de kötü, bazen ikisi de öylesine masum… Sütten uzaklaşmak. Süt tadının ve kokusunun başka şeyler ifade etmesi. Metalaşması. Öfke, şehvet, utanç, bir avuç dolusu hayal kırıklığı, öykünme, yalnızlık, sıkışmışlık, çaresizlik, bitkinlik, gelecek kaygısı, nefse hâkimiyet, sorumluluk, doğu, batı, tin, devinim… Büyümenin ağızda bıraktığı o kekremsi tat. Meselesi, plastiği, anlatımı, oyunculuğu, her şeyi yerli yerinde olan bir film ‘Süt’. Çok çalışılmış, güçlü bir yapım. Kafka’nın ‘günah, ıstırap, umut ve doğru yol’ başlıkları üzerine yazdığı aforizmaları çağrıştıran lirik bir deneyim… Hele o ışık huzmesiyle sona eren bilinçli proleter selam yok mu? Başka bir okumayla da; ‘alabildiğine güçlü bir ışıkla eritilen dünya’. 

PANDORA’NIN KUTUSU
Dert kutusunun kapağı açılınca…

Yeşim Ustaoğlu’nun en iyi filmi bu. Mutsuzlukları ve yenilgileriyle baş etmeye çalışan, sıkışmış, tıkanmış üç kardeşin, Batı Karadeniz’de yaşayan Alzheimer hastası anneleriyle yeniden bir araya gelmelerini, yalın ve gerçekçi bir dille anlatıyor Ustaoğlu. Sıradan insanın umutsuz ve yenik güncesi film. Sistemin, modern hayat yaftasının dayattığı yabancılaşma, yok edici yalnızlık, iletişim sorunları, ülkede artık var olmayan hayalet orta sınıfın yaşamla mücadelesi ve toplumun hücrelerine dek giren bellek kaybı, hafızasızlık… Metin Altıok’un ‘temiz kalmış ne bulunur bir çöplükte’ dizesindeki can acıtan gerçekliği perdeye yansıtmış Ustaoğlu. Bozulma, kirlenme, kendinden uzaklaşma, başka bir şeye dönüşme. Hem de toplum olarak. Bütün o eski ‘değerli’ nüansları yitirmiş, umudunu, direncini, düşlerini kaybetmiş insanların ruh haritasını çıkarmış film. Yaşadıkları kandırmaca, buz gibi bir sevgisizlikle yüreklerine çökmüş. Karla kaplanmış düşleri, yarına dair umutları, çocuksu yanları, saflıkları… Hesapçı bir karanlık çökmüş üzerlerine. Güçsüz, soğuk, uzak, etkisiz, cansız kalmışlar. Reddetmişler veya teslim olmuşlar… Hesaplaşmaların, küçük umutların, cesaretin yeniden vücut bulması, belleğini yitirmiş yaşlı bir kadın, bir anne, bir anneanne, gözünü özgürlüğe, ölüme dikmiş kararlı bir kadın sayesinde oluyor. İnsan olmanın ve hayatın gücü karşısında dik durmanın yolu belki de böylesi bir kararlılık. Uçurumun kenarına gelmiş, uyuşturulmuş, öz saygısını, gerçek ve yüksek sosyo-kültürel değerlerini, belleğini yitirmiş insan kitlesinin incelikli analizi ‘Pandora’nın Kutusu’. Bir muhasebe yapmak, arınmak, farkına varmak, görmek, belleği tazelemek, silkinmek adına tanık olunması gerek bir deneyim. Öte yandan ‘Pandora’ kutuyu açtığı zaman, içinde bir tek umudun kaldığını bilmek… Gerçek sanat emekçisi Tsilla Chelton’un müthiş oyunu, ilk sinema deneyimini başarıyla geçen Övül Avkıran, usta aktris Derya Alabora, Osman Sonant ve Onur Ünsal’ın akılda kalan, iyi performansları öyküye büyük güç vermiş. Jacques Besse’nin Pandora’nın ruhunu besleyen görüntüleri yine çok iyi. 

