Paylaş   
04.06.2011

18 OCAK- 24 OCAK 2019 HAFTASI

/

ARAKÇILAR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film ana temasını aile sözcüğünün anlamına yaslıyor. Ve gerçek ailenin mi, sonradan bir araya gelmiş bir ailenin mi daha iyi olduğu üzerine bir polemik açıyor. İrkiltici, tuhaf gözüken, ama özgün ve ilginç bir tartışma. Öte yandan toplumundan verdiği manzaralar da çok etkileyici. Örneğin yemek yemeği başlı başına bir ritüel, bir tören haline dönüştüren Japonların hali. Öyle ki kimi sahneler çok başka bir kültürden gelen ünlü İtalyan filmi, Marco Ferreri imzalı La Grande Bouffe- Büyük Tıkınma'yı akla getiriyor!... Oyunculuk anlayışları bizden çok farklı olsa da tüm kadro hayranlık uyandırıyor. Final sahnesiyse kolay kolay akıllardan çıkacak gibi değil. Kuşku yok ki yeni başlayan yılın en önemli filmlerinden biri. Kaçırmayın derim...´



İMGELER VE SÖZLER

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Görselliğin teknik düzeyi ise şaşırtmacalı. Görüntülerin kalitesi çok değişik olduğu gibi, arada resmen boş, simsiyah kareler geliyor. Ve insan acaba teknik arıza mı oldu diye merak ediyor!.. Sonuç olarak sinemanın kabaca 125 yıllık tarihi konusunda doyurucu bir belgeselden çok, bir siyasal temelli polemik izlemiş gibi oluyorsunuz. Ana konusu ise belki şöyle özetlenebilir: "Artık bir şeyleri değiştirmenin kaçınılmaz önemi ve ihmal edilemez aciliyeti." Bunun günümüzde tüm toplumları ve de bütün dünyayı yakından ilgilendiren bir konu olduğu yadsınabilir mi? Godard, 90 yaşında, bu aciliyeti çok özel bir filmle de olsa bizlere duyurabiliyor. Ne denir? Şapka!...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Film, insanlığın yol haritasından yola çıkarak kimi güncel meselelere uzanıyor ve bütün derdini, yedinci sanatın hafızalarımızda yer eden kimi görüntüleri eşliğinde sunuyor. 'İmgeler ve Sözcükler', geniş bir görsel coğrafyada hareket ediyor, ülke ve tür sinemaları ayrımı yapmadan "Nereden gelip nereye gidiyoruz"u, entelektüel bir vicdanın yani Godard'ın penceresinden hatırlatıyor ya da biçimlendiriyor.
Kurgusunu ve seslendirmesini de bizatihi yönetmeninin yaptığı 'İmgeler ve Sözcükler', kışkırtıcı ve kulak kabartmaya değer son derece özgün bir kolaj. Godard, daha önceden tanışıklığımız olan onca filmi seyirci olarak değişik bir hissiyatın eşliğinde bizle yeniden buluşturuyor. Böyle bir kararlılığa, çabaya ve yönetmeninin bu yaştaki araştırmacı ruhuna saygı duymamak mümkün değil... Sinema, her zaman Godard'la bir başka güzel, bir başka özeldi; 'İmgeler ve Sözcükler' özel ve güzel olmayı
başarıyor.´




GLASS

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Aslında filmin final bölümüne kadar fena gitmediğini söylemek mümkün. Bu üçlünün kendi güçlerine yükledikleri anlam ile 'Süper kahraman sendromu' üzerine uzmanlaşmış Dr. Ellie Staple arasındaki tanımlama süreçleri hayli ilgiye değer. Çünkü bir yandan karakterlerin sahip oldukları yeteneklerin insanoğlunun sınırlarının varabileceği noktayı mı gösterdiğini yoksa ortada gerçekten 'doğaüstü' bir durum mu olduğunu sorgulatıyor seyirciye. Yalnız seyirciye değil, karakterlere de. Ellie'nin karakterlerin özel yeteneklerinin insan sınırları içinde olduğu ve aslında kendilerini 'süper' sanan gelişmiş insanlar oldukları tezi süper kahraman mitolojisinin köklerine dair ince göndermelerle dolu. Ki, Ellie ve üç karakterin toplu seans yaptıkları sahne akıllarda uzun süre kalacak gibi. Ancak ne oluyorsa finale doğru Glass'ın 'şeytani' planı devreye giriyor. Bunda bir sorun yok. Vazifesi bu. Fakat film bir anda kurduğu psikolojik evreni terk ediyor ve ucuz bir aksiyona dönüşüyor. Finaldeki kapışma sahnesine bir anda varabilmek için hikaye sıradanlaşıyor, mantık hataları birbirini izliyor ve inandırıcılık sorunu yaşamaya başlıyor. Night Shyamalan karakterlerin birbirleriyle (ve muhtemelen kendisiyle) ilişkisini öylesine önemsiyor ki, seyirciyle kurduğu bağı bir yana atıyor...´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Shyamalan, iddialı oyuncu kadrosuna tezat mütevazı görünüşlü yapım şartlarına sahip filminde, "Split"in kısıtlı dünyasına "Ölümsüz"ün karakterlerini taşıyor. Süper kahraman filmleri üzerine akan bol konuşmalı metin, filmin hikayesinin ve akışının önüne geçiyor. Sonuç itibarıyla Shyamalan "Glass"in öncül filmlerinin dünyasını da yıkan zayıf bir süper kahraman filmiyle hayal kırıklığı yaratıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Glass', fena başlamıyor. Öykü, başlarda belli bir çekicilik barındırıyor. Sonrasında üç 'problemli' karakteri psikolojik açıdan delik deşik etmeye çalışan Dr. Ellie Staple'nin hamleleriyle film bilimsel sulara giriyor. Bu hatta, klişeler yavaş yavaş filmi ele geçiriyor; sonrasında ise şaşırtıcı final (Biz pek şaşırmasak da)... Genel çerçevede, öykünün içinde yer alan 'çizgi romanların doğası, (süper) kahramanlar ve kendi içlerindeki kurallara ilişkin söylemler' de güçlü bir yankıya dönüşmüyor. Nihayetinde 'Parçalanmış'ın bile gerisinde kalmış bir son adım var karşımızda. Dennis, Hedwig, Patricia, Canavar derken Kevin'ın 'çoklu kişilikleri' ve gövdesini, bu yelpaze üzerinde bulan James McAvoy'un oyunculuk şovu da bir noktadan sonra bıkkınlık getiriyor (en azından bana getirdi). "Eh işte" türünden bir performans sergilerken Dunn'da Bruce Willis bence filmin en iyisi... Dr. Ellie Staple'da da Sarah Paulson, modern bilimin soğuk yüzü olmayı başarıyor! 'Unbreakable'da David Dunn'ın oğlu Joseph'ı oynayan Spencer Treat Clark'ın, bugünkü haliyle aynı rolde karşımıza gelmesi de bence filmin en ilginç yanlarından biri olmuş. Sonuç? 'Glass', Shyamalan adına yine umutları boşa çıkaran bir çalışma kategorisinde yer alıyor...´



ÇİÇERO

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... "Ayla" ya da "Müslüm" gibi çok göz yaşartıcı bir film olduğu söylenemez ama hikâyenin melodram yanının, aksiyon ve gerilime oranla bile isteye köpürtüldüğü kesin. Bu melodram zorlaması, bence filmin zaafı... Milliyetçiliğin filmin ana fikri olarak ağır bastığını da not edelim ... Kuşkusuz, yönetmen Serdar Akar bütün sahneleri özenle çekmiş, Mustafa Presheva da akıcı şekilde kurgulamış. Film akıp gidiyor ve hikâye odağını kaybetmiyor ama o kadar çok sahne ve olay üst üste geliyor ki ilgimiz dağılıyor. Mekânlar, olaylar, karakterler arasında bu kadar çok dağılmak yerine daha az sahne ve daha az olaya yoğunlaşmak belki daha iyi sonuç verebilirdi. Karakterlerin derinlikli çizildiğini söylemek de zor. Özellikle filmin süprizli hikâye akışı nedeniyle ana karakter İlyas Bazna´nın gerçek hedeflerini, arzularını anlamak kolay değil. Bu durum sadece onunla özdeşleşmeyi zorlaştırmıyor, filmin temel duygusunu da belirsizleştiriyor... Filmde kendi adıma en çok Erdal Beşikçioğlu ve Tamer Levent´in ikili sahnelerini sevdim. İlyas ile Sir Hughe Knatchbull-Hugessen arasındaki sahnelerde gerilim ve mizah gerçekten iyi işliyor... Sonuç olarak, İlyas Bazna´nın hikâyesi gerçekten şaşırtıcı ve etkileyici. Giderseniz "Çiçero"yu sonuna kadar merakla izlemeniz mümkün... Ama bu, filmin kaçırılmış bir fırsat olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Türkiye´de sinemacıların seyircinin melodram tutkusuyla kaliteli dram arasında bir denge bulması gerekiyor. Aksi halde, böylesi iyi hikâyeleri "duygu fırtınaları" yaratma derdiyle elimizden kaçırmaya devam edebiliriz... ´

