Sinema Haberleri

VİZYONDA CINEMAXIMUM´UN SÖZÜ GEÇİYOR

13 Şubat 2015 Cuma 20:40

Yolunu gözlediğiniz filmin hangi sinemada oynadığını araştırırken, kendinizi samanlıkta iğne arıyormuş gibi mi hissediyorsunuz? Bazı filmler hiç haberiniz olmadan, gösterime girmiş ve gösterimden kalkmış mı oluyor? Bazı filmlerin neden bir türlü gösterime girmediğini merak mı ediyorsunuz? Yalnız değilsiniz. Gözyaşlarınızı içinize akıtın. Çünkü Cinemaximum öyle buyuruyor.

Hazır, Oscar törenine 10 günden az bir süre kalmışken, durumun vahametini anlatabilmek için, vizyondan örnek vereyim. “Selma / Özgürlük Yürüyüşü” Oscar adayı bir film olarak o kadar az salonda gösterime girdi ki, izlemek isteyenleri sinema gişelerinde büyük bir mücadele bekliyor. Amerikan bağımsızlarının “Babam ve Oğlum”una dönüşen “Whiplash”, aynı zamanda Oscar adayı bir film olarak her hafta izleyici sayısını arttırıyor, ama Cinemaximum bu sıra dışı başarıyı hala görmezden geliyor; bir şey yapmış olmak için, filme sadece bir salon daha ekliyor. Ticari getirisi olmayacağı tahmin edildiği için, Cinemaximum sinemalarında gösterilmeye “hak” kazanamayan alternatif filmlerin kaderi zaten belli. Peki “Özgürlük Yürüyüşü” gibi yüzünü anaakım sinemaya dönmüş, potansiyel seyircisi zaten hazır olan ve “Whiplash” gibi kulaktan kulağa yayılarak, izleyiciye gizli bir hazine bulmuş gibi hissettiren filmler bile Cinemaximum’un sihirli değneği yerine, kösteğinden nasipleniyorsa, bütün bunlar ticari kaygı ile açıklanabilir mi?

Bilinçli sinemasever için, vizyon sinemasının başına gelen en iyi iki şey, festival ayları ve Oscar sezonu olsa gerek. Festival ayları dediysem, uzun, kutlu haftalar değil bunlar. Kastettiğim; !f İstanbul, İstanbul Film Festivali ve Filmekimi sonrası kıyısından köşesinden renklenen birkaç salondan ibaret. O da sadece İstanbul sınırları içinde! Oscar sezonu ise sinema salonlarında, ne zaman başlayıp ne zaman bittiği açıkça belli olan, biraz daha tantanalı bir dönemi işaret eder. Çokça konuşulan, tartışılan, ödül beklentisi yaratan filmler, mümkünse Oscar’a aday olduktan sonra, Oscar töreninden hemen önce izlenir; olmuyorsa, törenden sonra afişlerine Oscar heykelcikleri eklenmiş halde seyircinin dikkatine sunulur. Bu, işin fantastik kısmı. Çünkü “normal”in fanteziye karıştığı bir dönemden geçiyoruz.

Gelelim gerçeklere. Türkiye sinemalarında, sadece Oscar sezonu filmleri değil, vizyona giren bütün filmlerin kaderi tek bir kuruma bağlı. Her hafta önünüze gelen filmler, o aşamaya gelmeden önce, Cinemaximum’un süzgecinden, onayından, lütfundan geçmek zorunda. Sektörün nabzını avcunda tutan, vizyona film sokmayı gerçek bir macera haline getiren tek bir kurumdan bahsediyorum. Üstelik işine gelmiyorsa, dağıtımcıları o maceraya atılmaktan alıkoyabilir. Canı istemezse, filmlerin vizyon tarihini zorunlu olarak erteletebilir. Kulağa çok tuhaf geliyor, ama bir filmi vezir de rezil de edebilir. Tekelleşmenin en güzel kısmı bu işte. Güç hep sizinle. Daha da güzeli, seyircilerin büyük bir çoğunluğunun bu kısırdöngüden haberi yok. Bu öyle harika bir sistem ki, yönlendirildiğinden habersiz bir topluluk, elindekine razı oluyor. İsyan etmiyor, çünkü neye alet edildiğinden de haberi yok. Tanıdık mı geldi?

