Murat Erşahin Sinemadan Çıkmış İnsan

27 KASIM 2020

26 Kasım 2020 Perşembe 19:41
Murat Erşahin Sinemadan Çıkmış İnsan

Koronavirüs (COVID-19), dünya genelinde hızla can almaya devam ediyor! Virüsten, kendimizi ve sevdiklerimizi mümkün olduğunca izole ederek korunmaya çalışıyoruz. Sosyal mesafelerimizi koruyarak, hijyen kurallarına sıkı sıkıya uyarak ve maskelerimizi evlerimizin dışında asla çıkartmamaya çalışarak. Umuyoruz bu zorlu günler sona erecek yakında.
Bazı salonlar yeni tedbirler uygulayarak kontrollü biçimde Temmuz ayından itibaren kapılarını açmışlardı. Kademeli ve kısmi olarak yaklaşık beş ay önce yeniden başlayan vizyona, 17 Kasım günü alınan bir dizi karar sonucu yeniden ara verildi. Covid-19 tedbirleri gereği sinema salonlarının yılsonuna dek kapalı olacağı açıklandı. Umuyoruz sağlıkla açılır perdeler en kısa sürede. Şimdi kendimizi ve sevdiklerimizi pandemiden korumak, umutla beklemek zamanı.
Siz değerli okuyucularla, henüz vizyon filmsiz kaldığı ilk günlerden bu yana, Mart ayından bu güne, artık hayatta olmayan canım ‘Sinema’ dergisindeki ‘Sinemadan Çıkmış İnsan’ adlı köşemde, geçmiş sayılarda yayınlanmış eski yazılarımı paylaşıyorum. Mart-Nisan-Mayıs-Haziran-Temmuz-Ağustos-Eylül, Ekim ve nihayet Kasım aylarında, köşemde yazdığım eski yazıları… Bu hafta, 2012 ve 2013 yıllarının Kasım ayını ziyaret ediyoruz. O yılların Kasım’ında sinema ve vizyon gündeminde, ‘yeni’, ‘düzgün’ ve ‘iyi’ olan ne varsa yazıda yer alıyor…
Sinema salonlarına bir an evvel ‘temelli ve sağlıklı biçimde’ dönmeyi ümit ederek, koronavirüse karşı önlemlerinizi aksatmamaya ve içinizde yaşayan sinemadan çıkmış insanın elini kesinlikle bırakmamaya devam edin. Herkese sağlıklı günler!

 

Sinemadan Çıkmış İnsan / Sinema Dergisi / Kasım 2012

49. ALTIN PORTAKAL’IN ARDINDAN

Festivale ‘Aşık Veysel’ damgası!

