ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

HAFTANIN FİLMLERİYLE İLGİLİ ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

07 Nisan 2019 Pazar 20:16

ÖLÜMCÜL SULAR

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Bir yanda kasırganın yakıp yıktığı yerleşim merkezi, öte yanda evin bodrumuna çöreklenmiş bir grup timsah... Tamam, bu tür filmlerde fantezinin boyutu yok ama açıkçası kendi hayatlarını yaşayan ve doğalarına uygun hareket eden hayvanlar üzerinden korku ve gerilim yaratmak, son derece arkaik bir fikir artık. O defter 70’lerde çok iyi işlendi ve çoktan kapatıldı. Hele hele günümüz itibariyle insan denen mahlukatın yarattığı şiddete, barbarlığa, vandallığa, kendi türünü ve bütün bir doğayı (ağacından suyuna) yok etme gayretine tanıklık edince timsahtı, piranhaydı (ki Aja’nın ‘Piranha’ adlı bir filmi de var), köpekbalığıydı; doğrusu bana gereksiz ve zorlama bir hamle geliyor. ‘Labirent’ serisinden hatırladığımız Kaya Scodelario’nun Haley’i, Barry Pepper’ın da babayı canlandırdığı ‘Ölümcül Sular’ın bir başka problemi de hamaset kokan diyalogları... Suyun altında timsahlar dolanırken baba-kızın hırs, inatçılık ve güçlü karakter olma üzerine muhabbetleri [“Sen onlardan (timsahlardan!) daha hızlı yüzersin” gibi mesela], sadece yüzünüzde müstehzi bir gülümseme belirmesine neden oluyor... Filmin en güzel yanı ise bilgisayar üzerinde oynanmış hissi veren grenli kadrajları, bu noktada görüntü yönetmeni Maxime Alexandre’ın ismini zikredelim...

 

AMERİKAN SOYGUNU

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '...  Bart Layton, belgeselleriyle tanınan bir yönetmen. “Amerikan Soygunu” (American Animals) onun ilk konulu filmi... Ne var ki, Bart Layton'ın belgeselci geçmişinden tümüyle koptuğu söylenemez. Tam aksine, kurmaca ile belgesel arasındaki sınırları esnetmek, iki tür arasındaki ilişkileri araştırmak ve “ortak alanlar” bulmak istediği kesin...
Belgesel türünün temel karakteristiğini, gerçekliğe sadakat olarak kabul edersek “Amerikan Soygunu”, kurmacayla gerçeği yan yana getirmeyi deneyen bir film...
“Amerikan Soygunu”, “kötü son”a doğru giden yolu kesin bir neden – sonuç ilişkisi içinde sunmak istemiyor.... Bart Payton'ın kurmaca sahnelerin arasında gerçek Spencer Reinhard, Warren Lipka, Eric Borsuk ve Chas Allen ile yaptığı röportajları koymasının amacı tam da bu değil mi? Bize kolay açıklamalar sunmak yerine olayların akışında rol oynayan anlık kararların önemini göstermek istiyor. Bart Layton, röportaj sahneleriyle öncelikle kurmaca olanla aramıza bir mesafe koyuyor. Seyrettiklerimizin gerçekliğini sorgulamamızı sağlıyor... Kurmaca görüntülerle gerçek kişilerin anlattıkları yan yana geldiğinde ise seyirci olarak zihnimizde üçüncü bir anlatı katmanı oluşuyor...

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr):'... “Hayat Avcısı”nda kurmaca sahneler ile gerçek insanlar arasındaki fark, olayın gizemini daha da artıran, cevaplardan çok sorular üreten bir anlatının inşa edilmesini sağlamıştı. Amerika’ya gelen gencin suçlu göstererek başlayan hikaye, ailenin bir türlü kapatamadığı açıkları, tatmin edici olmayan cevaplarıyla bambaşka bir yöne doğru sürüklenmişti. Ama burada tam tersi oluyor. Yönetmenin kurgusal alanda sorduğu soruların cevaplarının büyük bir kısmını gerçek karakterler cevaplıyorlar. Bu bakımdan buradaki ‘kurgu’ ve ‘gerçek’ ilişkisi hikayenin çelişkilerini artırmaktan çok ortadan kaldırmaya, birbirini tamamlamaya yarıyor. Kurmaca alan hikayedeki açıkları kapatırken, gerçek karakterler kurmacanın boşluğunu dolduruyor bir bakıma. Bart Layton, gerçek suç hikâyelerini nefes kesen, seyircide önce gerilim sonra katarsis yaratan olay örgüleri olarak ele almak yerine, suçun arkasındaki daha büyük anlatıya odaklanan yapımlarıyla dikkat çekiyor. Sanki “her suçun altında daha büyük bir suç vardır” dercesine bireysel eylemlerin nedenlerini toplumsalın içinde bulmaya çalışıyor. “Amerikan Soygunu”, “Hayat Avcısı” kadar şaşırtıcı olmasa da merakla izlenen, seyircinin ilgisini toplamayı başaran bir yapım.'

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Hayat Avcısı belgeseliyle tanıdığımız yönetmen Bart Layton Amerikan Soygunu filminde işte bu şaşırtıcı hırsızlık hikayesini beyazperdeye taşıyor. Amacı soygunun filmini çekmek değil aslında. Hem soygunu gerçekleştiren gençleri kendi gerçeklikleriyle hem de Amerikan toplumunu 'Amerikan rüyası' düşüncesiyle yüzleştirmek. Senaryosunu da kendi yazdığı filmde Layton, bu amacını ziyadesiyle gerçekleştiriyor... Gerçek faillerin anlatıcı olarak yer aldığı filmde, gençler tane tane bu kabusa nasıl kapıldıklarını anlatırken içlerinden birinin söylediği ilginç "Kimse sıradan olmak istemez." İşte 'sıradan olma, iz bırak, özel ol' telkininin hatta psikolojik baskısının gençleri nasıl bir çıkmaza soktuğunu gösteriyor Layton. Yönetmen olarak gayet serinkanlı ve hikayesini anlattığı gençlere karşı yargılayıcı bir tavra bürünmüyor. Ama filmin önermesi gayet sert. "Amerikan rüyasının sonu hırsızlık" diyor...'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Spencer’ı ‘Kutsal Geyiğin Ölümü’nden hatırladığımız Barry Keoghan’ın, Warren Lipka’yı da ‘X-Men’ serisinden tanıdığımız Evan Peters’in canlandırdığı ve performanslarıyla sürükledikleri filmi, doğrusunu isterseniz ben daha çarpıcı ve etkileyici bekliyordum. ‘Amerikan Soygunu’ evet, izlemesi güzel, gerçekle kurgunun karıştırılma çabası ilginç ve kayda değer ama birçok Batılı eleştirmen, Layton’ın yapıtını ‘2018’in en iyi 10 filmi’ listesine dahil etmişti; elbette görüşler sübjektif ama bana kalırsa geçen yıl çok daha iyi yapımlar vardı sanki... Ama benim için asıl mesele, ‘Amerikan Soygunu’nu ‘Müze’den (‘Museo’) sonra izlememiz (ya da izlemem). Alonso Ruizpalacios’un filmi de gerçek olaylardan yola çıkıyor, yine eli yüzü düzgün, eğitimli çocukların kültürel bir hırsızlığa (Meksika Ulusal Antropoloji Müzesi’ni soyuyorlardı) yeltenmelerini anlatıyor ve daha derin portreler çiziyordu. Yani eski bir yarışma programı repliğiyle,
“Bu harf söylenmişti” diyorum...'

