Paylaş   
04.06.2011

20 EKİM-26 EKİM 2017 HAFTASI

/

SOYGUN

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Hakkını verelim, yakın dönem Amerikan bağımsız sinemasının dikkat çeken yönetmenleri Ben ve Joshua Safdie biraderler, atmosfer kurma, filmin duygusu ile görselliği/ müziği arasındaki ahengi tutturma konusunda oldukça iyiler. Film boyunca kaçma/kovalamaca ritminin yerinde, perdeden akan plastik renklerin 'kafa yapıcı' bir etkisi olduğunu belirtelim. Hem filmin hem de karakterin kafasının iyi olduğunu hissettiriyor seyirciye bu durum. Zaten böyle bir hikayenin içine de başka türlü bir kafayla düşülemeyeceğini anlıyoruz. Ve evet Robert Pattinson, "Alacakaranlık"tan sonra David Cronenberg, Verner Herzog, Anton Corbijn, James Gray gibi bağımsız sinemanın ustalarıyla başladığı yolculukta oyuncu olarak kendisini yeni bir merhaleye taşıyor. Filmin görüntü ve müzik tercihleriyle bütünleşmiş bir bambaşka bir New York anlatısı ortaya koyduğu da not düşelim... "Soygun" kendisini izlettirmeyi başaran, kurduğu atmosfere seyirciyi inandıran ve izlenmeyi hak eden bir film. Ama heyecan verici bir deneyim, unutulmayacak bir film izleyeceklerini düşünenler için hayal kırıklığı da olabilir!´

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film bizlere eski ve klasik Sidney Lumet polisiyelerinden yakın zamanın Tarantino öykülerine, Abel Ferrara'dan Coen Kardeşlere çeşitli ustaları ve filmlerini düşündürüyor. Yine de Safdie'lerin özellikleri var. Sadece 24 saatte geçen bir filme kazandırılan gerilim, sürekli iç mekanları ve gece ışıklarını ustaca kullanmaları, eriştikleri karakter irdelemesi az şey değil. Üstelik aksiyonla komediyi, mizahla psikolojiyi harman edişleri de çok şık... Genç Amerikan sinemasından gelen ilginç bir film; bağımsız sinemaya taze kan taşıyan bir yapım.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Açıkçası filmde ciddi bir soygun sahnesi de yok. Bankaya giren ikilinin tek bir plan geçişiyle kendini dışarıda bulması aksiyonu bitiriyor. Buradan da filmin aslında 'gerilim' tarafına yüklendiği açığa çıkıyor. Film, 70'ler ruhundan fazlaca besleniyor. 2.35:1'de teleobjektif ağırlığı net. Ama daha ziyade Cassavetes'in "Çinli bir Bahişçinin Ölümü"nün ("The Killing of a Chinese Bookie", 1975) kamera kullanımıyla, sanki saykodelik bir elektronik müzik videosunu iç içe geçiriyor. Ama elbette ki "Köpeklerin Günü"nün ("Dog Day Afternoon", 1975) suça yaklaşımı ile "Sonsuz Firar"ın ("The Getaway", 1972) hikaye yapısıyla Lumet ve Peckinpah'ı da unutmuyor "Soygun". Aslında Pattinson'ın saçını sarıya boyatması da ister istemez McQueen'e gönderme! Safdie Kardeşler, bir kez daha Amerika'nın ücra köşelerini keşfe çıkıyor. Siyahi kadınlarla ilişki ve daha nicesi "Taksi Şoförü"nün ("Taxi Driver", 1976) gece ışıklarını hatırlatıyor...´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Peki bütün bu harala gürelenin arkasında yatan bir anlam var mı? Mesela Hell or High Water'daki gibi bir finans kapital eleştirisi? Ben göremedim. Siyahlara yönelik polis önyargısına dair şeyler var filmde. Connie bu önyargıyı da kullanmaktan çekinmiyor. Safdie'ler çıkışsız, karanlık bir dünya çiziyorlar fakat bu bakışlarında entelektüel bir derinlik yok. Kısacası Soygun kanımca sığ, derinliksiz bir film. Pattinson'ın ve küçük bir rolde Jennifer Jason Leigh'in ve Ben Safdie'nin iyi oyunlarına rağmen, bir gece boyunca yaşanan bu öyküye de karakterlere de ikna olmadım, onlardan etkilenmedim. Ama Cannes seçicileri böyle filmlere bayılıyorlar. Belki saf sinema denen bir şey olduğunu düşünüyorlar bu filmlerde. Peki 70'lerin geri dönüşü diye bir şeyden söz edebilir miyiz? Henüz yeterli veri yok, bazı işaretler var sadece...´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Film, Safdie'lerin hareketli ve izleyiciye nefes aldırmadığı anlatımıyla benzer tür filmlerinin referanslarını kullanmakla birlikte stil olarak tazelik sunuyor. Gitgide daha ciddi bir oyuncu olarak görülmeye başlayan Robert Pattinson'ın Connie karakterindeki adanmış performansı filmin gücüne büyük katkı sunuyor. Filmin bütünlüğüne eşsiz bir katkı yapan diğer bir öğe, Oneohtrix Point Never'ın büyük takdir gören elektronik film müziği. Film, Amerikan rüyasının yerle bir olduğu karanlık, tutunacak dal bulunmayan ve kaos içinde bir New York sunmayı da ihmal etmiyor. "Soygun", ABD bağımsız sinemasında sürprizlerin bitmek bilmediğini hatırlatan ve ilgiyi hak eden bir yapım.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Sistem dışına itilmiş iki kardeşin tutunma çabalarına odaklanan yapım, hızlı temposu, sorunlu karakterlerinin iniş çıkışları ve etkili elektronik müziğiyle özellikle genç kuşak izleyici için son derece çekici görünüyor. Hikâyenin ruhu ise 70´lerin ünlü klasiği ´Dog Day Afternoon´ olmak üzere sokağın sesine kulak veren Lumet, Scorsese, Friedkin gibi yönetmenlerin yapıtlarına yakın duruyor. Lakin bu yakın durma bana, ´saygı duruşu´ veya ´gönderme´den çok öykünme gibi geldi. Bir de orada burada, ´Sinemanın yeni dâhi kardeşleri´ gibi ifadelere rastladım ve (bir kez daha) her şey gibi ´Deha´lığın da çıtası düşmüş diye düşünmeden edemedim. Hemen bir filmle nasıl dâhilik vasfına erişiliyor, doğrusu benim aklen, ruhen ve de vicdanen pek de anlayamadığım şeyler bunlar. Neyse, zaman her şeyin ilacı ve tanığıdır, bekleyelim görelim...´





CİNGÖZ RECAİ: BİR EFSANENİN DOĞUŞU

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Yönetmen Onur Ünlü'nün eksantrik karakterler, matrak diyaloglar ve muhtelif tuhaflıklarla öne çıkan tarzını boşuna aramayın... Prodüksiyon kalitesi, kostümleri, montajı, hava çekimleri, pek susmayan müziği ve hareketli kamerasıyla günümüz Hollywood tarzına yakın bir film bu... Ama ilk bölümdeki otomobil takibi sahnesinde Ünlü'nün Amerikan tarzından uzak bir sahne çektiğini belirtelim. Aksiyon tutkunları yeterince çarpıcı, gürültülü, masraflı ve tahripkâr bulmayabilir ama benzer sahnelerin hep aynı mantıkla hazırlanıp çekildiği günümüzde mütevazı ve farklı şeyler denenmesi kötü değil. Ünlü'nün filme asıl katkısı, kaba komediden uzak duran mizah duygusu... Öte yandan, 'Kibar Soyguncu' (The Thomas Crown Affair-1968) gibi şık ve ferah mekânlarda geçen o eski usul soygun filmlerinin havasını bulmak da mümkün. 'Cingöz Recai'nin senaryosu teknik anlamda sorunsuz ilerlese de hikâyenin tatmin edici olduğu söylenemez. Cingöz'ün karşısında karakter olarak çok daha iyi işlenmiş tek bir rakip olmalıydı...´