Yarım yüzyıla göz kırpan Altın Portakal’ın kırk dokuzuncu mahsulüne dair akılda kalanlar: Ulusal Yarışma filmlerindeki genel vasatlık, Jüri alkış sıralaması, Çince reklam, Rekin Teksoy ziyareti, canlı heykeller, halkın popüler figürlere olan hayranlığı, Udo Kier, inatçı yağmur, halkın ilgisi, festivalde görevli gözleri ışıl ışıl gençler, emekçiler… Festivalin ana teması mizah, muhalefet ve demokrasiydi. ‘Muhalefet ve demokrasi’; sanatın olmazsa olmazlarıydı elbet. Mizah ise; ‘hemen her dalda ben de varım’ diyen Ömür Gedik’le gösterdi kendini. Açılış gecesinin müzikal sesi, yetersiz ‘solistlik’ performansı ile zayıf not aldı izleyiciden. Ondan fazla şarkıyı canlı seslendiren Gedik’in, ‘cüret’ olarak nitelenen ‘medeni cesareti’ ise övgüye değerdi!
Hülya Avşar’ın ‘Ulusal Yarışma Jüri Başkanı’ olarak açıklanmasıyla başlayan tartışmalar, festival sırasında da sürdü. Avşar’ın ‘Derin Düşün-ce’ filminin galasının ardından, salonu terk eden bir kadın izleyicinin; ‘bu çocuk pornosunu neden alkışlıyorsunuz?’ bağırışını onayladığı birçok basın mensubu tarafından görülüp, duyulunca, bir tartışma başladı. Avşar’ın filmi uzmanlara izletmesi ve ‘uygundur’ raporu alması, diğer jüri üyelerince tepkiyle karşılanınca, Avşar, bir basın açıklaması yaparak ‘bu girişimin yalnızca kendisini bağladığını, ayrıca sansürün her türlüsüne karşı olduğunu’ belirtti. Bu açıklama üzerine Barış Pirhasan hariç diğer jüri üyeleri, ‘Avşar’ın girişiminin bilgileri dışında gerçekleştiğini ve görevlerinin sadece ön jürinin elemesinden geçen filmler arasındaki en iyileri değerlendirmek olduğunu’ vurgulayan bir basın açıklaması daha yaptılar. Ulusal yarışma filmlerinden önce perdeye, herkesin ezberlediği iki reklam yansıdı. İlki, Sabah gazetesinin. İkincisi ise Çin iletişim şirketinin. İkinci reklam Çinceydi ve ‘yeni başlayanlar için Çince’ ders verildi. Çok alkış aldı, film öncesine niçin eklendiği netlik kazanmayan reklam. Son günlerde perdeden yok olunca, arandı. Sıcaktı, ‘can’dı.
Ve Antalya alkış raporu… Antalyalı seyirci, popüler isimleri alkışlamayı seviyor. Jürinin gala gösterimlerinde salona giriş sıraları değişti bir ara. En çok alkışı alan Selçuk Yöntem olunca, jüri başkanı Hülya Avşar, taktik değişikliği yaptı ve salona en son girmeye başladı. Alkış sıralaması değişmedi ama. Yöntem birinci, Avşar ikinci, Ayşegül Aldinç ve Sümer Tilmaç üçüncü, dördüncü sırada ise Mine Kırıkkanat yer aldı. SİYAD olarak meseleye el attığımızı ve alkış sıralamasında dört numaraya bir günlük de olsa, Tunca Arslan’ı yükseltmeyi başardığımızı söylemeliyim. Uğur Vardan yönetiminde, Tunca’nın salona adım atmasıyla başlayan ‘SİYAD Alkış Timi’nin üstün çabası sonucu; en çok ses getiren dördüncü güçlü alkışı yarattık. Festivale katılan biz sinema yazarlarından bir bölüm, 30 Mayıs’ta yitirdiğimiz üstadımız Rekin Teksoy’un Antalya’da bulunan kabrini ziyarete gittik. Hepimiz söylemek istediklerimizi söyledik Rekin ustaya! Az ve öz kalanları hep özlediğimizi… 