 

COLETTE

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): '... “ “Collette”, edebiyat tarihinin en önemli kadın yazarlarından birisinin kendisini bulma hikayesini seyirciyle buluşturması, 1800’lü yılların sonu ve 1900’lü yılların başında Paris’in kültür hayatına dair gösterişli sahneleri ve oyuncularının etkileyici performansıyla izlenmeyi hak ediyor. Colette’in yalnızca iyi bir yazar değil, aynı zamanda kılık kıyafet seçimlerinden cinsel tercihlerini açık yaşama kararlılığına kadar birçok alanda öncü olduğunu da görmek mümkün filmde. Yine de geçen hafta değerlendirdiğimiz “Tolkien” filminde olduğu gibi biyografik yapımlardaki o ‘eksiklik’ hissi burada da kendisini hissettiriyor. Yaklaşık yirmi yıllık bir zaman dilimini anlatan film, ister istemez bazı kırılma anlarını hızlı geçiştiriyor. Collette’in dönüşümünün duraklarını görsek de detaylarına inme fırsatımız olmuyor. Bu da filmin etkisini azaltan etmenlerden biri olarak kayıtlara geçiyor.'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Westmoreland’in filmi bohemin, özgürlüğün, sanatın merkezi olsa da iş kadınlara gelince aynı standartları ve cömertliği sunmayan Paris’in tasvirini, dönem çizgileri içinde çok iyi yansıtıyor. Ana karakterinin yanında Willy ve ‘Missy’ / ‘Markiz de Belbeuf gibi gerçek kişilikleri de inandırıcı çizgilerle sunan yapımda Keira Knightley, Colette rolünde kariyerinin en iyi performanslarından birini ortaya koymuş... Yaşadıkları, eserleri, gösteri dünyası içindeki ayrıksı duruşu, evlilikleri, lezbiyen ilişkileri, İkinci Dünya Savaşı’nda işbirlikçi basın için yazmasıyla kuşkusuz bir filme sığmayacak koca bir hayatı barındırıyordu Sidonie-Gabrielle Colette. Westmoreland’in yapıtı da bu geniş ve verimli öykünün başlangıç ve gelişme bölümlerinde gezinmiş ve bize tatminkâr bir portre sunmuş. “Kaçırmayın” derim...'

 

ÖRÜMCEK-ADAM: EVDEN UZAKTA

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ‘… “Örümcek-Adam: Eve Dönüş”ten (Spider-Man: Homecoming) hatırladığımız Jon Watts'ın yönettiği “Örümcek-Adam: Evden Uzakta” aksiyon, mizah ve romantizmin birleştiği eğlenceli bir film... Hikâyesi çok derin değil. Ama içi boş ve sığ bir film olduğunu düşünmüyorum. “Spider-Man: Homecoming” ile birlikte düşünüldüğünde Peter Parker'ın “kişisel gelişimi” açısından ilgiye değer ipuçları taşıyor… Aksiyon, mizah ve filmin görsel dokusuna gösterilen özenin karakterlere ve onların arasındaki ilişkilere gösterildiğini söylemek de çok zor... Peter'ın yakın arkadaşı Ned rölünde Jacob Batalon filmin komedi yanını güçlendiriyor. Buna karşılık, MJ ile Peter arasındaki ilişkinin çok düz yazıldığını düşünüyorum. Oysa “Homecoming” hoşlandığı kızın babasının kötü adam olması itibarıyla gönül ilişkileri açısından daha karmaşık ve dramatik bir durumu içeriyordu. “The Lego Batman Movie”, “Spider-Man: Homecoming” ve “Ant-Man and the Wasp” gibi filmlerden tanıdığımız Chris McKenna ile Erik Sommers'in, yukarıdaki itirazlarıma rağmen senaryo konusunda iyi iş çıkardıklarını düşünüyorum. Özellikle mizah duyguları iyi... “Örümcek-Adam: Evden Uzakta”, aksiyon ve mizah duygusuyla eğlenceli, sürükleyici bir film...’
OLKAN ÖZYURT (SABAH): ‘… Malum, Örümcek Adam, kendi macerasında bu çelişkiyi zaman zaman yaşar. Hatta daha önceki serilerde bu çelişkinin belirleyici olduğu filmler bile çekildi. Kahramanımız güncellenen yeni hikayesinde, bir kez daha bu çelişkinin girdabına düşüyor ve yine Peter Parker ile kahramanlığı arasında sıkışıp kalan bir Örümcek Adam macerası izliyoruz. Bu yetmezmiş gibi, Örümcek Adam'ın karşısına çıkarılan kötü adama yaklaşımın eski serilerdeki gibi kaba olması da bir hayal kırıklığı. Ben Amca'nın yerini alan Tony Stark'ın kaybı ile yüzleşme de çok tanıdık aslında. Yani Örümcek Adam'ın hikayesi yeni seride ne kadar güncellenmiş olsa da daha serinin ikinci filminde macera aslına rücu ediyor. Peki bu macera yeni ne var? Kahramanımız Amerika yerine macerasını Avrupa'da yaşıyor. Örümcek Adam, Venedik, Prag, Londra gibi turistlik şehirlerde ağ atıyor. Klasik olacak ama Örümcek Adam cephesinde yeni bir şey yok. O hâlâ kendi trajedisi yaşamaya devam ediyor. Nedir trajedisi derseniz: Çizgi roman kahramanıyken kapitalizmin elinde 'oyuncak' olmak ve oyuncak olduğunun farkında olarak çizgi roman kahramanıymış gibi davranmak...’

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ‘… Peter Parker’ın yalnızca kahraman olarak değil, sorumluluk alma, olgun kararlar verme ve Stark’ın sahip olduğu ekonomik- teknolojik gücü ustalıkla yönetebilme maharetlerini gösterip gösteremeyeceği hem onun hem de önümüzdeki yıllarda izleyeceğimiz yeni Avengers serilerinin temelini de oluşturuyor adeta. “Lego Batman Filmi” ile dikkatleri çeken ve sonrasında Örümcek Adam serisini yazan Chris McKenna- Erik Sommers ikilisi hikayenin Avengers evreniyle ilişkisini ustaca kurarken, bir anlamda bu dünyanın genç prensinin taç giyme törenini de izletiyorlar seyirciye. Bütün bu ‘alt metin’ okumaları bir yana. “Örümcek Adam: Evden Uzakta”, zaman zaman gürültülü olsa da eğlenceli bir seyirlik olmayı da başarıyor. Marvel evreninin alametifarikalarından komedinin tozunun yerli yerinde olduğunu, filmin görsel açıdan da tatmin ediciliğini vurgulamak gerek. Tom Holland, Örümcek Adam rolüne artık ısındığını ispat ederken, Mysterio’ya hayat veren Jake Gyllenhaal’ın nedense biraz göz tırmaladığını da ekleyelim.’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… ‘Evden Uzakta’, özellikle Sam Raimi imzalı serideki filmlerin tadına pek ulaşamıyor; ne çok kötü ne çok iyi, ortalama bir yapım. ‘Peter Parker’da Tom Holland sırıtmıyor, Quentin Beck / Mysterio’da Jake Gyllenhaal başlarda çok kötü oynuyor ama sonradan bunu karakterinin dönüşümüne bağlı bilinçli yaptığını anlıyorsunuz. Nick Fury’de Samuel L. Jackson her zamanki standartlarında. MJ’de Zendaya, Ned’de Jacob Batalon, Betty’de Angourie Rice, May Hala’da Marisa Tomei, Happy Hogan’da Jon Favreau; hepsi gayet iyi. Hologramlar, drone’lar, sanal görüntüler derken dijital çağın korkularına (!) da vurgu yapan ‘Evden Uzakta’, fazla beklentiye girmeden izlenecek bir film. Son olarak Mysterio’nun kostümünün özellikle kaskı da düşünüldüğünde, son derece demode olduğunu ve öyküye hafiften ‘retro’ bir hava kattığını söylemeliyim.’