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Başrollerde, yani Çiçero ve Cornelia'da ise Erdal Beşikçioğlu ve Burcu Biricik ikilisi çok iyi. Özellikle Beşikçioğlu o özel fiziğiyle Çiçero'nun çok-yönlü, gizemli ve sorunlu kişiliğine cuk oturmuş. Andığım klasik filmde o rolü ünlü ve yetenekli İngiliz oyuncusu James Mason oynamıştı. Tüm kadroyu kutluyorum. Ama, işte... Birkaç kez kullandığım abartma sözcüğü boşuna değil. Çünkü film baştan sona belli bir abartma içeriyor. Aslında çok güzel olan müziğinin de desteklediği... Bu elbette filmin dramatizasyon, bir diğer deyişle duygusallığı daha da kışkırtma çabasına katkıda bulunuyor. Ama filmin sinemasal ve de etik düzeyine hizmet etmiyor. Keşke her şey bir ölçü daha sade olabilseydi...Ve kimi yerlerde önleyemediğimiz gözyaşlarımızdan hiç pişmanlık duymasaydık...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Film bazı yerlerde tarihi gerçeklere uyuyor, bazı yerlerde kendi tarihini yaratıyor. Mesela Sırpların katlettiği 'down sendromlu' kardeş ve onun hatıralarda bıraktığı derin yara; sonrasında Bazna'nın Alman Büyükelçiliği'nde görev yapan sekretere (ismi Cornelia Kapp )olan aşkı ve sekreterin down sendromlu oğlunu 'ari ırk'ın kıyımından kurtarma çabaları gibi. Tarihe birebir sadık kalma gibi bir zorunluluk yok elbette. Serdar Akar imzalı 'Çiçero: İlyas Bazna', dönem filmi denen meselenin üstesinden gelip kostüm ve mekân tasarımı, sanat yönetimi gibi alanlarda standartları tuttururken senaryo cephesinde benzer bir çizgiyi yakalayamıyor. Kimi sahneler, "Evet böyle olabilir, olmuştur da" dedirtse bile kendi içinde inandırıcılıktan uzak seyrediyor. Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, dönemin Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu, Winston Churchill, Adolf Hitler, Alman Büyükelçi Franz von Papen gibi tarihi kişiliklerin yer aldığı; Türkiye'nin savaşa girmemek için uyguladığı akıllıca politikaya vurgu yapıldığı, şimdiki zamanın ruhuna uygun olarak 'yerli' ve 'milli' dokunuşların öyküde hayat bulduğu 'Çiçero: İlyas Bazna', sonuç olarak vasatı aşamıyor. Erdal Beşikçioğlu, Tamer Levent, Erkan Saban gibi deneyimli isimler oyunculuk açısından üzerlerine düşeni yerine getiriyor, Burcu Biricik de Alman sekreter Cornelia Kapp'ta gayet iyi oynuyor...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Gerçekte, karşı casusluk konusunda sicili parlak olmayan MI6´nın James Bond sayesinde nasıl namını yürüttüğü ya da CIA´in sinema üzerinden kendine biçtiği imaj düşünüldüğünde Çiçero iddialı bir çıkış. Çünkü namlı bir ajanın aslında nasıl bir vatansever olduğunu anlattığı gibi Çiçero´nun kendisiyle ilgili algıların da bilerek yaratıldığını gösteriyor film bize. Fakat bu iddialarını biraz melodram anlatıma biraz da Yeşilçam usulü hamasete kurban ediyor. Bir casusluk ve kahramanlık hikayesi mi anlatacak yoksa bir aşk hikayesi mi karar verilememiş. Türler arasında savrulma yaşayıp duruyor film. Sıkışılan noktalardaysa hamaset kendini gösteriyor. Oysa hamasete gerek yok ortada zaten başarılı bir casusluk öyküsü var. Bu odaklanamama sorunu sadece anlatıda değil hikayede de var. 2. Dünya Savaşı´yla ilgili her şey anlatılmaya çalışılmış neredeyse... Açıkçası Serdar Akar´ın sinematografik yetenekleriyle belli bir seviyeye ulaşan film senaryodan kaynaklanan yaklaşım nedeniyle vasat bir yapım olarak kalıyor...´




ROBIN HOOD

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Ben Chandler ve David James Kelly ikilisinin kaleme aldığı senaryoda günümüz ekonomik sıkıntılarına, Batı'nın İslamofobik bilinçaltına, dinin kapitalist sistem tarafından kullanılma reflekslerine gönderme var. Lakin 'Robin Hood'un bu son sinemasal serüveni sadece sosyo-politik referanslarıyla değil bilgisayar destekli aksiyon sahneleriyle de dikkat çekiyor. Bir de Taron Egerton (ki bence fizik olarak, İngiliz futbolunun 'modern zamanlar'da çıkardığı en yaratıcı isim olan Michael Owen'a benziyor), Douglas Fairbanks, Errol Flynn, Sean Connery, Kevin Costner, Patrick Bergin, Cary Elwes ve Russell Crowe gibi isimlerin yanında beyazperdenin en ufaktefek 'Robin Hood'u olarak tarihe geçiyor. Ben Mendelsohn'un 'Nottingham Şerifi'nde abartılı ama ilgi çekici bir portre sunduğu filmde F. Murray Abraham gibi bir efsane de 'Kardinal'e hayat veriyor. Jamie Foxx da Robin'in Arap mücadele ortağı Yahya'yı canlandırıyor. Marian'da ise ünlü İrlandalı müzisyen Bono'nun kızı Eve Hewson'ı izliyoruz... Guy Ritchie'nin 'Kral Arthur: Kılıç Efsanesi'nde yaptığı türden, klasik kahraman üzerinden değişik bir versiyona soyunduğu 'Robin Hood', dışarıda yerden yere vuruldu ama bence izlenmesi zevkli, göndermeleri itibariyle de ilgi çekici bir film olmuş. Görsel stili de 'MTV kuşağı'na (hâlâ öyle bir kuşak var mı bilmiyorum ama!) sesleniyor...´




REPLİKALAR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Filmin çıkış noktası bile en azından irkiltici. Öyle bir adam o tür bir kaza yapar mı, yaparsa herkes ölür de o nasıl hayatta kalır gibi soruları sormak abes. Gerisi, yani o sözüm ona bilimsel gelişmeler de hiç inandırıcı değil. İlk çabalar konuşan, ama tümüyle mekanik çirkin robotlara yol açarken, iş aileye gelince nasıl hepsinin tıpatıp canlanması gerçekleşiyor, anlamak mümkün değil. Benzer biçimde, baskı altında büyük bir aceleyle yapılan son derece zor ameliyatlar da göze batıyor. Sonuç olarak bu çocuksu, ilkel ve yüzeysel bir filme yol açıyor. Nerede fantastik sinemanın başarılmış filmleriyle bizi uçurduğu o hayal alemlerinin cazibesi... Belki çok genç ve deneyimsiz bir kitleyi çekebilir.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Başrolünde Keanu Reeves'ı izlediğimiz 'Replikalar' ('Replicas'), Mary Shelley'nin 'Frankenstein'ından beri bildiğimiz bir meseleye el atıyor. Amma velakin Jeffrey Nachmanoff'un yönetmenliğini üstlendiği yapım, ucuz bütçeli TV filmi havasından bir türlü kurtulamıyor. Hoş, filmdeki bilim insanını (karakterin ismi Will Foster) Keanu Reeves canlandırıyor ve başrol oyuncusu itibariyle kimi kadrajlar aktörün eski bilim kurgularını, 'Johnny Mnemonic' ve 'The Matrix' serisini hatırlatıyor. Lakin bu durum sadece görüntü boyutunda kalıyor; çünkü film daha ötesini gerçekleştirmekten uzak. Öncelikle senaryo son derece çalakalem ve yüzeysel yazılmış. Hal böyle olunca da hikâyedeki entrikaya ve tartışmaya açılan etik meselelerin nereye varacağına dair bir heyecan (ya da merak) duyamıyorsunuz.´




CREED 2: EFSANE YÜKSELİYOR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu film, bu zengin mirasa eklenen son halka. Ve en iyi örneklerden biri. Bir yandan, kabaca son 20 yıl içinde Amerikan spor sahnesine ve o çerçevede hem siyah-beyaz ilişkilerine, hem de o klasik Amerikan Rüyası'nı gerçekleştirme hayallerine keskin bir bakış atıyor. Öte yandan, son derece dinamik bir anlatımla ve cambazlığa dönüşen bir kamera çalışmasıyla, bize gerçek bir boks maçının tüm gerilimini ve şiddetini sunuyor. Beş yıl sonra gelen bu devam filmi, Ryan Coogler yerine yepyeni bir ismin, Steven Capie Jnr'ın eline geçse de aynı nitelikleri taşıyor. Ve bunda bir kez daha oyuncu-yazar-yönetmen, efsane sanatçı Sylvester Stallone'nin yazar ve oyuncu olarak katkısından büyük destek alıyor... Dediğim gibi, boks hiç gözdem olan bir spor değil. Ama boks filmleri öyle mi? Bir film boyunca ve bu acımasız, hatta kanlı sporun içerdiği tüm dehşet içinde, iyi bir boks filmi bize insan denen varlığın en çeşitli, çelişkili, gizli yanları üzerine ne çok şey öğretir. İçerdiği gerilim de cabası. Creed 2'de de bunlar var. Ayrıca Rocky serisini, onun başarı formülleri kadar erken ölen eşi Adrian'la olan hüzünlü aşkını anmak da tam bir 'sinefil keyfi...'