Ulusal Yarışma filmlerine ve ödüllere geçmeden önce bir özel gösterimden söz etmekte yarar var. Soner Yalçın’ın yönettiği ‘Menekşe’den Önce’ adlı belgesel, Sivas katliamını ve sonrasında yaşananları öykülüyordu. Büyük ilgiyle karşılandı jürinin yarışma dışı özel ödül verdiği belgesel. Gösterim öncesi, Soner Yalçın’ın gönderdiği mektup okundu. 12 Ekim Cuma akşamı kapanış töreninde verilen ödüller, ‘en iyi erkek’ ve ‘en iyi kadın oyuncu’ başta olmak üzere üç dört dalda tartışıldı. Yine de, Ferzan Özpetek’in başkanlığını yaptığı Adana jürisinden daha isabetli kararlar aldığı konuşuldu Antalya jürisinin. İlk filmlerin ve genç yönetmenlerin yılıydı 49. Antalya. ‘En İyi Film’ ödülü, 1981 doğumlu gurbetçi sinemacı Hüseyin Tabak’ın yazıp yönettiği ‘Güzelliğin On Par’ Etmez’e gitti. Ailesiyle birlikte ülkesini terk edip, Avusturya’ya yerleşen on iki yaşındaki Veysel’in öyküsüydü izlediğimiz. Yeni bir hayat kolay değildi bazıları için. O ‘bazılarından’ biriydi işte Veysel. Hayatına ışık saçan tek şey komşusu Ana’ydı. Yugoslav göçmeni kıza aşkını söylemekte zorlanmaktaydı. Babasının da çok sevdiği Aşık Veysel’den gelmekteydi adı ve o başucu türküsü: Güzelliğin On Par’ Etmez. Enfes türkünün sözlerini Almancaya çevirip, Ana’ya aşkını ilan etmek zorundaydı Veysel. Hayatın olanca zorluğu, zalimliği, adaletsizliği, yoksunluğu içinde zordu söylemek bir şeyleri. İnsani film, duygusunu aksettirmekte başarılıydı. Gözleriniz dolarak izliyordunuz perdedekini. Belli formüllere bağlı kaldığı aşikar film, naif yapısıyla bunu unutturuyordu. Samimiydi. Yoksuluz diyordu, gecelerimiz çok kısa. Çocuk oyuncu Abdülkadir Tuncer’e ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülünün verilmesi ise, jürinin seçkideki aktörlerin performanslarından memnun olmadığını gösteriyordu. Kadir İnanır, Ahmet Mekin, Ercan Kesal, hatta Ozan Bilen dururken; bir daha bir filmde izleyip izleyemeyeceğimiz belirsiz olan Tuncer’e ödül verilmesi şaşkınlıkla karşılandı. ‘En İyi Senaryo’, ‘En İyi Kurgu’, ‘En İyi Yardımcı Kadın (Lale Yavaş)’ ve Behlül Dal Jüri Özel Ödülü de, filmin kazandığı altın portakallar arasında yer aldılar.
Biz SİYAD üyelerinden birçoğunun favorisi ise ‘Zerre’ydi. 82 doğumlu Erdem Tepegöz’ün emekçi öyküsü epey dokunaklıydı. Belgesel gerçekliğinde memleket halleri. Hasta küçük kızı ve yaşlı annesine bakan; hayata tutunmaya çalışan Zeynep’in öyküsü. İşsizlik, yoksulluk, tıka basa imkânsızlıkla yoğrulmuş büyük şehrin küçük insanları. Korunaksız, yalnız. Onca yoksulluk varken gülümseme çabası. Yarına ertelenen umut. Havada uçuşan sayısız zerrecikler gibiydi gerçek kahramanları hayatın. Boğazınıza takılıp kalan şeyler filmin ardından. Perdeden geçen gerçeklik hissi. Haksızlık ve çaresizlik içinde günü kurtarma çabası. Ses ve görüntünün uyumu. En iyi ses çalışmasının belirgin olarak öne çıktığı film ‘doğruydu’. Filmin hemen her karesinde yer alan Jale Arıkan çok iyiydi. ‘En İyi Kadın’ oyuncu ödülünün ona verilmemesi, jürinin açıklanması en zor kararlarındandı kuşkusuz. Rüçhan Çalışkur ve Özay Fecht bir de. Özellikle Fecht’in performansı, olabildiğince gerçekti. SİYAD ödülünün yanı sıra, ‘En İyi İlk Film’, ‘En İyi Yönetmen’, ‘En İyi Sanat Yönetimi’ ödülleriyle ayrıldı geceden ‘Zerre’. Venedik film festivalinde ‘Genç Aslan’ ödülünü elde eden Ali Aydın’ın yazıp yönettiği “Küf”, sadece Tansu Biçer’e giden ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’ ve makyaj dalında verilen Dr. Avni Tolunay ödüllerini alabildi. 