 

TOLKIEN

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): ‘… Tolkien’in belki de gerçek dünyanın bu yıkıcılığından kaçmak için inşa ettiği Orta Dünya da nihayetinde Yüzüklerin Efendisi’nde bir büyük savaşa tanıklık ediyordu. Ve rivayetlerden birisi de odur ki Tolkien bu romanda İkinci Dünya Savaşı’nı anlatıyordu aslında. Toparlarsak, iki yıl önce çektiği “Tom of Finland” ile dikkat çeken Kıbrıslı Yönetmen Dome Karukoski, bu filmde de birlikte çalıştığı Görüntü Yönetmeni Lasse Frank Johannessen ile birlikte özellikle savaş bölümlerinde etkileyici bir iş ortaya koyuyor. Ama başa dönersek sinemada hiçbir biyografik yapıtın tam olamayacağı gerçeği bu film için de kendisini hissettiriyor.’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… ‘Tolkien’in senaryosunu David Gleeson ve Stephen Beresford kaleme almış. İkilinin metni, dostluğun, yoldaşlığın anlamı, savaşın travmaları ve aşkın gücü türü temalarda dolaşırken Tolkien’in hayat öyküsündeki Dickens’vari tonları başarıyla derleyip toparlamış ve ortaya, seyircinin duygularını sömürüye kaçmadan etkileyen bir film çıkmış. Birinci Dünya Savaşı’nın en büyük çarpışmalarından biri olarak kabul edilen Somme Muharebesi’ndeki siperlerde boy gösteren Tolkien’in, burada yaşadıklarını kitaplarındaki savaş sahnelerinde yansıttığına dair göndermeler de fazlasıyla başarılı. Genç kuşağın yetenekli oyuncularından Nicolas Hoult’un Tolkien’de, Lily Collins’in yazarın büyük aşkı Edith’te (bu arada ormanda dolaşırken dans ettiği sahne muhteşemdi) ışıltılı performanslara imza attığı film, hem etkileyici bir yazar profili çiziyor hem de savaşın yıkıntıları arasında kaybolan bir kuşağın portresine soyunuyor. Özetle ‘kaçırmayın’ derim...’

 

ANNABELLE 3

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '...  Önceki filmlerde kötü ruhlar, inanç açısından en zayıf karakterleri hedef seçerlerdi kendilerine. Burada öyle bir şey yok... Kaldı ki, film tek gecede geçen bir mücadeleye odaklanıyor; ahlaki mesajlardan uzak duruyor; din ve inanç öğesini çok öne çıkarmıyor. Son yılların en dikkat çekici çocuk oyuncularından biri olan, “Gifted”da başrolde seyrettiğimiz; “Captain Marvel”, “Ready Player One” ve “I, Tonya” gibi filmlerde de oynayan McKenna Grace, Judy'de yine başarılı bir performans çıkarıyor... Daniela'da seyrettiğimiz genç oyuncu Katie Sarife de iyi. Filmin en ürpertici ve iyi sahnelerinde genelde o var... Özellikle, 10 saniye sonra olacakları önceden gösteren küçük ekranın önünde geçen sahneyi hem Sarife'in oyunu hem de fikir açısından beğendim. “Annabelle 3”ü çok sevdiğimi, beğendiğimi söylemem mümkün değil ama korku gerilim sevenleri tatmin edecek bir film olacağını düşünüyorum. Özellikle de eski usul hayaletli gerilimleri sevenler için...'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Dauberman’ın bu ilk yönetmenlik hamlesi, bence serinin en zayıf halkası olmuş. Öykünün farklı olma çabası belki kâğıt üzerinde iyi görünüyor olabilir ama pratikte pek de karşılığını bulamamış. Bu arada giriş sekansının sinematografik açıdan filmin en güzel yanı olduğunu belirtelim... Son olarak minik Judy’de karşımıza gelen Mckenna Grace (ki bugüne kadar birçok filmde izledik kendisini), daha çok hüzne göz kırpan özel bir yüz yapısına sahip; henüz yolun başında ama sinemada kalıcı bir isim olacağı kanaatindeyim.'

 

YESTERDAY

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '...  Bu ilginç film, öncelikle yönetmeni ve yazarının işbirliğiyle hayli özgün ve çarpıcı olmayı başarıyor. İngiliz yönetmeni Danny Boyle, 1990’lardan başlayarak Shallow Grave- Mezarını Derin Kaz, Trainspotting, A Life Less Ordinary- Olağanüstü Bir Hayat, 28 Gün Sonra, Milyonlar, Sunshine- Gün Işığı, 127 Saat, Steve Jobs gibi filmleriyle hep ilgi görmüştü. Senaryo yazarı Richard Curtis ise birçok düzeyli filme katkısının yanısıra Love Actually- Aşk Heryerde, The Boat That Rocked- Rock’n Roll Teknesi, About Time- Zamanda Aşk gibi birkaç hatırlanan film yönetmişti. Gerçi filmde Beatles’in ünlü şarkılarının hiçbiri özgün  yorumlarıyla kıyaslanabilecek bir yeni ve çağdaş yoruma kavuşamıyor, hatta hemen hep bölük-pörçük kullanılıyor. Yine de öyle şarkılar ki bunlar, hatırlanması bile insana keyif veriyor. Ve hikâyenin bilim-kurgu yanının zayıflığına karşın, bunların unutulması düşüncesi bile insanı ürpertiyor. Yani müziksever insanı!.. Bir türlü zirveye çıkamamış Malik’in ani yükselişi ve finale doğru sunulan o muhteşem konser sahneler, son dönemin parlak müzikalleriyle aşık atacak kadar etkili. Bu şöhrete tırmanış fazla ani gözükse de...Özellikle İngiltere’nin Gorleston sahilinde çekilen ve yörenin tüm ahalisinin figüran olarak katıldığı konser bölümü çok etkileyici. Hikâyenin sonlarına doğru Malik’in grubun elemanlarıyla karşılaştığını hayal ettiği sahneler etkileyici. Özellikle de 40 yaşında bir suikasta kurban giden John Lennon’la buluşması...'   

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... “Yesterday”i sevdim ama Danny Boyle'un karakterlerin psikolojilerini ve iç çatışmalarını çok derinlemesine ele almadığını söylemem gerek... Boyle, The Beatles şarkıları ve Malik'in ahlaki ikilemi üzerinden filmi çok iyi götürüyor. Buna karşılık, Malik - Ellie ilişkisini sağlam bir romantik komedi hikâyesi haline getiremiyor. Malik ve Ellie'nin geçmişi, ilişkilerinin öncesi ikna edici şekilde anlatılamıyor. Zaten bir noktadan sonra, birbirlerini çok sevdiklerini ama “film gereği” ayrı kalmaları gerektiğini hissediyorsunuz. Curtis'in bu ilişkiyi iyi yazamadığını düşünüyorum. Özellikle de Ellie karakterini... Ama Lily James, elinden geleni yaparak Ellie'yi yine de ikna edici bir ana karakter haline getirmeyi başarıyor. Genç oyuncu Himesh Patel de Jack Malik'te inandırıcı bir performans sergiliyor. “Yesterday” gönül rahatlığıyla önerebileceğim bir film. The Beatles hayranıysanız hiç kaçırmayın... Gülüyor, eğleniyor ve bir de üstüne harika şarkılar dinliyorsunuz...'

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): '... Film sorduğu sorunun (The Beatles hiç olmasaydı dünya ne kaybederdi?) yanıtını tatmin edici bir şekilde veremiyor belki ama hem olgunlaşma hikayesi hem de romantik komedi olarak seyircinin ilgisinin diri tutmayı başarıyor. Sorusunun cevabını verememesi kısmına gelince, Jack’ın The Beatles şarkılarını söylemeye başladıktan sonra gördüğü ilgideki artış bir yana bu şarkıların müzik tarihinin en iyileri olduğu gerçeği tam olarak perdede hayat bulamıyor maalesef. Danny Boyle, bu etkiyi toplumsal bir zemine oturtup, geniş kitleler üzerindeki iz düşümlerini göstermektense daha çok ‘sektör içindeki’ (müzisyen, yapımcı) kimi karakterlerin ağzından şarkıları taltif etme yoluna gidiyor. Hal böyle olunca da filmde kendisini canlandıran pop yıldızı Ed Sheeran ile benze bir düzlemde kalıyor The Beatles’a olan ilgi. Danny Boyle belki de bize “bugün yaşasalardı pop yıldızlarının gördüğü ilgiyi görür, onlar gibi davranırlardı” demek istiyor. Ve bekli de haklıdır!...'