Cinemaximum’un verdiği kararları ticari kaygıların şekillendiriyor olmasına kimsenin bir itirazı olmaz herhalde. Ya ne olacaktı? Sözgelimi, İzlanda yapımı bir bağımsızı, en popüler sinemasının tuvaletinde bile oynatmasın. Doğaldır. Ya da ticaretin doğasıdır diyelim. Ama vizyon programı diye önünüze gelen neredeyse her şey, aslında tek bir ağızdan çıkan ve neye göre verildiği belli olmayan kararların neticelerinden ibaretse, işin rengi değişir.

Sinemasever; bir filmi heyecanla bekler, beklediği filmin beklediği salonlarda gösterilmemesine haklı olarak hayıflanırken, madalyonun öteki yüzünde başka olaylar cereyan ediyor. Dağıtımcıların, aylar öncesinden haklarını alıp vizyon programına doğru zamanda dahil etmek için gün saydıkları filmlerin kaderi, tekelleşmiş bir sinema salonları zincirinin, Cinemaximum’un kaç salon lütfedeceğine bağlı olarak değişiyor. Cinemaximum, Türkiye’de, bilhassa İstanbul’da en çok seyirci toplayan salonlara sahip olduğu için, filmlerin kendi salonlarından kaçında gösterileceğine dair hayati kararı verirken, otomatik olarak bu filmlerin ne kadar seyirciye ulaşacağına da karar vermiş oluyor. Ne kadar ekmek o kadar köfte. Ya da en iyisi, biz bu oyuna “tanrıcılık” diyelim.

Bu taraftan bakınca, manzara şöyle: Sinema yazarları olarak, gösterim tarihinden birkaç gün öncesine kadar hangi filmin kaç kopyayla vizyona gireceğini öğrenemiyoruz. -Kaldı ki, yurt dışında film programlama işinin gösterim tarihinden aylar önce yapıldığının, yani bir filmin kaç salonda ve hangi salonlarda oynayacağının aylar öncesinden belli olduğunun altını çizelim.- Salon bulunamadığı için ertelenen veya vizyon programından çıkarılan filmlerin kara haberini, önceden alamıyoruz. İşleyen bir sistemin, öngörülü bir programcılığın hasretini çekiyoruz. Bazı filmlerin izleyiciyle buluşamamasına ise ah vah ediyoruz. Karşı taraftan bakınca manzara şöyle: Birçok dağıtımcı, planlanan gösterim tarihinden birkaç gün öncesine kadar filmini kaç kopyayla vizyona sokacağını öğrenemiyor. Filminin gişede nasıl bir iş çıkaracağını, asla önceden tahmin edemiyor. Öyle ki, filmin kahve falına baktırsa, daha sağlam bir tahmin yapabilecek duruma geliyor. Önceden yaptığı planlar ise sadece tanrıları güldürmeye yarıyor. Haliyle son anda, kopya sayısının 200 yerine 100’ün altında kalacağını öğrenen yerli film dağıtımcısı ile 20 yerine 4 kopya çıkabileceğini öğrenen yabancı film dağıtımcısının dramı, farklı seviyelerde seyrediyor. Ortadan bakınca manzara şöyle: Sinemasever, hangi filmin hangi sinemalarda gösterime gireceğini, o filme ulaşıp ulaşamayacağını son ana kadar öğrenemiyor. O büyük Cuma’dan birkaç gün öncesine kadar, kimsenin hiçbir şeyden haberi olmuyor.

Evet, Cinemaximum bir filmi rezil edebiliyor, peki vezir ettiği olmuyor mu? Cannes’dan Altın Palmiye ile dönmüş Nuri Bilge Ceylan filmi “Kış Uykusu”nun 300000’i aşkın kişiye ulaşmasını çoğunluk Palmiye’ye bağlarken, bu filmin en çok izlenen Ceylan filmi olmasında en büyük etkenin, sözde potansiyeline göre rekor sayıda Cinemaximum salonunda gösterime sokulması olduğunu pek az kişi fark etmişti. Oysa Cinemaximum’un bir filmin kaderi üzerindeki gücü, artık görmezden gelinemeyecek seviyede.

Hal böyle olunca, insan düşünmeden edemiyor… Bu kararlar nasıl, kime ve neye göre alınıyor? Filmlerin kaç kişiye ulaşacağını önceden belirleyen bu tekelleşmiş sistem, varlığını ne zamana kadar sürdürecek? Bazı filmlerin kendi potansiyelleri ölçüsünde seyirciye ulaşması ne zamana kadar bir hayal olarak kalacak? Oscar’a aday olan bir filmi, bırakın İstanbul’da yaşayanları, bilhassa İstanbul dışında yaşayanların sinemada izlemesi daha ne kadar kısıtlanacak? SELİN GÜREL
ÖZGÜN HABERE GİDİN



Diğer Haberler