BU İKİLİYE DİKKAT!
George Lucas’ın ‘evladiyelik’ serisinin ilk filmi ‘Star Wars’ gösterime girdiğinde takvimler 1977’yi gösteriyordu (bizim salonlarımızaysa 1979’da uğramıştı). İlham kaynakları arasında Frank Herbert’ın o zamanlar sinemaya uyarlanmamış kült bilimkurgusu ‘Dune’u da içeren bu ‘uzay operası’, her çiçekten bal alan bir yapıya sahipti ve aksiyon, mistisizm, ağırlıklı olarak western, Freudyen okumalar, iyi-kötü mücadelesi, demokrasi savaşı derken geniş bir perspektifte seyretmenin karşılığını alıyor ve sinema tarihinin en bilinen serisi olarak zihinlerde yer ediyordu.
Lucas iyi bir yapımcıydı ama yönetmenlik vasıfları aynı düzeyde seyretmiyordu ve üçlemenin diğer halkalarında (‘The Empires Strike Back’/1980 ve ‘The Return of Jedi’/1983) kamera gerisine başka isimler (Irvin Kershner ve Richard Marquand) geçecekti. İşin ideolojik yanına gelince; George Lucas ‘Star Wars’ üçlemesini zihninde kurarken Watergate skandalını yaşayan ama asıl olarak Vietnam Savaşı’nın yaralarını sarmaya çalışan bir topluma sesleneceğini düşünüyordu. Sonraları Chicago Tribune gazetesine verdiği bir söyleşide Nixon’ın Vietnam Savaşı’nın yarattığı tahribata rağmen yeniden başkan olmak için aday olma uğraşı vermesinin kendisini demokrasilerin nasıl diktatörlüğe dönüştüğü konusunda tarihsel olarak düşünmeye sevk ettiğini belirtmişti. Öte yandan 1980’lerde, yarattığı âlemde hüküm süren ‘İmparatorluk’un, zalim askerlerinin ve önderlerinin Sovyetler Birliği’ni refere ettiğini yazıp çizen çoktu (ben de bu kanaatteyim). Nihayetinde Amerikalı liberal kafa böyle çalışıyordu; aynı tarihsel kesitte ABD, birçok ülkede solcu liderleri devirip askeri diktatörlüklere alan açarken kimi metaforlarla süslü Lucas’ın serisi de her tarafa çekilen bir zeminde kendi yolunu çiziyordu.
Orijinal seri ve dizi kulvarı
Uzayda geçen bu western’i, kahramanlarını, tuhaf yaratıklarla dolu evreni, bazen ışın tabancasına bazen de ışın kılıcına başvuran karakterleri seyirci çok sevdi ve sonradan ana serinin önü, arkası, yanı, sağı solu derken 1977’den
bu yana bu dünyadan üretilmiş birçok film ve platformlar döneminde de dizi izledik. Ben genel toplamda nostaljik reflekslerle orijinal seriyi kendime yakın bulurken dizi kulvarında da ‘The Mandalorian’ı beğenirim.
Amerikan sinema sektörü dahilinde oyuncu, yapımcı, yazar ve yönetmen kimlikleriyle her cephedeki maharetli bir isim olan Jon Favreau söz konusu dizinin de aynı zamanda yaratıcısı. Marvel evrenine ait ‘Iron Man 1 ve 2’ filmlerinin yanı sıra Rudyard Kipling uyarlaması ‘Orman Çocuğu’ (The Jungle Book) ve ‘Aslan Kral’ın (The Lion King) son versiyonuna imza atan Favreau, ‘The Mandalorian’da hikâyeyi kronolojik açıdan ‘Jedi’ın Dönüşü’nden (The Return of Jedi) sonra başlatırken sahaya ahlaki ikilemleri olan bir ödül avcısını sürüyordu. Mandalorian ırkına mensup bu bir tür kiralık katilin ismi ‘Din Djarin’di ve önceden profesyonelce davranırken sonraları evreni zamanında inim inim inleten ‘İmparatorluk’a karşı mücadele edenlerin yanındaydı. Clint Eastwood’un, Sergio Leone imzalı ‘spaghetti western’lerinde çizdiği ya da Red Kit’in macera sonlarında seslendirdiği “Evimden uzakta bir kovboyum” türü bir profile sahip olan bu silahşor, aldığı bir işte teslimatı gerçekleştirmeyip kurbanını bir anlamda evlat ediniyor ve sonradan yetenekleri kıyıya vuran Grogu’yla ilginç bir ikiliye dönüşüyordu. Din Djarin’le hayranlarının taktığı ‘Baby Yoda’ ismiyle daha fazla anılan Grogu, adeta bir baba-oğul kimliği kazanıyor, birinin soğukkanlılığı, cesareti ve silah kullanma becerisi, diğerinin de doğaüstü vasıfları bir araya gelince yenilmez bir yapı ortaya çıkıyordu.