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... The Beatles'sız bir dünya nasıl olurdu? Bu soru üzerine kurulu olan Yesterday'i senarist Richard Curtis katmanlı bir hikayeye dönüştürmeyi başarmış. Curtis, The Beatles'ın yarattığı kültürü, grubun doğup büyüdüğü Liverpool'u, Londra'da verdikleri kaçak çatı konserini de dahil ederek iyi bir şekilde anlattığı gibi filmi aynı zamanda bir aşk öyküsüne dönüştürmeyi de başarmış. Ama asıl vurucu olan kısım, müzik endüstrisindeki ve müzikle kurduğumuz ilişkideki değişimi anlattığı noktalar. Bu noktalarda film zirveye çıkıyor. Ama nedendir bilinmez Curtis bu değişimlerin çok da üzerinde durmuyor. (Keşke böylesi bir damarı yakalamışken daha fazla işleyebilseydi.) Danny Boyle'un yönetmenlik hamleleri ise hikayenin büyüsünü bozmamaya ve onu inandırıcı kılmaya yönelik. Ama yaptığı özel bir şey var... The Beatles'ın üyeleri hikaye gereği canlı kanlı ortada yok tabii. Ama Boyle, her aşamada onların varlığını hissettiriyor... Tabii The Beatles'ı Hint kökenli bir müzisyene dönüştürmek iddialı bir tercih. Bu tercihle bile çok şey söylüyor film...'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '...  ‘Yesterday’, ilgiye değer bir film. Üstüne üstlük Beatles hayranı bir müzisyenseniz ya da kuşak itibariyle Liverpool’lu efsanevi grup hayatınıza çok kereler değmişse, sizin için bambaşka anlamları olabilir. Ama mesela ‘High Fidelity’ türü bir klasik değil ya da olmayacakmış gibi görünüyor. Keza yine Beatles şarkılarında dolaşan ‘Across the Universe’ türü etkileyici ve çarpıcılığı da yok... Ama yine de ‘İhtiyacın olan tek şey sevgidir’ türünden basit bir fikri, bu denli zekice, eğlenceli ve müzikle dolu bir film eşliğinde izlemek keyif veriyor. Amerikalı bir sinema yazarının da vurguladığı gibi bu ‘Alacakaranlık Kuşağı’ türünden bir öykü ama korkutmuyor, germiyor; neşe saçıyor ve Beatles’ın ölümsüz bestelerini bir kez daha hatırlamamızı sağlıyor...'

 

OYUNCAK HİKAYESİ 4

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Josh Cooley'in yönettiği animasyon Oyuncak Hikayesi 4, genelde bütün anaokullarında yapılan, atıktan bir oyuncağı başrole çıkararak tüketim çılgınlığına olan tavrının değişmediğini hatta bu noktada daha da dirençli olduğu gösteriyor. Woody'nin ufkunun açılmasını ve onun özgürlüğe kavuşmasını sağlayarak da oyuncak da olsa kurulan her türlü ilişkinin temelinde eşitlikçi yaklaşım olması gerektiğini vurguluyor. Ki bu da az buz bir şey değil. Kıskançlık, bencillik gibi tavırların altındaysa sevgisizliğin yattığını gösteriyor. Ayrıca önceki filmlerde 'güzel kız' işlevi gören Bo Peep'in 'özgür kadın'a dönüşmesi ve Woody'nin özgürlüğüne giden yolu onun açması da feminist açıdan önemli bir hamle. Neticede 'oyuncuk hikayesi' deyip geçilecek bir seri hiç olmadı. Ama son film önemli önermelerle karşımızda. Bu önermelerini su gibi akan bir hikayede, hiçbir şeyin altını çizmeden iyi bir şekilde sunuyor. Ki sürprizli ve katmanlı hikayesi ve hem büyüttüğü çocuklara, hem de şimdiki çocuklara seslenen yaklaşımı da cabası... Hikaye nasıl devam eder, özgür Woody'nin hikayesi izlemeye mi devam ederiz, yoksa yeni macera ufaklık Bonnie üzerine mi kurulur bilemiyorum. Ama karşımızda yarattığı efsanenin hakkını verdiği gibi yeni şeyler söyleyen bir film var. Kaçırmayın derim.'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Yönetmenliğini Josh Cooley’nin üstlendiği, senaryosunu Andrew Stanton-Stephany Folsom ikilisinin kaleme aldığı bu dördüncü adımda da oyuncakların sevgiye, ilgiye, şefkate olan ihtiyaçlarının, kendi doğal işlevlerinin onlarda yarattıkları açmazların dert ve kederleri var; satır aralarında. Bu açıdan plastik kaşıktan yapılma Forky’nin yanı sıra antikacı dükkânındaki Gabby Gabby de anahtar karakterler... Bence ilk üç filmin yerleri (özellikle ilk ikisi) her daim ayrıdır; ‘Toy Story 4’ ise fikirler ve bu fikirlerin peliküldeki yansımaları açısından ilgiye değer bir çaba ama yine de öncekiler kadar çarpıcı, vurucu ve etkileyici olduğunu söyleyemem.'

 

HOTEL MUMBAİ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Kısa filmlerden gelen yönetmen Anthony Maras ilk filminde iyi bir iş çıkarmış. Filmi sonuç olarak terörizm denen olaya son yıllarda yaklaşan filmler arasında özel bir yer alıyor. Nick Remy Matthew’ün görüntüleri hem bugün onarılmış olarak yeniden ayakta olan dev yapıyı kullanmada, hem de koca kentin yoksulluğunu vermede çok başarılı. Volker Bertelmann’ın müziği de öyle. Oyunculardan Arjun’da Dev Patel her zamanki gibi kusursuz. Amerikalı Armie Hammer herzamanki gibi yakışıklı. Kadınlarda Nazarin Boniadi ve Tilda-Cobham Harvey, Rus Vasili’de Jason İsaacs ve de tüm Hintli oyuncular da çok iyi. Bu ertelenmiş film, bence haftanın en iyisi...'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Mumbai’deki terör saldırılarında şehrin polis gücü yetersiz kalmış, operasyon düzenlemesi gereken özel harekâtçılar Yeni Delhi’den uzun bir süre sonra gelebilmiş, bu süre içinde teröristler birçok kişinin canına kıymıştı. Anthony Maras’ın filmi bu meselenin altını da çizerken “Misafir (müşteri) Tanrı’dır” ilkesi etrafında hizmet veren Taj Mahal Palace personelinin otelde kalan ve sığınanların hayatlarını kurtarmak için gösterdiği çabaya vurgu yapıyor. Bu tür felaket filmleri, konu itibariyle özellikle üçüncü dünya ülkelerinde geçiyorsa beyazların hayatlarına özel bir ilgi gösterir. ‘Hotel Mumbai’, bu konuda daha dengeli bir yapıya sahip. Ana karakterlerinden sadece şef Hemant Oberoi’nin gerçek, diğerleri ise kurgusal olduğu filmde beyazlara özel olarak ‘kahraman’lık payesi biçilmemiş (bu arada teröristlerden birinin ailesiyle telefonla görüşme sahnesi katilleri ‘insanileştirdiği’ için kimi yabancı eleştirmenlerce pek hoş karşılanmamış)...'

 

BEYAZ KARGA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Tümüyle bakıldığında, Nureyev efsanesi sanki yeterince, beklenen tüm boyutlarıyla ortaya çıkmıyor sanki. Dans sahneleri görece olarak az; olanlar da onun zirvedeki performanslarına erişemiyor gibi. Baş oyuncunun Ukraynalı ünlü ve iyi dansçı Oleg Ivenko olmasına karşın... Ama filmin övülecek yanları da var. Öncelikle hemen tümüyle Rusça konuşulması ve böylece ait olduğu kültürün bir parçası olarak sunulması. Birçok filmin tersine, ‘Amerikanca’ya teslim edilmemiş bu güzel hikaye...Ve kendi dilinde anlatılmış. Elbette 1960’ların başında Batı’ya göçten sonra, o dünyanın uluslararası diline mecburen katılmadan önce... 1962 doğumlu oyuncu Ralph Fiennes, senaryosunda yine ünlü yazar David Hare’in emeği bulunan filmi hem yönetmiş, hem de sanatçıyı eğitip yükselten hocası Pushkin’i oynamış. Oyunculuğu her zamanki gibi kusursuz. 2000’lerde yönettiği Coriolanus ve The Invisible Woman- Görünmeyen Kadın’dan sonraki bu yeni çabasındaysa mükemmel değil, ama yeterince iyi bir iş çıkarmış. Özellikle bale ve biyografi sevenler için...'