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Ne mantıklı bir olay çizgisi var, ne izlenebilir bir entrika...Ne bir karakter irdelemesi var, ne gerçek bir gerilim. Konuşmaların çoğunun anlaşılmadığı, ses bandına sinmiş bir cızırtının hep sürdüğü film, olup bitenin izlenmesini daha da zorlaştırıyor. Ve çok iyi kullanılmış iki dekor, Sen Petersburg ve İstanbul harcanıp gidiyor. Tıpkı oyunculuklar gibi... Şu an başımızda olanların "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur, tüm ötekiler düşmandır" siyasetine çok yakışan bir son..Ama sanat biryana, reel-politik'e de hiç yakışmıyor. Filmin Onur Ünlü için ısmarlama bir iş olduğunu, pek benimsemeden giriştiğini sanıyorum. Yine de böyle bir senaryoyu kabul etmemeliydi. Böylesi bir başlangıç, korkarım ki aslında zengin ve ilginç bir malzeme olan bu romanların sinemalaştırılmasını da engelleyecek.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Aslında iyi bir yönetmen (Onur Ünlü), iyi bir senarist (Kerem Deren-Pınar Bulut), kalburüstü oyuncuların işbirliğinden iyi ve keyif veren bir seyirlik filmin çıkma ihtimali yüksektir. Fakat anladığımız ciddi bir doku uyuşmazlığı oluşmuş. Senaryodaki kararsızlıklar, gizemleri sürekli açık eden olay örgüsü, seyirci zekasını hafife alan güya sürpriz yapma çabaları... Şurası net: iyi bir senaryo ile yola çıkılmamış. Yönetmen Onur Ünlü estetik ve atmosfer olarak tarzını koymaya çalışsa da onun tercihleri eldeki bu senaryo ile pek uyuşmuyor. Mesela filmin başlarındaki takip sahnesi bu uyuşmazlığın zirve noktası bence. Ki sinema tarihimize geçecek türden... Ne diyelim bir efsanenin geri dönmesini gerçekten isterdik. Metin Erksan´ın ve Safa Önal´ın Cingöz Recai´lerinin çok gerisinde bir Recai var karşımızda. Bunun için naçizane efsane de geri dönmeye çalışmış ama dönememiş demek düşüyor bize de...´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Açıkçası nasıl 'Maskeli Beşler', 'Hababam Sınıfı' gibi ülkemizin bildik ekipleri, kahramanları yeni milenyumda geri döndüyse, 'Cingöz Recai' de bir 'yeni sürüm' yaratmanın peşinde. Onur Ünlü ve Vedat Özdemir'in birlikteliği ile genel plan-detay plan dengesindeki görkem algısı yerli yerinde. Recai ile Rıza arasındaki komiser-hırsız ilişkisinden ise bir 'muhbirli polisiye-komedi' gözlemi çıkıyor... Onur Ünlü, burada özellikle iç mekanda kara filmden bildiğimiz ışık-gölge oyunlarında şov yapmaya çabalamış. "İtirazım Var" (2014) ve "Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok" (2017) gibi siyah-beyaz sinemaya da yatkın çalışmış. İmirzalıoğlu'nun ses tonu bir yana, devreye giren bilimkurgusal ve fantastik katmanlar da dozunda duruyor. Açıkçası boks sahneleri de çok iyi çekilmiş. Ekran bölme tekniği devreye girdiğinde mantıklı bir dokunuşta bulunuyor...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Cingöz Recai: Bir Efsanenin Dönüşü' popüler sinema açısından ümit vaat eden bir projeydi. Ya da şöyle diyelim; yerli cephe adına sezonun merakla beklenen filmlerindendi. Ne var ki kâğıt üzerinde prodüksiyon kalitesi yüksek, oyuncu kadrosu ve yönetmenlik koltuğuna oturan kişi itibariyle heyecan verici görünen bu proje, uygulamada beklenen kapıları çalamamış. Kuşkusuz bu durumun öncelikli nedeni kötü senaryo gibi görünüyor. Çok da çarpıcı olmayan olay örgüleri, basit trükler ve karakterden ziyade tipleme düzeyinde kalan öykü kahramanlarıyla 'Cingöz Recai', sanki önemli fırsatın kaçırıldığı bir proje olmuş. Oysa senaryoya imza atan Kerem Deren-Pınar Bulut ikilisinin daha iyi işlerine rastlamıştık. Karakter yaratma meselesine gelince; aynı rolde daha önce izlenen 'rahmetli' Ayhan Işık'a gönderme görünen 'Clark bıyıklı' Kenan İmirzalıoğlu'nun canlandırdığı 'Cingöz Recai', ama asıl olarak Haluk Bilgener gibi bir büyük ustanın hayat verdiği Başkomiser Mehmet Rıza, ne yazık ki karikatür düzeyinin ötesine gidememiş. Son olarak 'Kurtlar Vadisi'ni hatırlatan bir 'Dış mihraklar' meselesi var filmde. Ben bu sahneleri, bazı şeyleri ti'ye almak için çektiler sandım ki, yanılmışım. En azından bu noktada özel bir dokunuş olsaymış, öykü bir nebze sineye çekilirmiş gibi geldi bana.´




