ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

HAFTANIN FİLMLERİYLE İLGİLİ ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

04 Temmuz 2021 Pazar 16:56

HAKİKAT: ŞEYH BEDRETTİN

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... ‘Hakikat: Şeyh Bedreddin’, fikren anlatmak istediklerini seyircisine geçiriyor, senaryo geçmişten günümüze uzanan göndermelerde bulunarak (özellikle ‘dış güçler’) ve değişmeyen şeylere vurgu yaparak çağdaş bir okumaya da vesile oluyor. Görüntüler ve kadrajlar da tatminkâr. Tek problem, iki tarafın karşı karşıya geldiği savaşın sinematografik ifadesi. Hikâye bizi güçlü bir finale iterken seyirci olarak gözlerimiz, içine daha fazla gireceğimiz türden savaş sahneleri arıyor. Aman, buradan ‘savaş sevdalısı’ (!) olduğum çıkarılmasın, kastettiğim günümüz tarihi aksiyonlarında olan standartlar. Şeyh Bedreddin’e Suavi’nin hayat verdiği bu film izlenmeye değer bir çaba. Naçizane Nâzım’ın ‘Destan’ından, Tuncel Ağabey’in (Kurtiz) sesinden, Nevzat Çelik’in dizelerinden, Ahmet Kaya’nın şarkısından sonra bu filme de gönlünüzde yer açın derim…'

 

 

KURYE

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Kurye’ aslında kan bağı açısından daha çok Spielberg’ün ‘Casuslar Köprüsü’ne (‘Bridge of Spies’) yakın duruyor. İki cephede gelişen olaylar, Sovyet tarafı, hapishane bölümleri derken gerilim bürokratik hamlelerde kıyıya vuruyor. Benedict Cumberbatch’ı Wynne rolünde, son dönemlerdeki en etkileyici performansıyla karşımıza getiren filmde Penkovsky’yi canlandıran Gürcü oyuncu Merab Ninidze de çok başarılı. Dominic Cooke’un yapıtı, sinematografik yanından çok böylesi bir kişiliği hatırlatmasıyla önemli bence. Filmi izledikten sonra kaynaklara göz attım; Greville Wynne gerçekten ilginç bir karaktermiş ve ‘kuryelik’ kariyeri sonrası da ayrı bir filmi hak ediyormuş.'

 

 

SEVGİLİ YOLDAŞLAR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Film bir döneme son derece ciddi, ama ayni zamanda dramatik ve yer yer de komik bir büyük ışık tutuyor. Konchalovsky’nin gerçek tarihle kaleminden çıkmış kişilikleri birleştirmesi olağanüstü. Ayrıca çok patetik başka kişiler de var: Lyudmilla’nın yaşlılığı içinde alaycılığını koruyan küskün babası; yakın arkadaşı bir KGB ajanı, dehşet içindeki bir yaşlı mezarcı. Ve olayların odak noktasındaki genç Sveta... Ki annenin onu umutsuzca arayışı, filmin en dramatik noktasını oluşturuyor. Ve görkemli kalabalık sahneler... Yönetmen özellikle siyah-beyazı ve de kareye yakın bir biçimi seçmiş. Bu da döneme belgesele yakın bir tat veriyor. Birbiri ardına düşen insan bedenleriyle birlikte yüreğimiz dağlanırken, beceriksiz yöneticilerin dışarıdan taş ve kurşun yağmuruna tutulan toplantılarına gülme hissiyle yaklaşıyor, her şeye karşın süregiden sokak eğlencelerine ve danslarına ise neredeyse hayret ediyoruz!.. Önemli bir ustadan yıllar sonra gelen ilk film olan Venedik 2021 ödüllü ve Oscar adayı olmuş bu film, sonuç olarak görülmeyi hak ediyor. Anlattıklarının önemi ve ona pek uygun estetiğiyle...

 

 

AV

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Filmin öncelikle görüntü çalışmasını beğendim. Yetenekli Barış Özbiçer harikalar yaratmış. O vahşi doğanın kayalık tepeleri, uçurumları, kesif ormanlarıyla... Ve örneğin yol hizasından yukarı doğru yükselen bir kameranın önünde açılan uzaklardaki deniz manzarası gibi çekimlerle... Aynı ölçüde capcanlı bir fon müziği. Değerli müzisyen Deniz Cuylan’ın eseri. Ve etkileyici bir oyunculuk... Yıllar sonra yeniden bulduğumuz Ahmet Fırat Şungar dışında, hiç tanımadığımız oyuncular da gayet iyi. Ayşe’yi oynayan Billur Melis Koç’a apayrı bir övgüyle birlikte... Ve o her dakika duyulan küfürler... Öylesine ağzı bozuk bir film ki... Türk kırsal kesim ve alt tabaka maçoluğunun tüm sözcükleri bıkıp usanmadan resmi geçit yapıyor. İngilizce alt yazıları da vardı; bu sayede İngilizce argomu iyice geliştirdim!... Bence kaçırmayın.’

 

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): ‘… “Av”, bir yanıyla senaryosundaki sıkıntılardan mustarip ve özellikle orta bölümde kendi kuyruğunun etrafında dolanan bir anlatıya sahip. Ama diğer yanıyla da Türkiye’de pek sık görmediğimiz nitelikli tür sineması yapma iddiası taşıyor. Bunu yaparken de toplumsal bir sorunu hikayenin ana omurgasına yerleştirmeye çalışıyor. Kanımca bunu başarıyor da. Başaramadığı, tür ile kurduğu ilişki, onun ritmini yakalamaktaki yetersizlik. Aslında işin zanaat kısmı. Ahmet Rıfat Şungar (Sedat) ve Yağız Can Konyalı’nın (Çetin) filmin atmosferiyle uyumsuz, kimi zaman karikatür gibi duran abartılı oyunlarının yanında Ayşe’yi canlandıran Billur Melis Koç sade bir görüntü çiziyor, rolünün altından kalkmayı başarıyor. “Av”, kendi adıma Türkiye’de eli yüzü düzgün tür sineması yapma girişimlerine eklenen yeni bir halka. Bütün eksik gediğine rağmen bu girişimlerin seyirci tarafından onore edilmesi ve yönetmenlerin cesaretlendirilmesi gerektiğini inanıyorum…’

 

 

NEFESİNİ TUT 2

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… İstediği etkiyi sağlayan kanlı bir gerilim olan 2016 tarihli ‘Nefesini Tut’ta ana karakter fiziksel eksikliğine rağmen sezgileriyle meseleleri hallediyordu. Uruguay kökenli Fede Alvarez’in imzasını taşıyan yapımda özellikle ‘Avatar’dan hatırladığımız emektar aktör Stephen Lang, kendi çapında döktürüyordu. Bu hafta vizyona giren ‘Nefesini Tut 2’ (Don’t Breathe 2) benzer bir atmosfer yaratıyor. Yangından kurtardığı küçük bir phoenix’i (anka kuşu) himayesine alan kahramanımızın evi bir kez daha kuşatılıyor. Kamera arkasına ilk filmin senaristlerinden Rodo Sayagues geçerken yine son derece ‘kanlı’ bir öykü anlatılmış. İkinci yarıda devreye bir organ nakli operasyonu girerken, atmosfer farklı bir gerilime de kapı aralıyor. Stephen Lang’in şiddet şovunu sürdürdüğü filmde ben en çok ‘kötü adamlar’dan Jim-Bob’u canlandıran Adam Young’ı beğendim.’

 

 

ÖLMEK İÇİN ZAMAN YOK

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ‘… En sevdiğim Bond filmlerinden birine yapılan göndermelerden etkilenmediğimi söyleyemem ama ‘Ölmek İçin Zaman Yok’un hikâyesi duygusal anlamda beni pek yakalayamadı. Eleştirmenler arasında azınlıkta kaldığımın farkındayım. Ama ‘Ölmek İçin Zaman Yok’u, ‘Casino Royale’ ve ‘Skyfall’ kalibresinde bir film olarak görmek açıkçası bana çok zor geliyor. Onlar riskli yeni arayışlara giren filmlerdi. ‘Ölmek İçin Zaman Yok’ ise final hariç Bond formüllerinin güvenli limanından pek çıkmıyor. Ayrıca, ‘Finalden etkilendim’ dersem yalan olur. Tam o esnada, ‘aktör Daniel Craig ve James Bond karakteri’ arasında yıllardır süren çalkantılı sevgi – nefret ilişkisi geldi aklıma. O finalde kuşkusuz tüm bu geçmişin önemli payı var. Son olarak, pandemiden önce çekilip bitirilen ‘Ölmek İçin Zaman Yok’un entrikasının DNA temelli biyolojik silahlar etrafında döndüğünü belirtmek gerek. Covid-19 salgını ve peşinden gelen aşı tartışmalarını, hiç bitmeyen komplo teorilerini düşündüğümüzde, günümüz dünyasındaki biyolojik silah korkusunu damardan yakalayan bir hikâye olduğu kesin… ‘

 

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Özellikle ilk yarısı ve son yarım saatinde son derece canlı ve akıcı bir film. Bireysel ve örgütsel kötülüklerden sonra, tüm insanlığa yönelik ve en son, hatta onun ötesinde bir teknolojiyle gerçekleştirilmeye çalışılan dev bir suikaste karşı neredeyse tek başına, en azından en önde savaşmaya çalışan bir James Bond. Yapımcı dediğim gibi yine Alberto Zuccoli. Bu kez efsane Hans Zimmer’in müziği. Şarkısı –ki çok güzel- bu kez Billie Ellish’den gelen son derece romantik bir parça. Ve açıkçası, belki bunca Bond serüveninin en iyi, en doyurucu filmi. Bakalım, Daniel Craig “bu son olsun” dediğine göre macera sürecek mi; sürerse hangi oyuncuyla sürecek?...