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): '... Filmin birbirinin içine geçmiş zaman kurgusu hem estetik hem de hikaye açısından ciddi kafa karışıklıklarına neden oluyor. Hatta kimi yerlerde Paris’te mi yoksa Leningrad’da mı olduğunu karıştırabiliyor seyirci. “Öyle Bir Gündü ki”, “Aşk Dersi”, “Beni Asla Bırakma”, ve “Büyük Budapeşte Oteli” gibi önemli yapımları kurgulayan Barney Pilling’in elindeki ham çekimleri bilmediğimiz için filmi o mu karmaşık hale getirdi yoksa ancak bu kadar mı kurtardı bilemeyeceğiz. Ralph Fiennes, ‘yoksul bir çocuğun’ Sovyet sistemi içerisinde baş balerin olmaya doğru yolculuğunu gösterirken; Batı söylencelerine göre ‘boyun eğmeye’ programlı Sovyet sistemi yerine her zaman asi, gerektiğinde üstlerine kafa tutan ama yine de mesleğinde ilerlemesi konusunda bir engel çıkartılmayan genç bir adamı anlatırken ‘adil’ davranıyor belki. Bu büyük balet hakkında yazılmış onca metin ve belgeselden sonra bile bu tür eksiklikler, ele aldığı tarihi karakterin ruhuyla filmin ruhunun bir türlü örtüşememesi gibi ağır bir sonuç doğuruyor maalesef. Nureyev’in eğitmenlerinden Pushkin’i canlandıran Ralph Fiennes, iş yönetmenliğe geldiğinde “Beyaz Karga” ile bir kez daha vasatın sınırlarında geziniyor ne yazık ki.'

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): '... Beyaz Karga’yı, aleni bir anti-komünist propaganda filmi olan Jennifer Lawrence’li Kızıl Serçe gibi filmlerle kıyaslamak doğru değil. Oyuncu ve aktör Ralph Fiennes daha nüanslı bir film yapmış. Hatta bazen, filmin kalbinin nerede durduğundan şüphe bile edebilirsiniz. Nureyev o kadar sevimsiz ki onun karşısında olduğu her şeye sempati duyabilirsiniz. Ama nihayetinde film sanatçının özgürlüğünü kısıtlayan sosyalizme karşı bir tonda bitiyor. Ortada Küba haricinde sosyalizmin esamesi kalmamışken ve Avrupa’nın ve Amerika’nın her yerinde faşistler iktidara yürürken, bu tür filmler neden yapılıyor?...'

 

ANNA

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): '... Bir Luc Besson fantezisi olarak durmadan ileri ve geri saran ve aslında fazlaca da işlevi olmayan zaman akışı sizi rahatsız etmediyse, Anna’nın 1987 yılında ‘laptop’undan “online” iş başvurusu yapması da rahatsız etmeyecektir muhtemelen. Ya da aynı yıllarda herkesin elinde olan cep telefonları da. Ama bütün bunları “nihayetinde bu bir film” diye geçiştirsek bile ortada bir filmde olması gerekenler de yok. Örneğin böylesi bir ‘casusluk’ hikayesinde kurulan entrikaların basitliği, öngörülebilirliği. Filmin bitişine yarım saat kala kimin kiminle iş birliği yaptığı ve aslında nasıl biteceğinin apaçık ortada olması. Daha geçen yıl izlediğimiz “Kızıl Serçe”nin bir tekrarının, “Nikita”nın kötü bir kopyasının ve en fenası umutsuz bir “John Wick” öykünmesinin perdede akıp gittiği bir iki saate hazırsanız bu film tam size göre...'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Karşımızda Luc Besson var ve yine üzerinde pek kafa yorulmamış bir senaryo eşliğinde yeni bir kadın ajanıyla huzurlarımıza çıkıyor. ‘Anna’, KGB tarafından eğitilip Batı âlemlerinde sahaya sürülen genç ve güzel bir ‘tetikçi’nin hikâyesini anlatıyor. Birim şefi Olga’nın sert ve acımasız yöntemleri eşliğinde suya atılan ve çok çabuk yüzme öğrenen Anna, çok geçmeden Paris moda dünyasında yükselen bir model kimliği örtüsü altında örgütten gelen talimatları yerine getiriyor. Ama bir gün işin içine CIA de giriyor ve... Ana karakteri kadın olan aksiyonlar ister istemez o eski formüle, ‘Soğuk Savaş’ dönemi refleksleriyle dolu ajan filmlerine başvuruyor. Sağ olsun, günümüz dünyasının politik konjonktürü de bu dengeleri yeniden ürettiği için anlatılan öykülerin yer yer karşılığı var. Ama senaryolarda aktarılanlar o kadar karikatürize ve mantık dışı oluyor ki, “Film işte” deyip geçiyorsunuz. Dolayısıyla ‘Anna’nın yansıttığı hissiyatın da aynı olduğunu belirtelim...'

 

SİYAH GİYEN ADAMLAR: GLOBAL TEHDİT

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Yönetmen F. Gary Gray, Siyah Giyen Adamlar'ı aksiyon olarak Hızlı ve Öfkeli'yi atmosfer olarak Avengers'ı hatırlatan bir anlatım ve görsel dünya içine sokuyor. Güzel olan bir kadın ajanın işbaşı yapması ve filmin adındaki 'adamlar' kelimesinin sorgulanması. (Geçen haftaki X-Men filminde de Raven serinin adının X-Women olmasını önermişti.) Kötü olan ise serinin orjinalliğinden uzaklaşması ve bu hamle ile özgünlüğünü yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalması.
Gerçi Siyah Giyen Adamlar'ın ortaya çıktığı dünya yok artık. O serinin iğnelediği, dalgasını geçtiği bürokratik ciddiyet kendini yeniden üretti ve artık daha güçlü bir şekilde otoritesini hissettiriyor. Dolayısıyla ilki gibi bir seri günümüze uygun düşmüyor denilebilir. Olabilir ona da itirazım olmaz. O zaman yeni filmden kendi janrı içinde onu öne çıkartacak bir özelliğinin olmasını bekleyebiliriz. İşte o da yok. Dediğim gibi Hızlı ve Öfkeli ve Avengers karışımı ama oyuncuların siyah giyindiği bir film var karşımızda.

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... ‘The Negotiator’, ‘The Italian Job’ gibi filmleriyle tanıdığımız, en son da ‘Hızlı ve Öfkeli 8’i çeken F. Gary Gray’in yönettiği ‘Siyah Giyen Adamlar: Global Tehdit’, ilk üç adımın çok çok altında bir çalışma. Ama serinin başta kendisi olmak üzere her şeyi ti’ye alan yapısı durumu kurtarıyor ve ‘genç nesil ajanlar’ın sürüklediği bu yeni macera sıkılmadan izleniyor. Geçmişte biri siyahi, diğeri beyaz iki karakter ön plandayken bu kez beyaz erkek ve siyahi kadın karakterlerin atıldığı serüvenleri izliyoruz. Ki film zaten bir yerinde bu değişikliği ‘Women In Black’ tanımlamasıyla ilan ediyor. Öykü tıpkı zamane aksiyon serileri ‘Görevimiz Tehlike’, ‘Jason Bourne’ veya ‘John Wick’ gibi Londra, Paris, Napoli, Fas, Sahra Çölü türü farklı merkezlerde geçerken Ajan H’de Chris ‘Thor’ Hemsworth’ü, Ajan M’de de ‘Avengers’ın Valkyrie’si Tessa Thompson’ı (İkili daha önce ‘Thor: Ragnarok’ta da karşılıklı oynamıştı) izliyoruz. Kadroda ‘kıdemliler’ kontenjanından da Liam Neeson ve Emma Thompson var...'