BARSELONA, BARSELONA
‘Yaşam, geçiştirdiğin bir şey olacak. İçinden geçtiğin; geçtikçe geciktirdiğin, sonra da, geçip gitmesine izin verdiğin bir şey…’
Oruç Aruoba

Usta sinemacı Woody Allen’ın İngiltere’de çektiği son üç filmin ardından, İber yarımadasına yöneldiği ve büyük kısmını İspanya’da gerçekleştirdiği yeni filmi, dahi yönetmenin hayranlarını, unutulmaz zamanlara, hüzünle neşenin at başı gittiği, o eski dönemlerine davet ediyor. Orijinal adı ‘Vicky Cristina Barcelona’ olan romantik komedi-dramda başrolleri, büyük karizma Javier Bardem ile birbirinden güzel ve yetenekli üç aktris, Scarlett Johansson, Penélope Cruz ve ciddi keşif Rebecca Hall paylaşıyorlar. ‘Annie Hall’ ve ‘Manhattan’ vurgularıyla, gayet olgun, ‘üstat’ bir bakışın hâkim olduğu film, hayatta olup olmadığımızı soruyor bize… Güzelim Katalan şehrinde geçen dörtlü bir aşk. Görmüş geçirmiş bir dış ses eşliğinde hüzün dolu tutkular, aşklar ve bizi sarıp sarmalayan yorgun yaşam. İspanyol gitar, Gaudi, şarap, aşk, saplantı, arayış ve dışardan baktığınızı fark ettiğiniz ‘hayat’. Hayatta olmanın keyifli yanları ve katlanılması zor acıları… Nefes alıp vermekle, dibine kadar yaşamak arasında pek bir fark yoktur diyor Allen. İkisinde de bolca hüzün, yalnızlık ve acı vardır. Hayatta olanlar tutkularını beslerler hepsi o… Rafine bir bakış, hayatı ve onun hemen yanından yürüyen hüznü müjdelerken, ‘dendiği gibi’ hüznün ne denli yakıştığını görüyor insan kendi üstüne… ‘Suç ve ceza’ üçlemesinden sonra Anglosakson bir coğrafyadan, Endülüs ateşine dönüveren kadrajda neler anlatmış Allen… Salondan çıkarken kendime, etrafımdaki yenik kalabalığa bir daha bakıp fark ettim ki; gerçekten, ‘yaşam başka yerdeydi’ ve kim mutluydu ki sonuçta… 

BENJAMİN BUTTON’IN TUHAF HİKÂYESİ
‘… Yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.’ 
Nazım Hikmet

‘Yeni dünya’yı sıklıkla ziyaret eden güçlü kasırgalardan biri olan Katrina, New Orleans’ı vurmaya hazırlanırken bir hastane odasında ölüme bekleyen yaşlı bir kadın, başucundaki kızına bir günlük verir. Benjamin Button’ın günlüğü, alışılmadık biçimde dünyaya gelmiş farklı bir adamın anılarıdır. Yaşamın yaşanan dakikalardan değil, değerli anlardan oluştuğunu bilen bir adamın… Aşkın, acının, tutkunun, kavganın, neşenin, hüznün, yoksunluğun ve yaşadığımız hayatın ne olduğunu bilen bir insanın… Kimileri masallar anlatır, kimileri yüzer, kimileri bilgedir, kimileri mücadele eder, kimileri annedir, kimileri sanatçı, kimileri de dans eder… Ve hayat vahşi bir nehir gibi çağlayarak, büyük bir güçle akıp gider hemen yanı başımızdan… Amerikan dili ve edebiyatının en önemli temsilcilerinden F. Scott Fitzgerald’ın kısa öyküsünden beyazperdeye uyarlanan filmin senaryosu, 1994 tarihli ‘Forrest Gump’ ile ‘En İyi Uyarlama Senaryo’ dalında Oscar kazanmış olan ünlü senarist Eric Roth imzalı. Roth, metni ustalıkla oluşturmuş. Mütevazi bir bilgelik, hayata dair önemli nüanslar ve zarafetle buluşmuş. 1992’de ‘Alien 3’ ile ismini duyuran, ‘Se7en’ ile ustalık diplomasını duvarına asan, ‘Oyun’ ve ‘Fight Club’ ile kalıcı olacağını gösteren ve nihayet ‘Zodiac’ ile ‘kalitesini’ yeniden anımsatan David Fincher’ın yönetmen koltuğuna oturduğu ‘Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi’, ‘sanat’a ve ‘zanaat’a hâkim yönetmenin yedinci sanata olan maharetini gözler önüne seriyor. Perdeye yansıyan hemen her anı büyülü kılmayı başarmış Fincher. Öykünün sihrini görselliğe taşımış. Hayatın kurgusunu tersten yaşayan, herkesten farklı biçimde, yaşlı bir adam olarak doğup, yıllar geçtikçe gençleşen ve nihayet yeni doğmuş bir bebeğe dönüşen kahramanın sıra dışı yaşamı, yürek burkan bir aşk ve sevgi öyküsüyle buluşmuş. Fonda, kıtanın ve dünyanın tarihi, insanın mucizeleri, bazılarımızın adına kader dediği o tuhaf oluş ve hayatın karşı durulmaz gücü duruyor. Acıları unutup, kayıpları onarmak ve hataları düzeltmek zamanın tersten akmasıyla sağlanabilir mi? Brad Pitt, Cate Blanchett ve Tilda Swinton’ın nefis performansları Claudio Miranda’nın tablo görüntüleri ve Alexandre Desplat’ın kalbe seslenen notalarıyla birleşip, filmi gerçekten hafızamıza hapsediyorlar. İnsan, Pitt ve Swinton’ın otel lobisi ve mutfağındaki incelikli sahnelerini saatler boyu izlemek isteğine kapılıyor. Upuzun sinema tarihinde, Wong Kar Wai’nin ‘Aşk Zamanı’ ile birlikte perdeye yansıyan en unutulmaz nezaket ve hassaslık anları belki de bunlar. Tesadüfen uğradığımız yerkürede, ne denli önemsiz, bir o kadar da önemli olduğumuzu yeniden anımsamak ve hayat denen armağanın, o tarifsiz mucizenin değerini bir kez daha kavramak adına tanık olunması gerek bir film Fincher’ınki… Oya gibi işlenmiş ve şairin deyimiyle ‘hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak’ bir film… 