 

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ‘… Kendi adıma bu filmin Craig’li yapımlar içinde “Casino Royale”den sonraki en iyisi olduğu söyleyebilirim. “Jane Eyre” ile tanıdığımız “True Detective” sınıf atlayan Cary Joji Fukunaga’nın yönettiği yapımın bu açıdan oldukça iyi olduğunun hakkını verelim. Aksiyon sahnelerindeki plan sekanslardaki zanaat, kovalamaca sahnelerindeki organizasyon takdire şayan. Fukunaga, yalnızca bu sahnelerde değil. Yakın plan sahnelerde de duyguları geçirmeyi başarıyor. Ki bu filmin emeklilik hayalleri kuran Bond’un en duygusal olduğu yapım olduğunu belirterek geçelim bu kısmı. Ama böylesine pür bir aksiyon filminde duygusal atmosfer yaratabilmek de maharet…’

 

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ‘… Soğuk Savaş ortamında kahramanlaşan ve yine bir Soğuk Savaş'ın kalıntıları içinde Daniel Craig'li James Bond'a veda ettiğimiz Ölmek İçin Zaman Yok, 163 dakikalık dolu dizgin bir sinema macerası vaat ediyor. Sürprizleri bir yana filmin kötü adamı Lyutsifer Safin (Rami Malek) ile Bond arasındaki konuşma da naçizane dikkate değer. 'Söz konusu öldürmekse bunun hangi amaçla yapıldığı ne kadar önemli' minvalindeki konuşma aslında tüm Bond maceralarının motivasyonunu derinden sarsacak nitelikte.
Son tahlilde Sean Connery'den sonraki en başarılı James Bond olan Daniel Craig artık yok. Hatta bundan sonra beyazperdede erkek bir Bond görür müyüz, şüpheli. Son jenerikten anladığımız 007'nin maceraları devam edecek. Ama Ölmek İçin Zaman Yok görkemli bir vedayla o bildiğimiz James Bond külliyatına şimdilik noktayı koyuyor.’

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Film uzun, tam 2 saat 43 dakika. Ama bu uzunluğu pek hissettirmeyen bir yapısı ve akışı var. Öte yandan senaryoda ‘Bond miti’yle bir hesaplaşma isteği seziliyor. Daniel Craig’i son kez James Bond olarak izlediğimiz bu yapım bence genel olarak ‘Skyfall’ ve ‘Spectre’nin yanında daha orta sıklet bir çizgide duruyor. Rami Malek’in canlandırdığı Lyutsifer Safin fazla karikatürize. Ailesi yok edildiği için intikam alma gayesiyle yola çıkarken bütün bir insanlığı hedefe koyması biraz zorlama olmuş. Ayrıca üs olarak kullandığı adayı yakınlardaki Japonlar’ın ya da Ruslar’ın neden kontrol etmedikleri de ‘gerçekçi’ olma çabasındaki bir ajan filminin mantık boşluklarından biri. Öte yandan Safin’e bağlı çalışan Valdo Obruchev adlı biliminsanının önderliğinde geliştirilen ‘Nanorobot projesi’ ve DNA’lara (genetik kodlar) yönelik kimi virütik hamleler, içinden geçtiğimiz pandemi döneminde aşı karşıtlarının öne sürdüğü komplo teorilerine göz kırpar nitelikte! Bir de ‘Bond filmleri’ esprili olur, ‘Ölmek İçin Zaman Yok’ bir-iki esprisi dışında genel olarak ağırbaşlı bir havaya sahip.’

 

 

LOUVRE MÜZESİ’NDE BİR GECE: LEONARDO DA VINCI

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Ve ne çok şey öğreniyoruz!... Örneğin tuale yumurta sürmek yerine ilk kez kullanılan yağlı boya tekniği... İki boyutlu resmi üç boyutlu kılmanın incelikleri... Asıl tablodan önce yapılan sayısız kara kalemle çizgi denemeleri... Işık ve gölgenin usta işi kullanımının resme kattığı ruh... Ve ortaya çıkan kimi tatsız gerçekler... Örneğin Son Yemek tablosunun aslı hala Milano’dakı kilisede. Louvre’daki onun öğrencilerinin yaptığı bir kopya... Ama ne kopya da denebilir!.. Ya sonunda uzun uzun anlatılan ünlü La Joconde ya da Mona Lisa tablosunun sayısız gizemi... Çünkü zaman içinde o kadar çok oynanmış, üzerinde o kadar çok onarım yapılmış ki, kimileri asıl tablodan ne kaldığını sorar olmuş!... Zaten oynansa da oynanmasa da, bu yağlı boya tablolar geçen zamandan kötü yönde etkileniyormuş. Ama elbette bu şarkılara geçen, filmlere ve romanlara konu olan kadın portresindeki o unutulmaz bakışın yüzyıllardır bitmemiş büyüsüne kapılmamak mümkün değil. Hep söylenir ya: salonun neresinde olursanız olun, onun gözleri hep size bakar diye!...’

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Bu belgeselin bence asıl güzelliği, bütün bu parçaların seyircinin zihninde oluşturduğu sorular ve imajlar... Sanatçının ait olduğu çağa, bizim izleyici olarak içinden geçtiğimiz çağda bıraktığı tortularına, izine, onun insanlığın genel serüvenindeki yerine ait meseleler filmin hatırlattıkları arasında yer alıyor. Bir resmin yüzyıllara direnmesi, zaman zaman yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalması ve korunma çabaları da ‘Louvre Müzesi’nde Bir Gece: Leonardo da Vinci’nin izleyiciye hatırlattığı önemli notlar... Ayrıca ‘Mona Lisa’ya son derece zarif bir bağlantı yapıyor, bu da bence filmin takdir edilmesi gereken yanlarından biriydi. Sonuçta bu önemli sergiyi dünya üstünde kaç kişi gezmiş olabilir ki? Pierre-Hubert Martin imzalı bu belgesel, çok sayıda insanı Da Vinci gerçeğiyle ve eserleriyle buluşturacak. Üstelik hem şimdiki hem de gelecek kuşakları... Sanatla ilgilenen herkese naçizane şu tavsiyede bulunabilirim: Mutlaka ve mutlaka izleyin.’

 

 

GÖLGELER İÇİNDE

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ‘… ‘Gölgeler İçinde’ kuşkusuz ‘Zerre’ gibi politik bir film. Ama kolaycı tespitlerden, sloganlardan tümüyle uzak bir yapısı var. Özellikle iktidarın görünmezliğine karşın hayatın her alanında varlığını hissettirmesi açısından bana Kafka’nın eserlerini hatırlattı. Sözgelimi, işçilerin kendi aralarındaki ilişkiler de iktidarın yapısını yansıtıyor. Buna karşılık, iktidarın gücünü mutlaklaştırmayan, tam tersine kırılganlığını, zayıflığını gösteren yaklaşımıyla Kafka’dan ayrışan bir yanı da var. Geçen yıl dünya prömiyerini yaptığı Moskova Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü aldıktan sonra Antalya Film Festivali’nde en iyi görüntü (Hayk Kirakosyan), en iyi prodüksiyon tasarımı (Armen Ghazaryan), en iyi müzik (Greg Dombrowski) ödüllerinin yanı sıra SİYAD ve Film-Yön ödüllerini kazandı ‘Gölgeler İçinde’… Boğaziçi Film Festivali’nde ise Tepegöz’e en iyi yönetmen ödülünü getirdi. Tüm bu ödüller bir yana, yıl sonu değerlendirmelerine de yılın en iyi yerli filmlerinden biri olarak ağırlığını koyacağına eminim. O yüzden sinemaseverlerin ‘Gölgeler İçinde’yi hak ettiği geniş perdede, yani sinema salonlarında seyretmesini öneririm.’