 

ROCKETMAN

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Bu 300 figüranla çekilmiş, sanki tek başına var olan ve olacak özel bir ‘clip’. Bir bölümü tek bir çekimle kotarılmış. Bir yandan baskın cinselliği (ve eşcinselliği); öte yandan çılgın koreografisi ve yüksek estetiğiyle belleklere yerleşen... Böylece filmin tümü için kullanılabilecek sıfatlar burada doruğa çıkıyor: Barok, kitsch, camp gibi...Ve de tüm o kostümler... Hepsi Elton John’un yıllar boyu giydiği, kimilerini bizzat tasarladığı kıyafetler. Bu açıdan, bizim ondan bile önce gelmiş ‘kitsch’ krallarımızı anmamak elde değil: En azından Zeki Müren ve Bülent Ersoy’u!.. Filmin içinde John’un bir düzine kadar şarkısı yer alıyor. Üstelik bunları başoyuncu Taron Egerton bizzat söylemiş. Egerton’un müziğe gerçek bir merakı, Elton’la da özel bir arkadaşlığı var. Egerton önceki filmlerinden Kartal Eddie ve Şarkını Söyle’nin kimi şarkılarını plak yapmış. Kingsman- Altın Çember’de ikisi birlikte rol almış ve Egerton onun I’m Still Standing’ini söylemiş. Böylece bu rol için adı geçen Justin Timberlake, James McAvoy, Daniel Radcliffe, Tom Hardy gibi isimler yerine Egerton role kavuşmuş. Ve iyi de olmuş. Çünkü oyuncu role müthiş uyum sağladığı gibi, şarkıları da gayet iyi benimsemiş ve de yorumlamış...'

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... “Rocketman” kendini bulmanın tek bir yolu olmadığını bence gerçekten iyi anlatıyor. Bazen kendinizi bulmanız için her şeyi geride bırakmanız, hatta kendinizden kaçmanız bile gerekir. Turneye çıktığı Amerikalı blues müzisyeninin “sahne kişiliği”yle ilgili önerisinden ilham alan Elton John buna inanıyor ve mutsuz, acılı Reggie'yi geçmişte bırakıp Elton Hercules John'a dönüşüyor. İşte tam da bu noktada, Elton John'un sahne kişiliği güçlü bir anlam kazanıyor. Biyografik filmlerden kendi adıma tam da bunu beklerim aslında... Yani, dışardan anlaşılmayan şeyleri anlatmalarını... Gerçi “Rocketman” çocukluk, gençlik ve yükseliş yıllarından sonra bunu pek beceremiyor ama yine de bazı açılardan akılda kalıcı...
Filmdeki bütün şarkıları seslendiren, “Eddie the Eagle” ve “Kingsman”den hatırladığımız Taron Egerton'ın performansını beğendim. Diğer oyuncular kuşkusuz kötü değiller ama karakterden ziyade tipleri canlandırıyorlar. Çünkü filmin tek bir merkezi var. O da Elton John. Geri kalanlar onun uydusu gibiler... Bu da bence filmin zaaflarından biri...
Buna karşılık, “Rocketman” müzikal ve biyografi türlerini buluşturan göz kamaştırıcı bir film.
Müzikal çok nadiren gerçekçi bir tür olmuştur. “Rocketman” de gerçekçi olmaktan ziyade yer yer gerçeküstü, sembolik ve duygusal bir film... Keyifli bir seyir vaat ettiği kesin ama daha fazlasını beklememek gerekiyor... '

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): '... Bohemian Rhapsody’yle Rocket Man’in yönetmeni aynı kişi: Dexter Fletcher. Fletcher, bu işin formülünü bulmuşa benzer: Kahraman alttan başlar, yükselir, düşer, tekrar çıkar. Rocketman’in farklı yanı aynı zamanda müzikal oluşu. Ama bazen. Yani filme müzikal demek için yeterince malzeme yok. Keşke olsa, keşke film bizim gözümüzü boyasa, sarhoş etse, danslarıyla, şarkılarıyla. Bizde hoş ama boş bir şey seyrettik diye çıksaydık. Ama hiçbir şarkıyı sonuna kadar dinletmiyor film bize. Dans sahneleri de kısa ve az. Sonuçta bazen hoş, neredeyse hep boş, klişelerle örülü, ele aldığı her konuda yüzeysel bir film var karşımızda. Kötü anne, kötü baba, kötü menajer; iyi şarkı sözü yazarı Bernie Taupin, nihayetinde bulunan iyi koca… Daha derin bir şey söylemek mümkün değil bu insanlar hakkında. Başka ne diyeyim ki? Başrol oyuncusu Taron Egerton’ın hakkını yemeyelim. Egerton iyi oynamış; şarkıları da söylemiş. Sesini Elton John’un sesinden ayırt edemedim. O kadar başarılı. Fakat filmin makyajı tuhaf. Egerton’ı yaşlandırmakta başarılı değiller. Yaşlı Elton’un yüzü bazen kötü tiyatro makyajlarına benziyor...'

NİL KURAL (MİLLİYET): '... Elton John’un rehabilitasyon merkezinde bağımlıklarını itiraf etmesiyle açılan film, John’un çocukluğunun ve gençlik yıllarının önemli olaylarına dönüşlerle ilerliyor. Filmin yapısı fantastik anlar da barındıran bir rock opera olarak çiziliyor. Elton John’un da filmdeki kararlarda yürütücü yapımcı olarak rol almasıyla ilerleyen projenin eleştirmenlerden aldığı yorumlar olumlu. Özellikle Egerton’ın Elton John’u canlandırırken gösterdiği performans ve filmin müzikal yapısı takdir topladı. Müzik sahnesinin en önemli figürlerinden biri olan Elton John’un hayranlarını hayal kırıklığına uğratmayacak yaratıcı bir biyografiyle karşı karşıya olabiliriz.'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Rocketman’, şöhretin zirvesine ulaşırken kendisini o noktalara taşıyan değer ve kişilerle problem yaşama türünden klasikleşen ya da bir tür “Ee, bu işin doğası bu” denilecek istasyonlarda dolaşıyor. Ama bu rutin denklem içinde de son derece samimi, içten, inandırıcı bir öykü anlatıyor. Elton John’un annesi, babası, anneannesi, dost çevresi, birlikte çalıştığı insanlar, yürütemediği kısa süreli evliliği ve bütün bu aşamalarda çizilen insani portrelerin derinliği son derece tatminkâr. Öte yandan ‘Bohemian Rhapsody’nin, anlattığı öykünün birçok yanını hem detaylarda hem de genelde çarpıttığı iddia edilmişti. ‘Rocketman’e bu türden bir eleştiri yöneltmek zor. Öte yandan yine ‘Bohemian Rhapsody’nin, Freddie Mercury’nin cinsel yönelimini utana sıkıla perdeye taşıdığı yönünde -ki ben öyle olduğu kanısında değilim- eleştirilere maruz kalmıştı. ‘Rocketman’, Elton John’un cinsel kimliği ve yönelimleri açısından fazlasıyla samimi ve açıksözlü; bu konuda sanırım herkes hemfikir olacaktır...'

 

X-MEN: DARK PHOENIX

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... “Dark Phoenix”te 2000’lerdeki ilk X-Men filmlerinin hikâye akışıyla uyumsuz başka sürpriz gelişmeler yaşanıyor ve bunlar açıkçası kafa karıştırıcı. “X-Men: Apocalypse”i temaları ve karakterleri ele alışıyla serinin ruhuna uyumlu bulmuş ve beğenmiştim. Ama “Dark Phoenix”in eski X-Men filmlerini özlettiğini söyleyebilirim... Öte yandan, Fox'u satın alan Disney'in X-Men serisini sonlandırarak Marvel Sinematik Evreni içine katma planları yaptığını düşünenler de var. İşte bu yüzden, “Dark Phoenix”de “X-Men: Apocalypse” gibi kötü eleştiriler alır ve gişede çok başarılı olamazsa seri "bağımsızlığı"nı kaybedebilir. Son olarak, başta Sophia Turner olmak üzere oyuncuları iyi bulduğumu belirtmek istiyorum. Simon Kinberg'in, Jean Grey dışında diğer karakterleri iyi yazdığı kesin. Aksiyon sahneleri de önceki X-Men filmlerinde olduğu gibi hikâyeyle bütünleşiyor ve karakterler arası psikolojik çatışmaları yansıtabiliyor. Phoenix’in gizemli kozmik güçle biraz “yanarlı dönerli” ve gösterişli bir süper kahramana dönüşmesinin görsel olarak beni çok cezbettiğini söylemem mümkün değil. Ama Hans Zimmer’in müziklerinin de katkısıyla filmi, baştan sona hiç sıkılmadan seyrettim...'

