ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

HAFTANIN FİLMLERİYLE İLGİLİ ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

07 Nisan 2019 Pazar 20:16

ELEKTRİK SAVAŞLARI

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ‘… Filmin bilerek ya da bilmeyerek ortaya çıkardığı şey, “kapitalizm ile bilim arasındaki” ilişkinin tarihsel dinamiklerine dair bir resim aslında. Amerikan sisteminde piyasaya ikame edilemeyen hiçbir bilimsel gelişmenin, paraya dönüştürülemeyen herhangi bir dâhiyane buluşun yaratıcısı dışında kimse için kıymeti harbiyesinin olmayacağını göstermesi açısından anlamlı film. Dinamikleri böyle şekillendirilmiş bir düzende bilim adamlarının da kendilerini finansal hezeyanlar, zengin edecek icatlar ve tabii birbirlerini boğazlamaya kadar varacak sert savaşlar içinde bulması anlaşılır hale geliyor. Dikkat çekici bir diğer nokta da Tesla da dâhil olmak üzere filmdeki bilim insanlarının çalışmalarını yürütebilmek için, bilimsel keşfi nakde çevirecek bir yatırımcıya ihtiyaç duymak zorunda kalmaları. Bu tuhaf kısır döngünün bugün vardığı yeri düşündüğümüzde film biraz daha anlam kazanıyor sanki…’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Senaryosunu Michael Mitnick’in kaleme aldığı ‘Elektrik Savaşları’, insanlığın kaderini değiştiren bir buluşun gündelik hayatın içine yavaş yavaş girme sürecini zorlu bir rekabetin eşliğinde anlatırken, bilim tarihindeki yerinin hakkı daha sonra verilen Nikola Tesla’nın ‘Edison-Westinghouse’ denklemindeki konumuna da vurgu yapıyor… Ama genel haliyle film icatçıların hayat hikâyelerinden ziyade sanki iki büyük sanayicinin, iş insanının hatta borsacının sektör (ya da ekonomi dünyası mesela) içindeki mücadelelerini anlatıyor tarzda ilerliyor. Bu durum karakterlerin derinlikli çizilmesini engellerken süreçleri de popüler bir tarih kitabı tadında sunuyor. Ama yine de metin özellikle Edison’un kibrini, ihtirasları için ilkelerinden feragat eden (keşfinin idam için kullanılma meselesinde, yani ‘elektrikli sandalye’ cephesinde olduğu gibi) kişiliğini yansıtmada başarılı…’

 

EŞANLAMLILAR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Bu garip film, öncelikle dillerin ve sözcüklerin önemine değiniyor denebilir. Ayrıca İsrail’in kendi akılcı vatandaşları tarafından bile eleştirilen saldırgan, işgalci ve dinci politikalarını da hedef alıyor. Ki bu da önemli bir siyasal ton katıyor filme... Ama bunun karşısına ne denli “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganını yaratmış olsa da... Ve laiklik temel değeri olsa da, Fransa’yı koymak mümkün mü? O Fransa ki, yabancılar için uyum kurslarında ulusal marşları Marseillaise’i söyletirken, Yoah yeni öğrendiği Fransızcasıyla sözlerinin ne denli koyu milliyetçi olduğunu fark ederek şaşıracaktır. Ve de marşı giderek protestonun, öfkenin ve hayalkırıklığının yansıdığı bir vahşi üslupla söylemeye başlayacaktır. Evet, ideal ülke, kusursuz rejim, ‘sudan çıkmış ak kaşık’ devlet yoktur. Ve bir ülkeden öbürüne geçmek her derde deva olamaz. Daha önce de Policeman ve The Kindergarten Teacher filmleriyle dikkat çekmiş İsrailli sanatçı Nadav Lapid’in filmi, söylenenlere göre kendi hayatından izler taşıyormuş. Olabilir: Yahudiler kadar tüm dünyaya yayılıp çifte kültürlü olabilmiş bir başka halk var mıdır?.. Burada bu olayın farklı, ciddi ve sorumluluk taşıyan bir eleştirisi var. Anlayana... Ama bu kolay bir film değil. Ne klasik bir anlatımı var, ne de ‘modern’ bir anlatım olarak yeterince düğüm noktaları. Berlin’deki Altın Ayı’sının seyirciyi ve yazarları öylesine ikiye bölmesi, kimi alkışlara boğarken kimisinin ıslıklaması da bundan!..’