 

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ‘… Finaldeki özgürleştirici ve biraz da ajitatif hamle iyi dursa da jenerik bitip perde siyaha düştükten sonra insan sormadan edemiyor: Peki, “Gölgeler İçinde” ne var? Erdem Tepegöz, bugüne referanslarla bezeli bu sömürü hikayesinde kapitalizmi açıkça işaret etmekten çekinmiyor ama kapitalistleri gölgelerin ardında tutmakta ısrar ediyor. Bu sömürü ağının, bu kıyımın sorumlularını muğlak bırakıyor. Bir makine ağı mı yönetiyor bu fabrika düzenini yoksa başka insanlar mı var, gölgelerin ardından kimseye malum olamıyor. Bu düzenin ancak sömürülenlerin sorular sorarak ve harekete geçerek değişeceğini gösteriyor göstermesine de, hesabın kime kesileceğini diyemiyor. Gizli/açık filmdeki her türlü görsel/işitsel/sözel olanak ile açıkça gösterilen kapitalist sömürü ne kadar somut ise, bunun sorumlusu kapitalistler de o kadar somut ve görünür oysaki. Üstelik gölgelerin ardında saklanma ihtiyacını da hissetmiyorlar.’

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Zaman değişse de işçi sınıfının makûs talihi değişmiyor. Öyküsü itibariyle zamansız bir gelecekten günümüze dair göndermeler içeren bu yapım (‘distopya’nın görevi budur zaten!), bireyin kendisine çizilen alanları sorgulama temasına dayanıyor. Gürcistan’daki eski bir tesiste çekilen film, atmosfer kurma ve görüntü yönetmenliği (Hayk Kirakosyan) açısından çok başarılı ama bu tür çabaları dünya sinemasında çok çok eski zamanlardan beri bolca gördüğümüzü söylemeliyim. ‘Gölgeler İçinde’nin farkıysa meseleler bazında değil ama bu dertlerin distopik bir öyküyle aktarılması konusunda sinemamız adına farklı sulara açılması... Filmi Numan Acar sürüklüyor, sistemin temsilcisi rolünde de Vedat Erincin’i izliyoruz.'

 

 

BİR NEFES DAHA

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ‘… Kuşkusuz, özellikle gençlikte sınıflar arası ilişkilerin çok daha kolay inşa edildiği, farklı sınıf ve kültürlerden gençlerin kaynaşmakta sorun yaşamadığı bir gerçek. Film de bu gerçekten alıyor gücünü. Ama ‘zengin’ ve ‘yoksul’ gençlerin aynı sorunları, benzer bir biçimde yaşayıp yaşamadıkları sorusu bir yana; aradaki sınıf farkı yeterince çizilemiyor filmin içinde. Bu farkın iki grup arasında bir gerilim yaratması gerekmiyor ama belirli davranış kalıplarına indirgeniyor daha çok. Fehmi’nin kıskançlığı, Devin’in başka erkeklerle rahat ilişki kurması vb. Ezcümle, geleceksiz bir dünyanın içinde, çıkışsız bir memlekette ‘tıknefes’ bırakılan gençlere dair bir film “Bir Nefes Daha”. Filmin kendisi de arada sırada karakterleriyle uyumlu hale getiriyor, kendini o da tıknefes olmaktan kurtulamıyor!..’

 

 

PATRON BEBEK 2: AİLE ŞİRKETİ

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Kendi çocuklarımız için mükemmel ebeveyn olma çabasına o kadar kaptırmışız ki, genel olarak bir sonraki nesil için sorumluluklarımızı unutmuşuz. Bebekler işte buna isyan ediyor. Çareyi de devrimde arıyorlar.
Lakin bu kayda değer fikir, filmde yeterince hikayelendirilip işleniyor mu derseniz, hayır. Patron Bebek 2: Aile Şirketi'nin yumuşak karnı da bu işte. İlk filmdeki ana anlatım aksına bel bağlamayı tercih edip, bu devrim fikrini olgunlaştırıp bir mesele haline getirip önümüze koyamıyor. Hatta film ilerledikçe geri vites yapıp yetişkinler yanında saf tutmaya başlıyor. Her ne kadar aile içindeki kadın erkek rollerin değişmesinde politik doğrucu bir tavır sergilese de kritik noktalarda geleneksel bakış açısına sığınıyor. Bebekler de haklı isyanlarında yalnız kalıyorlar... Hal böyle olunca filmin perspektifini belirleyen bakışın yetişkin doğruları ya da önkabulleri olduğu gerçeğiyle baş başak kalıyorsunuz. Z'yi bilmem ama Alfa kuşağının bu durumu çok kabul edebileceğini sanmıyorum...'

 

 

ÖLÜMCÜL LABİRENT: ŞAMPİYONLAR TURNUVASI

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Kamera arkasında, ilkinde olduğu gibi Adam Robitel’in bulunduğu filmde seçilmiş ‘yarışmacılar’ şeytani Minos şirketinin düzenlediği bu ölümcül ‘etkinlik’te engelleri zekâlarıyla ve dayanışma ruhuyla aşmaya çalışıyor. Bir tür ‘Açlık Oyunları’ esintileri de taşıyan bütün bu çizgideki yapımların rutin reflekslerine sahip ‘zorlama’ serinin ikinci halkası, bana kalırsa ilkinden daha sürükleyici (Batılı eleştirmenlerse tersini düşünen yazılar kaleme almışlar). Özetle; gerilimin sinemasından hoşlananlar için şunu söyleyebiliriz; Zoey ve Ben’in yanı sıra Brianna, Rachel, Nathan ve Theo’nun katıldığı bu ‘Şampiyonlar Ligi’ grup aşaması (!) serüveni için buyurun salona...'

 

 

BABA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Film, hemen söyleyelim, sinemada yaratılmış en etkileyici yaşlı insan portrelerinden biri, belki de birincisi. Bellek ve onun kaybı dediğimiz olayın etkilerini de en ilginç biçimde gösteriyor. Böylece artarda sürekli psikolojik sürprizler yaşıyoruz. Ama bunlardan fazla söz etmek filmi izlememiş seyirciye saygısızlık olabilir!.. Detaylara inersek, ara yerde kendisini dansçı zannederek step dansı yapan, klasik müzikten söz eden, kendince espriler yapan aslında sempatik bir yaşlı adam tanıyoruz. Ve yaşlanmanın tüm kederi üzerine tam bir gösteri izliyoruz. Belki filmin biraz aşırı hüznünü sevmeyenler olacaktır. Ama ben çok etkileyici buldum. Imdb’deki notu da çok yüksek zaten...(10 üzerinden 8.3). Florian Zeller’in 2012 de Fransızca olarak Le Pere adıyla yazdı oyun doğrusu dokunaklı bir filme dönüşmüş. Ve elbette usta oyuncu Anthony Hopkins, bizlere tam 84 yaşında görkemli bir kompozisyon sunuyor. Büyük yeteneğini bir kez daha kanıtlayarak...Ve böylece 1992 yılında unutulmaz Silence of the Lambs- Kuzuların Sessizliği adlı ünlü filmle aldığı Oscar’dan 30 yıl sonra bir ikincisini alıyor. Böylece ana oyuncu dallarında kazanan en yaşlı kişi olarak Oscar tarihine de geçiyor. Kızı Anne’da yine Oscar’lı Olivia Colman, diğer rollerde özellikle Imogen Poots ve Rufus Sewell da çok iyiler...'