81 doğumlu yönetmen, çaresizlik, umutsuzluk ve kapkara bir yalnızlıkla örmüştü öyküsünü. Mesele ve biçimin buluştuğu film; festivalin en iyilerinden olarak gözükse de; biraz hesap, kitap, gönye, cetvel içeriyordu sanki. Ölçülü biçiliydi perdedeki. Nuri Bilge Ceylan planlarının neden eklemlendiği sorusu sonra. Ali Aydın’ı, Anadolu’nun zamanın yavaş aktığı, hatta ‘düştüğü’ sessiz bozkırında geçen öyküsünden sonra da izlemek gerek. ‘Vali’ adlı filmle tanıdığımız M. Çağatay Tosun’un yönettiği ‘Derin Düşün-ce’, içerdiği ensest meselesi ile hararetli tartışmaların yaşanmasına neden oldu. Toplumun kanayan yarası üzerinden, ‘arızalı’ bir ‘lolita’ öyküsüydü perdedeki. Bıçak sırtı film, sinemasal zaaflara sahipti. Anlatılamamıştı dağınık kurgulu iş. Ahmet Sönmez imzalı ‘Elveda Katya’, Anna Andrusenko’nun performansıyla ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ve ‘En İyi Müzik’ ödüllerinin sahibi oldu. Duygusal anları ve can alıcı diyaloglarıyla salondaki izleyicinin alkışını toplayan film, geleneksel Yeşilçam sinemasına saygılarını sunan klasik bir işti. TV filmi yapısı, ‘düz’ bir çizgi çizen anlatı ve birçok yerli yapımda eksik olan ‘sinema sihri’, ‘başı sonu olan’ filmin eksileriydi. Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi durumundaki ‘Evdeki Yabancılar’ın ayakları yere basmıyordu, boşlukta salınıyordu sanki. Perdeden geçmiyordu duygular. ‘Hile Yolu’, batıda yıllardır çok iyi örneklerini izlediğimiz politik sinemanın, atmosferi ve öykü çatısı pek iyi kurulamamış örneğiydi. Rezzan Tanyeli imzalı ‘Pazarları Hiç Sevmem’, Reha Erdem sinemasından tanıdığımız Florent Herry’nin kamerasıyla ‘En İyi Görüntü Yönetimi’ ödülüne uzandı. Biçim ve tarz denemesinin başarıya ulaşmadığını söylemeliyiz. Fazla sorunlu anlatımıyla, dağınık, tutarsız bir yapıya sahipti. ‘Ülkemiz yakın tarihinde derin izler bırakmış olan bir eğitim kurumuna dikkat çektiği ve büyük ölçüde unutturulan bu deneyimi tartışmaya açtığı’ gerekçesiyle jüri özel ödülüne değer bulunan ‘Toprağın Çocukları’, binlerce aydının yetişmesine sebep olan Köy Enstitülerini öykülüyordu. Ali Adnan Özgür’ün filminin sineması zayıftı. Son tahlilde, fırsatın kaçmasına, böyle bir malzemenin iyi değerlendirilmediğine üzüldük. Tunç Okan’ın yirmi yıl aradan sonra çektiği ‘Umut Üzümleri’, oldukça eskimiş, demode bir sinema olarak göründü göze. Fakir Baykurt’un ‘Kaplumbağalar’ adlı öyküsünden uyarlanan film, Okan’dan beklenen atmosfer kurma becerisini karşılamıyordu. Anlatımdaki tekdüzelik ve tempo problemi, hissedilir sarkmalar yaratıyordu.
Antalya’da yağmur akşamları hız alıyordu. Şöyle sıkı bir yağıyordu gece, ardından güneş açıyordu sabahları. ‘Düşen yağmuru dinle’ diyordu Jose Feliciano. Akdeniz, filmler ve biz; salınıyorduk. 49. Altın Portakal’dan, 50. yılın heyecanı ile ayrılırken öncelikli dileğimiz; gelecek yılın yarışma filmlerinin çok daha kaliteli olmasıydı. Uçakta bir ara; kabin basıncı ve hava boşluğu kavramları üzerine düşünürken, portakala renk katan ‘festival teyzesi’ni görür gibi oldum. İnilecek piste olan uzaklık ve hava durumu bilgilerini veren kaptan pilotu alkışlıyordu!