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Yönetmen Steven Caple Jr. ringdeki boks sahnelerinde varolan bütün klişeleri kullanıyor. Yumrukların etkilerini daha çok ses efekti ve ağır çekimlerle hissettiriyor bize. Gerçekçi bir dövüşten ziyade seyirciyi etkilemeye yönelik, koreografisi iyi hesaplanmış stilize çekimler yapıyor... Anlatımı profesyonelce ve işlevsel buldum ama Steven Caple Jr.´ın ilk filmdeki Ryan Coogler gibi seriye kendine özgü bir hava katabildiğini söyleyemem. Oyunculara gelirsek, Michael B. Jordan ve senaryo yazarı olarak kendi karakterine biraz kıyak çektiği belli olan Sylvester Stallone iyiler... Tessa Thompson´ın senaryo aşamasında biraz geride kaldığı ve kendini fazla gösteremediğini düşünüyorum. Asıl sürpriz ise fazla diyalog içermeyen kısıtlı rollerinde Dolph Lundgren ve Florin Muntenau´nun etkileyici performansları... Özellikle final sahnelerinde ikisi de gayet iyiler. Bu arada, 80´li yılların starlarından Brigitte Nielsen´in Ludmilla Drago rolüyle göründügü sahnelerin, o dönemi hatırlayanlar için eğlenceli bir nostalji haline gelebileceğini belirtelim. "Creed II"yi spor filmlerinden hoşlananlara, özellikle de Rocky serisini sevenlere gönül rahatlığıyla öneririm.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... film unutulmaz olması için avucunun içine gelen fırsat kaçıyor. Drago'nun içinde bulunduğu durumu seyirciye yem olarak atıp dikkatleri çektikten sonra 30 yıl öncesinin klişesine yaslanarak ilerlemeyi tercih ediyor. Creed'in motivasyonunu mümkün olduğu kadar 'insani' bir zemine çekerken Drago ve Viktor'un motivasyonlarını da 'saf' bir intikam hissi ve kötü olmakla resmediyor. Böylece taraflardan birisinin büyük potansiyeli iki boyutlu hale getirilerek filmin derinlik kazanmasının da önüne geçiliyor. "Rocky 4"ün formülünü işletmekteki saplantı, karakter derinliğine de yansıyor haliyle. Ancak en vasat filmlerde bile 'kötü'nün motivasyonlarına kısa da olsa alan açılan günümüz sineması için oldukça eski bir tutum bu. Kaldı ki bütün Hollywood propagandasına rağmen "Rocky 4"te bile iki tarafın motivasyonunu tam olarak anlayabiliyorduk. Nihayetinde orada karakterler yumrukları kendileri için değil, ülkeleri için atıyorlardı. Filmin yönetmen koltuğuna oturan Steven Caple Jr.'ın da ilk filmi yönettikten sonra "Kara Panter"i de çeken Ryan Coogler'ın düzeyini yakalamakta zorlandığının altını çizelim. Coogler özellikle de Philadelphia'nın alt kültürünün dokusunu filmin içine ustaca yedirmiş, boks sahnelerinde de oldukça maharetli bir iş çıkarmıştı. Steven Caple ise daha düz bir anlatıyı tercih ediyor. İki film arasındaki fark biraz da "Rocky 1" ve "Rocky 4" arasındaki farka da benzetilebilir....´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Film, 2015 yapımı "Creed"in kurduğu inandırıcı karakter portrelerini seriden aldığı referans noktalarıyla bir adım ileri taşıyor. Stallone ve neslinin yetenekli aktörlerinden Michael B. Jordan arasındaki kimya ilk filmdeki gibi bu filmde de yerli yerinde. Seride ilk kez yönetmen koltuğuna oturan Steven Caple Jr., duygusal dramı da boksun gerilimini de eksiksiz olarak işleyebiliyor.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Rocky 4, hamasi bir yapım olsa ve Soğuk Savaş´ın bitimiyle ilgili öngörüsü doğru çıksa da (2 yıl sonra 1989´da Berlin Duvarı yıkıldı ve süreç bitti) seride hem hikayesi hem de propaganda filmi olması nedeniyle hayranlarının mesafeli durduğu bir yapımdı. Creed II: Efsane Yükseliyor da şimdiki ABD-Rusya arasındaki gerilimden besleniyor. Fakat bir noktada film babaların günahını oğullar çekmemeli diyerek bu tuzağı en az hasarla atlatmaya çalışıyor. Film ilerledikçe aslında boksörlerin ülkeler arası rekabet için değil geçmişleri ve aileleri için dövüştüğünü anlıyoruz. Ama bu durum karakterler üzerinden çok yüzeysel geçildiği için Creed II ilk filmin başarısının gölgesinde kalıyor. Bunun bir sebebi de naçizane yönetmen değişikliği. Yönetmen Steven Caple Jr. ilk Creed filminin yönetmeni Ryan Coogler kadar başarılı değil. Özellikle maç sahnelerinde seyirciyi maçın heyecanına tam tekmil ortak etme konusunda sıkıntıları var. Ki bu tür sahneler Rocky filmlerinde her yönetmen için büyük sınavdır. Steven Caple Jr.´ın bu sınavdan yüksek notla geçtiği söylenemez. Ama adı Creed olsa da bu bir Rocky filmi. Rocky serisinin, yıllar içinde katmerleşen büyüsü Creed II: Efsane Yükseliyor´un içinden geçiyor ve yine Rocky Balboa´yı ringin kenarında olsa bile yüceltiyor. Dolayısıyla sinemada bir mit olan Rocky iyi yaşlandı duygusu veriyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Öne çıkan kimi altı çizilmesi gereken ayrıntılara gelince: Çöldeki hazırlık safhası ilginçti mesela, Amerikalı bir eleştirmenin de vurguladığı gibi bu bölümlerde 'Mad Max: Fury Road' tadı yakalıyoruz. Brigitte Nielsen'i kadroya dahil etmek de 'şık bir hareket' olmuş. Boks sahnelerine gelince; özellikle de Rusya'da maç görsel açıdan son derece iyi çekilmiş. Lakin filmin belli noktalarda rahatsız edici yanları var; o da 'Soğuk Savaş' zamanının izlerini sürmesi. Bilhassa Rusya'da destan yazmaya niyetli Amerikalı formülü, demode kalıyor. Ama Trump-Putin denklemi ve içinden geçtiğimiz dönemin arkaik reflekslere olan ilgisi düşünüldüğünde pek de şaşırtıcı durmuyor. Rus tarafının, özellikle baba-oğul Drago'ların yüzeysel çizilmiş karakterleri, işi karikatür boyutuna taşıyor.
Adonis'te Michael B. Jordan, sevgilisi Bianca'da da Tessa Thompson ikna edici performanslar ortaya koyarken Rocky'de Sylvester Stallone ise meslek hayatının en bildik karakterine bir kez daha hayat veriyor. Ben karikatürize haline rağmen Ivan Drago'da trajedisini yansıtmada özel bir ışıltı sunan Dolph Lundgren'i (yaşlanınca Sergey Bubka'ya benzemiş!) de çok beğendim.
Sonuç? Öykü Freudyen öğelerle besleniyor görünse de aslında klasik Amerikancı özellikleriyle daha fazla öne çıkıyor. İşin görsellik kısmına gelince de film etkileyici kadrajlar ve boksa ait çarpıcı bir atmosfer sunmayı başarıyor.´




ŞÜPHE

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): "Şüphe"nin senaryosunun etkileyiciliği söylenen hiçbir sözün havada kalmaması, dönüp dolaşıp başka bir anlama bağlanmasında yatıyor bir yandan. Hae-mi'nin yıllarda unutulmayacak gün batımına karşı dans sahnesinin hemen ertesinde tam da "o gün batımı gibi yok olmak istedim" dileğindeki gibi ' hiç var olmamış gibi yok olması' ile film başka bir boyut kazanıyor. Tıpkı yazının girişindeki yemek sahnesi gibi kırılma anlarından birisi yine bir masa etrafında oluyor. Hae-mi'nin dans ettiği, içki ve esrarın kafaları bulanıklaştırdığı bu yemeğin ardından bu Hae-mi denklemden çıkıyor. Ama Ben'in 'yakmak' ile kurduğu oyun ilişkisi giriyor hikayenin içine. Hae-mi'nin ortadan kaybolmasıyla birlikte, Ben'den şüphelenmeye başlayan Jong-su bir yandan kadını ararken diğer yandan da Ben'in yakacağını söylediği seraları dolaşıyor. Ama ikisinden de sonuç çıkmıyor. Long-su'nun şüphesi, Ben'in hiçbir şeyi ciddiye almayan her şeyi bir oyun gibi kurgulayan tavırlarıyla birleşince büyük bir öfkeye, öfkede finalde gerçek bir yangına dönüşüyor. "Şüphe", bir yanıyla işsizlik, belirsizlik, tatminsizlik ve geleceksizlikle boğuşan Kore toplumunun genç kuşaklarına bakarken; diğer yanıyla da dünyadaki bir salgının resmini çekiyor adeta.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Güney Kore'nin en yaratıcı yönetmenlerinden Lee Chang-dong'un "Poetry"den 8 yıl sonra çektiği "Şüphe / Beoning", ünlü Japon edebiyatçı Haruki Murakami'nin bir kısa öyküsünün serbest uyarlaması. Filmde Jong-su, bir gün çocukluk arkadaşı Shin Hae-mi'yle karşılaşır. Hae-mi Afrika'dayken onun kedisine bakmayı kabul eder. Hae-mi, seyahatinden Ben adlı üst sınıftan genç bir adamla döner. Chang-dong'un, Faulkner'ın da Murakami'ninki gibi "Barn Burning" adını taşıyan öyküsünden de bazı öğeler aldığı film, ilerledikçe gizemini derinleştiriyor. Chang-dong müthiş bir ustalıkla Murakami'nin dünyaya kattığı gizemli büyüden, sınıf farkını üç karakter üzerinden işlemeye, psikolojik okumalara alan açan bir izlekten yazımın yaratım sürecine uzanan bir bütünlüğü hiçbir dikiş izi göstermeden sunuyor. Geçen yıl Cannes'da yarışan "Şüphe"nin sinemasal ve entelektüel seviyesine ulaşan film çok ender karşımıza çıkıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Perdede izlediğimiz kadrajların ya da kulak kabarttığımız öykünün neresi gerçek, neresi genç yazar adayının zihninin yansıması; bir noktadan sonra karışıyor. Bu da tabii ki filmin gönlümüzdeki yerinin sınırlarını genişletiyor. Performanslara gelince: Ah-in Yoo, Jong-su'da karakterin ruhsal dalgalanmalarını, bir tutkunun peşinden sürüklenirken yaşadığı çaresizliği çok başarılı bir şekilde yansıtıyor. Jong-seo Sun da ilk uzun metraj deneyiminde hayat verdiği kişiliği (Hae-mi) gizemli bir arzu nesnesine dönüştürmenin üstesinden hakkıyla geliyor. Jong-su'ya "Kore'de çok fazla Gatsby var" dedirten Ben'de ise Steven Yeun (ki kadronun en deneyimli oyuncusu) ait olduğu sınıfına dair gayet derin bir portre ortaya koyuyor. Zaman zaman erotik (özellikle Hae-mi'nin günbatımındaki dansı ki, filmin belki de en güzel sahnesiydi bu) dalgalanmalara ve gerilimli anlara Miles Davis trompetinden çıkan müzikal dokunuşların eşlik ettiği, saplantılı (takıntılı da diyebiliriz) karakterlerle örülü 'Şüphe', birçok ülkede geçen yıl gösterime girdiği için "2018'in En İyileri" arasında yer aldı, bizde ise sanırım 2019'un listelerinde adına sıkça rastlayacağız. Özetle 'Kaçırmayın' derim...´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Şüphe, içerdiği bütün ilginç temalara rağmen beni çok sarmadı. Arthouse yani sanat sineması denilen türün "belirsizlik" tutkusunu sevmiyorum. Şüphe, belirsizlikte zirvede duran filmlerden biri. Tamam, her şeyi apaçık ortaya koymak, her şeyi bilen yönetmeni oynamak sevimsiz olmalı. Ama kendini ve seyirciyi sınırlamayacağım diye her şeyi bulanık bırakmak da bana kaçak güreşmek gibi geliyor. Bazen acaba yönetmen de kahramanları gibi, baktığı hayatı anlayamıyor, her şeyi bir gizem halesi içinde mi görüyor diye düşündüm. Bu da fazla ukalaca geldi (kendim için). Her neyse. Birçok eleştirmene göre yılın en önemli başyapıtlarından biri Şüphe. Yabanı dilde Oscar için de ön aday listesinde yer alıyor.´