MUTLU SON

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Ne şaşırtıcı, sürprizli bir film!.. İlk başta insanı itiyor; cep telefonuyla saptanmış, kimin tarafından ve ne amaçla çekildiği belirmeyen ev-içi görüntüleri. Ardından dev bir inşaat alanı ve birden bir duvarının aniden çöküp panik yaratması. Sonra büyük bir evde toplanmış bir aile ve bireylerinin karışık ve odaksız ilişkileri. Tüm bunlar nedir, nereye varacak? Yoksa Haneke Usta artık yaşlandı ve ne anlattığını bilmiyor... gibi yargılara bile geçiyorsunuz! Ama giderek her şey aydınlanıyor. Ve ortaya bir büyük ailenin kuşaklara yayılan dramı ve sinema tarihinin bize sunduğu en sağlam, en ödünsüz burjuva eleştirilerinden biri çıkıyor. Önceleri biraz karışık ve itici gözüken, ama giderek her şeyin yerli yerine oturduğu, atılan tüm düğümlerin bir 'puzzle' gibi çözülmeye başladığı bir film. Yapısı bir tür mimar yaklaşımıyla kurulmuş, önemli bir sinema yapıtı. Göçmenlerin gelişini, karaoke sahnesini, nişan törenini, ama özellikle o deniz kıyısındaki final bölümünü sanırım hiç unutmayacaksınız.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... "Mutlu Son", "Aşk"tan "Beyaz Bant"a "Code Unknown"dan "Piyano Öğretmeni"ne hatta "Saklı"ya önceki Michael Haneke filmleriyle sürekli bir diyalog halinde. Neredeyse bir kariyer özeti, bir dönemin sonu izlenimi veriyor. İlgilendiği temalar, bir bilmecenin parçaları gibi az ipucuyla karşımıza çıkarken, yönetmen bize kendi sinemasının "bilinen veya bilinmeyen kod"larını hatırlatıyor. "Mutlu Son"u bu yüzden Haneke kariyerinin takipçilerine bir göz kırpışı, "Aşk"la daha güvenli yerlerde gezindiğini söyleyenlere sert bir yanıt gibi görmek gerekiyor. Haneke, filmografisine filmlerine bir tuğla daha eklemek yerine takipçilerine inşa ettiği binayı uzaktan göstermek istiyor. Bu da zekice planlanmış ve mimari açıdan sağlam bir bina...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Burjuva umursamazlığı, ruhsuzluğu, bencilliği üzerine bir film var karşımızda. Haneke'nin alametifarikası olduğu üzere karakterlerin ortada birbiriyle ilgili bir aile varmış gibi davranıp aslında herkesin kendi bencil hayatını öncelediği bir hikaye bu. Anne'nin oğlunu şirket için yetiştiriyormuş gibi yapıp iktidarını güçlendirmesi, Thomas'ın karısına karşı ikiyüzlü halleri, Eve'in bencilliği, Georges'in kudretini kaybetmeye dayanamadığı için kendini öldürme çabaları akıp giderken ekrandan, ailenin fertleri başkasının dertleri için 'miş' gibi yapıyor sadece. Anne'nin oğlu Pierre'in bütün bu sahteliklere karşı isyanını, göçmenleri hikayenin içine dâhil etme çabasını ise şımarıklık olarak geçiyoruz kayıtlara. "Mutlu Son", yönetmenin tek bir konuya odaklandığı filmleri kadar güçlü bir yapım değil. Ama bütün bunları bir araya getirdiği için 'çıkan kısmın özeti' olarak da tanımlayabiliriz. Bugüne kadar anlattıklarını tek bir potada eritmeye çalışan, kendine özgü mizahıyla seyircinin ilgisini toplamayı başaran bir Haneke filmi işte. Nerde olsa izlenir!´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... "Mutlu Son"un açılışından finaline kadar bir kopyala-yapıştır hali var. Trintignant ile yükselen "Aşk" ("Amour", 2012) yan bölümü, "Yedinci Kıta"nın genel yapısı, "Saklı"nın ("Caché", 2005) interaktif öğelere kayan röntgenleme esası kopyalanan ana öğeler. Yönetmen sanki genç jenerasyonu çok biliyormuş gibi akıllı telefon ile çekilmiş sahneler kullanmış, formatı değiştirmiş. Ancak bunların da bir faydası olmamış... Haneke kendini tekrarlamadan silkelenip yüzüne su serpse daha iyi olur. Zira "Yedinci Kıta"yı 28, "Saklı"yı 11 sene önce çekti. Buradaki röntgenci genç kız imgesi de onun 'göçmen krizi'ne dair yorumlarını eski sineması kadar 'anlamlı' kılmıyor. Gerisi ise 'usta ne dedi?' merakını dindirecek birtakım gerekçeler ışığında yorumlanabilir.´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Aile dramlarının vazgeçilmez öğesi "kuşaklararası çatışma", "Mutlu Son"un da temalarından... Ama kuşaklararası iletişimsizlik ve kopukluk daha ağır basıyor. Film evin içinde dolaşan bir kadının akıllı telefonla çekilen ve sosyal medyada paylaşılan görüntüleriyle açılıyor. İnsanın kendi mahreminde kayda alınarak röntgenlenmesinin ya da başkaları için "görüntü ve cümle" haline gelmesinin huzursuz ediciliği kadar kamerayla özne arasındaki uzaklık da dikkat çekici. Sonuçta, aile bireyleri arasındaki "uzak mesafeleri" vurgulayan bir film bu... Varlıklı ve güçlü Laurent Ailesi'ndeki asıl sorun, herkesin kendi meseleleriyle bağımsız bir ada gibi yaşaması... Haneke, önceki filmlerinde de dikkatimizi Avrupa'nın orta ve üst sınıflarının vicdansızlığına, ikiyüzlülüğüne ve suçluluk duygusuna çekmişti. "Mutlu Son" kendini tekrar ettiği bir film belki ama akılda kalıcı olmayı başarıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Haneke, 'Mutlu Son'a şimdiki zamanın ifade biçimleriyle (telefonla çekilmiş görüntüler gibi) giriyor, daha sonra öyküsünü rayına oturtup dingin bir anlatımın peşine düşüyor. Film, dağınık aile ilişkileri, mutsuzluk portreleri, çıkmaz sokaklar, yaşlılık, evin Arap kökenli emekçileri, mülteciler derken acınası bir hüznün genel resmine soyunuyor. 'Mutlu Son', kuşkusuz 'Benny'nin Videosu', 'Bilinmeyen Kod', 'Saklı' gibi yönetmenin eski yapıtlarına da uğruyor ama en zarif, en 'gönülçelen' ilişkisini Jean-Louis Trintignant'ın canlandırdığı karakter üzerinden yönetmenin bir önceki yapıtı 'Aşk'la kuruyor... Sonuç? Burjuvazinin o görkemli görünen makyajının altındaki kırışıklıklarında ve ikiyüzlü ahlakında gezinen 'Mutlu Son', kendinizi kaptırdığınızda huşu içinde izlenecek, görünüşte yumuşak, derinde sert ve çarpıcı bir film; kesinlikle kaçırmayın derim...´




ÖLÜM GÜNÜN KUTLU OLSUN

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Christopher Landon'ın "Burning Palms" (2010), "Paranormal Activity: İşaretliler" ("Paranormal Activity: The Marked Ones", 2014) ile "Scouts Guide to the Zombie Apocalypse" (2015) ile girdiği yönetmenlik kariyerinin dördüncü halkası. "Ölüm Günün Kutlu Olsun", aslında "Bugün Aslında Dündü"nün ("Groundhog Day", 1993) modelindeki 'peki ya bugünü yeniden yaşasaydın?' sorusunu izliyor. Bunu 'kesme-biçme filmi'ne ('slasher filmi') malzeme ederken, 'mutlu/kutsal gün' klişelerini de elinin tersiyle itiyor. Ama yola çıktığı temaları ve olayları geliştirmekte sıkıntı çekiyor.´




TAŞ

KEREM AKÇA (POSTA): ´... "İki Dil Bir Bavul" (2008) ve "Babamın Sesi" (2011) ile ödüllere boğulan Orhan Eskiköy, hep 'ortak yönetmen' olarak devreye girmişti. Bunlardan ikincisinin final sekansıyla Andrei Tarkovsky aşkını ortaya koymuştu. 2016'da "Başgan" adlı ilginç bir belgesele imza atıp, günümüzün diktatörlük rejimini alegorik bir eleştiriye tabi tuttu. Eskiköy, "Taş"ta ise anlamsız bir sembolün peşine takılmak bir yana post-prodüksiyonda zoraki halledilmiş 'çakma minimalizm'e de bel bağlayan siyah-beyaz bir filme imza atıyor. Baştan sona Bela Tarr esintileri karikatürize hale gelip başka yüzyılda yaşar gibi yapan oyuncuları da yaralıyor. Görüntü yönetmeni Türksoy Gölebeyi, 'hikayesiz' ve 'senaryosuz' eseri kurtaramamış.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Küçük bir köy ölçeğinde, bir toplum panoraması çizen (bu açıdan 'Taş', Emin Alper'in 'Tepenin Ardında'sıyla yakın akraba görünüyor) yapım, inançlar üzerinden gelişen bir öyküye göz kırpıyor. Malum, 'Duvarlar' tarih boyunca insanlığın önünde bazen engel, bazen bir güvenlik kaynağı olagelmiştir. Bazen de inançların, itirafların, kişisel dökümlerin ifade alanları. Eskiköy'ün filmi, meselenin bu ikinci kısmıyla sıkı bağlar kuruyor. Öykü, gizemlerle dolu yanlarıyla ilerlerken ve neredeyse polisiye bir tada bürünürken siyah-beyaz görüntüler ve son derece estetik kadrajlar (bu noktada görüntü yönetmeni Türksoy Gölebeyi'nin ismini analım), etkili bir atmosferin yaratılmasına imkân sağlıyor. Arka plandaki politik okumadaysa çocuklarını sisteme kurban eden ebeveynlerin dramını bulabilirsiniz. Oyunculuklar da gayet tatminkâr. Anne Emete'de karşımıza gelen Jale Arıkan'ın bizim sinemamızın Anna Magnani'si olma yönünde ilerlediğini düşünüyorum. Muhammet Uzuner de bazı kadrajlar itibariyle Dostoyevski adeta!´