 

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... Florian Zeller’in senaryo yazarı olarak tasarladığı hikâye kurgusu çok iyi işliyor. Yönetmenliğine baktığınızda bir ilk film olduğuna inanmak kolay değil. ‘Baba’ plan bağlantıları, mekân kullanımı, kadrajları ve her şeyiyle sağlam bir film. Görüntü yönetmeni Ben Smithard’ın iç mekânlarda çıkardığı iş de gayet iyi. Ne var ki, ‘Baba’ estetik olarak verdiği keyiften ziyade, demansın ne kadar ağır ve zor yaşandığını içimde hissetmemi sağlayan bir film olarak kalacak hafızamda. Film boyunca, en sevdiğiniz insanların hafıza kaybına yol açan hastalıkların pençesine düşmemesi için dua ediyorsunuz ister istemez... Öte yandan, demansın hasta yakınları için ne kadar ağır ve zor bir süreç olduğunu bir kez daha kavrıyor, onlara sabır diliyorsunuz. Tam da burada, Olivia Colman’ın duyarlı performansını anmak gerek. Ama hepimiz biliyoruz ki ‘Baba’ asıl olarak Anthony Hopkins’in mükemmel oyunculuğuyla anılacak… Hopkins, sadece öfkeyi, acıyı, şaşkınlığı değil, karakterin düştüğü her çıkmazda tutunacak bir dal arama duygusunu da çok iyi anlatıyor...'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Zeller’ın yapıtı ilk elde ‘yaşlılık’ üzerine bir çalışma gibi görünse de aslında derdi ‘demans’ı anlatmak. Sinema elbette bu patikadan daha önce geçti ama bu hikâyenin özgünlüğü, yaşananları, gidip gelen zihni, bulanan dimağı, hafızanın (ya da aklın) kişiye dayattığı ‘oyun’ları karakterin cephesinden sunması. Biz seyirciyi bu girift denklemin bir parçası haline getirme yolunda gösterdiği sinematik güç de, filmin bir başka erdemi... Mesela Haneke’nin ‘Aşk’ı (Amour), demans bataklığında kaybolan eşinin ardından geride kalan bir adamın hem yaşlılıkla hem de yitip giden parçasının yokluğuyla başa çık(a)ma(ma) çabasını anlatıyordu. ‘Baba’ ise çizginin öte tarafından bakıyor meseleye ve bataklığın içinden manzaralar sunuyor seyircisine... Sonuç olarak Anthony Hopkins’in eskilerin deyimiyle ‘görmelere seza’ bir gösteriye soyunduğu, coşkuyla, özel bir enerjiyle oynadığı ve En İyi Uyarlama Senaryo dalında da Oscar alan bu çizgiüstü yapıtı kaçırmayın derim...'

 

 

ÇOK SATANLAR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '...  Film konusu icabı bol edebiyat tadı içeriyor, birçok ünlü yazar anılıyor; arada Scott Fitzgerald’ın The Great Gatsby’sinden satırlar okunuyor. Bu arada yazarın yıllar önce ölmüş eşi Elizabeth’in vaktiyle ona ne kadar destek olduğu, hatta kitaplarına katıldığı anlatılıyor. Hele yazarın “onsuz ben bir hiçim” lafıyla kadının rolü de en duygusal biçimde beliriyor.  Bu edebi lezzette film biraz uzun olsa da keyifle izleniyor. Biçim açısından da sık sık başvurulan üstten çekimler çok ilginç. Ve de elbette iki baş oyuncusu. Ki tüm film onların üzerinde duruyor. Michael Caine bunca zaman sonra nasıl güçlü bir oyuncu olduğunu hatırlatıyor. Bir kez daha... Lucy’yi oynayan Aubrey Plaza’yı benim gibi dizi meraklıları Digiturk’teki çok şirin güldürü Parks and Recreation’dan hatırlar. O kendine özgü, masum ve hınzır karışımı yüzüyle harika bir oyun veriyor Aubrey... Yardımcı oyuncular da benzer bir düzeyi yakalıyorlar.'

 

 

DURGUN SU

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Filmin birkaç dezavantajı var. Çok uzun olması (140 dakika), renklerinin çiğliği, yer yer temponun tümüyle durması... Ama birçok da üstün ve ilgiye değer yanı da yok değil. Öncelikle bize Marsilya denen kenti görkemli biçimde tanıtması. Bir süre önce Netflix’de izlediğimiz Marseilles- Marsilya dizisi gibi, hatta onu aşarak... Bu kendine özgü Akdeniz kentinde egemen olan yoksulluk ve sefalet; şaha kalkmış ve dört yandan bastıran ırkçılık;... Hele o ünlü OM futbol takımının da oynadığı bir  maç bölümü. Öylesine ustaca çekilmiş ve çok büyük bir kalabalık öylesine iyi kullanılmış ki... te yandan tümüyle iki dile, Fransızca ve İngilizce’ye dayanan filmde, bu iki dilin ve iki kültürün kimi zaman çakışsalar da kimi zaman da oluşan harika uyumu. Filmde ortaya çıkan baba-kız ilişkisiyse çok etkileyici. Babasını hiç sevmeyen ve belki bu yüzden uzaklara kaçmış bir genç kız, giderek ona nasıl  yaklaşabilir... “Ben beni bıraktım, sen de beni bırakma” lafını edecek kadar...Ya da aradaki kültür  uçurumuna rağmen, bir işçi bir modern tiyatro idolüyle nasıl ilişki kurabilir... Ve, en ilginci, yine o kaba-saba işçi sevgili kızının yerine ondan çok daha küçük ve dilini konuşamadığı bir  çocuğu koyabilir!...'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Öte yandan birçok Amerikalı eleştirmen Allison karakterinin 2007’de İtalya-Perugia’da ev arkadaşını öldürme suçundan dört yıl hapis yatan Amanda Knox’u hatırlattığını yazmış (Knox da filmin kendi öyküsünü çarpıttığını ve itibarını zedelediğini belirtmiş). Sonuçta ‘Durgun Su’, ‘Spotlight’ düzeyinde bir yapım değil elbette ama Amerikalı babaların Liam Neeson türü (!) aksiyonlara girişemeden de farklı yollarla mücadele edebileceklerini gösteriyor. Öte yandan öykü Olympique Marsilya’nın sahası Veledrome’a uğradıktan (Burada takımı ve özellikle Dimitri Payet’i izliyoruz; tabii ki o zamanlar takımda Cengiz Ünder yok!) sonra yatağında köklü değişikliklere gidiyor ve Bill’le Akim arasındaki vahşi hesaplaşmaya dahil oluyoruz. Filmin bence en iyi yanlarından biri Allison’ın suçsuzluğuna inanan bir baba figürüne karşı, seyirciyi net fikirlerle buluşturmaması ve şüpheli bir gerilimin parçası haline getirmesi.'

 

 

İNSANLAR İKİYE AYRILIR

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Tunç Şahin'in filminin parıldayan kısmı senaryo. İyi bir senaryo var karşımızda. Akışkan, tıkır tıkır işleyen ve tabii sürprizli. Yönetmenlik maharetini de özellikle oyuncu yönetiminde hissettiriyor. Her oyuncu, çarkın bir dişlisi gibi hem tekil olarak hem de birlikte iyi performans sergiliyor. Burcu Biricik, Aras Aydın, Pınar Deniz, Erdem Akakçe gayet iyiler. Lakin Nezaket Erden ile Başak Dasman'ın da performanslarına özel dikkat çekme taraftarıyım.
Geçen yıl festivallerde açılış yapan ve çeşitli ödüller alan Tunç Şahin'in İnsanlar İkiye Ayrılır'ı, şimdilik yılın en iyi yerli filmlerinden biri.'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Tunç Şahin, yazıp yönettiği ikinci uzun metrajlı filmi ‘İnsanlar İkiye Ayrılır’da temel olarak bir kapitalizm eleştirisine soyunuyor. Ezenler-ezilenler, borçlular-alacaklılar, avlar-avcılar derken filmin, düzenin dayatmalarına ancak ‘yasal’ görünen düzensiz yollarla karşı çıkılabilir türünden bir teması var. Bu da Şahin’in çalışmasını ‘modern suç filmleri’ kategorisine sokuyor. Oyunculuk performanslarının öyküyü inandırıcı kıldığı yapımda en çok Pınar Deniz ve Başak Daşman’ı beğendim.'