(Kasım 2012 / Sinemadan Çıkmış İnsan / Sinema Dergisi)


 

Sinemadan Çıkmış İnsan / Sinema Dergisi / Kasım 2013

MAVİ YASEMİN

İnsanlığını çıkarıp askıya astıktan sonra, onu yeniden giyinmek ne kadar zor…

Timur Selçuk’un benzersiz bestelerinden ‘Halet Rezaki’nin Şarkısı’ takıldı aklıma Jasmine’in trajedisini izlerken. New York’un sosyal elitlerinden, jet sosyeteye mensup örnek eşlerinden biriyken, üç maymunu oynarken yani, aniden her şeyini yitirip, boşluğa dalarak kendi kendine konuşan eski burjuvanın, yeni evsiz kadına dönüşüm öyküsü şarkıdaki gibi: ‘Bıktım dünyayı sırtımda taşımaktan, hayatın yorgunuyum ben rahat vurgunuyum ben.’ Yetmiş sekiz yaşındaki Woody Allen, halen o kadar genç ki! Tıkır tıkır işleyen, zeki, incelikli, müthiş bir iş. Büyük usta, Avrupa dönüşü sonrası, ülkesinde çektiği filmle, ince bir mizahın omuz başında yükselen can acıtan, yürek sökücü bir drama imza atmış. Perdede müthiş tespitler var yine. Sosyo ekonomik oluşlarıyla yeni dünyada yaşanan kabus. New York jet sosyetesinden, beklenmedik bir düşüşle, kan bağı olmayan, kendi gibi evlatlık, alt sınıftan, ‘emekçi’ kardeşinin yanına, San Francisco’daki yoksul eve gelen Jasmine’in öyküsü. Dolandırıcı eşinin hapse düşmesiyle, şaşalı geçmişine veda eden problemli kadının çıkmazı. İyilik ve kötülük. Sınıfsal durumlar, kapitalist ahlak, karakter ve insan halleri. Müthiş bir kurguyla, 2Match Point / Maç Sayısı’ndaki mesele ve görkeme geri dönüyor usta sinemacı. Başrolde Cate Blanchett tek kelimeyle olağanüstü! Sadece kendisinin değil, bütün zamanların beyazperdeye yansıyan en önemli performanslardan biri kesinlikle. Mike Leigh oyuncusu Sally Hawkins’de gayet iyi. Alec Baldwin, Bobby Cannavale, Peter Sarsgaard ve Michael Stuhlbarg kadronun diğer önemli isimleri. Güçlü aktörlerden, son derece olgun performanslar. Öte yandan, yine bir Timur Selçuk şarkısı ve Attila İlhan şiiri olan ‘Karantinalı Despina’daki tespit: ‘Olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması’. Alt sınıfın, büyük resme bakıldığında anlayışla karşılanan duyarsız zalimliği de son derece yansız verilmiş. Zihinden çıkması zor görünen parktaki final sonra! Sezonun kaçırılmaması gerekli yapımlarından. İzlendikten sonra devam eden ve uzun süre sizinle kalan filmlere özel bir örnek. Jasmine gibi, uzaklara bir yere dalıp, kayboluyorsunuz her şeyin ardından.

ALTIN PORTAKAL 50 YAŞINDA!