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): '... “Dark Phoenix”in kötü karakterlerinin “çünkü sizi öldüreceğiz” dışında bir motivasyonunun olmaması hem ciddi ikna edicilik sorunları yaratıyor hem de bugünün ana akım sinemasında bile karşılığı olmayan ‘karikatür kötü’ tiplemesinin ortaya çıkmasına neden oluyor. Buna bir de Charles Xavier’in ekibi tarafından bencillikle suçlanması ve bir türlü derinlik kazanmayan sorgulamalarının işlevsizliği eklenince elimizde kalan kuvveti kendinden menkul genç bir kadının savruluşları oluyor. Oldukça iyi bir oyuncu topluluğu bir araya gelmiş olmasına rağmen James McAvoy, Michael Fassbender ve Jennifer Lawrence’ın “bitse de gitsek” kıvamındaki oyunlarını da filmin eksi hanesine yazmak lazım. Yanlış anlaşılmasın her üçü de filmde iyiler ama üzerlerindeki bıkkınlık hissinin de seyirciye geçtiğini söylemeden geçmeyelim. Haydi bir de buna bir de Jean Grey’i canlandıran Sophie Turner’un “iki çocuk annesi banliyö kadını” şeklinde giydirilmesinin uyumsuzluğunu da ekleyelim ve liste tam olsun. “Dark Phoenix”, serinin onca filmi arasında en kötüsü müdür bir şey zorlamak zor ama en kötülerinden birisi olarak kayıtlara geçeceği kesin.

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Serinin önceki adımlarındaki hınzırca bakış, esprili yaklaşım ve özellikle öyküler 70’lerde ya da 80’lerde gezinirken perdeyi saran nostaljik tatlar; bunların hiçbiri ne yazık ki ‘Dark Phoenix’te yok. Prof. Xavier’in iyilik yapma adına gerçeklerle oynaması ve sonrasında yaşadığı hesaplama filmin az sayıdaki erdemlerindendi. ‘Kozmik’ varlığının tanımsız kimliği de fena fikir değildi sanki; bir de ‘X-Women’ vurgusunu beğendim. Neyse, gelecek yıl ‘X-Men’ kabuk değiştiriyor ve ‘The New Mutants’ta yepyeni karakterlerle buluşacağız. O halde o biricik klişemize bir kez daha başvuralım: ‘Önümüzdeki maçlara bakalım’ derim...'

 

AYKUT ENİŞTE

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘…‘Aykut Enişte’, bazı sahnelerde çok çok komik, bu haliyle de günümüz ölçülerinde standartları yüksek gözüküyor. İlk kez izlediğim Cem Gelinoğlu da son derece yetenekli (ki bu durumun, sanırım ben yeni farkına varıyorum) bir oyuncu… ‘Aykut Enişte’deki prototiplerden genel bir analize soyunmak ne kadar doğru bilemem ama burada öykünün nispeten ‘fakirleri’ (nişanlısı Nurhan ve ailesi), gözü paradan puldan başka bir şey görmeyen, sürekli sınıf atlamak için uğraşan, Aykut’u da ilkeleri ve doğruluğundan dolayı ‘sünepe’ bulan (bu açıdan Aykut, mesela eski modelden, Kemal Sunal-Şener Şen tiplemelerini andırıyor) bir anlayışa sahip. Sahte nişanlı Gülşah’ın ailesi ise burjuva; baba iş insanı, anne sanatçı vs. Ve bu burjuvalar daha iyi kalpli ve hoşgörülü. Hatta Aykut’un kendisi soğutmak için yaptığı her hamleye özel bir anlam yükleyerek, ‘muhtemel damatları’ sandıkları kişiye daha çok bağlanıyorlar… Filme ilişkin düşüncelerim bu yönde. Toparlarsak sonuç olarak ‘Aykut Enişte’yi gönül rahatlığıyla tavsiye ederim…’

 

ALADDİN

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘…Batı’nın Doğu kültürüne, özellikle de 1001 Gece Masalları’na yaklaşımı hep ve sıkça olmuştur. Ama çokluk Hollywood’dan gelen bu yaklaşımlar, hep olayın aşırı Amerikanlaştırılmasıyla sonuçlanmıştır. Belki tek istisnası İtalyan ustası Pasolini’nin ünlü Masallar Üçlemesi’nin 1001 Gece Masalları bölümü olmak üzere. (Diğerleri Decameron ve Canterbury Öyküleri idi.) Burada da öyle oluyor. Ve kimi doğru seçimlere karşın (en başta Alaadin’i oynayan Mısır kökenli Mena Massoud olmak üzere) film aşırı ABD damgası taşıyor. Öncelikle müzikal haline getirilmiş olmasıyla: eski bir müzikal çeşitlemeye eklenmiş yeni şarkıların da çok hoş olmasına ve ölçülü biçimde kullanılmasına karşın... Ayrıca dekor olduğu sırıtan Agrabah kentinin hali ne?.. Hele uzaktan görünüşü... Biz ne Bağdat’lar, ne Şam’lar gördük... Buradaki yapaylık hiç inandırıcı değil. Üstelik prenses Yasemin’in aşırı güçlü ve kararlı hali de o dönemden çok sanki “me-too” eylemlerine tanık olmuş zamanımızın kadına bakışının eseri!.. Neyse... O kadar insafsız olmayalım. Örneğin o ‘uçan halı’nın ne denli iyi kullanıldığı gözden kaçacak gibi mi?..’

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ‘…Son yıllarda büyük stüdyolar tarafından yapılan bütün aile filmlerinde olduğu gibi “Aladdin”in de politik olarak doğru biçimlendirilmiş, cinsiyet ayrımcılığından, ırkçılıktan uzak duran bir senaryosu var... Dolayısıyla, çocuklarınızla birlikte gidebilir ve daha sonra üzerine konuşabilirsiniz. Büyünün bir insanın hayatını kurtarmak ve eğlence dışında hiçbir hayırlı işe vesile olamayacağına dair bir alt metni var filmin... Film de ana karakteri ve kötü adamı gibi biraz düz ve ruhsuz geldi bana... Danslı müzikal sahnelerle gelen gösterişin filme çok şey kattığını söylemem zor. Koreografi, şarkılar, rengarenk kadraj düzenlemeleri ve özel efekt şovuyla belki iyi vakit geçiriyorsunuz ama Ritchie'nin müzikal türüne yaklaşımı 1950'ler zihniyetinden daha ileride değil... Kostüm tasarımı yaratıcı ama yapım tasarımı ve görsel atmosfer açısından yeni bir “numara” yok. Her şey 1930'lardan kalan eski usul Hollywood oryantalizmine uygun olarak tasarlanmış...’