 

KIZ KARDEŞLER

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘…

Film bir zamanlar sözüm ona köy ortamında çekilmiş filmlerimizi de, son dönemin daha gerçekçi köy filmlerini de bir yana bırakıp başka yollara sapıyor. Bu görkemli olmakla ürkünç olmak arasında gidip gelen manzaranın içinde gördüğümüz, dramı ya da melodramı aşıp, bir tragedyanın boyutlarına erişiyor. Nasıl klasik Yunan tragedyası ‘zaman-mekan-tema birliği’ üzerine oturuyorsa, burada da ayni mekan içinde uzun sahnelerle gelişen ve dönüm noktası uzun, çok uzun bir gece olan bir hikaye izliyoruz. O görkemli ‘rakı gecesi’ başlı başına bir sinema zirvesi. Hem gerçeklerin art arda ortaya çıkıp düğümlerin çözüldüğü. Hem de görselliğiyle şaşırtan... Böylece ortaya kırsal kesimde geçen bir ‘pastoral tragedya’ çıkıyor. Elbette ana teması kadın-erkek ilişkileri olsa da, erkeklerle kadınların kendi aralarında ayrı ayrı toplandığı...Ayrıca kimi yerel yaşam geleneklerinin –yayık ayran yapmak gibi- bir belgesel titizliğiyle gösterildiği..’

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ‘… “Kız Kardeşler”, hikayenin merkezinde (ev) ne kadar güçlüyse çevreye doğru açıldıkça (doğa) elini zayıflatıyor. Emin Alper, başta kız kardeşlerin kendi aralarındaki dinamik olmak üzere, baba, çoban Veysel gibi çok güçlü oyunculuklarla desteklenmiş karakterler yaratmayı başarmış. Bu karakterler arasındaki dinamik, aile içine dönüp geçmişle ve birbiriyle hesaplaşma anlarında sinemamızda eşine az rastlanır bir gücü yakalıyor. Ancak hikayenin yan unsurları hem bu merkezi parçalıyor hem de tıpkı estetikte olduğu gibi taşra anlatısının parodisini yapmaya kalkarken geleneksel anlatı kodlarına hapsolmaktan kurtulamıyor. “Bir Zamanlar Anadolu’daki” muhtar sahnesine çok benzetilen (buradaki karakterin de doktor olması) dağ başında rakı sahnesi taşraya giden her yönetmenin çekmek istediği ‘ciddi erkek muhabbeti’ sekanslarına nazire yaparak başlıyor adeta. İncir kabuğunu doldurmayacak boş erkek muhabbetinin abartılı bir özenle seyirciye sunulması gibi parlak bir fikir muhabbetin sonunun dönüp dolaşıp filmin kırılma anlarından birine bağlanması ile aşırı ciddi bir misyonu sırtlamak zorunda kalıyor…’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Alper’in senaryosu her bir karaktere hakkını vererek uğruyor ve bu muhteşem metin, onların iyilikle kötülük arasında gidip gelmek zorunda kalan hallerini bütün açıklığıyla perdeye taşıyor. Bir kere diyaloglar çok başarılı yazılmış; ciddiyetten sarkastiğe uzanan dokundurmalar eşliğinde kendi açmazlarının farkında olan bireyler, bazı noktalarda işi ti’ye almaktan başka bir şey yapamıyor. Ataerkil aile düzeni içinde var olma çabası, cinsellik vs. filmin çok iyi yansıttığı meseleler. Seçilen mekânlar (Artvin-Yusufeli’nin Morkaya Köyü) da, istenen etkiyi sağlamanın üstesinden geliyor.
Üç kız kardeşte Cemre Ebüzziya, Ece Yüksel ve Helin Kandemir ‘trio’sunun performanslarıyla sürüklediği yapımda çoban Veysel’de Kayhan Açıkgöz sazı ele aldığı sahnelerde müthiş, hissiyatlı ama pragmatik baba Şevket’te Müfit Kayacan da çizgi üstü oynuyor. Keza doktor Necati’de Kubilay Tunçer sade ve sakin görünümlü karakterine hayat verirken etkileyici bir profil çiziyor. Sonuç itibariyle kara mizahla örülü bu çıkışsızlık hikâyesi yılın şu ana kadar gösterime giren en iyi yerli yapımı olmuş, ‘Kız Kardeşler’i kesinlikle kaçırmayın derim.