Üç sezonluk dizi serüveninin ardından ‘The Mandalorian’ ve ‘Grogu’ ikilisi şimdi de bir sinema filmi olarak huzurlarımızda. Öykü özetle şöyle: Mandalorian ve
Grogu, buzlarla kaplı bir gezegende İmparatorluk Savaş Lordları’ndan birinin koruma karşılığında daha fazla para istediği bir toplantıyı basıyor. Eylem sonrası yeni yapının liderlerinden Albay Ward’a giderek farklı bir görev siparişi alıyor: Jabba the Hutt’ın kaçırılan oğlu Rotta the Hutt’ı gladyatör türü dövüşlerde kullanan bir mafyözden kurtarmak. Bu işin üstesinden gelmeleri durumunda Jabba’nın halası ve amcası Albay’a fotoğrafı bile olmayan eski bir İmparatorluk üyesi (Komutan Coin) hakkında bilgi verecektir. Lakin kurtarma işleminde farklı bir süreç yaşanıyor ve...
‘Star Wars: Mandalorian ve Grogu’ ismini taşıyan bu yapım, doğrusunu söylemek gerekirse zorlama bir öyküye sahip. Ayrıca hikâyede Lucas’ın yarattığı âlemde sıkça gördüğümüz ‘ihtiraslı kötü adam’ tipolojisinin uzantıları da yok. Jon Favreau’nun, senaryosunu Dave Filoni ve Noah Kloor’la birlikte kaleme aldığı yapım, üç sezonluk dizinin süre anlamında sanki iki ya da üç bölümlük genişletilmiş devamı gibi.
‘Star Wars’ geleneğindeki abartılı ışın kılıcı düelloları, görkemli intikam sahneleri ve anlar izlemiyoruz, serinin ruhuna damga vuran western havası ve ana karakterin ‘ağır abi’ profiliyse devam ediyor. Öte yandan öyküde Grogu’nun tek başına sahnede olduğu dingin bir bölüm var. Burada ‘Baby Yoda’ orijinal Yoda’nın gezegeni Dagobah’ın coğrafyasını andıran bataklık benzeri bir yerde vasıflarını ortaya koyarak dostu Mandalorian’ın sağlığıyla ilgileniyor; bence burası filmin en iyi bölümlerindendi. Grogu’nun ‘Şirinler’i (The Smurfs) de hatırlatan Anzellanlarla (minik, sevimli, usta teknisyen grubu uzaylılar) aynı gemide yolculuk etmesi fikri de
hoştu. Evet, filmin kötü adamı yoktu ama Mandalorian ve Grogu ikilisinin hikâye boyunca kapıştığı çok sayıda tuhaf yaratık vardı.
Maskenin arkasındaki kim?
Bir Mandolarian’ın yüzünü görürseniz ölürsünüz. Bu bakımdan film boyunca maskenin arkasında kim var diyorsanız, bir kereliğine tıpkı dizide olduğu gibi Pedro Pascal’ın olduğunu fark ediyoruz. Soğuk yapılı ödül avcısına Şili kökenli aktör hayat verirken Lateef Crowder ve Brendan Wayne de bu karakter için dublörlük yapmış. Yeni Cumhuriyet için çalışan Albay Ward’da Sigourney Weaver karşımıza gelirken Rotta’ya da Jeremy Allen White sesini vermiş. Üstat Martin Scorsese de Mandalorian’ın bilgi aldığı minibüste yemek satan Ardenyalı (dört kolu olan maymun benzeri zeki bir tür) bir şefi seslendirmiş.
‘Star Wars: Mandalorian ve Grogu’ görkemli bir yapıt değil (bu arada bir sahnesi ‘Blade Runner’ı andırıyordu) ama izlenmesi hoş bir film. Ben diziye yüzü kedileri andıran Grogu yüzünden vurulmuştum, keşke burada da Grogu ağırlıklı bir senaryo kaleme alınsaymış. Akıl vermek gibi olmasın ama belki bir sonraki adım ‘Baby Yoda’ üzerine kurulu olur; mesela Mandalorian kaybolur ve Grogu film boyunca onu arar!
UĞUR VARDAN (HÜRRİYET/23/05/2026)

.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)


.jpg)


.jpg)
(5).jpg)
.jpg)