BEŞİR’LE VALS
Çizgilerle hatırlanan acı ve utanç

Böylesine güçlü, etkili bir film çekmek… Acı ve kanla sulanan bir coğrafyanın utancını yansıtmak perdeye. Bir insanlık ayıbını olanca çıplaklığıyla göstermek. Aklın ve hafızanın karanlık koridorunda utancın ve suçun izini sürmek. 80’lerin başında gerçekleşen bir katliamın, Sabra-Şatilla’nın gerçeklerine ulaşmak. Gerçeküstü imgelerle buluşan kaskatı bir gerçeklik… İnsanı yok eden görüntülerin ‘gerçek’ dehşetini olanca çıplaklığıyla hissettirmek için, dokümanterin ürküten doğruluğunu ve ‘olmuş olanı’ yeniden hatırlatmak adına animasyona başvurmak. Geçmişte ve halen hazırda bugün, şu dakika yaşanan vahşeti, insanlık ayıbını, İsrail’in Beyrut’ta yaptıklarını, insanın insana yaptığını, orada olmayan ‘diğerlerine’ göstermiş Ari Folman. 82’de İsrail’in Lübnan’ı işgali sırasında bir ordu mensubu olan Folman, Hıristiyan Falanjistler tarafından Filistinli sivillere dönük yapılan katliamda, İsrail’in rolü ve sorumluluğuna dikkat çekiyor. Geçmişin ve sürüp giden savaşın ‘yok eden’ anlamsızlığı, vicdanen sorgulanmış. Otobiyografik animasyon, tek kelime ile ‘insandan sonraki medeniyete’ kalacak bir belge. Bir suç tespiti. Bir utanç vesikası. Ayıp ve acının resmi. Her gece ve her an aynı kâbusla uyanıp, onunla yaşamak… Bu yazının kaleme alındığı ana dek, ‘En İyi Yabancı Film’ dalında Altın Küre dahil toplam 18 ödül kazanan kapkara animasyon, yedinci sanatın gücü ve misyonu adına saklanması gerekli bir belge.