 

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '...  Tunç Şahin, merak öğesini ayakta tutan, seyircinin dikkatini elinden kaçırmayan, sürprizlerle ilerleyen ve gerilim öğesini ihmal etmeyen bir hikâye kurgusuyla geliyor karşımıza. ‘İnsanlar İkiye Ayrılır’, Amerikan filmi temposunda tıkır tıkır ilerliyor. Ama bu sürükleyicilikte sadece akıcı montajın, plan bağlantılarının payı yok. Yalnızca merkezdeki üç karakterin değil, onların çevresindeki yan karakterlerin de çok iyi yazıldığını görüyoruz. Daha önemlisi, aralarındaki ilişkiler; çelişkileri, belirsizlikleri ve duygusal etkileşimleriyle sizi beyazperdeye adeta kilitliyor. Bir insana güvenmek veya güvenmemek de hikâyenin çevresinde döndüğü sorulardan biri. Herkesin kendi maddi hedeflerine odaklandığı bir dünyada yanıtı zor bir soru olduğu kesin. Alt metinlerde, özellikle finale doğru varlığını daha çok hissettiren dayanışma duygusu da önemli. Şahin, kâr etmeyi insani değerlerin üstüne koyan her tür sisteme karşı tek gücümüzün bu dayanışma olduğunu hissettiriyor. ‘İnsanlar İkiye Ayrılır’ bu yanıyla seyirciye iyi gelebilecek bir film…'

 

 

SHANG-CHI- ON HALKA EFSANESİ 

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... ‘Black Panther’, Afrika’nın gizli zenginliklerine vurgu yapıyor ve ileri seviyedeki Wakanda uygarlığını dünya düzenini koruyan bir kalkan olarak karşımıza getiriyordu. ABD’deki ırkçılığa, Afrika’nın Batı tarafından sömürülmesine ve geri bıraktırılmasına karşı duygusal bir tepkiydi. Bu film ise hem ABD’ye hem Çin’e yabancı kalan iki ana karakteri itibarıyla bir köklere dönüş öyküsü. Katy ve Shang-Chi’nin filmin başındaki amaçsızlığında biraz da bu köksüzlük var. Macera boyunca ikisinin de Doğu kültürüne yaklaştıkça hayatlarının anlam kazandığını görüyoruz. ABD’ye gelmek yerine yerinde yurdunda kalan, bir şekilde köklerinden hiç kopmadan Macau’da dövüş kulübü işleten kız kardeş Xialing’in konumunu unutmamak gerekiyor. Çünkü üçlünün köşeye sıkıştıkları anlarda Xialing genelde hep bir adım önde oluyor.

Marvel Sinematik Evreni’ni yakından tanıyanlar için eğlenceli sürprizler, tanıdık karakterler de içeren ‘Shang-Chi ve On Halka Efsanesi’ süper kahraman filmi geleneğiyle Uzakdoğu tarzı dövüş filmlerini fantastik zeminde birleştirmesini bilen seyre değer bir aksiyon. Aksiyon meraklıları, Marvel Sinematik Evreni’ni düzenli olarak takip edenler ve Uzakdoğu dövüş filmlerini sevenler kaçırmasın.'

 

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ...  Filmin bir başka ilginç yanı o garip yaratıklara, birkaç türün karışımı olan havyanlara biçtiği rol. Öylesine ürkünç yaratıklar ortalıkta dolaşıp duruyor ki... Ama kimilerini sevimli bulmak da mümkün! Belki en ilginci bir domuzla tavuk karışımı olan Morris. Ki o elbette ‘ehli’ bir yaratık. Görmelere seza... Filmde bolca Çin müziği kullanılmış. Bir parçanın dışında: Hotel California... Eagles grubunun ünlü parçası. Ve filmde ona bir fonksiyon da verilmiş, göreceksiniz... Ama belki en önemlisi, tüm o görselliğin ardındaki temel duygu ve asıl öge. O en klasik tema, yani baba-oğul ilişkisi. Ama böylesi hiç görülmemişti. Özellikle babanın geçirdiği büyük bunalım içinde gitgide keskinleşen, hatta sonlarda ölümcül bir düelloya dönüşen bir ilişki. Bence filmin yoğun duygusal yükü içinde en etkileyici olan öge olan... Ve o ünlü 10 bileziğin de el değiştirdiği...'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Destin Daniel Cretton’ın imzasını taşıyan film genel çizgileriyle vasatı aşıyor. Steve Englehart-Jim Starlin ikilisinin yarattığı kahramanı ve ait olduğu dünyayı günümüze taşırken modern dokunuşlarda bulunan senaryoda karakter derinlikleri ve yer yer karşımıza çıkan espriler gayet başarılı. Doğaüstü güçler eşliğinde gelişen hikâyede perdeye yansıyan yaratıkların da ‘efektif’ açıdan inandırıcı olduğunu söylemek mümkün... 

Sonuç olarak daha sonra Marvel’ın diğer kahramanlarıyla yolları kesişecek gibi görünen Shang-Chi’nin sinemadaki bu ilk solo yolculuğu oyunculuk performansları, iyi çizilmiş ana ve yan karakterleri, başarılı Uzakdoğu dövüş sahneleri (ki filmdeki bu koreografik bölümlerin koordinatörü Bradley J. Allen, ağustos başında hayatını kaybetmiş) ve göz alıcı bilgisayar efektleriyle gönül çelen bir aksiyon olmuş.

Tek falsosu, Amerikalı bir eleştirmenin de altını çizdiği gibi babadan geriye kalan 10 halkanın niye iki kardeş arasında eşit olarak pay edilmediği ve hepsinin kulanım hakkının Shang-Chi’de olduğu, kız kardeşinin devre dışı bırakıldığı meselesi (Oysa öyküdeki kadınlara yönelik ‘pozitif ayrımcı tavır’ yeterince güçlü). Bu konuya da ‘miras hukuku’ erbabı el atsın diyelim...'

 

 

İKİ AŞIĞIN ÖLÜMÜ

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... buhranı, görsel atmosferin yarattığı tekinsizlik ve ses kurgusunun olağanüstü katkılarıyla bir gerilim unsuru olarak kullanan Robert Machoian, David'i seyircinin gözünde büyük bir sınava sokuyor. Öfkesine yenilip bir çılgınlık mı yapacak yoksa içinde bulunduğu gerçeklikle yüzleşip hem kendi hem de ailesi için bir çıkış yolu mu bulacak merakla filmin finaline kadar bekliyoruz... İki Aşığın Ölümü, minör hikayesiyle, büyük laflar etmekten sakınan ama son yıllarda dünyada meydana gelen toplumsal rollerdeki, kadın erkek ilişkilerindeki değişime bir hikaye özelinde odaklanan ve erkeğin bu değişim sürecinde yaşadıklarını ele alan bir yapım olarak öne çıkıyor. Evlilik Hikayesi'nde olduğu gibi erkek perspektifinden mesele bakması biraz yadırganabilir. Ama senaryoyu da yazan yönetmen Machoian, Niki'yi doğal olarak kadını belli bildik kalıplar içinde değerlendirmekten uzak. Kadın karakterine mesafeli olsa da değişen dünyada kadının kendine açtığı alanı sorgulama ve yargılama yoluna gitmiyor. David'i canlandıran Clayne Crawford'un (yakın zamanda adını sıklıkla duyacağımıza şüphe yok) dar bir çizgide içe dönük de olsa çok iyi performans gösterip oyunculuğu ile filmi sırtladığı film, belki Evlilik Hikayesi kadar ses getirmedi. Lakin en az onun kadar dikkate değer bir yapım... İmkanınız varsa kaçırmayın!'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Robert Machoian’ın yazıp yönettiği film, kaybettiği cepheleri yeniden kazanmak isteyen bir babanın dramını duygu sömürüsüne kaçmadan, son derece hisli ve etkileyici bir atmosferle anlatıyor. Utah’a bağlı Kanosh kasabasında çekilen yapımda kurulan dünya, her bir karakterin kendi açısından haklılık payları, dağılan yuvayı kurtarmak için gösterilen yoğun çaba, çiftin ergenliğini yaşayan kızları Jess’in psikolojisi, üç erkek çocuğun sevimlilikleri ve yaşlarına göre gösterdikleri olgunluk vs. filmin küçük ama sağlam erdemleri olarak dikkat çekiyor. Bazı sahneler var ki çok sade ve çok dokunaklı. Aynı zamanda görsel açıdan da çarpıcı. Clayne Crawford acısını çoğu kez içine atan ve kendi ruh dünyasında yaşayan David’de muhteşem oynuyor. Bu bağımsız karakterli filmi kaçırmayın derim... '

 

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): '... “The Minors” adlı kısa filmiyle 2019 yılında Sundance’te ödüle layık görülen Robert Machoian bir yıl sonrasında ise uzun metraj filmi “İki Aşığın Ölümü” (The Killing of Two Lovers) ile festivale konuk olmuş ve övgüler kazanmıştı. Bu yıl İstanbul Film Festivali’nin online gösterimlerinde seyirciyle buluşan yapım; mekanı, teması, tonu ve estetiğiyle gerçek bir bağımsız film olarak dikkat çekiyor. Özellikle başroldeki Clayne Crawford’ın performansı, hikayesine uygun atmosferi, iyi oynanmış ve çekilmiş plan sekanslarıyla ilgiyi hak eden yapım belki daha önce çokça gördüğümüz Amerikan taşrası hikayelerinden farklı değil ama tuhaf bir çekiciliği de var...'