BLADE RUNNER 2049: BIÇAK SIRTI

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Bir devam filmi, sevdiğiniz dünyaya ve karakterlere geri dönüş fırsatıdır. "Blade Runner 2049" daha fazlasını başarıyor. Kendi dünyası ve kendi karakterleriyle hikâyeyi sürdürüyor, farklı şeyler söylüyor. İleride bir klasik olarak kabul edilir mi, bilemem. Tek bildiğim, karizmatik bir kötü adam olması için uğraşılmış klişe Wallace karakteri dışında filmi çok sevdiğim... Son olarak, "Blade Runner 2049"un bir aksiyon filmi olmadığını, hatta biraz abartma pahasına büyük bütçeli bir "sanat filmi" olduğunu söyleyebilirim. Filmin fragmanında yer alan ve çıplaklık içeren bir sahne, basın gösteriminde farklı bir kadrajla merkezdeki iki karaktere zoom yapılarak gösterildi. İddialar doğruysa ve bu Türkiye'ye özel bir otosansürse kesinlikle kabul edilebilecek bir durum değil.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Sinemada efsaneleşmiş filmlere dokunmak zor iş. Ama son zamanların da modası. Yeniden çevrim ya da devam filmleriyle 70 ve 80´lerin başyapıtları, güncelleştirilmeye çalışılırken içi boşaltılıyor ya da onlara vasat halkalar ekleniyor. Blade Runner gibi bir efsanevi filmin devamının çekileceği duyrulunca herkesin ilk kaygısı buydu. Fakat Dennis Villeneuve, Ridley Scott´ın ilk filmde yarattığı dünyanın hem atmosfer hem hikaye olarak izinden giderek çok zorlu bir işin altından alkışı hak eden bir başarıyla kalkıyor. Blade Runner´ın büyüsünü bozmadan sağlam bir bilimkurguya imza atıp şimdiye kadarki en iyi filmini çekiyor.
Yeni filmde bizi duyguları olan hologramlarla tanıştıran Villeneuve, bırakın insanı, androidi hologramların bile yaşama hakkına saygı gerek diyerek ve farklı türlerin bir arada yaşama ve ortak gelecek kurma hakkı olduğunu söyleyerek Blade Runner dünyasına anlamlı bir katkı sunuyor.
Ridley Scott´ın yapımcı olarak dahil olduğu 152 dakikalık yapım, sadece bu yılın değil son 10 yılın en iyi bilimkurgu ve devam filmlerinden biri... Kaçırmayın deriz..´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Her ne kadar görsel bir özen, detaycılık olsa da yeni Blade Runner eskisinin ruhunu fazlasıyla aratıyor. Ağır tempolu bir ´dolgu bellek´ yolculuğuna dönüşürken android mevzusu ve bunun çıkış noktasıyla ilgili de etkili bir yan öykü bulamıyor. Aksine eski karakterler devreye girince nostaljik havadan uzaklaşıp 1982 tarihli Ridley Scott klasiğini yeniden izleme arzusuna kapılıyoruz. "Blade Runner 2049" dar alana sıkıştığı için ikonik sahneler yaratmaktan uzak... Aksine bir başka ara bölüm ya da yeni sürüm pilot bölümü izlenimi bırakıyor. Süresinin uzadıkça uzaması insan-robot cinsleri arasındaki çatışmaya ´devrim´i yüceltecek bir kapı açmıyor. Aksine yeni hikayenin filme aman aman bir katkısı olmamış. Yeni milenyumda alt türünde ürün veren eserlerin bile altında kalıyor "Blade Runner 2049". Ford'un yerine başrole geçen Gosling'in işlevi bile sorgulanır hale geliyor bu sayede.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... En son karşımıza geldiği 'Arrival'da uzaya açılan (daha doğrusu uzaylıları aramıza davet eden) Villeneuve, doğrusunu söylemek gerekirse 'Blade Runner 2049'da, el attığı meselenin orijinaline halel getirmemiş. Senaryosunu Hampton Fancher (ki Scott'ın filminin ortak yazarıydı) ve Michael Green'in kaleme aldığı yapım, atmosfer yaratma ve 'öncüsüne saygı' açısından gayet iyi. Özellikle arka plandaki mimari etkileyici; eski, ihtişamlı zamanların uzantısı, boşluğa, yalnızlığa terk edilmiş devasa yapılar, tıpkı 1982'deki orijinal filmde olduğu gibi sürekli yağan bir yağmur (ki bu Fincher'ın 'Se7en'ına da ilham vermişti vakti zamanında), multi-kültürel manzaralarla yüklü kaotik şehir hayatı, birtakım şirket isimleriyle süslü billboard'lar, panolar vs. Yetmedi, tarih sahnesinden fırlayıp öyküye dahil olan Elvis Presley, Marilyn Monroe, Frank Sinatra... Roger Deakins'in enfes görüntü çalışması (ki birçok Batılı eleştirmen 'En İyi Görüntü Yönetmeni'nde Oscar'ı ona vermiş bile) da cabası... 'Blade Runner 2049', öncüsüyle kurduğu bağlarla daha bir anlam kazanmış (keza ben de en çok bu tavrını beğendim). Villeneuve'ün 'Anaakım sinema' içindeki sakin, ölçülü anlatımı da takdire şayan. Kanadalı yönetmenin filmi de, geçmişi yağmalayan (!) şimdiki zaman hamlelerinin sanırım en iyisi olarak kayda geçecek...´

ŞENAY AYDEMİR (t24.com.tr): ´... "Blade Runner 2049", açık ara son dönemde izlediğimiz atmosferi en doğru kurulmuş, seyirciyi en çok etkileyen yapımlardan birisi olacak. Baştan sonra karanlık, yoğun sisler ve çevresel kirlilik içinde ilerleyen bir öykü; fiziksel olarak parçalanmış bir dünya, yine ikilikler yaşayan ve bilincini ortaya çıkarmaya çalışan bir ana karakter, hükmeden şirketler, görev duygusu gelişmiş acımasız replikalar. Bütün bunların üzerine gizemini finale kadar korumayı başaran bir 'sır'. Filmin atmosferi ve hikayenin akıcılığı 162 dikika gibi hiç de azımsanmayacak bir süreye rağmen "Blade Runner 2049"u izlenilir kılıyor. Üstelik bu süre beklenilenden daha da hızlı geçiyor. Yani hissedilen süresi daha az ... Filmin ilk filmle kurduğu bağlar ise oldukça tutarlı ve güçlü. Yalnızca Harrison Ford'un varlığı değil, senarist Hampton Fancher'ın ustaca hamleleri de sağlıyor bunu. İlk filmden birkaç sürpriz daha var ama seyir zevkinizi bozmayalım. "Blade Runner 2049 korumayı başardığı merak duygusu, yarattığı atmosfer ve seyirciyi içine alabilen yapısı ile iyi bir film olarak kayıtlara geçiyor hiç kuşku yok ki. Ama tarihe geçer mi? Bırakalım tarih karar versin.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Yakın dönemin hızlı çıkış yapan yönetmenlerinden Denis Villeneuve, bir önceki filmi "Geliş / Arrival"la yeni "Blade Runner" filmi için doğru isim olduğunun sinyallerini vermişti. Ağırkanlı, güçlü bir atmosfere sahip olgun bilimkurgu "Arrival"ın verdiği işaretler yanıltmadı ve "Blade Runner 2049"u kayda değer bir devam filmine dönüştürdü. Villeneuve, öncülünün sisli atmosferini, hikayesini sakince açan yapısını ve filmin kalbinde yatan soruları yeni filme de taşıyor. Bu filmde de öncülü gibi insan sömürüsü, bellek ve kimlikle ilgileniyoruz. Filmin dili ve görsel yönetimi ise yakın dönemin en güçlü yönetmenliklerinden birini barındırıyor. Villeneuve, bir klasiği devam ettirmenin sorumluluğunu öncülüne saygıda kusur etmeyen ancak onun eğreti bir karbon kopyasına dönüşmeyen bir dengeyle kuruyor. Çoğu devam filminin düştüğü tuzaklara düşmeyen "Blade Runner 2049", bilimkurgu sevenler için paha biçilmez bir armağana dönüşüyor.´