 

HANGİ KADIN

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Kadın yazar Camille Laurens’ın sükse yapmış romanına dayanan bu film, mütevazi görünümü ardında gayet ilginç ve doyurucu. 2004’lerden itibaren Le Coup de la Girafe- Zürafa Darbesi, Comme un Homme- Bir Erkek Gibi, Dans les Forêts de Sibérie- Sibirya Ormanlarında gibi ilginç filmler imzalamış olan Fransız yazar-yönetmeni Safy Nebbou, hep olduğu gibi yine edebiyata sırtını dayamış. Ve buna gayet rahat, akıcı ve görsel anlatımını eklemiş. Filmin en büyük kozlarından biri, kuşkusuz oyuncuları. Özellikle de Juliette Binoche. Sanatçı geçen İstanbul Festivali’nde ikisi de iddialı iki filmle karşımıza gelmişti. Diğeri olan High Life’ı kendi adıma hiç tutmamıştım. Ama onun da hayranları var!... Rastlantı sonucu ikisinde de cinselliğin büyük yer tuttuğu, cesur sahnelerin birbirini izlediği ve Binoche’un ‘mecburen’ bedenini bol bol sergilediği filmlerde, sanatçı bence en çok bu filmle seçkinleşiyor. Ve bu fedakârlığı boşuna yapmamış izlenimine ulaşıyor!.. Onun yanı sıra doktor Catherine’de deneyimli Nicole Garcia ve Alex’de tam günümüz gençliğini temsil eden, Fransa’nın yükselen aktörü François Civil de süper. Eğlendirdiği kadar düşündüren, özellikle finaldeki sürprizleriyle şaşırtan, en iyi anlamıyla tipik Fransız bir film. Son dönemde Binoche’u en ünlü Fransız kadını titrine yeniden kavuşturabilecek bir adım...Ve özellikle kadın seyirciler için...’

 

ABIGAIL:  SINIRLARIN ÖTESİNDE

KEREM AKÇA: ' “Abigail: Sınırların Ötesinde” (“Abigail”, 2019), #MeToo dönemine uygun bir ana karakterin izini sürüyor. ‘Captain Marvel’, ‘Wonder Woman’ uyarlamalarına rakip olarak… Tinatin Dalakishvili, Rusya’nın Milla Jovovich’i olmaya oynuyor. Küt saçları, ölümcül mizacı ve süper güçleriyle de bir kimliğe sahip. Ama onun hikayesinde bolca ‘80 Günde Devrialem’ ve ‘Peter Pan’ etkisi var. Film, bir noktadan sonra ‘steampunk bilimkurgu’ya kayarak, daha ziyade bu alt türdeki kaliteli Japon animeleriyle mücadele etmek durumunda kalıyor. Bu hedef yüksek bütçe iddiası olmadığından, 25 milyon dolarlık yapımın ‘ucuz’ durmasına sebebiyet veriyor. Özellikle son bölümde gaza basan görsel efektler fazla ‘camp’ duruyor...'

 

ELVEDA OĞLUM

KEREM AKÇA: '... 1993’te ilk filmi “The Days” (“Dongchun De Rizi”) ile Selanik’ten zaferle dönen, 1996’da ikinci uzunu “Frozen”ı (“Jidu Hanleng”, 1996), Rotterdam ana yarışmasında açılan, hatırı sayılır üne sahip bir sinemacı. 2001’den beri filmleri genelde üç majör festivalden birinde yarışıyor, Berlin’den “Pekin Bisikleti (“Shiqi Sui de Dan Che”, 2001) ile Jüri Büyük Ödülü, “In Love We Trust” (“Zuo You”, 2007) ile En İyi Senaryo ödülleri bir yana, “Şangay Rüyaları” (“Qing Dong”, 2005) da Cannes’dan Jüri Ödülü’yle dönmüştü. 1966’lı Xiaoshuai, “Pekin Bisikleti” (2001), “Şangay Rüyaları” (2005), “11 Çiçek” (2011), “Kızıl Amnezi” (2014) ile özellikle belli bir seviyenin sözünü verdi. Ama düzgün yapılmış, belgesel gerçekliğine yakın filmlerine karşın çıtayı yükseğe koymadı, hiçbir zaman özgün bir ses olamadı. Bu da yönetmenin sıradanlık sorunu... “Elveda Oğlum”da da bu durum 180 dakikada sadece klasik lineer akışı kullanmayan çarpıcı bir toplumsal hafıza hikayesini, çekirdek aileye uyguluyor gibi gözüküyor. Komünist uygulamaları alttan alta topa tutuyor. Elbette film, tutarlı, izleyeni etkiliyor, sömürü yapmıyor. Çocuk kaybının bir ailede yaratabileceği bunalımı doğrudan hissetmemizi sağlıyor. Tarz olarak Ozu’ya da yaklaşıyor. Ama çok da çığır açıcı değil. 180 dakikanın biraz kırpılması gerektiği hissi ile seyir sürecini tamamlatıyor.'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Muhteşem oyunculukları (anne Wang Liyun’da Yong Mei, baba Liu Yaojun’da Wang Jingchun performanslarıyla bu yıl Berlin’de ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ve ‘En İyi Erkek Oyuncu’ dallarında ödüle uzandı), sinematografik açıdan mükemmel halledilmiş kimi sahneleri, filmin tamamına hâkim olan hüznü ve yer yer ağlatan bölümleriyle ‘Elveda Oğlum’, sezonun en iyi yapımlarından biri. “Kesinlikle kaçırmayın” derim.'
‘Çin sineması’na vâkıf izleyici için de şu hatırlatmayı bir borç bilirim, Wang Xiaoshuai’nin filmi doku ve ruh olarak özellikle Zhang Yimou’nun 1994 tarihli ‘Yaşamak’ını (‘Huo zhe’) hatırlatıyor. Ama oradaki sisteme nispeten hoşgörülü bakış, burada yerini daha sert bir eleştiriye bırakmış görünüyor... Bir de ‘Elveda Oğlum’un Nanni Moretti’nin ‘Oğul Odası’yla birinci dereceden akraba olduğunu belirtmeliyim...