Sinemadan Çıkmış İnsan / Sinema Dergisi / Şubat 2010

AKLI HAVADA
‘Amerika sana her şeyimi verdim ve şimdi bir hiçim.’
Allen Ginsberg

İnsanı umursamayan ‘yok edici’, ‘obur, ‘vahşi’ sistem ve ‘ıskalanmış hayat’ üzerine yumruk gibi bir film “Aklı Havada”. Açılış jeneriklerinde ve sonrasında gökyüzünden, bir uçağın penceresinden izlediğimiz birbirinin aynı şehirler. Omaha ile New York’un birbirinden farkı yok. Chicago ile Miami’nin de öyle. Her yer aynı, her şey… Çarka yıllarca omuz verip, bir köşeye atılan küçük insanın trajedisi. Yalnızlık, yabancılaşma ve mutsuzluk üzerine çağdaş bir ağıt. Şirket küçültme ve çalışanların işine son verme konusunda uzman kahramanımızın ömrü havada geçiyor. Oradan oraya uçmakla. Ailesine, yakınlarına, sevdiklerine ve onu sevenlere ayıracak vakti yok. Her şey ıskalanmış durumda. Kayıp, yitik… Evi, havaalanları. Ömrü bir valizin içinde. En önemli amacı ise hayatının; on milyon uçuş miline ulaşmak. Kendi gibi birine rastlıyor bir gün, bir şehrin bir otelinde. İlk defa bir evi düşlüyor. Geç kalmış olsa da, bir umut; ama gerçekler acıtıcı. Yanına verdikleri çaylak ise, vahşi kapitalizmin yarattığı bir yaratık. İnsana ait bütün duygulardan sıyrılmış gibi. Yaşadığı gerçek, başka bir şey. Diz üstü bilgisayarlardan yönetilen bir yaşam. Temassız, sözsüz. Yazıyla. Acımasız. Kısa ve net. Araya hiçbir duygu sokmadan. Duygu, zayıflık demek. Ez, geç, yaşa, tüket ve unut. En azından onu kurtarmak; son anda kendini belki de… Olmuyor işte, olması zor. Kocaman bir uçuş panosu önünde son bulan hayat gibi. Bavulun elinden yere düşmesi, yaşamının orda bitmesi. Değişmeyeceğini anlamak. Fark etmek. Uçuş millerinin yerine koyacağın hiçbir şey olmaması… Heba olmuş bir ömür. Sisteme sunulmuş bir kurban daha. En çok yaratılan insan modeli üzerine düşündürüyor film bir kez daha. Böyle bir nesil yetişiyor, yetişti hatta. Ruhunu dolara satan bir dolu genç insan. Bütün idealler, daha zengin ve daha yalnız bir gelecek uğruna. Kendini mutlu kılmak, dünyayı değiştirmek; bunlar demode artık. Dayatılan yaşam tarzı, bütün insani değer ve erdemlerin çok uzağında, tam karşısında duruyor. Jason Reitman, üçüncü uzun metrajında, önemli bir işe imza atmış. ‘Thank You for Smoking’ (2005) ve ‘Juno’ nun (2007) ardından sistem eleştirisine ve çağdaş insanın çıkmazlarına değinmeyi sürdürüyor. Çıtayı sürekli yükselterek üstelik. Henüz otuzlu yaşların başında olan bir sinemacı için oldukça olgun bir bakış. Walter Kirn’ün 2001’de yayımlanmış aynı adlı romanından uyarlanan eleştirel dramın oyuncu kadrosu da mükemmel. George Clooney döktürüyor. Vera Farmiga da öyle. Çekiciliği ve sıcaklığı yeter. Şefkatin ters köşe halinde ise yine çok başarılı. Genç aktris Anna Kendrick, bu sene, dalında bütün ödüllere aday olur; gelecekte ise dev bir isim. Yan rollerdeki önemli adlar: J.K. Simmons, Jason Bateman, Sam Elliott, Zach Galifianakis… Neredeyse kusursuz bir iş duruyor perdede. ‘En İyi Film’ dahil altı dalda aday olduğu ‘Altın Küre’lerden sonra adını Oscar ödüllerinde de sıkça duyacağımız bir yapım bu; yıllar sonra unutmayacağımız. ‘Satıcının Ölümü’, ‘Glengarry Glen Ross’ ve ‘Amerikan Güzeli’nin yakın akrabası ‘Aklı Havada’, söyleyecek bir sürü sözü olan ve bunu çekinmeden, yüksek sesle dile getiren cesur bir film. Tükenmek üzere olduğumuzu hatırlatmasından değil, yok olduğumuzu göstermesi açısından önemli en çok. Kimilerimiz oturduğumuz koltukta, bir havaalanı panosunun önünde, bir ofiste, ne bileyim, bir plazanın altıncı katında, buz gibi bir odada tek başına ölüyoruz. İşin kötüsü, bunu kabullenmişiz. Bir kere kaptırmışız çarka kolu, ıskalamışız hayatı, yanı başımızdan geçip gitmiş ömür, insana sunulan o en değerli armağan. Uçağın penceresinden baktığımız her yer, her şey aynı artık…