DÖRT KÖŞE

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Şinasi Yurtsever, Murat Akkoyunlu, Burak Satıbol, Ulaş Torun ve Mehmet Özgür´ü birçok filmde görüyoruz. Ama ´kara komedi´ prototiplerinde burada sanki kendilerini tekrar etmeye koyuluyorlar. İster istemez bu durum da karşımıza aşılamaz bir çığırtkanlar korosunu çıkarıyor. Film uzadıkça ´film´ olmadığı daha da açığa çıkıyor. Bir komedi filminin ite kaka 120 dakikaya uzatılması fikri kime ait merak ediyoruz. Antipati fırtınası bitmek bilmiyor! Animasyonlarıyla biraz saygıyı hak ediyor. Ekran bölme tekniği ise anlık bir hamle gibi duruyor. Ama patlama ve timsah efektlerinin ´pespayeliği´ her şeyi berbat ediyor. 'Prodüksiyon' olarak bir emek var ama nafile...´




ÇAVDAR TARLASINDAKİ ASİ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film bence sinemaya aktarılmış yazar biyografilerinin en iyilerinden biri. İyi oynanmış, yazarla yazdıkları arasında en sağlam bir ilişkiyi ve de dönemiyle en iyi bağları kurmuş olanlarından... Yine de IMDB'de ciddi karşı eleştiriler var. Özellikle Amerikalı okurlardan gelmiş. Yazar üzerine yazılmış bir diğer özyaşam öyküsünden ve bir belgeselden söz ediyor ve bu filmi biraz 'hafif' buluyorlar. O görüşlere saygım var. Ne de olsa ayni kültürden geliyorlar. Ama ben filmi sevdim. Ve özellikle edebiyat tutkunlarına içtenlikle tavsiye ederim.

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... II. Dünya Savaşı, atlatamadığı bir travma. Şehirden ve insanlardan uzak durmak istemesinin nedeniyse 'Holden Caulfield'in kontrolden çıkan, fanatiklerin sahiplendiği bir karaktere dönüşmesi... Finalde, Salinger'ın hayatı boyunca yazdığı ama bunları paylaşmadığı öne sürülüyor. Burnett'in "Burada dünyadan uzakta hiçbir şey yazamazsın. 'Franny ve Zooey' de zaten din kitabına benziyor" demesiyse bence durumu daha iyi açıklıyor. Salinger, karakterin iç sesini öne çıkaran yenilikçi üslubu ve gençliğin günlük dilini kullanmasıyla dönemin Amerikan edebiyatına bir alternatifti. Filmse demode müzik kullanımı başta olmak üzere alternatif olmaktan uzak bir anlatıma sahip. Salinger'dan alıntılanan cümleler, fikirler etkileyici ama eserlerinin ruhu filmde yok. Yazarlık tutkusunun inatçı bir gönülsüzlüğe dönüşmesi iyi anlatılamıyor, Salinger'in acılarını hissedemiyorsunuz. Yine de biyografik bir film olarak ilgiyle izleniyor... Kevin Spacey'nin katkısıyla Burnett-Salinger ilişkisinin filmi ayakta tuttuğunu da belirtelim.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Çavdar Tarlasındaki Asi', son derece etkili bir girişin ardından kendisini daha çok televizyon filmi sınırlarına çekiyor. Bu, belki de Strong'un yönetmenlik kariyerindeki tek işin bir TV dizisi olmasından kaynaklanıyor, bilemiyorum ama ben yine de bu filmin yazı-çizi işinde uğraşanlar için çok kıymetli malzeme sunduğu kanaatindeyim. 'Çavdar Tarlasındaki Asi' bence özellikle artık 'editörlük' kurumundan nasibini almadan yollarını çizen, kendi yeteneklerine güvenmekten öte büyük bir kibirle fazlasıyla inanan, hayatı, izledikleri filmleri, okudukları kitapları (ki yazıp çizdiklerine bakılırsa okuduklarına dair pek bir emare de bulamıyoruz) "Sevdim, sevmedim, bayıldım, felaket, olmuş, olmamış" gibi yargılarla değerlendiren ve ifade hazineleri '140 karakter' ve biraz üstüyle sınırlı herkesi, ayna önüne davet ediyor. Oyunculuklara gelince: 'About a Boy'un minik Marcus'u, 'Mad Max: Fury Road'un Nux'ı, 'Equals'ın Silas'ı Nicholas Hoult, gayet inandırıcı bir Salinger portresi çiziyor. Kevin Spacey de Salinger'ın akıl hocası Burnett'te -çoğu kez olduğu gibi- olağanüstü...´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Edebiyatçının dünya çapında 65 milyon kopya satan ünlü romanı 'Çavdar Tarlasında Çocuklar'ın yazım aşaması daha iyisini hak ediyor. Oyunculuktan gelme yönetmen Danny Strong, burada yazarın bu eseri çıkartma sürecinde yaşadığı sancıları ele alıyor. Evine çekilme, kimseye gözükmeme ve irade öyküsü klasik/ilgili seyirciyi avcuna alacaktır. Ama 'performans' değil 'yakışıklılık' gerektiren rolleriyle bilinen Nicholas Hoult bu başrolün altından kalkamamış. Filmin inandırıcılığını zedeliyor. Sarah Paulson, Hope Davis gibileri de sanki öylesine yerleştirilmiş gibi. Sadece Spacey sınıfı geçiyor, o da konuşma hızıyla. "Çavdar Tarlasındaki Asi", oyuncu kadrosundaki emeği teknik ekibe harcasaymış en azından bir 'sinema ürünü' olabilirmiş. Ama edebiyat dünyasından ne "Harika Çocuklar" ("Wonder Boys", 2000) ne de "Fırtınalı Hayatlar" ("Genius", 2016) gibi başarılı filmleri akla getiriyor. Aksine TV estetiğine saplanıp kalıyor. Savaş sahnelerindeki birkaç kurgu numarası da yeterli olamayınca, ister istemez Salinger ile ilgili 2013 tarihli tedirgin edici belgeseli yeniden izleme arzusuna kapılıyoruz.´




SUSPIRIA

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Argento, şimdi kullanılmayan Technicolor formatında, kırmızı gibi abartılı sıcak renklerle beyazperdeyi tuval gibi boyuyor. Alman dışavurumculuğunun gölgelerini kullandığı karanlık sahnelerin yanı sıra canlı renklerin hâkim olduğu çok renkli, aydınlık sahneler de var. Görüntü ve sanat yönetimi açısından her tür denemeye açık 1970'ler sineması için dahi tuhaf seçimler bunlar... Argento bütün filmi kendi bilinçdışında geçen bir kâbus gibi tasarlamış sanki... 40 yıl sonra 'Suspiria' ilk seyrettiğimdeki etkiyi uyandırmadı bende. Ama bu, 'Suspiria'nın müstesna bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Korkmak isteyen gençlere değil ama klasikleri merak eden sinefillere ve nostalji yaşamak isteyenlere tavsiye ederim.´




ANNE!

