Konuk Yazar

TUŞLARIN EFENDİSİ...

22 Şubat 2026 Pazar 08:19
TUŞLARIN EFENDİSİ...

Paris, 1830’lar... Ülkesi Polonya’dan ayrılarak Fransa’ya yerleşen ve ününün doruklarında genç bir müzisyen olan Frédéric Chopin için her şey en azından kâğıt üzerinde iyi gitmektedir. En yakın arkadaşı Franz Liszt’le zenginler için konser partilerine katılıp tatminkâr ücretler almakta, dersler vermekte, âlemlerde boy göstermektedir. Hem kadınların gözdesidir hem de Kral Louis Philippe’in en sevdiği sanatçılar arasındadır.

Bu hızlı hayat koşusu içinde güzel günlerin ve anların tadını çıkarırken sık sık öksürmesi, bazen kan tükürmesi bir şeylerin yolunda gitmeyeceğinin ilk sinyalleridir. Yakın arkadaşı onu zorla işinin ehli bir doktora götürür ve meselenin çerçevesi ortaya çıkar: 30 yaşında kendisine tüberküloz teşhisi konmuştur. O dönemde tedavisi mümkün olmayan bir derde düşmüştür ve kurtuluşu yoktur. “Süre belli mi” diye sorar, “Bilemiyorum” der doktor ve ekler: “Ama kalan ömrünüz için şu tavsiyeyi verebilirim; bol bol istirahat etmeli ve kalabalığa karışmamalısınız.”

Kız kardeşi Emilia’yı da 15 yaşındayken aynı hastalıktan kaybeden Chopin bu önerilere pek kulak asmaz. Bütün Paris’i koleranın kasıp kavurduğu, salgının onca can aldığı, sık sık “Evlerinizden çıkmayın” anonslarının yapıldığı ortamda tek başına beste yapmaya, üretimini sürdürmeye çalışır. Salgının atlatılmasının ardından Dresden’e giden ve geçmişte buradayken tanıdığı Wodziński ailesinin kızları Marie’ye evlilik teklif eden müzisyen, Paris’te yeni bir daire kiralayarak hazırlıklara girişir. Ne var ki hasta olduğunu öğrenen aile bu izdivaca izin vermez ve Chopin eski hayatına kaldığı yerden devam eder. Evinde düzenlediği bir parti esnasında ilk görüşte pek hoşlanmadığı, dönemin aykırı yazarı George Sand’la birlikte olmaya başlar ve yeni bir yol haritasına soyunur...

Polonyalı bir anne ve Fransız kökenli bir babanın oğlu olarak 1810’da doğan Frédéric Chopin dönemine damga vurmuş büyük bir besteci ve piyano virtüözüydü. Amerikalı müzik eleştirmeni Charles Rosen’ın ifadesiyle şiirsel dehası ve kendi kuşağında eşi benzeri olmayan bir tekniği vardı. Küçük yaşlardan beri iyi bir müzik eğitimi aldı, ilk yapıtlarını Varşova’da besteledi ve nihayetinde ülke tarihinde ‘Kadet Devrimi’ olarak da bilinen 1830’daki ‘Kasım Ayaklanması’nın ardından Paris’e yerleşti ve kısa zamanda zirveye ulaştı. Ne var ki erken yaşta kapısını çalan hastalığıyla boğuşmak zorunda kaldı. Dönemin ünlü kalemi Aurore Dupin’la (eserlerinde George Sand ismini kullanıyordu ve sanat dünyasında hep böyle bilindi) çalkantılı bir aşk yaşadı. Daha sonra zengin bir ailenin mensubu olan öğrencilerinden Jane Stirling’in maddi desteğiyle hayatını sürdürdü ve 1849’da 39 yaşında vefat etti.

Polonyalı yönetmen Michal Kwieciński, girişte konusunu özetlediğim ‘Chopin, Chopin!’ adlı son filminde bu müzik dehasının hayatını perdeye taşımış. Malum biyografik eserlerde ele alınan ismin öyküsü ya bütünüyle ya da bir (veya birkaç) kesitiyle perdeye taşınır. Lakin nerelerinden ele alırsanız alın o hayata ilişkin bir merkeze odaklanmanız ve söz konusu kişinin belirgin dertlerini aktarmanız, sizi yönetmen (ya da senarist) olarak doğru noktalarda buluşturur. ‘Chopin, Chopin!’de senarist Bartosz Janiszewski bestecinin hikâyesini Paris döneminden başlatmış ve son anına kadar kimi öne çıkan duraklarında dolaştırmış. Şöyle ki George Sand’la olan ilişkisini, Mallorca’ya gitmelerini, burada Chopin’in hastalığını bulaşıcı olarak değerlendiren yerel resmi güçler ve çevre halkından gördükleri tepkiler doğrultusunda yalnızlaştırılmalarını; eski, bomboş, devasa bir manastıra sığınmalarını, hastalığın artmasıyla birlikte geri dönüşlerini anlatmış.

Tarihi kaynaklar ikilinin aralarının bozulmasında Sand’ın oğlu ve kızının ön planda olduğunu not düşmüş, filmdeyse bu tür ayrıntılar yok. Öyküde ayrılık nedeni konusunda Chopin’in Carl Filtsch adlı Rumen kökenli son derece yetenekli bir çocuğun eğitimine fazlaca önem vermesi ve Sand’a yeterince ilgi göstermemesi ön plana çıkıyor. Şöyle ki Sand, zamanında “Kollarında ölmek istiyorum” diyen Chopin’e “Herkese dermanın var, bir bana yok” şeklinde serzenişte bulunuyor. Film ayrıca müzisyenin Jane Stirling’le olan ilişkisine de pek girmemiş. Sadece bir sahnede öğrencisi onunla evlenmek istediğini söylüyor, Chopin bu teklif karşısında “Acıma; bir kişinin diğerine sunabileceği en zalimce şey budur” derken Stirling de “Acıma değil bu, aşk... Hayalini kurduğum her şey sende” cevabını veriyor.

Kolera günlerinde sanat
Oyunculuklara gelince: Eryk Kulm, Frédéric Chopin’i gayet inandırıcı bir performansla perdeye taşımış. Polonyalı oyuncu bu rol için Fransız Alpleri’ndeki bir villaya kapanarak yaklaşık dört ay boyunca çalışmış. George Sand’ı Joséphine de La Baume’un, Franz Liszt’i Victor Meutelet’nin canlandırdığı yapımda Kral Louis Philippe’ye de sevdiğimiz aktörlerden Lambert Wilson hayat vermiş.

Sinemada sanatçı portreleri çoğu kez ana karakterin çizgi dışı ruh dünyaları üzerine inşa edilir. Chopin’inse bu genel parantezde ayrı bir yeri var; sorunu o dönem için tedavisi mümkün olmayan bir hastalıktan kaynaklanıyor. Doktoru ona gelecekte neler yaşayacağını tüm açıklığıyla anlatıyor. Polonyalı sanatçınınsa ölüm kapısını çalana dek sığındığı liman, piyanosu ve besteleri oluyor. Film bu hissiyatı seyircisine aktarma konusunda başarılı bir anlatım tutturmuş.

Sonuç olarak arka planına tarihsel süreci ve kimi siyasi gelişmeleri yerleştiren ‘Chopin, Chopin!’ kayda değer bir yapım olmuş, izleyin derim...

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET/21.02.2026)

 



Diğer Yazılar