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): ‘…Hollywood’un Ortadoğu’ya bakışının sorunlu olduğu on yılardır bilinen bir gerçek. Terör yuvası, diktatörlükler beşiği olarak göstermediği durumlarda bir tür masalsı hava yüklemek, mistik özellikle atfetmek en tanıdık olanları. Bu bakımdan Hollywood’un Ortadoğu’yu anlatma klişelerine oryantalist demenin kendisi bile bir klişeye dönüşmüş durumda. Bu filmde ise genel temsilin karması söz konusu. Yani bir yanda eğlenceli bir masal, diğer yanda da diktatörlük heveslisi güç peşinde koşan, her yere savaş açmak isteyen amaçsızca kötü, zalim yöneticiler. Üzerine biraz Ortadoğu mistisizmi, yanına yöresine masal atmosferi, nasılsa Türkiye’den sonra Çin’e kadar herkes ‘Arap’ (!) olduğu için Arap- Hint karışımı dans figürleriyle tamamlanan bir menü bu. Ha bir de bu kez oyuncuların kökenine dikkat etmişler. Büyük bir kısmı Kuzey Afrika ve İran kökenli. Eh bu da bir gelişme.’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘…1001 Gece Masalları’nın ‘Alaaddin’in Sihirli Lambası’ adlı bölümünün uyarlaması niteliğindeki yapım, Guy Ritchie imzasını taşıyor. En son ‘Kral Arthur’ efsanesine kendince bir yorum getirdiği filmiyle hatırladığımız İngiliz yönetmen, ‘Aladdin’de son derece renkli bir dünyayı perdeye taşıyor. Aslında öyküdeki mekânlar, Doğu’ya ait bildik klişe imajların yansımaları. Ama masal dediğin biraz da bu tür klişelerin görsel yansıması değil midir? Bu durum özellikle Agrabah’ın mimari dokusunda, sarayın dışında ve içinde, Alaaddin ve peşindeki muhafızların koşuşturduğu sokak aralarında kendisini hissettiriyor. Giyim-kuşam ve özellikle Alaaddin’in Prens Ali’ye dönüşme bölümünde film, ‘Bollywood yapımları’ tadına ve ruhuna ulaşıyor. Ritchie’yle birlikte John August’ün kaleme aldığı senaryo ise özellikle Prenses Yasemin üzerinde fazla kafa yormuş ve ortaya kişilikli, yer yer feminist dokunuşlarla bezeli bir karakter çıkarmış…’

 

JOHN WICK 3: PARABELLUM

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘…Evet, John Wick artık öylesine zarif, öylesine koreografik, öylesine stilize biçimde vuruşuyor ve öldürüyor ki... Bu kitlesel öldürme, bu neredeyse soykırım kendine özgü bir estetik kazanıyor. Ve film boyunca bitmeyen bir bale izler gibisiniz. Konusu ölüm ve öldürmek olsa da!.. Bu artık gerçekten dur-durak bilmeyen bir tempo, şiddet soslu bir gösteri havası, parlak bir şov sanki...Öldüğü halde birtürlü ölmeyen kişiliklerse, elbette başta John Wick, ölümsüzlüğü haberler gibi. Tüm bunlar filmi getirip çok özel bir yere koyuyor. Çok hassas yürekler dışındaki tüm sinemaseverlere tavsiye edilebilecek bir film.

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ‘…Görsel atmosferin etkisini daha da artıran IMAX kopyasından seyrettiğim “John Wick 3”ün, hem hikâyesi hem de görsel atmosferi itibarıyla ilk iki filme oranla daha çok ilgimi çektiğimi söyleyebilirim. Başta Vivaldi'nin müziğinin kullanıldığı sahne olmak üzere iyi vakit geçirebileceğiniz bir aksiyon şovu bekliyor sizi... Ama seriyi hiç bilmeyenleri uyarmak isterim. “John Wick 3” derinlikli ve inandırıcı bir dram değil... Sığ bir hikâyenin son derece şık, havalı olarak anlatıldığı biçimci bir aksiyon... Son olarak, Keanu Reeves faktörünün altını çizelim. Onun starlık karizması olmasa, John Wick asla buralara gelemezdi...’

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ‘… İlk iki filmde sunulan hikayenin bittiği anda yeni bir serüvenin daha olabileceğine dair açık kapının önünde bırakılıyordu seyirci, bu kez o kapıdan içeri davet ediliyor, büyük bir finalin yaklaşmakta olduğu bilgisiyle donatılıyor ve tam orada bırakılıyoruz. Bu tür ‘bölünmüş final’ yarım kalmış bir seyir zevki de veriyor çoğu zaman. En son “Avangers”ta gördüğümüz ve finalin ikinci bölümünün büyük bir hayal kırıklığı yarattığı bu tarzın, benzer bir sonuç doğurmamasını temenni edelim. Bu yarımlık duygusunun, filmin yeni karakterlerinin kuruluşundan da kaynaklı olduğunu eklemeden geçmeyelim. Halle Barry’nin canlandırdığı bir başka tövbekâr tetikçi Sofia güçlü bir şekilde hikayeye giriyor ama sanki kendi döngüsünü tamamlamadan çıkıyor. Bu da bu karakterin gelecek yeni bir filme havale edildiğini hissettiriyor seyirciye. Bu havale işlemi, gelecek filme dair beklentiyi yükseltici bir etki yapsa da bu filmi akamete uğratan önemli unsurlardan birine dönüşüyor. “John Wick: Chapter 3 – Parabellum”, serinin hayranlarını şüphesiz ki tatmin edecektir. Ama bıraktığı yer, çekilip çekilemeyeceği henüz netleşmemiş bir devam filminin işaretleriyle dolu olduğu için eksiklik duygusuyla çıkmak da mümkün.’

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ‘…Aksiyon anlayışından ödün vermeyen John Wick 3, enfes sahneler koyuyor önümüze. Kahramanının hantal olduğunun farkında olması, aksiyon sahnelerindeki kareografiyi onun hantallığını da göz önüne alarak kurması, bu sahnelerin lezzetini daha da artırıyor. Fakat serinin devamı geldikçe John Wick de birçok devam filmi gibi hikaye açısından sendeliyor. Tamam John Wick'in geçmişi hakkında bilgiler vermesi, onun Belaruslu bir tetikçi olduğunu öğrenmemiz hoş ama ilk filmdeki minör hikaye-gerçekçi aksiyon dengesinin bozulduğunu da görüyoruz. Hikaye büyüdükçe, olaylar karmaşıklaştıkça John Wick 3'ün sendelemesinin sebebi senaryodan ziyade karakterle ilgili. Nihayetinde John Wick çok da akıllı bir karakter değil (Bu filmde daha net anlıyoruz). İşinde son derece başarılı olsa da basit ve düz düşünebilen bir insan. Açıkçası hikayenin karmaşıklaşması John Wick'in zihin dünyasına fazla geliyor. Hal böyle olunca karakterle ilgili inandırıcılık sorunları baş gösteriyor…’

NİL KURAL (MİLLİYET): ‘…Yönetmen Chad Stahelski, ikinci filmde olduğu gibi üçüncü filmde de yönetmen koltuğunda. Reeves, bir kez daha John Wick olarak dönüyor. Filmin çekildiği mekanlarsa New York City, Montreal ve Fas olarak sıralanıyor. Hikayede John Wick, bu kez peşindeki işinin ustası çok sayıda suikastçıyla uğraşıyor. Suikastçılar derneğinin bir üyesini ikinci filmde izinsiz öldürmüş olması, John Wick’i öldürmek için 14 milyon dolar para ödülü konmasına sebebiyet veriyor. Wick bu kez canını kurtarmaya gayret ediyor. Seri, belki de ilk ekibin değişmemiş olmasından dolayı yoluna hız kesmeden devam ediyor gibi gözüküyor. Aldığı olumlu eleştirileri gişe başarısı da takip ederse John Wick’in kalıcı olacağını söylemek mümkün.’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘.. . Serinin üçüncü filmi, bir sonraki adıma kapı aralayarak sona eriyor. Geride kalan üç adıma baktığımızda 2014 tarihli ilk hamlenin en iyisi olduğu kanaatindeyim. Elden ayaktan çekilmiş kovboyun yeniden silahına sarılmak zorunda kalması gibi klişe bir western temasına dayansa da (ilk olarak akla Eastwood’un ‘Unforgiven’ı geliyor mesela) fikir ve aksiyon oranları daha dengeliydi. Sonraki adımlarda hikâye geriye çekilirken koreografi ve estetize şiddet had safhaya vardı. ‘John Wick 3’te birçok zorlama sahne var ama şurası da bir gerçek, film seyircisinin öyküyü düşünmesine fırsat vermeden aksiyona ilişkin elinde (ve zihninde) ne varsa sıralıyor... Bu filmi (ya da seriyi) kuşkusuz her kuşak kendi sinemasal deneyimleri (ya da hatıralarıyla) ele alacaktır. Örneğin zamane izleyicisi için hemen akla ‘Raid’ gelebilir ama benim için Bruce Lee ya da Wang Yu filmlerinin aşırı modernize ve estetize edilmiş hali gibi...’