 

 

ŞEKER ADAMIN LANETİ

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... ‘Şeker Adam’ın Laneti’, İtalyan yönetmen Luca Guadagnino’nun yönettiği 2018 yapımı yeniden çevrim ‘Suspiria’yı hatırlattı bana. O da 1977 yapımı orijinal filmin yeni bir yorumuydu ve görsel olarak çok özenliydi. Ama orijinal filme oranla her anlamda fazlalıklarla doluydu. ‘Şeker Adam’ın Laneti’nin orijinal filmle ilişkisi ise daha dürüst geliyor bana. Bir devam öyküsü anlatması ve ilk filmi ‘temize çeken’, yeniden anlamlandıran yanlarıyla Suspiria’ya oranla daha çok sevdim. Her şey bir yana, McCoy’un şeytanla anlaşan Doktor Faust’u hatırlatan hikâyesinin de ilgiye değer olduğunu düşünüyorum. Bir sanatçı filmi olarak görebiliriz çünkü politik boyutun yanı sıra Yahya Abdul-Mateen II’nin oyunculuğuyla işin dram tarafı da yürüyor.

‘Şeker Adam’ın Laneti’ sadece korku gerilim sevenlere hitap etmiyor. Özellikle ‘art-house’ ile tür sinemasının buluştuğu filmleri sevenlerin görmesi gerekiyor.

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Yönetmenliğini Nia DaCosta’nın üstlendiği, senaryosunu Peele’ın yanı sıra DaCosta ve Win Rosenfeld’in kaleme aldığı 2021 model ‘Şeker Adam’ın Laneti’ (Candyman) belki bir başyapıt değil ama muhteşem bir film. Kişisel olarak Peele’ın çokları tarafından göklere çıkarılan iki filmini altı kalınca çizilmiş politik göndermeleri itibariyle pek sevmem ama bu kez atılan adım sosyolojik ve politik açıdan çok ince ve zarif hamleler eşliğinde, zamane meseleleri hakkında çok şey söylüyor. Orijinal yapıtta ana karakterin tarihsel gelişimiyle buluşuyorduk ama öyküde bu denli keskin siyasi refleksler yoktu... ‘Şeker Adam’ın Laneti’ tarihsel bir meseleye, insanlığın bitmez tükenmez bir yarasına gerilim filmi formatında, derin bakışlar atıyor. Korkutucu olansa filmin öyküsü ya da efektleri değil, süregelen ve her toplumda farklı kılıkta karşımıza çıkan ırkçılık belası... Yılın en iyi filmlerinden olan bu çalışmayı kaçırmayın derim...'

 

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Bir nevi film efsaneyi, ABD'de yüzyıllardır süren ırkçılığın yarattığı kaygı ve korkuların, siyahların kolektif hafızasında oluşan bir hayalet olarak yorumluyor. Takdir edilesi bu hamle, filme ciddi bir politik içerik kattığı gibi, Jordan Peele'nin Kapan ve Biz filmlerinde yaptığı politik temelli korku filmlerine yönetmen Nia DaCosta eliyle bir halka daha eklenmesine de vesile oluyor.
Odağında ırkçılık olsa da sadece bu değil filmin derdi... Kentsel dönüşümün hamlelerinden biri olan soylulaştırmanın yarattığı sonuçlar, 'piyasa sevgisi' uğruna sanat dünyasında sanatçının edilgen hale getirilmesi, toplumların kolektif hafızasının yok edilmeye çalışılsa bile bunun nasıl işlevsiz hale geldiği gibi farklı alanlarda da sözünü söylemekten çekinmiyor Şeker Adam'ın Laneti. Pandemi nedeniyle iyi filmlere pek de rastlayamadığımız bu yılın, şimdilik en iyilerinden biri var karşımızda. Kaçırmayın derim...'

 

 

KÜÇÜK ANNE

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): '... Topu topu 4-5 mekanda, 4-5 oyuncuyla ve 72 dakikada kotarılmış bir büyüme öyküsü “Küçük Anne”. Sadece bundan ibaret değil, hafızaya saygı duruşu, geçmişe bakış ve tabii ki bir kaybın ardından gelen yas ve onunla baş etme süreci. “Küçük Anne”, yönetmenin önceki filmleriyle hem tematik hem de estetik olarak ortak özellikler de taşıyor. Yazıp yönettiği 2011 tarihli “Tomboy” ve senaristleri arasında yer aldığı “Kabakçığın Hayatı” (Ma vie de Courgette) filmlerinde olduğu gibi çocukluk yıllarının zorluklarına bakıyor bir yandan. Diğer yandan ise “Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi”nde olduğu gibi hatırlamak ve anlamlandırmak üzerine bir şeyler söylemeye çalışıyor. Yine bu filmdeki gibi doğa ile hikaye/ karakter arasındaki ilişkiyi başarılı bir biçimde kuruyor...'

 

 

KÖRKÜTÜK

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Modern Danimarka sinemasının kayda değer yaratıcılarından Thomas Vinterberg’in yönettiği ‘Körkütük’ (‘Druk’), içkiye olan düşkünlüğüyle bilinen İskandinav coğrafyasından etkileyici bir hikâye anlatıyor. Bu yıl Oscar’da ‘En İyi Uluslararası Film’ dalında, BAFTA’da da ‘İngilizce Olmayan En İyi Film’ kategorisinde ipi göğüsleyen bu ilgi çekici yapımı sempatik, anarşik tonlar taşıyan, komedi ve hüznün iç içe geçtiği bir yapıt olarak tanımlamak mümkün. Mads Mikkelsen’i 2012 tarihli ‘Onur Savaşı’ndan (‘Jagten’) sonra tekrar Thomas Vinterberg’le bir araya getiren bu projede Tommy rolündeki Thomas Bo Larsen de çok iyi oynuyor...'

 

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): '... “bir rüya olan gençliğin” bittiğinin ayırdına varmış bir grup erkeğin kendilerini mutlu etme, yeniden hayata anlam katma çabalarında kullandıkları basit bir araç olarak düşünülebilir alkol. Dolayısıyla Thomas Vinterberg, film boyunca alkol hakkında hiçbir yargıda bulunmuyor. Karakterlerini de yargılamıyor. Ki bir filmden beklenmesi gereken bu tutum, filmin eksiğine dönüşüyor kanımca. Bu ‘bunalım’ haline daha sert yaklaşmak ve belki bir miktar yargılayıcı olmak belki de yeni bir aşama için zorunludur! Bu haliyle erkeklerden ayrılamayan kamera, onların dünyasını seyirciye açarken kadınlara hiç alan tanımıyor. Martin’in eşi Anika filmin içinde önemli bir yer tutsa da onun dünyasına hiç giremiyoruz. Hikâye Anika’yı işlevli hale getirmeyi beceremiyor ya da buna ihtiyaç duyulmuyor. Diğer kadınlar da benzer bir biçimde temsil ediliyor maalesef. Kanımca Thomas Vinterberg de karakterlerine fazlaca merhametli davranıyor...'

 

 

ZİHİN GEZGİNİ

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... ‘Zihin Gezgini’nin duygusal olarak beni yakalayan ve etkileyen bir film olduğunu söyleyemem. Nick Bannister dahil hiçbir karakteri çok derinlikli bulmadım. Mae uzun süre çok dışarıdan baktığımız, bağ kurmakta zorlandığımız biri. Buna karşılık, Thandiwe Newton’un yorumunun katkısıyla Watts’ın daha ilgiye değer ve olumlu anlamda karmaşık bir karakter olduğunu düşünüyorum. Rüşvetçi polis Cyrus Booth (Cliff Curtis) ve zengin adamın takıntılı eşi Swati (Marina de Tavira) başta olmak üzere diğer yan karakterler ise dramatik açıdan çok zayıflar. ‘Zihin Gezgini’nin bir başka sorunu aynı anda birkaç türü bir arada götürmeye çalışması galiba… Çünkü hiçbirinin tam olarak hakkını veremiyor. Modern kara filmin öncüsü sayılan 1975 yapımı ‘Chinatown’daki gibi şehirdeki güç zehirlenmesine ve yozlaşmaya bağlanan entrikanın pek parlak olduğunu söyleyemem. Sonuçta, alt metinler açısından fakir bir film ‘Zihin Gezgini’…'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Filmin problemi sanırım felsefi anlamda derinlere dalma ve seyircisini de diplere çekme isteğine karşın yüzeysellikten pek kendini kurtaramayışı olmuş. Öykünün görsel açıdan ilginç yapısı ve meselelerin filizlendiği dünyanın mimari tanımları bazı çekicilikler taşısa da belirli noktalardan sonra istenen etkiyi yaratamıyor. Hugh ‘Wolverine’ Jackman, Bannister’da tabii ki sırıtmıyor ama o eski romanların uyarlamalarındaki Humprey Bogart türünden unutulmaz bir dedektif portresi çizmiyor. Yardımcı Watts’da Thandiwe Newton da gayet iyi bir performans ortaya koyuyor. Filmin göz kamaştıran unsuruysa Rebecca Ferguson. İsveçli aktris, Mae rolünde, sinemanın unutulmaz kadın oyuncularının ışıltılarını perdeye taşıyor. Özellikle şarkı söylediği sahnelerde muhteşem... Ben, kirli polis Boothe’de karşımıza gelen Cliff Curtis’i de beğendim; ses tonu ve vurgularıyla Robert De Niro’yu andırıyordu. Sonuç olarak öyküsü itibariyle ‘film-noir’ (kara film) tadı sunan, ‘Blade Runner’a da selam gönderen ‘Zihin Gezgini’, izlenmeye değer.'