YANGIN YERİ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Hollywood klişelerinden 'mümkün mertebe' uzaklaşmış bir aile dramı. 1990'da yayınlanmış ve Richard Ford imzalı bir romandan uyarlanmış filmin olumlu yanları, dört baş kişiliğin de gerek senaryo, gerekse oyunculuk aşamalarında son derece inandırıcı karakterlere dönüşebilmesi. Ve de yalın, ama sağlam bir sinemayla anlatılabilmesi. Oyunculuk konusunda çaplarını çoktan kanıtlamış ve ayrıca da hayli özlenmiş iki oyuncu, Carey Mulligan ve Jake Gyllenhaal beklenen performanslarını veriyorlar. Ama o gencecik Ed Oxenbould nasıl bu kadar iyi oynuyor, şaşmamak elde değil. Sinema diline gelince...İşte bu sürpriz. Çünkü bu yönetmeninin ilk denemesi. Şugünlerde Dijitürk'deki Escape at Dannemora adlı dizide izlediğimiz genç (1984 doğumlu) oyuncu Paul Dano, ilk çabasında bu işi kıvırmış. Herhalde uzun zamandır rüyasını görüyordu!... Elbette elinin altında iyi bir malzeme vardı. Romanın Pulitzer ödüllü yazar için biyografik olduğu düşünülebilir. Çünkü çok kesin bir tarihte (1960 yılı) geçen olaylar ve karakterler öylesine özgün, ilişkiler öylesine inandırıcı ki...Dano da yoldaşı, ünlü Elia Kazan'ın torunu Zoe Kazan'la birlikte senaryolaştırdığı bu metinle, o dünyaya iyice dalmış. Ve bize o tipik Amerikan ruhu taşıyan dramı iyi anlatmış: habire yer değiştirme peşinde, hala göçmen bir ulus...Canı sıkıldığında çekip gitmeye hazır bir koca/baba....Ve aileye hem çok önem veren, hem de onu bozuk para gibi harcamaya hazır bir toplum ahlakı.... Çok üst düzeylere çıkamasa da sonuç olarak ilgiye değer bir film.´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... "Yangın Yeri"asabi ve sorunlu ebeveynlerini idare etmeye çalışan bir ergenin hikâyesi... Seyirci, elbette Jerry´yi ya da Jeanette´i suçlayabilir, yargılayabilir. Ama Joe´nun böyle bir şansı yok. Onun derdi suçlamak, yargılamak değil. Sorunları çözmek, yaraları sarmak, ailede oluşan çatlakları onarmak... O, bizim gibi olayların seyircisi değil, öznesi... Başka anne ve babası yok. İşte final sahnesi, tam da bu nedenle duyarlı ve anlamlı... Çocuklar anne babaların yürümeyen ilişkilerini kurtarabilir mi? Ayrıca, kurtarmaları ne kadar doğrudur? Bir çocuk için sürdürülen mutsuzluğun kime ne yararı olabilir ki? Film bu konuların tartışmasına hiç girmiyor. Bunun yerine bir çocuğun "evde huzur özlemi"ni gösteriyor bize... 1960´lı yılları sıcak ama pastel renklerle yansıtan görüntü yönetmeni Diego Garcia´nın özellikle dış çekimlerdeki doğal renk paletini sevdiğimi de not etmek isterim. "Yangın Yeri", belki iddialı, cazibeli, çarpıcı bir film değil. İyi niyetli bir aile filmi olmak için gösterdiği çaba itibarıyla biraz naif kaçıyor ama yine de hikâyesini iyi anlatıyor ve seyircisini yakalamayı başarıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Paul Dano, ilk yönetmenlik çabasında son derece etkileyici bir atmosfer kurmayı ve 60'lar Amerika'sından sarsıcı insan manzaraları çizmeyi başarıyor. Bu, seyircisini çarpan 'tutunamayanlar' öyküsünde, melankolik hava o kadar etkili bir anlatımla aktarılıyor ki, karakterlerin ruhsal acılarını siz de yüreğinizde hissediyorsunuz. Oyunculuklar açısından da özellikle Jeanette Brinson'ın psikolojik gelgitlerini yansıtmada Carey Mulligan çok başarılı, İngiliz oyuncu bu rolde kariyerinin en iyi performanslarından birini sunuyor. 14 yaşında, hayatın ona yüklediği onca ağırlık karşısında sağlam bir duruş sergileyen Joe'da da Ed Oxenbould (yüz yapısı, Dano'yu andırıyor) çok iyi. Keza galerici Warren Miller'da Bill Camp de derinlikli bir performans ortaya koyuyor. Miller'ın evindeki yemek bölümünde hikâyenin nabzının fazlasıyla yükseldiği, kimi anları ve dertleri itibariyle uzaktan uzağa (Kate Winslet'le Leonardo DiCaprio'yu 'Titanic'ten yıllar sonra tekrar bir araya getiren) 'Revolutionary Road'u da hatırlatan 'Yangın Yeri', gezindiği döneme kasvetli ve derinlikli bir bakış atıyor; "Mutlaka izleyin" derim...´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Dano, dönem atmosferini ve arkada bir yerlerde bitmeyen bir yangının verdiği felaket duygusunu izleyicine geçirmeyi başarıyor. Üstelik aktör olmasının etkisiyle oyuncularından kalbur üstü performanslar alıyor. Ancak filmin Jeanette'in karakter değişimini ve davranışlarını derinliksiz ve hak edilen özenden mahkum işlemesi, filmi kadın düşmanı bir tona taşıyor. Empati duygusunu babanın yanına kodlayan film, ABD bağımsız sinemasının bitmeyen madeni işlemeyen aile filmlerine özgün veya derin bir katkı olamıyor.´