Tadı damakta kalan uluslararası seçki

On yılı aşkın süredir ‘yerinde’ ettiğim takip Altın Portakal Film Festivali için Antalya’ya ayak bastığımda bir ilk için hazırlamaya başladım kendimi. Uzun yıllar sonra ilk kez, ulusal yarışma filmlerini takip edemeyecektim. SİYAD Uluslararası Film Jürisi olarak görev yapacaktım festivalde. AKM Aspendos Salonu’ndan, Cinemaximum salonuna geçiş… İlk günün boşluğundan yararlanarak; iki ulusal yarışma filmini, AKM’nin tanıdık koltuklarında izledim. Film sonrası, bizi her zaman, aileden biri gibi sarıp sarmalayan Antalyalı dostlarla hasret giderdik. Festivalin basın sorumlusu, yüzü her zaman gülen, yardımsever Mustafa Koç’la örneğin.
Ardından uluslararası yarışma bütün hızıyla başladı. On film yer alıyordu yarışmada. Biri yabancı değildi; ‘Köksüz’. Kocaman bir ilk film olan ‘Köksüz’, Deniz Akçay Katıksız’ın ilk deneyimiydi. Hepimizin yüreğini çalarak, ödüllerle ayrılmıştı birçok festivalden. Babasız evler. Arada kalmış, ‘araf’ta nefes alıp veren küçük insanın acısı. Çıkışsızlık ve haykıramama. Öylece akıp giden gündelik hayat ve devam etmenin zorluğu! Tayland yapımı ‘36’, başkanlığını yönetmen Yeşim Ustaoğlu’nun üstlendiği ‘Uluslararası Yarışma Ana Jürisi’ tarafından en iyi film seçildi. Benim beğenimi de kazandı ama en çok sevdiğim olamadı! Telaffuzu doğal olarak kolay olmayan Taylandlı sinemacı Nawapol Thamrongrattanarit’in ilk uzun metraj deneyimiydi, 68 dakikalık yapım. Bir aşk öyküsüydü özünde. 36 plandan oluşuyordu film, aynı analog fotoğraf filminde yer alan kare sayısı gibi. Deneysel bir işti. Maket film gibi görünüyordu göze ilk başta. Sonra fark ediliyordu olgunluğu ve meselesi. Hafıza ve anılarımızda yer eden anlara, içi dolu bir hüzünle yaklaşıyordu film. Aşk, zihinde yer eden ve kolay kolay silinmeyen bir gerçeklikti. Bol ödüllü ‘A Fost Sau n-a Fost? / Bükreş’in Doğusu’ ve ‘Politist, adjectiv / Polis, Sıfat’ gibi yüreğe yerleşen filmlerin yaratıcı ismi Romanyalı sinemacı Corneliu Porumboiu’nun yeni filmi ‘Când se lasa seara peste Bucuresti sau metabolism / Bükreş’e Gece Çöktüğünde Ya Da Metabolizma’, yaman bir işti. Politikti, ülke gerçekliğini yansıtıyordu. Bir yandan istediğini gerçekleştiremeyen, sıkılmış, vazgeçmiş sinemacı, bir şekilde tutunmak isteyen aktris adayı, sektörün ruh hali ve usta yönetmenin alametifarikası haline gelmiş sabit planlar eşliğinde insan zavallılığı. Dijitalin ettikleri, batı mutfağı ile doğunun farkı, Monica Vitti, mideyi yok eden ülser ve gerçeklik… İlginçtir, Porumboiu’nun ‘Bükreş’in Doğusu’ ile 2006’da, yine Altın Portakal’da, Eleştirmenler Ödülü’nü kazandığı jüride yer almıştım. Hep gurur duyduğum bir karar olmuştur bu. Polonya’dan çıkagelen ‘Plynace Wiezowce / Dalgalanan Gökdelenler’, güçlü bir dramdı. Tomasz Wasilewski’nin ikinci uzun metrajı, toplumsal kabullenişi zor bir ilişkiyi, toplumsal ahlak ve ilişkilerdeki mahkumiyet esasları üzerinden mercek altına alıyor, öyküsünü, fikri ve vicdanı hür biçimde, kara bir hüzünle kapatıyordu. Ana karakterlerden ‘Kuba’yı canlandıran Mateusz Banasiuk, geçmişten gelen bir Gary Oldman vurgusu yaratıyordu zihinde; müthişti. ‘Youth / Gençlik’, günümüz İsrail’inde geçen acı yüklü bir öyküydü. Tom Shoval’ın ilk uzun