 

 

COLLECTIVE

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ... “Colectiv”, bir yanıyla böylesine önemli bir alanın ranta açılmasının yarattığı halk sağlığı sorunlarının dehşetini gözler önüne sererken diğer yandan ‘sosyalizm’ sonrası Romanya’da ortaya çıkan yağma kapitalizminin vardığı boyutları göstermesi açısından da ibret verici. Alexander Nanau’nun belgeseli, gazeteciliğin siyasallaşmasının değil, gazetecinin kamu yararına siyasal bir tutum takınmasının öneminin de altını çiziyor bir kez daha.

 

 

GERÇEK KAHRAMAN

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... Birçok başka filmden esinlenmesine rağmen ‘Gerçek Kahraman’, özgün olmayı başarıyor. Karakterlerin tek boyutlu kaldığı, temaların öyle çok fazla derinleşmediği ve her şeyin üç aşağı beş yukarı öngörülebilir olduğu bir film seyrediyoruz. Ama daha ilk sahneden başlayan mizah duygusu filme çok şey katıyor; popüler kültür göndermeleri içeren sürprizli ve eğlenceli sahnelerle zaman su gibi akıp gidiyor. Başarılı bir iş ortaya koyduğu ‘Stranger Things’ dizisi ve ‘Müzede Bir Gece’ filmleriyle tanıdığımız yönetmen Shawn Levy, özellikle Free City adlı video oyununun içinde geçen sahnelerde, canlı, aydınlık, ferah ve rengarenk bir görsel dünya kuruyor. Aksiyon duygusundan ziyade yer yer gerçeküstü imgeleri akla getiren özel efektler, görsel açıdan filmin cazibe merkezini oluşturuyor. Öte yandan, asıl olarak duygusal komedi tonuyla öne çıkan bir film ‘Gerçek Kahraman’… Guy ve Millie arasındaki duygusal bağın Ryan Reynolds ve Jodie Comer’ın katkısıyla filmin en ilgiye değer yanlarından biri olduğunu; filmin gelecekte daha çok bu sıra dışı sevgi öyküsüyle hatırlanacağını düşünüyorum. Son olarak, Dwayne Johnson, Hugh Jackman ile Tina Fey’in bazı sahnelerde dublaj yaptıklarını ve filmin belki de en çok güldüren repliğinin Tina Fey’den geldiğini belirtelim.'

 

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): '... Taika Waititi’nin de Antwan karakterinde oldukça iyi olduğunu belirtelim yeri gelmişken. Yalnız Ryan Reynolds’un daha ilk dakikadan itibaren kullanılışının “Deadpool” filmleriyle aynı olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Haliyle eğlenceli olmasına eğlenceli ama işin kolayına kaçan bir komedinin olduğu söylenebilir. “Müzede Bir Gece”, “Sürüsüne Bereket” filmlerinden tanıdık yönetmen Shawn Levy, yaklaşık iki saatlik sürenin uzunca bir bölümünde ritmi tutturmayı başarsa da sonlara doğru hem görsel olarak hem de hikaye olarak klişelere sığınmaya başlıyor. Aşkın gücü, iyiliğin kapsayıcılığı, pişmanlığın erdemi derken mutlu ama açıkçası sıkıcı bir final karşılıyor bizleri…'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... ‘Müzede Bir Gece’ serisiyle tanınan Shawn Levy’nin filmi ‘Gerçek Kahraman’ (Free Guy) bir video oyununda sıradan bir karakterken kimliğini sorgulamaya başlayan, sonrasında yaşadığı ‘Free City’ sınırlarında yıldızı parlayan bir öncüyü anlatıyor. Öykü, insanın aklına Jim Carrey’li ünlü klasik ‘The Truman Show’u da getiriyor elbet… Oyunun yaratıcılarından Millie’nin ‘avatar’ına olan aşkıyla bir anlamda şirazesi kayan Guy, içinde bulunduğu çemberi yarmak için mücadele ederken hikâyenin kötü adamı Antwan da asi olarak gördüğü Guy’ı yok etmeye çabalıyor. Matt Lieberman ve Zak Penn ikilisinin kaleme aldıkları senaryonun açmazları kendisini gizleyemiyor: Guy’ın nasıl olup da sistem dışına çıktığına dair ikna edici bir açıklama yok. Ama Ryan Reynolds’ın sürüklediği ‘Gerçek Kahraman’ı sevimli bir film olarak nitelendirmek mümkün.'

 

 

SNAKE EYES: G.I. JOE ORIGINS

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... Schwentke, senaryodaki bu zaafları unutturmaya çalışan bir yönetmenlik sergiliyor. Müzik, kurgu ve aksiyonla seyir keyfini yukarda tutmaya çalışıyor. Bu arada, özellikle Tokyo sahnelerinde görüntü yönetmen Bojan Bazelli ile bariz bir kara film estetiği yakalamaya çalıştığını görüyoruz. Kuşkusuz gündüz sahneleri var ama şehirdeki gece çekimleri ağır basıyor. Anlatımda olduğu gibi görsel atmosfer de hikâyenin önüne geçmiyor. Gerçi oyunculuk ve dram ağırlıklı bir film değil ama kadro elinden geleni yapıyor. ‘Crazy Rich Asians’ ile tanınan Malezyalı – İngiliz oyuncu Henry Golding oyuncu olarak ‘aksiyon kahramanı kumaşı’na sahip olduğunu gösteriyor. Snake Eyes’dan sonra çelişkileri ve çatışmalarıyla filmin görece en iyi yazılmış karakteri Akiko’yu canlandıran Haruka Abe de iyi. Andrew Koji’nin canlandırdığı Tommy, aslına bakarsanız finalde yaşadığı değişim açısından öykünün en komplike ve sürprizli karakteri ama senaryonun onu finale hakkıyla hazırladığını söylemek mümkün değil...'

 

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Açıkçası ilk iki film düşünüldüğünde daha elle tutulur bir senaryo ve film var karşımızda. Bir kere G.I. Joe'nun, Amerikan militarizmini yüceltme işlevinden, bunun getirdiği Amarikanvari aksiyondan vazgeçilmiş. Daha bireysel bir hikaye üzerinden insanın kendi nefsiyle mücadelesine odaklanılmış. Genel olarak film ana karakterlerin hırs, açgözlülük, intikam ateşi çemberinden geçerken neler yaptığıyla, nasıl kararlar verdiğiyle ilgileniyor. Bu da G.I. Joe: Snake Eyes'ı ilk iki filme göre daha farklı bir yere konumlandırıyor. Ayrıca yönetmen Robert Schwentke'nin görece Amerikan aksiyon filmlerinden ziyade Japon aksiyon sinemasına sırtını dayama tercihi, filmin atmosferini buna göre oluşturması, ninja kültürünü yüceltme çabaları da bu konumlandırmayı güçlendiriyor. Ama unutulmamalı neticede bu da bir G.I. Joe filmi... G.I. Joe ve Kobra bu hikayenin neresinde devreye giriyor derseniz? O da sürpriz olsun ama devreye girdikleri noktada rol çalmaya çalışmıyorlar, bu da filmin bir başka güzelliği. Son tahlilde değişen dünyaya göre kendini adapte eden bir G.I. Joe var karşımızda. Devamının gelmesi de muhtemelen. (Çünkü G.I. Joe dünyasının diğer bir kahramanı Storm Shadow da işin içinde). Fakat bu tarza devam edilir mi, yine günün sonunda Amerikan propagandasına dönüşür mü orası da bilinmez...'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... 70’li yıllar Uzakdoğu dövüş sporlarının hâkim olduğu birçok filmin sinemalara uğradığı dönemdi. ‘Snake Eyes’ sanki o filmlerin, “Anglosaksonlar da izlesin” diyerek çekilmiş hali gibi. Bir yandan eller, öte yandan kılıçlar kullanılıyor ve arada bir hayata dair felsefi tanımlamalar, bilgelik ifadeleri, ruh güzelliği, temiz kalp, gözlerde okunan onur, gurur vs. gibi ifadeler karakterlerin ağzından çıkarak seyirci bir anlamda huzur sokağına çağrılıyor! Film ayrıca çokuluslu oyuncu kadrosuyla dikkat çekiyor. Mesela Snake Eyes rolündeki Henry Golding Malezyalı. ‘Kan kardeşi’ Andrew Koji İngiltere doğumlu, klanın güvenlik şefi Haruka Abe Japon, eğitimcilerden ‘Hard Master’ı canlandıran Iko Uwais Malezyalı, bir diğer eğitimci ‘Blint Master’ı oynayan Peter Mensah Ganalı... Sonuçta, bildik limanlara uğrasa da ihanet ve sadakat gibi değerler eşliğinde gelişen öyküsüyle bu Uzakdoğu aksiyonu, bence ‘G.I. Joe’ serisinin belki de en mütevazı (öyle ki bilgisayar efektleri bile sadece dev anakondalar için kullanılmış sanki) ama en iyi filmi olmuş.'