ORADA
‘...Yaklaştın mı sağlığında? Şimdi de uzaksın! ...’ 
Behçet Necatigil

Henüz otuzlu yaşlara gelmemiş iki genç yönetmenin, Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu’nun ilk filmleri, bir ömrü bir güne sığdırmaya çalışmış… Yıllar önce parçalanmış bir aile, annenin yaşamına son vermesinin ardından birlikte bir gün geçirirler. Aralarına mesafeler girmiş iki kardeş, annelerini toprağa verirler ve upuzun yıllardır Büyükada’da münzevi bir hayat süren babalarının yanına giderler. Hesaplaşmalar, itiraflar ve ödeşmeler, annenin zarfına ‘hep birlikte okuyun’ yazdığı mektubun açılmasıyla sona erer. Orada olmayı hedeflemiş ama burada kalmış bir film olmuş ‘Orada’. İyi niyetli ama fazla iddialı. Hafif kafası karışık metin, net değil. Asıl söyleyeceğini söylemiyor, asıl hedeflediğine gitmiyor gibi. Bazen dile getirmek de gereksiz her şeyi. Detayları görmek, apaçık duymak gereksiz. Kelimeler yarayı kanatırlar ya. Görüntüler, pişmanlıklar; sözler; öyle işte... Söylenmez, söylenmemeli belki.  Oyuncu yönetimi konusunda ise dev aktör Erol Günaydın fazla serbest kalmış. Dolunay Soysert kadronun en iyisi. Parçalanmış, uzaklaşmış, kopmuş aile, yitmiş sevgi, dönüşsüz kayıp zaman meselesini Metin Eloğlu bakın, ‘Önce Kadınlar’ kitabında yer alan şiirinde ne denli yalın ve net anlatmış: 
SOY
Dün oğlumla rastlaştık 
O süt alıyordu ben rakı
Bir üst sokakta oturuyormuş
İyi iyi
Saçları mı dökülüyormuş ne
Bakkal kalabalıktı.
Sevgiyi, pişmanlığı, kopuşu, nihayet acıyı söylemek, anlatmak genelde çok zor. Bazen söyleniyor işte. Bir anda, öylesine, bütün açıklığıyla… Kötü bir film değil ‘Orada’ ama dediğim gibi, öteye gitmemiş; ‘burada’ kalmış…

HERKESİN KEYFİ YERİNDE
-Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi-
Ziya Osman Saba

‘Stanno Tutti Bene’… Giuseppe Tornatore’nin 1990 tarihli dramını çok sevmiştim. Birçokları gibi… Matteo Scuro, Sicilyalı, emekli bir nüfus memuruydu. Ömrü, doğum belgeleri yazmakla geçmişti. Beş çocuk büyütmüştü böylelikle. Sevgili eşini kaybettikten sonra, farklı şehirlerde yaşayan, ‘büyük adam olmuş’ çocuklarını görmek için bir yolculuğa çıktı. Karşılaştığı gerçekler, bildiği ve hayal ettiğinden farklıydı. Hayal kırıklıklarıyla doluydu yaşam fakat gerçek olan, ‘onların’, çocukları olduğuydu. Eşinin mezarını ziyaret ettiğinde hüzünle karışık mırıldandı: ‘Herkesin Keyfi Yerinde…’. Kirk Jones’un yönettiği yeniden çevrim, aynı hikâyenin Hollywood versiyonu. Orijinal filme göre daha da duygusal üstelik. Dev aktör Marcello Mastroianni’nin rolünü başka bir dev, Robert De Niro üstlenmiş. Bu kez çocuk sayısı dört. Kahramanımız Frank Goode, hayat mücadelesi verirken, dört çocuğunu büyütmek için çabalarken, birçok şeyi ıskalamış. Çocuklarıyla doğru dürüst konuşmamış hep. Onları dinlememiş. Telefon kablolarına pvc kaplarken, idealler kurmuş onlar için. Yıllar sonra, ciğerlerini mahveden bu zorlu işten emekli olup, eşini de yitirince gerçeklerle karşılaşıyor. Onu üzen, bir yanıyla gururlandıran, yeniden bir aile olmayı sağlayan gerçeklerle… İtalyan filmi, daha çok toplumsal oluşlara değinirken, 90’ların hemen başında İtalya’nın ve dünyanın sosyo-ekonomik tablosunu da çiziyor, eleştirel yaklaşımıyla ironik bir hüznü yansıtıyordu perdeye. Yeniden çevrim, işin duygusal yanına daha çok eğilmiş. Başarmış da. Deli gibi hüzünlendiriyor, ağlatıyor da. Hele, o resmin ortaya çıkışı… Alexander Payne’in ‘About Schmidt’ini andıran finalde gözyaşlarınızı tutamıyorsunuz. Oldukça insanca olan film, orijinal yapım olmasa, ‘müthiş’ olabilirdi. Yine de etkileyici ve iyi. De Niro’lu, Sam Rockwell’li, Drew Barrymore’lu, Kate Beckinsale’li kadro, gerçek bir aile olmuş. Paul McCartney imzalı şarkı ‘(I Want to) Come Home’a dikkat! 