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu, aslında hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı bir simgelerle ve hayallerle yüklü masaldır. Böylece bir yandan o giderek artan boşanmış kitlesel eğlence, bize Luis Bunuel'i, özellikle de burjuvazinin Gizli Çekiciliği başyapıtını düşündürür. Öte yandan, temel bir olgu ve Kadınlık Durumu'nun en önemli aşaması olan annelik, çok farklı bir yaklaşım içinde ele alınır. Bir tür kapalı mekan ya da "uğursuz ev" tabanlı korku filminin, duvarların nice gizler sakladığı bir dekorun ürküntüsü içinde...
Ve son bir not: Filmin en çok kadınlarına bayıldım. Kendisini bir kez daha aşan ve Oscar'da mutlaka söz sahibi olacak Jennifer Lawrence. Ve de uzun bir ayrılıktan sonra dönüş yapan ve hayli yaşlanmış bir yüzün ardında, yine kıpır kıpır bir oyunculukla inanılmaz bir 'kötü kadın' çizen Michelle Pfeiffer...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Kişisel bir aile ve karı-koca hikayesi gibi başlasa da film özellikle 45. dakikadan sonra farklı bir yola sapıyor. Şair ve ona pür sevgisini veren kadın arasındaki ilişki aslında tanrı-kadın ilişkisine dönüşüyor. Bu noktada Hıristiyanlık öğretileri yavaş yavaş belirmeye başlıyor. Bir noktadan da sonra film inancı sorgulayan, tapınma ve linç kültürünü ele alan bir yapım haline geliyor. Anne, iyi başlayan, sakin sakin sizi girdabına çeken sonra zembereği boşalmış saat gibi baş döndürücü bir hızla sağa sola savrulan ve finaliyle bir insanlık tarihi alegorisine dönüşen bir film. Ama tam da seyirciyi ikiye bölen filmlerden. İyi niyetle film Aronofsky´nin insanlığın içinden geçtiği zamanda yaşananlarla ilgili hayli sert tepkisi olarak yorumlanabilir. Ama bu tepkinin sofistike hale getirilme çabasıyla film tuhaf sorularla bizi baş başa bırakıyor. Ve filmin finalde verdiği cevap ya da cevapların çok tatmin edici olduğu söylenemez.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Filmin metni birçok okumaya açık bir yapıda. Aronofsky'nin de aralarında olduğu yaratıcılar üzerine inşa edilmiş olarak görülebilir. Ama daha işleyen bir okuma Aronofsky'nin daha genel bir dünya yaratım sürecini İncil referansları üzerinden yeniden kurduğu. Filmin senaryosunun iddiası bir yana Aronofksy'nin kariyeri açısından ilginç olan filmin kaotik final bölümünde elini hiç korkak alıştırmadan yakaladığı sertlik ve cesaret. Diğer bir deyişle Amerikan sinemasının uzun süredir güvenli seçimlerle ve formüllerle ilerleyen filmlerine benzememesi. "anne!" söyledikleriyle ve yarattığı hislerle tartışma yaratmaya açık. Ama Aronofsky'nin güvenlik sınırlarını umursamadan aşması "anne!"yi yılın en ilginç filmlerinden biri yapıyor, orası kesin.´




KINGSMAN: ALTIN ÇEMBER

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Filmin gayet uçuk kaçık bir konusu var. Dünyanın en büyük uyuşturucu üreticisi olan Poppy adlı kadının (Julianne Moore) derdi, sosyeteye katılamamaktır. Onca zenginliğiyle dağ başında yaşamaktadır. Oysa uyuşturucu yasallaşsa, devlet de vergisini alsa, kadıncağız zenginliğiyle havasını atabilecek, insan içine çıkabilecektir. Filmin uyuşturucu konusunda, gevşek bir tavrı var. Kötü bir şey ama öyle abartmaya da gerek yok diyor. Başka işiniz gücünüz yoksa, birkaç espri de içeren 2,5 saatlik bu saçmalığa vaktinizi ayırabilirsiniz. Channing Tatum, Elton John ve tabii Colin Firth falan da var filmde. "Yaşasın Anglo-Sakson kardeşliği; ABD, Büyük Britanya elele, dünyayı hizaya sokmaya" mealindeki mesajını da sindiririm diyorsanız.´

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film özellikle Londra'yı tüm karakteristik özellikleriyle dekor alan nefes kesici ve hayli komik bir araba takip bölümüyle açılır. Ve zaman zaman başka coğrafyalara açılsa da, o kenti ana mekân almayı sürdürür. Tümüyle İngiliz olan şeyler -Londra, kraliyet ailesi, aristokrasi, Kral Arthur efsanesi, özellikle de o sivri mizah duygusu- gelir ve tipik Hollywood olan öğelerle kaynaşır: O aksiyon becerisi, dünyaya yukardan bakma huyu, çizgi-romanın evrenselliğe kayan çocuksu, naif tavrı. Böylece James Bond ve Jason Bourne izleri havada uçuşur. Beş dakikada bir perdeye yeni bir ünlü gelir: Channing Tatum'dan Jeff Bridges'e, Halle Berry'den Emily Watson'a...´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Kingsman'in ABD'deki karşılığı Statesman'ın seriye dahil olması kuşkusuz iyi fikir. Centilmen şemsiyesi yerine kovboy kementi, lüks terzi dükkânı yerine viski fabrikası gibi numaralar hoş; ama genel olarak ABD-İngiltere kontrastından dişe dokunur bir şey çıkmıyor. Üstelik Channing Tatum'un "oyundan gereksiz yere erken alınması" ve ondan doğan boşluğun Burt Reynolds'u hatırlatan Whiskey (Pedro Pascal) ile doldurulma çabası da filme kan kaybettiriyor.Tüm bunlar, yönetmen Matthew Vaughn'un masa başında yanlış kurduğu "oyun planı"- nın sonuçları. Ama yüksek prodüksiyon kalitesi, aksiyon sahneleri ve özellikle su gibi akıp giden kurgusuyla iyi çekilmiş bir film olduğu kesin. Aksiyon seyretmek isteyenlerin sıkılacağını pek sanmıyorum. Özellikle açılış bölümü, şehrin işlek caddelerindeki takip çekimleri ve dar mekândaki dövüş koreografisiyle çarpıcı. Son olarak, serinin bu filmdeki en önemli artılarının Jeff Bridges, Halle Berry ve Elton John olduğunu belirtelim.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... 2014 yapımı "Kingsman: Gizli Servis"in devam filmi "Kingsman: Altın Çember" ilkinin gerisinde kalsa da eğlenceli bir seyirlik. 2014 yılının en güzel ticari sinema sürprizlerinden biri Matthew Vaughn'un imzasını taşıyan "Kingsman: Gizli Servis"ti. İngiliz işi ajan aksiyonu, mizah anlayışı ve yapım değerleriyle beklenenin üzerinde ve haklı bir ilgi gördü. Elbette, devam filmi gecikmedi. "Kingsman: Altın Çember / Kingsman: The Golden Circle" adlı devam filmi yoluna aynı kadroya Jeff Bridges, Channing Tatum ve Julianne Moore'un olduğu yeni isimler katarak devam ediyor... ABD kolu Statesman'ın eklenmesiyle İngiliz centilmenlerinden rol çalınması, İngiliz işi seriyi Amerikanlaştırıyor. Bu durum bir yana film ilkinin metninde sevilen özellikleri; mizahı ve aksiyonu taşıyor. Stilize aksiyon anlarıyla öncülünü aratmıyor. Ancak ilkinin bütünlüğünü barındırmıyor. Yine de "Kingsman: Altın Çember"in çoğu seride olduğu gibi ilkinin gerisinde kalması filmin eğlenceli bir seyirlik olduğu gerçeğini değiştirmiyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Altın Çember' kuşkusuz eklektik bir yapının eseri. Mesela son dönemin popüler sinema malzemesi olan 'Uyuşturucu karteli' konusuna uğruyor, Donald Trump'la değişen başkanlık profiline de dokunduruyor. Ama ana eksenini, yani 'Ajan filmleri parodisi' olma vasfını kaybetmiyor. Vaughn iyi bir yapımcı ve yönetmen olduğu kadar iyi bir senarist aynı zamanda. 'Kick-Ass'in yaratıcıları Mark Millar ve Dave Gibsons'ın bir başka çizgi romanının uyarlaması olan 'Kingsman'in bu ikinci sinemasal serüveninde metni Jane Goldman'la birlikte gayet iyi toparlamış. Gerçi filmin süresi bence fazla uzun ve yer yer sarkıyor ama yine de dağılan parçalar toplanıyor. Eggsy'nin eski eğitmeni Harry Hart'ın dönüşü, sevgilisi Prenses Tilde'yle ilişkileri, 'Bridget Jones 3'vari 'Glastonbury Festivali' bölümü, metalik kollar, köpekler, İtalya'da 'A View to a Kill'e göndermede bulunan teleferik sahneleri, Amerikalı ajanlar Champ, Tequila ve Whiskey vs. derken izlenmesi zevkli bir film olmuş 'Altın Çember'.