KIZ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Öte yandan, belki asıl tema olan çift-cinsiyetlilik olayı. Ve bunun hassas bir ruhta yaratacağı fırtına. Filmin asıl gücü ve ilginçliği sanırım bu temadan kaynaklanıyor. İşin tıbbi yanından süje için psikolojik yanına; kendilerini çağdaş sanıp yine de kıskançlık ve hoşgörüsüzlük batağından kurtulamayan genç sanatçı adaylarına birçok öge karmaşık ve yoğun bir bütün oluşturuyor. Ve seyirciyi düşünmeye çağırıyor. Ama baş oyuncu Victor Polster filmin en önemli kozlarından. Yönetmenin uzun süre aradığı ve ancak onu bulduktan sonra filmini gerçekleştirdiği o 'müstesna' yaratık... Hakkında IMDB'de bile hemen hiç bilgi olmayan bu genç adam, rolüne öylesine bir inandırıcılık katıyor ki... O olmasa bu filmi olmazdı diye düşünüyorsunuz. Her şey biryana, tüm o dansların altından nasıl kalkmış? Ben, Tonya'da buz kayağı için sorduğunuz bu soruyu burada onun için soruyorsunuz. Ama yanıtı belirsiz!..´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Dhont'un dengeli, detaylara hâkim ve ana karakterinin yaşadığı psikolojik tahribatları seyircinin ruhunda ve kalbinde hissettiren anlatımının yanı sıra incelikli senaryo, 'Kız'ı sade ama son derece çarpıcı bir filme dönüştürüyor. Özellikle hazmı zor finali de etkileyici bir sekans olarak zihinlerde yer edecek türden ki bir İngiliz eleştirmen, bu aşamada filmin Haneke topraklarına girdiğini yazmış!. Meselenin arka planına göz atarsak; yönetmen Dhont, 2009 yılında bir gazete haberinde mücadelesinin farkına vardığı Nora Monsecour'un öyküsünü sinema uyarlamayı kafasına koymuş. Uzun bir çabadan sonra hayalini gerçeğe dönüştürürken başrol oyuncusunu arama süreci de zorlu geçmiş. Nihayetinde seçmelerde ilk kez gördüğünde, diğer senarist Tijssens ve yapımcısı Dirk Impens'le göz göze gelip birbirlerine, "İşte bu" bakışı attıkları Victor Polster'de karar kılmışlar. Aynı zamanda 'Royal Ballet School Antwerp'te öğrenimini sürdüren Polster, Lara'da muhteşem oynuyor. Keza ortaya koyduğu performansla geçen yıl Cannes'da, 'Belirli Bir Bakış' bölümünde 'En İyi Oyuncu' ödülüne uzandı. Bir yanıyla birkaç yıl önce izlediğimiz 'Danimarkalı Kız'la akrabalıklar taşıyan 'Kız', ana karakterinin açmazlarını ve hissiyatını seyirciye geçirmeyi başaran özel bir film. Kaçırmayın derim...´




3 HAYAT

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Panahi, inceden inceye gelenekleri ve değerleri kendine koruma kalkanı yapan bu erkek zihniyetinin, statükosunu korumak için yaptığı hamlelerin İran´da bile artık geçerliliğinin kalmadığını gösteriyor. Bunu yaparken de kadın ile erkek arasındaki günlük hayat içerisindeki iktidar mücadelesinde erkeğin değişim karşısındaki bocalayışını, bocaladıkça hırçınlaşmasını hatta işi şiddete kadar götürmesini kara mizahı da kullanarak ele alıyor. Galiba senaryonun en iyi tarafı da bu...
Bu incelikli senaryoyu, eldeki imkanlar ölçüsünde, İran sinemasının kendine has gerçekçiliğini kullanarak anlatıyor yönetmen. Hatta, kendini hikayenin içine yönetmen olarak dahil ederek, son filmlerinde olduğu gibi belgesel gerçekliğine daha yakın bir noktada durmaya çalışıyor. Bu da filmin gerçeklikle kurduğu bağı daha da güçlendiriyor. Ne diyelim teşekkürler Bay Panahi, bize iyi bir filmin her koşulda çekilebileceğini gösterdiğin için...´




AQUAMAN

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film bunca yıldır gördüğüm filmler arasında hiç durmayan aksiyon ve de özel efekt kullanımı açılarından en ön sıraya geçebilir!.. Ama çoğu zaman bu tür filmleri övmek için kullanılan bu durum, bu kez geri tepiyor. Ve film açıkça seyircisini sersemletiyor, giderek uyuşturuyor. Tam bir 'ölçüyü kaçırma' olayı. Öte yandan, eski Atlantislilerin suyun altında yaşamaya alışmış olmaları, filme şaşırtıcı bir plastik özellik kazandırıyor. Birçok sahne gerçekten de suyun içinde geçiyor, yani geçermiş gibi duruyor. O uzun saçlar dalgalanıyor, hareketler yavaşlıyor, gözler kırpışıyor. Nasıl yapmışlarsa...Ve her türlü deniz mahlukatı arasında o dev denizatları dikkat çekiyor. Benzer şeyler bu kez Büyük Sahra'da kumların altına inildiğinde de görülüyor. Sanırım film Oscar'da teknik ödülleri silip süpürür. Bir başka teknik başarı oyuncuların yaşıyla ilgili. Hadi, diyelim ki Nicole Kidman zaten hep genç kaldı. Ama özellikle Vulko'da Willem Dafoe hikayeye göre daha genç olduğu yıllarda gerçekten öyle genç gözüküyor ki... Bu da başarılmış... Ve arada birkaç akılda kalan laf. Örneğin şu: "Bir kraldan daha iyisi ne olabilir? Elbette bir kahraman." Doğru söze ne denir?.. Evet, tüm bunlar ilginç. Ama hepsi birden filmi sonuç olarak büyük bütçeyle kotarılmış bir 'B filmi' olmaktan kurtaramıyor. Bu kadarıyla yetinirseniz...´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... "Aquaman"in alt metinlerini eşeleyip bakmak istediğimizde de karşımıza öyle çok önemli veriler çıkmıyor. Belki çevreci mesajlardan söz edilebilir. Başta Orm olmak üzere Atlantisliler karada yaşayan insanları sevmiyorlar; çünkü insanlar denizleri, yani onların yaşam alanını kirletiyorlar. Kimisi insanları eğitmekten, kimisi yok etmekten yana... Tam da burada, süper kahraman filmlerinde insanlığı soykırımla düzeltmek isteyenlerin sayısındaki artışa dikkat çekmek istiyorum... Hatırlarsak, Thanos da bir önceki Avengers filminde evrenin iyiliği adına evrenin yarısını katletmişti. Atlantis´in iyiliği için insanlara savaş açmak isteyen Orm´un eylemlerinin ardında ise bir felsefeden ziyade iktidar hırsı var. Öte yandan, Orm dahil filmdeki hiçbir karakterin psikolojik anlamda derinliği olduğu söylenemez. Kaldı ki, Aquaman de her şeyiyle tam bir masal kahramanı... "Aquaman", bence politik, psikolojik ya da düşünsel anlamda ilgiye değer hiçbir yan taşımayan gösterişli bir aksiyon. Denizde ve karada yaşayanların arasındaki ilişkilerden Hayao Miyazaki´nin "Deniz Kızı Ponyo" adlı animasyonda neler çıkardığını hatırladığımda hikâyenin zayıflığı daha net olarak ortaya çıkıyor. Bu arada, gerilim ustası James Wan´ın filme yönetmen olarak ne kattığını anlamak pek mümkün değil. Zaten filmin büyük bölümü bilgisayardan çıkmış görüntülerle dolu... Baştan sona bir özel efekt şovu seyrediyoruz...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... İş hikaye anlatmaya gelince tıpkı Wonder Woman gibi Aquaman de çuvallıyor. Kanımca bunun sebebi süper kahramanların süperliklerine çok bağlı kalınması ve kahramanların bir karakter olarak görülmemesi. Çünkü Aquaman de Wonder Woman gibi olaylarla etkili bir şekilde mücadele ediyor etmesine ama hep bir tip olarak kalıyor... Gerçi yönetmenler, senaristler değişse de DC Comic filmlerinde değişmeyen şey bu. Ve bu durumu tolere etmek için bulunan yol da, kahramanın sürekli bir aksiyon olayının içine sokulması. Hal böyle olunca Aquaman ve diğer DC Comic filmleri bir kısır döngünün içinde debelenip duruyor. Görsel olarak iyi ama hikayesi zayıf, seyircinin süper kahramanlarla duygusal bir iletişim kuramadığı filmler ortaya çıkıyor. Oysa Christopher Nolan´ın Batman´e yaptığı tam tersiydi. Nolan, eldeki kahramanın süperliğinden ziyade kendisine odaklanmış, onu gerçek dünyada, kah ahlaki kah vicdani sınava tabi tutmuştu. Bu sınavda karşısına çıkardığı karakterler de aynı Batman gibi bir sınavdan geçip gelen kahramanlardı. Nolan´ın süperlere getirdiği bu yorumu Marvel´in daha iyi kullanıyor oluşu galiba DC Comics´te bir reaksiyon yarattı. Çünkü sürekli her filmlerinde süper kahramanların sürekli süperliği ile ilgilenmeleri başka türlü açıklanamaz. Ama şurası da bir gerçek DC Comics ısrarcı...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Senaryosunu David Leslie Johnson-McGoldrick ve Will Beall ikilisinin biçimlendirdiği 'Aquaman', aslında satır aralarında kimi hoşluklara sahip; mesela insanların sürekli denizleri kirletmesi ve bunun Atlantislileri çileden çıkarması, öykünün 'çevreci' mesajı. Keza Arthur Curry'nin 'tatlı anarşist' karakteri (ve olur olmaz yerde espri yapma çabası da) benzer şekilde filmin 'aykırı' yanlarından. Lakin o kadar çok özel efekte yüklenmişler ki! Daha da yıpratıcı olanı, öyküyü derin sulara çektikten sonra ardı arkası kesilmeyen bir görsel bombardımanla öylesine yoğurmuşlar ki, seyirci olarak çok fazla yoruluyorsunuz. Malum 'Süper kahraman'lı büyük prodüksiyonlar belli bir yaş için aşırı gürültü demektir, 'Aquaman' benzer bir etkiyi kulakta değil gözde yapıyor sanki... Sicilya'da geçen aksiyon bölümünün bir adım önde gözüktüğü, davul çalan ahtapotlardan denizatlarının, köpekbalıklarının ve envai çeşit sualtı yaratığının cirit attığı kaotik savaş sahneleriyle bezeli 'Aquaman', aslında 'uzay operası' geleneğine yakın duran bir yapıya sahip. Özetle 'suda aksiyon oynuyor' diyebiliriz...´