KIRIK KUCAKLAŞMALAR
Pedro Almodóvar olmak…

Almodóvar ustanın ilk gösterimi, ‘Altın Palmiye’ için yarıştığı 62. Cannes Film Festivali’nde gerçekleşen yeni filmi, naif göndermelerle, sinema tarihine saygıyla, kendi iç dünyasının zenginlikleriyle dolu bir yapım. Almodóvar’ın kişisel işi, mizah ve hüznün bir arada yürüdüğü duygusal bir dram. Usta, anlattığı öyküde, unutulmaz filmi ‘Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar’a da değinerek, kendi filmografisini yeniden kurgulamış adeta. Mateo Blanco bir yönetmen. Yıllar önce geçirdiği trafik kazası sonucu, görme yetisini kaybediyor. Delice sevdiği kadını da. Artık adı; Harry Caine. Önce, gazeteden aldığı bir ölüm haberi, ardından kapısını çalan bir el, onu geçmişe götürüyor. Flashback’ler eşliğinde, sevdiği kadın Lena’yı, onunla birlikte çektikleri filmi, bütün bu gelişmelerin onun, yakınlarının ve çevresindekilerin hayatını nasıl derinden etkilediğini izliyoruz. Hüzünlenirken, acı bir şekilde gülümsüyoruz; sonra bu acı, kaçamak gülümsemelere, kahkahalara, hemen ardından derin bir mateme bırakıyor kendini. Tutku, aşk, saplantı, sanat, yaratım, aile, birey, yalnızlık, kader üzerine küçük, alçak sesli ama ‘hayati’ şeyler söylüyor yine Almodóvar. Penélope Cruz, alışkın olduğumuz üzere, çok çekici. Usta aktörler Lluís Homar, José Luis Gómez ve Almodóvar’ın başucu oyuncusu Rossy de Palma, filmin akılda kalıcı renkleri. Yarım kalmış, yeri dolmamış, ölümcül bir tutkuyla sarmalanmış her kucaklaşma gibi buruk, yıllar öncesinden çıkıp gelmiş eski bir dost gibi sıcak, çok gülünen hoş bir şaka gibi komik ve insana hayatta olduğunu hatırlatan yedinci sanat gibi güçlü bir film usta İspanyol’un yeni işi. Ha, bir de Edip Cansever şiirleri kadar olgun ve özel: ‘Bilmem ki hangi yıldı. Karışık bir akşamüstüydü. Bir panayır ölüsünü andırıyordu kent. Kar yağıyordu sürekli. İçimize yağıyordu, dışımıza yağıyordu. Karşımda duruyordun, hemen karşımda. Çok uzun bir yolculuktan yeni dönmüştün. Yani kendinin bir o kadar uzağına düşmekten. Yüzün mü? Merdivenlerden bir iniş gibiydi yüzün. Ama sevgiyle doluydun her zamanki gibi; beni de aşan bir sevgiyle. Oysa sevmek belirsizlikti benim için. Anlamı baktığı yerde kalan bir çift göz imgesiydi. Öyleydi. Çok gerekli bir şeyi ararken dalıp gittiğimiz olur ya bazen bir buluta, duvardaki bir çatlağa, ne bileyim işte, bir güvercinin boşluğu bir cennet gibi oymasına. Tam böyle mi bulurdum seni? Bulamaz mıydım yoksa? Çok sevmek, sevmemenin içgüdüsel bir çılgınlığı mıydı acaba? Anımsıyorum da…’

MURAT ERŞAHİN



Diğer Yazılar