KAÇIŞ ODASI

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Nasılsa daha pek kimseler görmeden reklamı yapılan ve bilinmeyen bir mini-efsaneye dönüşen filmlerden sakının!... Onlar kimi zaman tüm sinema sevginizi ve saygınızı ciddi biçimde zedeleyecek acı deneyimlere dönüşebilir!... İşte en son ve belki en görkemli bir örnek. Daha internete düşmüş tek bir ciddi eleştirisi bile olmadan, nasıl olmuşsa olmuş beklenen bir filme dönüşmüş bir korku filmi. Ama hayatta gördüğüm en kötüsü, en zavallısı. Ortada ne anlatılmaya veya özetlenmeye değecek herhangi bir öykü var. Ne en ufak bir çekiciliği olan kahramanlar. Ne herhangi bir oyunculuk, ne ilginç özel efektler. Hiçbirisi yok!... Üzerinde konuşmaya bile değmez bir film. Sadece 85 dakikalık filmin bana sekiz saat gibi geldiğini söyleyeyim, yeter!...´




O

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... İşin germe ve ürpertme bölümünde ise özel efektler yardımıyla yaratılan kadrajlar ve atmosferin çok da etkili olduğunu kendi adıma söyleyemem. Bu tür yapımlar bakımından daha konvansiyonel bir izleyici profiline sahip olduğum için belki de, doğallıktan uzak görünen dokunuşlardan pek de etkilenemiyorum. Kim bilir, mini seri 'O'nun tortuları daha güçlü durduğundan, şimdiki zaman versiyonunu, eskisi kadar çarpıcı bulmadım... Sonuç? Bugünlerde daha çok twitter üzerinden Başkan Trump'a yönelik sert muhalefetine tanık olduğumuz Stephen King'in sinemadaki en son uyarlaması 'Kara Kule' çok başarısızdı, 'O' ise izlenmesi ve hatıraları yeniden ayağa kaldırması açısından gönül çelen bir çalışma olmuş. Ayrıca bu film, 'Kaybedenler'in çocukluk çağlarını anlatıyor, sırada yine Muschietti'nin çekeceği ve ekibin yetişkinlik dönemini anlatan 'Chapter II' var, bilginize...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´ En nihayetinde hikayenin asıl amacı, bir grup gencin artık çocuk olmayı bırakıp birer yetişkin olmaya doğru adım atabilmesi için içlerinde biriktirdikleri korkularını yenmeleri gerektiğini göstermek... Stephen King'in metni, yazının girişinde de belirtildiği gibi popüler kültürün gençlik ve korku alanlarına dair bütün malzemesini ustalıkla kullanmayı başarıyor. King'in bu maharetine 2013'te çektiği 'Mama' adlı korku filmiyle dikkatleri çeken Arjantinli yönetmen Andy Muschietti'nin dönem atmosferini kurmadaki becerisi eklenince film bir adım daha atıyor... Andy Muschietti hem karakterlerin fiziksel özelliklerini hem de çevre ile kurdukları ilişkiyi iyi yansıtıyor perdeye. Dönemin müzikleri, esprileri, her yere bisikletle gidilen taşra kasabası halleri ve tekinsiz mekanlar yaratmadaki becerisiyle sinema kariyerinde önemli bir virajı daha dönüyor Arjantinli yönetmen...´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... "Mama"dan hatırlanabilecek yönetmen Andy Muschietti, ona ün getiren filminden de anlaşılabileceği gibi korku türünde yetenekli bir isim. Nitekim Pennywise, televizyon uyarlamasından katbekat ve de romanın hayranlarını üzmeyecek derecede korkunç. Korku alanında bekleneni vermesi "O/It"in asıl kozu değil. Etkileyici yönü, filmin Muschietti'nin bir diğer King uyarlaması büyüme öyküsü "Stand by Me"nin havasını taşıması. Çocukların itilmişlikleri, travmaları ve yoksunluklarının birlikte, bir kaybedenler birliğine dönüştürerek vermede yakaladığı duygusallık "It"i diğer korkulardan ayırıyor. Ve korku bölümleri dışındaki bu kısımların John Hudges'un filmlerinin komediden arınmış versiyonuna ve "Stand By Me"nin sularına yaklaştırıyor. Pennywise korkuturken, kaybedenler arkadaş grubunun meydan okumasının duygusallığını yakalıyor. Bu yüzden bir korku başyapıtının havası sinema uyarlamasında alabildiğine işliyor, "It"i yılın filmlerinden birine dönüştürüyor.´




TUTKU OYUNU

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... 'Tutku Oyunu' bir insanın bilinçdışındaki karanlıktan duyduğu korku üzerine şekilleniyor ve psikanaliz sürecini getiriyor karşımıza. Bunlar kâğıt üzerinde karmaşık gelse de seyirciyi hemen yakalayan bir film var ortada... Joyce Carol Oates'in romanından yapılan serbest bir uyarlama olan ve David Cronenberg'in 'Ölü İkizler'inden (Dead Ringers) de izler taşıyan 'Tutku Oyunu', sağlıksız, hastalıklı zihinleri konu alan başyapıtların arasına koyabileceğim bir film değil. Bunun en önemli nedeni, finalde her şeyin bağlandığı noktanın bana etkileyici gelmemesi... Ama anlatımı, oyuncuları ve görüntü yönetimiyle sonuna kadar ilgiyle izlenen bir film. Kadroda 1970'lerin ikonik yıldızı Jacqueline Bisset'nin yer aldığını da belirtelim.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Ozon'un "Tutku Oyunu"ndaki ilham kaynakları açık. Brian De Palma ve David Cronenberg'in bir dönemi özellikle de doktor ikizlere odaklanan filmi "Dead Ringers" (1988). Kendisini fazla ciddiye almadan izleyiciyi sinemanın tutkuya odaklanan gerilim türünün tanıdık referansları içinde gezdiren film, izleyiciyi sürekli tahmin etmeye zorluyor. Bilmecenin yanıtı ise psikolojik okumada bulunabiliyor. Ozon'un daha önce "Genç ve Güzel"de birlikte çalıştığı Marine Vacth, bu filmde de Chloe'de filmin ruhuna uygun bir performans sergiliyor. Sinemanın yakın dönemde gördüğü en üretken isimlerden biri olan Ozon'un zengin filmografisinde herkesin favorisi kendine. Ancak "Tutku Oyunu", özellikle De Palma'nın ve türün sevenlerine bir armağan.´