metrajında, töre, gelenekler, kurallar arasında sıkışmış ikiz kardeşlerin hikayesi yansıyordu perdeye. Ülkenin sosyo-ekonomik koşulları, sosyal adaletsizlik karşısında boğazda düğümlenen isyan, aile, intikam, aşk ve arkadaşlık. Bir de inadına devam etmek! Umudun yittiği anlarda verilmiş içsel sözler. Filmin çiftçilikle uğraşan iki amatör başrol oyuncusu, Leon ve Moshe Edery, birçok filmi bizle birlikte izlediler. Mısır yapımı ‘Al-Khoroug Lel-Nahar / Gündüz Gözüyle’ son derece acıklı hikayesiyle kalıcı hasara yol açabilecek dozdaydı. İlk sinema deneyimiydi, ülkesinin sıkışmışlığını ve çaresizliğini tavizsiz anlatan ve filmin her şeyi olan Hala Lotfy’nin dramı. Kahire’nin yoksul semtinde annesi ve yatalak babasıyla yaşayan genç kadın. Onun boğucu yaşamından tek bir gün. Ölümle yaşamın kol kola gezdiği, karanlık sokaklardan, buram buram yükselen umutsuzluk kokusu! ‘Nos Héros Sont Morts Ce Soir / Kahramanlarımız Bu Gece Öldüler’, Fransa’dan bir kara film örneğiydi. Yine bir ilk uzun metraj denemeydi David Perrault’un yazıp yönettiği son derece stilize film. 1960’ların Paris’indeydik, Serge Gainsbourgh söylüyordu ve yitip gidiyordu netameli bir dünyada iyi insanlar. Fazla iddialı biçim, içeriğin önüne geçiyordu. Avusturyalı Barbara Albert’in ‘Die Lebenden / Ölüler ve Yaşayanlar’ı, karanlık bir geçmişin ve kimliğin keşfinin öyküsüydü. Çok tanıdıktı fakat içten ve dürüsttü. ‘Vals Im Bashir / Beşir’le Vals’ ile akla gelen Ari Folman’ın yeni işi ‘The Congress / Son Şans’, Stanislaw Lem’in ‘The Futurological Congress’ adlı romanından uyarlanmıştı perdeye. Emek ve zeka yoğun bir işti. Duyguyu unutmamalı. Dağılıp, çok ciddileşmese, bazı anları bir başyapıt düzeyindeydi. İnsanı sıfırlayan kâr odaklı dünya ve metaforlarla yüklü yenilikçi bir isyan! Animasyonla zenginleşen anlatıya, başta Robin Wright, Harvey Keitel, Paul Giamatti ve Danny Huston lezzet katmışlardı. Gelelim bizim en iyi film olarak seçtiğimiz sevimli mi sevimli, zeki mi zeki ‘Das merkwürdige Kätzchen / Tuhaf Kedicik’e… Alman yapımının yönetmeni, İsviçre doğumlu Ramon Zürcher’di. Gerekçeli kararımız filmi özetliyordu: ‘Gündelik hayatın içinde saklanan karmaşa ve şiddeti, oluşturulan ses bandından, yaratılan atmosfere dek sinemanın bütün öğelerini yerinde kullanarak anlatması ve zihinde yarattığı uzun ömürlü etkiden dolayı’. Sıradan bir gün, bir aile ziyareti, canlı ve cansız doğa arasındaki husumet ve savaş. Varoluşun karanlık, tekinsiz doğası içinde çözümsüzlüğe hapsolmuş itiraflar. Anlayışsızlık, sevgisizlik ve umutsuzluk. Öte yandan yaşamın hiçbir şey dinlemeyen hızı. Akıp giden zamanın, anlamı yok etmesi! Gündelik hayatın olağandışı duyarsızlığı… 
Bu denli kaliteli bir seçkiyi hazırlayıp, bize sunan program danışmanlarına, ayrıca teşekkür etmek gerekiyor! Tabii, festivalde emeği geçen herkese, özverili ekibe. Yarım yüzyılı geride bırakan festivalden ayrılırken tarifsiz hüzünler bünyede! Şunu söylemek önemli; insan yatağını yadırgar ya, ne bileyim, dört duvarı, bardağı, rüzgarı, sinema salonlarını… Daima öyle tanıdık, öyle içten, öyle iyi, öyle yakınki Altın Portakal, evden ayrılır gibiydik uçak havalanırken.

(Kasım 2013 / Sinemadan Çıkmış İnsan / Sinema Dergisi)

MURAT ERŞAHİN

 



Diğer Yazılar