MARY POPPINS: SİHİRLİ DADI

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... "Eşitlik Savaşçısı / On the Basis of Sex", bu ilham verici kadının kariyerinin başları ve eşitlik hakları alanına yönelmesi üzerine. Harvard Hukuk Fakültesi'nde eğitim alan birkaç kadından biri olan Ginsburg, bir yandan eşi ve çocuğuyla ilgilenirken diğer yandan okulu en üst dereceyle bitiriyor. Buna rağmen kadın olduğu için ayrımcılığa uğruyor ve zamanla ABD hukukunda kadınları geri plana atan kanunların değişmesi için bir savaş vermeye başlıyor. Ginsburg'u Felicity Jones'un başarıyla canlandırdığı "Eşitlik Savaşçısı", yaratıcılık açısından televizyon filminin ötesine geçemiyor. Eli yüzü düzgün ancak alışıldık bir biyografi olarak kalan film, sadece konu aldığı Ginsburg'un hikayesinin verdiği ilham için izlenmeyi hak ediyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Chicago', 'Nine' gibi müzikallere de imza atan Rob Marshall'ın yönettiği film hem orijinal 'Mary Poppins'e halel getirmiyor hem de kendisi başlı başına ilgiye değer bir yapım olmayı başarıyor. Kurulan görsel dünya çok başarılı, şarkılar güzel, keza oyunculuk performansları da çok başarılı. 'Mary Poppins: Sihirli Dadı' aynı zamanda Londra'ya da bir saygı duruşu. Öte yandan koreografiler de çok iyi; benim için filmin şahikası olarak tanımlayacağım fenercilerin dans ettiği bölüm, akla 'Singin' in the Rain'i getiriyor. Julie Andrews'un rolünü üstlenen Emily Blunt kadar mahallenin neşeli fenercisi Jack'te Lin-Manuel Miranda ve evin en miniği Georgie'de Joel Dawson, çok çok iyiler. Keza kimi rollerde Julie Walters, Colin Firth ve Meryl Streep karşımıza geliyor ki, onlar da çok iyi. Ayrıca orijinal filmin Andrew'la birlikte başrol oyuncusu olan Dick Van Dyke da 'ustalara saygı' kabilinden kendisini hatırlatıyor. 'Bu zarif çabayı ıska geçmeyin' derim.´




SOĞUK SAVAŞ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film birçok açıdan ilginç, özgün ve bir o kadar da iddialı. Ama iddialı ögeleri bence bir ölçüde filmin aleyhine çalışmış. Ve olabileceği başyapıtın çok uzaklarına düşmesine yol açmış. Öncelikle siyah-beyaz ve de sinemanın ilk dönemindeki filmler gibi kare biçimli bir çerçeve seçimleri. Özellikle o çevreyi çok sınırlandıran kare formatı, filmin bolca içerdiği müzikal sahneleri sanki sınırlandırıyor, boğuyor. Büyük emekle çekilmiş ve filme bir yandan bir müzikal, öte yandan Polonya halk sanatları üzerine görkemli bir belgesel havası veren bu sahneler, gözle görebileceğimizden çok daha küçük bir çerçeve içine kalıyor. Ve bence yazık oluyor. Ama asıl sorun hikâyede ve onu bize sunan senaryoda. Wiktor ve Zula'nın aşk öyküsü, sanki sürekli tekrarlanan ayni durumdaki halkalardan oluşuyor: buluşma, kısa bir mutluluk ve ayrılma. Hiç değişmez gözüken ve yinelendikçe insana sıkıntı veren bir süreç. Ki filmi son derece tekdüze hale getiriyor... Ama bence olmamış. Ve filmi Ida yönetmeninden beklediğimiz başyapıta dönüşememiş. Yine de bir sinemasever olarak görün ve kendi kararınızı verin derim. Ola ki ben yanılmışımdır!..´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Film üzerine düşündüğünüzde, yıllar boyunca ayrı kalmakla kavuşmak arasında gidip gelen Wiktor ve Zula ilişkisi üzerine başka yorumlar getirmeniz mümkün... Kesin olan, belirli bir noktadan sonra aşkın her ikisi için de bir özyıkım sürecine dönmesi... Filmin beni rahatsız eden kısmı, neden - sonuç ilişkilerinin belirsiz kalmasından ziyade, Pawlikowski´nin bu belirsizlik için özel bir çaba göstermesi oldu galiba..., Öyküyü gerçek olaylardan esinlenerek yazdığını söyleyen Pawlikowski, filmi anne ve babasına adamış. Hedefi belli ki, Sovyet yayılmacılığı ve Batı kültürü arasında kalan Zula - Wiktor aşkını kutsamak; ilişkinin çıkmazıyla, Polonya tarihi arasında bir bağ kurmak... Pawlikowski´nin sosyalizm - kapitalizm ayrımında Rus sinemacı Andrey Tarkovski´yi hatırlatan bir yaklaşımı var. Tarkovski hem Sovyet rejimine hem de Batı ülkelerine aynı mesafede durur, ülkesini çok severdi. Zaten finale doğru rüzgarda hareket eden buğday başakları bana Tarkovski´yi hatırlattı... "Soğuk Savaş" hüzünlü ve güzel bir film. Ama neden - sonuç ilişkilerinin belirsizliği sizi rahatsız edebilir çünkü Zula ve Wiktor´u anlamak pek kolay değil...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Siyah beyaz çekilen filmin, uzaktan Zeki Demirkubuz´un Kader´i ile bir akrabalığı var. Birbirlerini çok seven, ama bir ayara gelince de birbirlerine hayatı zehir eden, birbirlerinin de kaderini etkileyen iki insan var karşımızda. Bu ilişkiyi baskılar, egolar, varoluşsal sorunlar, uzun yıllar sürecek Soğuk Savaş yılları etkiliyor belki ama nihayetinde onların mutlu olamamalarının sebebi biraz da kişisel... Fakat Pawlikowski onların kişiliklerinin otoriter rejim altında nasıl şekillendiğini, karakterlerinin kişisel huzursuzluklarının kaynağının rejim baskısı olduğunu da hissettiriyor. Pawlikowski´nin olağanüstü kadrajları, Joanna Kulig´in muhteşem performansı, Tomasz Kot´un dengeli oyunculuğu ile akıllara kazınan filmin yumuşak karnı ise finali. Finaldeki teslimiyetçilik, filmin ilmek ilmek işlediği o güçlü duyguyu taşıyamıyor. Açıkçası bu finalle Pawlikoski büyük bir filmin kıyısından dönüyor... Yani iyi bir film var karşımızda ama çok daha iyi olabilirmiş...´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Polonya sinemasının çağdaş ustalarından Pawel Pawlikowski, bu yıl Cannes'da En İyi Yönetmen Ödülü'nü kazandığı yeni filmi "Soğuk Savaş"ta 2013 yapımı filmi "Ida"yla benzer bir izleği takip ediyor. "Soğuk Savaş"ta da En İyi Yabancı Film Dalı'nda Oscar kazanan filmi "Ida"da olduğu gibi 2. Dünya Savaşı sonrası Polonya'nın hali ve savaşın yıkıcı etkileri karakterlere gelecek sunmuyor. "Soğuk Savaş"ta 1949'da başlayan ve uzun yıllara yayılan bir kara sevda hikayesini takip ediyoruz. Ana karakterlerden Wiktor, Polonya'da folk şarkıları toplayan ve bu kültürü derinleştirmeyi hedefleyen bir enstitünün direktörü. Genç öğrencisi Zula'yla bir aşk yaşamaya başlıyor. Aşıklar, Soğuk Savaş'ın böldüğü Avrupa'da aralıklarla Batı Berlin, Paris, Yugoslavya ve Paris'te bir araya geliyorlar. İlişkileri politik durum nedeniyle de arızalı ve birçok duygu durumundan geçiyor. Epik bir aşk öyküsü anlatma amacını taşıyan Pawlikowski, bir çift olarak "hiç bitmeyen bir felaket" olarak tanımladığı ebeveynlerinden yola çıkmış. Hikayenin zaman zaman inandırıcılıktan veya özgünlükten uzaklığını kapatan Pawlikowski'nin "Ida"daki gibi "Cold War"da da keskin siyah-beyaz görüntü yönetimindeki ustalığı ve kusursuz kadrajların büyüleyiciliği.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Yaz Aşkım' ('My Summer of Love'), 'Gizemli Kadın' ('La femme du Veme') ve 'Ida' gibi yapıtlarıyla öne çıkan, ülkesi Polonya'da olduğu kadar Batı'da da çektiği filmlerle tanınan Pawel Pawlikowski'nin son çalışması 'Soğuk Savaş' ('Cold War'), zaman zaman yakıcı yanları ön plana çıkan bir aşk hikâyesi anlatıyor: Önde iki ana karakterin gelgitlerle dolu ilişkisi, arka planda ise dönemin siyasi panoraması... Öykü, kahramanlarıyla birlikte Polonya'da olduğu kadar Berlin, Belgrad, Paris gibi merkezlerde de dolaşıyor. Önce Batı'ya Wiktor kapağı atıyor, sonrasında onu hayal kırıklığına uğratan Zula'nın teşrifi, birlikte Paris'in bohem ortamında mutsuzluğa uzanışları, bastıran vatan özlemiyle ülkelerine geri dönüşleri, sistem tarafından cezalandırılma faslı vs. derken aralarındaki bağ, giderek daha da sıkılaşıyor. Pawlikowski anne ve babasının hikâyesinden yola çıkarak kurguladığı bu filminde, özellikle siyah-beyaz anlatımın imkânlarından ve çekiciliğinden fazlasıyla yararlanıyor. Bu ilgiye değer hikâye belli bir aşamadan sonra tekrarlara düşse de geride seyir zevki üst düzey bir film kalıyor.´