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Ozon bu karmaşık öyküde sanki birçok yönetmenin birçok filminden yararlanmış ve ortaya karışık bir yapıt koymuş. Hitchcock'dan (özelikle Spellbound- Öldüren Hatıralar) Verhoeven'e (özellikle Basic İnstict- Temel İçgüdü), De Palma'dan (özellikle Body Double) Cronenberg'e (özellikle Dead Ringers- Ölü İkizler), Lars Von Trier'den (özellikle Melankoli) Aronofsky'ye (özellikle Black Swan- Siyah Kuğu) çeşitli klasiklerden esintiler var. Ama ayrıca son dönemin balon cinsellik filmi Grinin 50 Tonu'nu da akla gelmiyor değil...Özellikle Chloe'nin kardeşlerden biri üzerinde tecavüze varan bir sadizmi uyguladığı seks sahnesinde....Ayrıca aynalar kadar kedilerin de etkin olduğu ve filmin fetişist yanını beslediği söylenmeli. Ama sonuç olarak film mantığı ve sağduyuyu tümüyle es geçen yapısıyla seyircisini hayli zorluyor. Özellikle sonlara doğru ortaya çıkan ve Jacqueline Bisset'in hala etkili güzelliğine dayanan kadın kimliğinde olduğu gibi. Ve sonunda film seyirciyi isyan ettirecek bir düzeye bile varıyor...´




BARRY SEAL: KAÇAKÇI

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film sonuç olarak tüm bu yaşanmış gerçeklere sırtını dayamış, dur-durak bilmeyen bir maceraya dönüşüyor. Ama kesinlikle güldürü yolunu seçmiş...Öyle ki, zaman zaman hiçbir şeyi ciddiye almaz oluyorsunuz. Bu belki filmin özünde politik olan yanını zayıflatıyor. Ama filmin izlenmesini de kolaylaştırıyor. İlginç konuların usta anlatıcısı Doug Liman, Edge of Tomorrow- Yarının Sınırında'dan sonra ikinci kez çalıştığı Tom Cruise'la çok iyi anlaşmış. Onun 'ezeli jön' yanını da, komedi yeteneğini de iyi değerlendiriyor. Ayrıca kayınbirader JB'de Caleb Landry Jones ve CIA görevlisi Schafer'de Domnhall Gleeson da çok iyiler. Yine de keşke film bu kadar güldürmeye kaymasaydı ve bizi çağın siyasal olguları üzerinde daha çok düşünmeye yöneltseydi.....denebilir. Özellikle ABD'nin günümüzde kimi ülkelerde hala kimlerle işbirliğine gittiği açıkça ortadayken...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Daha çok 'Bourne serisi'nin ilk adımıyla tanınan Doug Liman, 'Barry Seal: Kaçakçı'da kurgusal açıdan iyi anlatılmış (ya da üstesinden gelinmiş diyelim) bir yapıma imza atmış. Film, o klişe tanımıyla 'Akıp gidiyor'. Öte yandan siyasi dokundurmaları, sistemin işleyişine dair detaylar da iyi. Öykünün geçtiği zaman diliminin tasviri itibariyle 'American Hustle' tarzı bir 'retro' havaya da tanık oluyoruz (öykünün hatırlattığı yapım ise Johnny Depp ve Penelope Cruz'lu 'Blow'). Ama yine de filmi ayakta tutan asıl unsur, ana karakterin aşırı tuhaf hikâyesi. Düşünsenize Seal'in bir şekilde değdiği insanlar arasında Noriega gibi bir diktatör, Escobar gibi uyuşturucu baronu, Oliver North gibi tarihe geçen askeri bir figür var. Yani hayatı bir bakıma bir dönemin ifadesi, yansıması. Lakin bütün bunlara karşın 'Barry Seal: Kaçakçı', bence Liman'ın birinci sınıf işlerinden değil...´




YEDİNCİ HAYAT

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Senaryosunu Max Botkin-Kerry Williamson ikilisinin kaleme aldığı 'Yedinci Hayat' ('What Happened to Monday'), aslında kâğıt üzerinde ilginç bir fikre sahip. Lakin bu fikrin sahaya yansımasının başarılı olduğunu söylemek pek mümkün değil. Yedi kız kardeşin büyümesi ve sistemle hesaplaşması aşamasında film, sırtını klişelere yaslamaya ve aksiyon kalıpları içinde yoluna devam etmeye başlıyor. Bu arada zorlama sürprizler, 'gereksiz taramalar' ve terse yatırmalar çıtayı bir hayli düşürüyor. Bu durumda da başlardaki belli ölçülerdeki mesafeli duruş ve felsefe yok oluyor, öyküye duyduğumuz merak sönüyor. Oyunculuklara gelince... Noomi Rapace yedi ayrı kişiliğin üstesinden geliyor gelmesine ama bazı sahnelerde senaryonun da 'katkısıyla' karikatürize kalıyor. Willem Dafoe, 'Dede' Terrence Settman'da her zamankı klasında, Glenn Close ise çocuklar üzerinden totalitarizm üreten sistem bekçisi Dr. Nicoletta Cayman'da, bir anlamda 'The Girl with All The Gifts'deki karakterini tekrarlıyor gibi...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Yedizleri tek oyuncu, Noomi Rapace´in canlandırılması, kadroda William Dafoe, Glenn Close gibi usta isimlerin olması, parlak bir fikirle Yedinci Hayat´ın başlaması iyi bir filmle karşı karşıya kaldığımız duygusunu veriyor. Ama film, ilk yarının sonunda aks değiştiriyor. Kağıt üzerinde parlak duran hikaye aksiyona teslim oluyor ve aksiyona teslim oldukça da senaryo savrulmaya başlıyor. Yedinci Hayat bir av-avcı, intikam hikayesine dönüşüyor. Benzer savrulma Wirmola yönetimine de yansıyor. İyi bir atmosfer kurarak başlayan film sonlara doğru sendelemeye başlıyor. Filmin sonuna doğru öyle amatör sahnelerle karşılaşıyorsunuz ki, şaşıp kalıyorsunuz. Ezcümle Noomi Rapace´in sırtladığı film iyi başlayıp sonunu getiremeyen yapımlardan. Ya da şöyle söyleyelim, Yedinci Hayat iyi fikir, sinematografik olarak iyi işlenmedikçe oradan iyi bir film çıkmaz önermesini doğruluyor.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... "Yedinci Hayat"ın da benzerleri gibi otoriter evrenin kurallarına uymama, karşı gelme, direnme ve hayatta kalma mücadelesi şeklinde ilerleyen genel çizgiyi takip ettiğini belirtebiliriz. Ancak film bu tür filmlerin seyircide yaratması beklenen 'endişe' duygusunu karşılamaktan uzak kalıyor. Hal böyle olunca izlerken hikayenin biraz bizim dışımızda, başka dünyalarda geçtiği izlenimine kapılmamak elde değil. Örneğin karakterlerin motivasyonları ve evrenin sahiciliği düşünüldüğünde bu hikayenin tersi bir durumu, yani 'kadınların doğurganlığını yitirdiği' bir evreni anlatan "The Handmaid's Tale" dizisi kadar seyirci üzerinde etkili olmadığı söylenebilir. Yani, ilerde böyle bir dünyanın var olabileceğine seyirciyi ikna etmekte zorlanıyor. Yine de filmin ikinci yarısındaki gerçeği ortaya çıkarma ve hayatta kalma mücadelesinin aksiyon anlamında tatmin edici olduğunu söylemek gerek. Bunda her biri birbirinden farklı özelliklere ve kişiliklere sahip yedi ayrı kardeşe hayat veren "Ejderha Dövmeli Kız" ile tanıdığımız Noomi Rapace'in performansının payı büyük...´




Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
128
0
164
0