 

NEW YORK'TA YAĞMURLU BİR GÜN

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr: '...  Film öylesine nostalji yüklü ki…Sürekli sinemanın geçmişi anılıyor, ikonlaşmış isimler yüceltiliyor. Ve fonda her Allen filmindeki gibi, özgün bir müzik yerine geçmişten gelen birkaç şarkı leit-motiv gibi duyuluyor. Oldukça kalabalık ve iyi seçilmiş bir kadro yine iyi bir kolektif iş çıkarıyor. Ve karşımıza sinema sanatına yine Woody’vari hoş ve sempatik bir romantik komedi daha katılıyor. Ancak olumsuz şeyler de söylenebilir. Kimi yabancı kalemlerin dediği gibi…Film başlarda özlenmiş bir sinemanın örneği olarak ilgiyle izleniyor. Ama giderek belli ölçüde monotonlaşıyor; tekrarlara, uzatmalara dalıyor. Sanki Allen’in kalemi ve de sineması belli bir yorgunluğun işaretlerini taşıyor. Ve bu da filme yansıyor...'

KEREM AKÇA: '... Selena Gomez ve diğer kız oyuncular, ne tercih olarak ne de karakter olarak inandırıcı durabiliyor. Allen, iç mekanlarda üşengeçlikten tek plana sararak Diego Luna’nın bir öpüşme sahnesinde eski zindeliğini kaybettiğini gösteriyor. Ama bu gereksiz uzama problemlerine karşın “Yok Ya”dan sonra bir başka ‘gençlik filmi’ ya da ‘gençlik romantik-komedisi’ anılası bir bütünle karşımızdan ayrılıyor. Chalamet de tüm gerçekçiliğiyle New York’un dönüşüm potansiyeline destek oluyor. “New York’ta Yağmurlu Bir Gün”, yönetmenin en iyilerinden olmasa da ortalama filmleri arasında anılabilir. Fazla uzasa ve bazı oyuncu tercihleriyle yapaylık hissi bıraksa da New York’a dair ‘masalsı’ ve ‘büyülü’ yol arayan filmleri arasında anılacak bir film. Genelde arka plandaki gizemli yer olarak beliren Central Park’ın finaldeki işlevselliğiyle gelen fantastik detaylar ise geriye bırakılacak seviyede ve New York dostu! Biggs’in 2003’teki X kuşağı gözleminden sonra Chalamet’nin 2018’deki Y kuşağı gözlemi de değerli bir miras bırakıyor Allen filmografisinde...'