BUMBLEBEE

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Ama kendi adıma filmi beğendim. Aksiyon sahneleri, baştaki izlenimin tersine, abartılmamış. Tüm filme belli bir duygusallıkla belli bir güldürü anlayışının sentezi egemen. Ki ikisiyle de uyum sağladım!.. Ve entrikası, bu tür filmlerin tersine, rahatça izleniyor.Ben daha eski filmlerle bağlantı kurdum. Önce o ünlü, klasik masal: Güzel ve Canavar. Ki sayısız uyarlaması yapılagelmiştir. Her türde... Ayrıca da o ünlü Spielberg başyapıtı E.T. de akla gelmiyor değil. Filmin çok lehine olarak...
Daha önce 'stop-motion' tekniğiyle yaptığı animasyon filmlerle tanınan yönetmen Travis Knight iyi bir iş çıkarmış. Özellikle o robottan Vosvos'a (ve tersi) sürekli geçişler, yeterince göz boyamayı başarıyor. Enrique Chediak'ın görüntüleri, Dario Marianelli'nin müziği de başarılı. Müzik demişken o yılların şarkıları, özellikle de The Smiths grubu hatırlatılıyor. Başrolde Hailee Steinfeld süper. Bu yükselen genç oyuncunun filme katkısı büyük. Charlie kendisini paylaşamayan iki gençten süper-yakışıklı beyaza değil, çok sempatik bir melez olan Memo'ya gönül veriyor. (Bir ırksal denge!). O rolde Jorge Lendeborg da çok iyi...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Bumblebee", geride bıraktığımız beş filmin aksine metal seslerinin daha az duyulduğu, gürültü dozunun biraz aşağılara çekildiği bir film olarak daha makul. Öte yandan serinin en sevimli ve seyircide özel bir yeri olan karakteri Bumblebee'ye yüklenen insanı vasıfların Charlie ile aralarındaki ilişkinin dinamiğinde etkin olduğu da belirtmek gerekiyor. Önceki filmlerde hem kendilerini hem de bütün dünyayı kurtarmak gibi 'imkansız' bir misyonun peşinde koşmak yerine, bu kez ergenlik bunalımlarına bir de babanın kaybını ekleyen genç bir kadının kendisini var etme mücadelesine destek olmak geliyor. Bunu yaparken de aslında kendisi de bir 'ergen' olan Bumblebee'nin karakterinin oluşumuna tanıklık ediyoruz. "Transformers bana artık yetti" diyorsanız haftanın diğer seçeneklerine bir göz atın. Ama bir şans daha vermek isteyenler için serinin düşüşünü şimdilik durduran bir yapım olduğunu söyleyerek bitirelim.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Travis Knight´ın yönettiği film Transformers dünyasında sadece Bumblebee´nin hikayesine odaklanıyor. 1987´de geçen yapım onun dünyaya gelişini, gizlenişini ve 18 yaşındaki asi ergen Charlie Watson´la tanışmasını ve ilişkisini anlatıyor. Ki bu tanışma da oldukça ilginç. Çünkü Charlie Bumblebee´yi vosvos kılığına bürünmüş bir araçken bir tamircide buluyor, tamir ediyor ve onun bir robot olduğunu böylece keşfediyor.
Yönetmen Knight, Michael Bay´in anlatım mirasına hiç yüz vermiyor. İyi de ediyor. Yorucu aksiyon filmi yerine duygusal boyutu olan kararınca aksiyon sahneleri içeren bir dostluk filmi koyuyor önümüze. Bu anlamda film, uzaylı- insan dostluğunu duygusal anlatımla işlemesiyle E.T´nin, bir vosvosla genç kızın ilişkisini anlatmasıyla Herbie: Tam Gaz´ın yolundan gidiyor...
Ne diyelim, hikayesi, esprileri, 80´lere yönelik göndermeleri, klasik aksiyona meyletmesiyle Bumblebee için serinin en iyi filmi diyebiliriz. Öyle ki, Transformers serisine mesafeli olanların bile kayıtsız kalamayacağı bir yapım.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Film, öykünün geçtiği 1987 itibariyle fazlasıyla nostaljik rüzgârlar estirirken ana karakter Charlie'yle 'Bumblebee' arasındaki ilişki de ilk elde 'E.T.'yle minik Elliot'ı çağrıştırıyor (sonrasında 'King Kong'u da hatırlamak mümkün). Genç kız, bu sevimli ve bakışları hüzünlü robot sayesinde adeta babasının yokluğunda hayata tutunma adına yeni bir dal buluyor. Başta 'A-ha', 'The Smiths', 'Tears for Fears' olmak üzere 80'lerin öne çıkan gruplarına ait şarkılar da filmin gönlümüzü çelen unsurlarından (bu yanıyla da akla 'Galaksinin Koruyucuları' geliyor). Ayrıca walkman dinlemek, 'Alf' izlemek, 'Miami Vice'a göndermelerde bulunmak, nostaljinin tadını yükselten diğer unsurlar. San Francisco'da geçen ve Golden Gate Köprüsü'nden kimi kadrajlar sunan filmde genç yıldız Hailee Steinfeld filmi sürüklemeyi ve karakterin duygusal yanlarını etkileyici bir şekilde öne çıkarmayı başarıyor. Keza sarı renkli bir 1967 model Volkswagen klasik Beetle'ın da filmde ağırlıklı bir rolü var! Sonuç olarak 80'ler kuşağı temsilcilerinin daha çok sahipleneceği ama genel olarak herkes için seyir zevki vaat eden bir film 'Bumblebee'. 'Metal yorgunu' seyirciler için de huzur veren bir çalışma demek mümkün...´




ROMA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Cuaron için özyaşamsal olduğu bilinen bir film bu. Acaba o çocuklardan hangisiydi? Sanırım en büyükleri olan o sarışın velet o olmalı. Ama özyaşamsal ögeler pek yok. Bunlardan biri ailenin birlikte görmeye gittiği 1969 yapımı ve John Sturges imzalı Marooned filmi. Filmde gösterilen tek sahnesinin hatırlattığı gibi bu bir uzay filmiydi ve Curan'un bir başyapıt saydığım Yerçekimi'yle büyük benzerlikler içeriyordu. Filmin leit-motifleri arasında evin köpeği Borras'tan sayısız sokak köpeklerine ve uzaktan gelen bitmeyen havlamalara köpekler kadar, akan su motifi de bulunuyor. Ayrıca hastane bölümünü de çok sevdim: En ağır koşullar altında bile hastanelerin doktorları, hemşireleri ve tüm personeliyle nasıl hayat kurtardıklarını gösteren duyarlı bir bölümdü. Cleo rolündeki Meksikalı Yalitza Aparacio'nun kadroda pastanın kreması gibi durduğu film, sanki saklı bir mücevher; kıymeti bilinmesi gereken bir sinema zirvesi. Değerlendirmeye çalışın derim.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Roma' birçok eleştirmene göre 'yılın filmi', çoklarına göre de bir başyapıt. Beni bu yargılarla buluşturmayan gerekçe ise Cuaron'un yaklaşık bir buçuk saat kadar öyküyü alabildiğine yayması ve kendi çocukluk günlerine olan sadakati, sevdası ve romantize etme çabasıyla asıl yüreğimizi çarpacak bölümlerle seyircisini geç buluşturması. Evet, bazen böyle olur; öykünün parçaları fazla dağıtılır ve sonrasında çok çabuk, etkili bir biçimde toparlanır. 'Roma'da da benim için asıl güzellikler ve derinlikler büyük mobilya dükkânında, kameranın üstten geniş planda Meksika'nın kanlı tarihine 'Corpus Cristi Katliamı' olarak geçen resmi ve sivil polislerin para militer güçlerle birleşerek eğitim fonları üzerine gösteri yapan solcu öğrencileri katlettikleri günden kareyi (kareleri) gösterdiği anda başladı... 'Roma', çocukluk günlerinde geçmesi bakımından 'Amarcord'u akla getirdiği kadar şimdiki zamanın içinden 'Yeni Gerçekçilik'e de selam yolluyor. Kimi Amerikalı eleştirmenler bu açıdan filmin Vittorio De Sica ve Satyajit Ray gibi isimleri hatırlattığına dair yorumlarda bulunmuşlar. Bense bu konuda da şu şerhi düşmek istiyorum: Cuaron'un filmi, özellikle ilk bölümleri itibariyle 'Yeni Gerçekçilik' manzaraları sunsa da sanki böyle olmak için özel olarak uğraşmış, dolayısıyla bu haliyle dersine çalışmış bir öğrencinin elinden çıkmış hissi veriyor. Bu tür refleksler bakımından 'Roma'nın, Nuri Bilge Ceylan sinemasıyla da örtüştüğü kanısındayım...´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... "Roma" akla değil, duyguya seslenen filmlerden. Hani, duygusal kişiler için "gönül insanı" denir ya; "Roma" da bence bir "gönül filmi"... Çok sevmeseniz bile nefret etmeniz mümkün değil.
Hikâyesi ne derseniz, öyle sizi hemen saracak, içine alacak bir hikâye örgüsünden söz edemem... Hiç duymadığınız bir hikâye olduğunu da söyleyemem. Hatta tam aksine, çok tanıdık ve eski bulabilirsiniz. Ama "Roma"nın iddiası hikâyesinde değil. Sinemasında, ruhunda... Filmin kurgusu da, görüntü yönetmenliği de Cuaron´a ait... Geçmişi anlatan birçok yönetmen gibi o da filmini siyah beyaz çekmeyi tercih etmiş. Renkleri yok ederek dikkati insana, duyguya, mekâna ve seslere odaklamış... Filmde radyodan ya da benzeri kaynaklardan gelenler dışında müzik yok. Ama ortam sesleri filmi bir müzik gibi sarıyor. Geçmiş duygusunu güçlendiriyor.
Film boyunca Cuaron, bütün sahneleri aynı üslupla, aynı tonla çekmiş. Dramatik anları birbirinden ayırmamış. Belki de bu nedenle film her anında hayatın akışını hissettiriyor insana.. Şiirsel sinemaya pek inanmam. Ama filmin bazı sahnelerinde Cuaron´un görüntülerle şiir yazdığı söylenebilir... Özellikle açılış ve kapanış sahnelerinde uzun çekimler, sinemasal bir şiir tadı bırakıyor zihinde. "Roma" sade, basit ama çok güçlü bir film. Bir başyapıt...´