 

 

JUNGLE CRUISE

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '...  Film akıp gidiyor ama olayların ilgiye değer şekilde geliştiği, öyle çok parlak bir hikâye örgüsünden söz edilemez. İlerleyen bölümlerde bazı sürprizler bekliyor bizi ama her şey bittiğinde hikâyenin bende kalıcı bir iz bıraktığını söylemem zor. Lily ile Frank arasındaki bol çatışmalı romantik komedi öyküsüne senaryonun en sağlam damarı gözüyle bakılabilir aslında. Ama esinlendiği John Huston klasiği ‘The African Queen’ (1951) ile karşılaştırmamak şartıyla… Hikâye, özel efekt şovu içeren sahneleri peş peşe sıralamanın ötesine geçemiyor sanki. Glenn Ficarra, John Requa ve Michael Green imzasını taşıyan senaryonun kayda değer en önemli artısı, karakterleri aksiyon ve maceraya kurban etmeden ön plana çıkarabilmesi. Tam da bu nedenle, filmin sağlam yanlarından birinin oyunculuk olduğunu düşünüyorum. Başta Emily Blunt, Dwayne Johnson, Jack Whitehall ve Jesse Plemons olmak üzere herkes elinden geleni yapıyor, filmi yukarı taşımayı başarıyorlar...'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Emily Blunt’ın sevimli güzelliğine kaslarıyla Dwayne Johnson’ın eşlik ettiği (bence kimyaları tutmamış ama) yapım, iki saatlik süresine rağmen gayet keyifle izlenen bir macera filmi olmuş. Amazon’un renkli coğrafyası, kapitalist dünyanın farkına varmış yerlileri, altı doldurulmuş bir efsane, sürekli aksiyon derken zevkli bir seyirlik var karşımızda. Son olarak öyküdeki iki kardeş temasının da ‘The Mummy’ serisini, Lily’yle Frank arasındaki gelgitli ilişkinin Huston’ın ‘The Africa Queen’ini, Aquirre’nin hasta kızını hayat ağacıyla kurtarma arzusunun ise Aranofsky’nin ‘The Fountain’ını hatırlattığının altını çizelim.'

 

 

THE SUICIDE SQUAD: İNTİHAR TİMİ

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... 2016 yapımı ‘Suicide Squad’ birbirinden kopuk, video klip gibi sahnelerle ilerleyen, duygusuz bir özel efekt şovunu andırıyordu. Yeni film de baştan sona bir özel efekt şovu ama karakterleri, mizah duygusu ve kendini çok ciddiye almayan matrak hikâyesiyle ilkinden çok daha iyi. Hikâye demişken Bloodsport ve ekibi ortaya çıkmadan önce olup bitenleri seyrettiğimiz ilk bölümün, seyircinin beklentilerine meydan okuyan, şaşırtıcı bir yanı olduğunu belirtelim.

‘The Suicide Squad’: İntihar Timi’ni James Gunn’ın Marvel için çektiği ‘Galaksinin Koruyucuları’ kadar sevdiğimi söyleyemem. Filmdeki abartılı şiddeti de öyküyle çok bağlantılı bulmadım ne yazık ki… Ama yine de türün meraklılarına tavsiye ederim.'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Senaryo yer yer komik ve ilgiye değer göndermelere sahip. Politik referansları da bol; mesela sisteme başkaldırdığı için bir hilkat garibesine kurban edilen muhalifler, gazeteciler; tam da günümüz baskıcı rejimlerinin aradığı yöntem. Problem şu ki, filmin bir aksiyon fantezisi olduğu kabul edilerek gündelik siyasetin ve gidişatın doğrularına çarpan unsurları, nihayetinde öykü içinde törpülenmiş. ABD’nin geçmişte adada yaşanan ihlalleri bildiğinin, hatta kimi deneyler için baskıcı yönetimle anlaştığının altı çiziliyor ama son düzlükte “Evet, aramızda kötüler var ama hepimiz öyle değiliz” türü, faturayı sistemden çok bireye çıkaran bir iyimserlikle karşılaşıyoruz. “Böylesi bir filmde bu kadar ciddiyete, dünya meselelerine gerek var mıydı ki zaten” diyebilirsiniz. Benim savunum şu: “Madem fantezi yapıyorsunuz, sonuna kadar gidin.” Araya birkaç hesap soran devrimci karakter koyarak temize çıkmak zor! Üstelik adını ünlü çizgi roman karakterinden almışa benzer hayali Corto Maltese de Küba’yı andırır biçimde tasvir edilmiş...'

 

 

BLACK WIDOW

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): '...  "Tepetaklak", "Savaşın Gölgesinde" ve "Berlin Sendromu" filmleriyle tanıdığımız Avustralya doğumlu yönetmen Cate Shortland, karakterlerini birer ‘kahraman’ olmaktan sıyırıp normalleştiriyor. Evet, büyük bütçeli bir Hollywood filminden bekleneceği üzere aile vurgusu öne çıkarılıyor ama birçoğunda olduğu gibi vıcık vıcık bir anlatıya mahal vermiyor yönetmen. Üstelik aile olmak için kan bağının gerekli olmadığına vurgu yapıyor bir kez daha. Ve son olarak karakter odaklı anlatısına rağmen aksiyon açısından da ilgilisini tatmin edecek gibi görsel atmosfer inşa etmeyi başarıyor. Bütün bunlara rağmen, filmin kötü karakterinin motivasyonu konusunda sıkıntılı olduğunu söylemeden geçmeyelim. “Avengers”ta Thanos’un bile evrenin yarısını yok etmeye kalkışırken kendince bir motivasyonu vardı. Kalanları kurtarmak! Ancak Dreykov’un bu kadar kötü olmaktaki muradının ne olduğu konusunda filmin yeterince net olduğunu söylemek zor...'

 

 

KORKU SEANS 3: KATİL ŞEYTAN

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Lanetli Gözyaşı filmiyle tanıdığımız yönetmen Michael Chaves, korku sinemasına yabancı biri değil. Lakin anladığımız suç filmlerinin kodlarına da vakıf. 'Hayalet avcıları'mızı dedektif gibi kullanırken kamerası da açıları da filmin renkleri de suç filmi ayarlarına dönüyor. Korku seansları başlayınca ise ayarlar değişiyor. Bu anlamda Chaves iki tür arasında görsel bir estetik harman yaratıyor. Ama yazdığım gibi genel hikaye korku türünü seven ve türün geçmişine vakıf olanlar için fazlasıyla bildik. Hikayenin finali itibariyle de tüm olup biteni bir yere bağlama noktasında pek de yaratıcı değil. Hani iblisi bu dünyaya davet eden kişinin neden böyle bir şey yaptığına dair etkili bir argüman sunmuyor. Ha mahkeme şeytanın varlığını kabul ediyor mu derseniz, orası da filme kalsın...'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... ‘Korku Seansı 3’te ise film ‘Lanetli Gözyaşları’nı da yöneten Michael Chaves’e teslim edilmiş. Bu kez daha çok atmosfere ağırlık verilmiş, su yatağından çıkan, banyo perdesi üzerinden korkutan ‘iblis’, morglarda ayaklanan ölüler (zombi demek lazım mı, bilmiyorum ama) istenen gerilim etkisini sağlıyor. Her zaman olduğu gibi Vera Farmiga ve Patrick Wilson’ın sürüklediği yapımda, ben ‘iblis’i canlandıran Eugenie Bondurant’ı (karizmatik geldi bana) ve emekli rahip Kastner rolündeki John Noble’ı bir hayli beğendim. Sonuç olarak serinin çıtasını aşağı düşürmeyen, istediği etkiyi yer yer yaratan bir film olmuş...