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): '...  “New York’ta Yağmurlu Bir Gün”, Woody Allen’ın önceleri defalarca yaptığı bu kente dair güzellemelerden birisi. Yönetmen ne vakit bu kente dönse, sanki ev sahibi olarak maça çıkan bir takımın özgüveniyle hareket ediyor. Kentin mimarisine, dinamiklerine, kültürüne hâkimiyeti kendisini açıkça belli ediyor. Son dönemdeki en komik işlerinden birisi olduğunu da ekleyelim. “New York’ta Yağmurlu Bir Gün” sanki yönetmenin “Bu çağda 20’li yaşlarının başında New York’ta yaşayan bir genç olsaydım” sorusuna yanıt arayışı gibi. Özellikle erkek karakterleri kendisi gibi düşünüp yazan Allen, burada da Gatsby’yi benzer bir biçimde tasarlıyor. Öte yandan Ashliegh’in içine düşürüldüğü durum da birkaç sözü hak ediyor. Genç üniversite öğrencisi hayranı olduğu yönetmenin son filmi üzerine konuşmaya gittiğinde ondan ummadığı bir ilgi görüyor, ardından bir senarist ve bir oyuncu da benzer tavırlar sergiliyor. Filmin bu bölümü Woody Allen’ın sinema dünyasında her türden erkeğin ‘genç kadınlar’ konusundaki yaklaşımına dair bakış gibi. Gerçi Allen sinemasında orta yaşlı erkek- genç kadın ilişkisi sıkça görülen bir tema. Asıl soru, filmde belirsiz ve ucu açık olarak bırakılan bu sahnelerin bir eleştiri mi, yoksa “bu durum buraların normali aslında” demeye getirilen bir yorum mu?...'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Film, yönetmeninin öyküsünü kendi evi olan şehirde kurması itibariyle nispeten formunu gösterir bir hamle olmuş. Lakin Woody Allen, uzun bir süredir geçmişteki taciz vakalarının eşliğinde kendisine duyulan sevgiyi, saygıyı kaybetmiş bir sanatçı. Üvey kızı Dylan Farrow’un yedi yaşındayken Allen tarafından taciz edildiği iddiaları, eski hayat arkatdaşı Mia Farrow’un her ortamda bu iddiayı dile getirmesi ve işin peşini bırakmaması, evlatlığıyken sonradan karısı olan Soon-Yi Previn dışında destekçisi olarak kimseyi bulamaması derken 84 yaşındaki ünlü yönetmenin itibarı ‘MeToo çağı’nda haklı gerekçeler eşliğinde yerle bir olmuş durumda. Dolayısıyla artık filmlerini izlerken bütün bu yaşananlardan bağımsız hareket edemiyorsunuz. Üstelik eski yapıtlarında rol alan kimi oyuncular artık Allen’la çalışmayacağını da ilan etti. ‘New York’ta Yağmurlu Bir Gün’de ise Timothée Chalamet, Elle Fanning, Selena Gomez gibi gençlerin yanı sıra Liv Schreiber, Jude Law, Diego Luna ve Rebecca Hall (ki daha önce de ‘Vicky Cristina Barcelona’da Allen’la çalışmıştı) gibi deneyimli isimler var. Lakin filmin, yönetmenine ilişkin iddiaların bu denli gündeme gelmediği 2017’de çekildiğini ve ancak bu yıl vizyona girdiğini belirtelim...'

 

HIZLI VE ÖFKELİ: HOBBS VE SHAW

ATİLLA DORSAY ((t24.com.tr): ‘… Arada atasözü veya deyişler, Nietzsche kadar Bruce Lee’den de alıntılar...Ayrıca sık sık anılan bir isim: Mike Jagger. Ve kulaklarımıza dayatılan günümüzün popüler rap müziği... Kadroda saklı kalmış bir isim. Özellikle başlarda hayli gözüken Ryan Reynolds. Ama jeneriklerde adı bile geçmiyor!.. Şaşırtıcı, ama bu seri için doğal galiba... Baktım da, aynı şey ilk katıldığı film olan 8. bölümde Helen Mirren için de yapılmış!... İşte böyle bir karmaşa (kargaşa dememek için!)... Ama dediğim gibi, vaktin (135 dakika!) nasıl geçtiğini bile anlamamak... Denemeye değmez mi?

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Aslına bakılırsa Jim Croce’un ‘Time In A Bottle’ şarkısı eşliğindeki giriş sekansı çok güzel çekilmiş ve doğrusu bu yanıyla film, çok fazla şey vaat ediyordu ama sonrasında genel olarak kendi kulvarı açısından sıradanlığı aştığını söylemek zor. Yer yer esprili dil, Nietzsche ve Bruce Lee üzerinden yüzeysel ‘filozofi’ göndermeler, ana karakterlerin sürekli didişmesi ve Shaw’ın kız kardeşi üzerinden bir gönül meselesine girmesi (yabancı bir eleştirmenin vurguladığı gibi bu durum ‘Tango & Cash’i andırıyor) derken ‘Hobbs ve Shaw’ kendini belli ölçülerde izletmeyi başarıyor… Dwayne Johnson ve Jason Statham’ın sürüklediği, ‘The Crown’ dizisiyle tanınan Vanessa Kirby’nin estetik kattığı, ‘öykünün kötü adamı’ olarak Idris Elba’nın boy gösterdiği, Helen Mirren’ın ‘ustalara saygı’ kabilinden huzurlarımıza geldiği ‘erkeklik gösterisi’ niteliğindeki ‘Hobbs ve Shaw’, belki serinin yatağını değiştiriyor ama genel toplamda sıradanlığı aşamıyor.’