ÖRÜMCEK ADAM: ÖRÜMCEK EVRENİNDE

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Tüm bu macera için 'yaşı tutmayan' (yani fazla yaşlı olan) sinemasever için de çekicilikleri var filmin....Öncelikle teknik kalitesi öylesine yüksek ve canlandırması öylesine gelişmiş ki, kısa süre sonra tüm o hayal ürünü kişilerle sanki dost oluyorsunuz. Özellikle çılgın bir açılış ve daha da çılgın bir kapanış arasındaki uzun bölümde, daha sakin bir tempoyla verilmiş aile ilişkileri, sınıfsal ve kültürel çelişkiler temaları çok ilgi çekici. Gözlükle izlenen 3 boyutlu kopyalarında filmin zengin görselliği de daha iyi ortaya çıkıyor. The Lego Movie ve 21 Jump Street filmlerinin yaratıcı uzmanları Phil Lord ve Christopher Miller, bu filme de damgalarını vurmuş gözüküyor. Bir eleştirmenin yazdığı gibi, böyle bir hikâye ancak (ya da en iyi) canlandırma tekniğiyle anlatılabilirdi. Biz orijinal kopyasından izledik. Nicolas Cage, Lily Tomlin, Mahershala Ali, Liew Schreiber, Jake Johnson, Zoe Krawitz, Chris Pine, Oscar Isaac, Hailee Steinfeld gibi adlardan... Ama çocuklar -yaşlarına göre- dublajlı izlemeli. Ve yanlarında olmanızın hiçbir sakıncası yok!..´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Süper kahraman öyküleri ve animasyon, daha önce defalarca bir araya geldi. "Animasyon süper kahraman" filmlerini bir alt tür olarak kabul edersek "Örümcek Adam: Örümcek Evreninde" bence türün gelmiş geçmiş en iyi birkaç örneğinden biri... Özellikle süper kahraman filmlerini sevenlerin "sadece bir animasyon" diye düşünüp pas geçmemesini öneririm. Animasyon sevenlerin de süper kahraman filmi diye uzak durmaları yanlış olur. Resimli roman estetiğini kullanması itibarıyla son yılların en yenilikçi animasyonlarından birini kaçırmış olurlar... Bob Persichetti, Peter Ramsey ve Rodney Rothman´ın yönettiği film bence 2018´in en iyilerinden biri... Ana karakterin ruhunu ve kültürünü yansıtan müziklerini de çok sevdim. Filmde 3D tekniği, "üç boyutlu bir şovdan" ziyade görsel bir derinlik unsuru olarak kullanılıyor. Öyle ki, kendinizi bir resimli romanın içinde dolaşıyormuş gibi hissediyorsunuz. "Örümcek Adam: Örümcek Evreninde" süper kahraman ve animasyon sevenlerin kaçırmaması gereken bir film.´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Bu filmin gelmiş geçmiş en iyi örümcek adam olduğu iddiasına katiyen katılmıyorum. Tobey Maguire ve Kirsten Dunst'lu, Sam Raimi'nin Spider - Man'i (2002) bir defa çok daha iyiydi. Ayrıca orada gerçek bir kadın karakter vardı. Dunst'la Maguire'ın kimyaları da uyuşmuştu. O filmden aklımdan kalan görüntüler var Maguire'la yağmur altında ıslanmış Kirsten Dunst'un öpüştüğü sahne gibi; bundan olacağını sanmıyorum. Filmin tekniği de bir ton övgü aldı. Filmde kristal berraklığında bir görüntü yok. Aksine piksellerin görünür kılındığı, çizgi roman, pop-art estetiğine uygun bir teknik var. Arada sıra konuşma baloncuğu diyebileceğimiz yazılar da çıkıyor ekrana. Fakat bu teknik 2 saatlik bir film için yorucu çünkü görüntüdeki bulanıklık bir süre sonra sıkıyor. Filmin eleştirmenleri tavlayan, çağın kimlik politikalarına uygun bir yanı var elbette. Kahraman bu kez Beyaz değil, Latin-Siyah kırması. Bu bir devrim! Yani, yerseniz. Tabii bir ilerleme sayılabilir de, o kadar da değil. Ama yine başta dediğim gibi ne kötü adamlarının ne de iyilerinin bir derinliği, bir hikâyesi var bu çizgi filmde. Miles tiplemesi fena değil ama o da abartılacak bir şey değil. Kısacası bir yere kadar eğlendiren, sonra şişen bir film bu. Aksiyon sahnelerinde derhal esnemeye başladığım için belki de benim süper kahraman filmlerini yazmamam lazım geldiği sonucu da çıkabilir bu yazıdan.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Karakterin anne tarafından Hispanik (Porto Riko'lu), baba tarafından siyahi olması ise belki de 'Örümcek Adam' karakterine getirilen en 'devrimci' soluk. Bu hamle sanırım 'Black Panther' gibi siyahi bir 'Süper kahraman'ın boy gösterdiği 2018'e, yeni bir not daha düşülmesini de sağlıyor. Bu arada 'May Hala' da enfes bir karaktere (yaşlı ama zıpır mı zıpır) dönüştürülmüş. Sonuç olarak 'Örümcek Adam: Örümcek Evreninde' süresinin biraz fazla görünen uzunluğunun dışında pek bir handikap içermeyen ve de bence son dönemlerde sinema salonlarına uğramış en iyi animasyon. Naçizane 'Mutlaka izleyin' derim...´




BİZİM İÇİN ŞAMPİYON

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film aslında çok zor bir işi başarıyor. Ve 1990'lardan itibaren İstanbul'daki tarihten gelen Veliefendi hipodromunda yaşanan her şeyi müthiş bir enerji, inanılmaz bir çaba ve titiz bir inatla karşımıza getiriyor: Kalabalık çekimlerle; heyecan yüklü tarihsel yarışlarla; kimi zaman daha dar çerçeveler içinde (bir kahve, bir ev odası, bir arkadaş grubu), olayın radyodan veya TV'den izlenmesini de göstererek... Ve de atları harika biçimde kullanarak...Özellikle Bold Pilot tüm inadı, başkaldırısı, gücü ve yeteneğiyle beliriyor: bir anıt-at olarak... Onun son jeneriklerde görüldüğü gibi aslında birkaç at kullanılarak yaratıldığına inanmak güç. Ama işte, bu başarılmış... Ama oyuncular da çok iyi. Halis Karataş'ta Ekin Koç, Begüm'de Farah Zeynep Abdullah, eski Türkiye Jokey Kulübü başkanı Özdemir Atman'da Fikret Kuşkan son derece etkileyici oyunlar veriyorlar. Serkan Güler'in kusursuz görüntüleri ve Toygar Işıklı'nın filmi sarıp sarmalayan müziği de birinci sınıf. Ve elbette tüm bunların 'maestro'su yönetmen Ahmet Katıksız. Serkan Yörük'le birlikte senaryoyu da yazan; 9 Eylül Üniversitesi'nden mezun olduğuna göre benim gibi İzmirli; birkaç TV dizisi ve Sonsuz Aşk filminden sonra ilk kez bu filmde tüm yeteneğini gösteren arkadaş. Hoş geldin! Tüm bunları söylerken, filmin yer yer aşırı (ve bence gereksiz) bir melodram duygusuna saptığını da belirteyim: bir eleştiri olarak.. Yine de filmden gözyaşlarımı silerek çıktım. Tüm yaratıcılarla birlikte Atman ailesinden hayatta olanların da katıldığı o güzel galadan sonra kameralara konuşmamı zorlaştıracak kadar!..´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Son yıllarda vurucu, etkileyici açılışlara kafayı takmış; duygu fırtınalarını fazla geciktirmeden estirmeyi hedefleyen popüler Türk sineması için gerçekten sakin ve serinkanlı bir "ilk perde" izliyoruz. Kuşkusuz, film finale doğru giderek daha da duygusallaşıyor; ama sağa sola savrulmadan, gereksiz yan yollara girmeden, ele aldığı meselelerin hakkını vermesini biliyor... "Bizim İçin Şampiyon"un spor filmi olarak en hoş yanı, hikâyenin ikili bir rekabet üzerine kurulmaması. Bold Pilot, Halis Karataş ve Begüm Atman, mücadelelerini öncelikle kendi içlerinde veriyorlar. Üçü arasındaki duygusal bağ, filmin en güçlü damarı. Bold Pilot ile Halis Karataş hipodromda, Begüm Atman ise başka bir alanda mücadele veriyor ve üçünün de başarısı aslında birbirlerine bağlı. Üçü için de kazanmak ya da kaybetmekten ziyade süreklilik ve mücadele arzusu önemli... "Bizim İçin Şampiyon"u sevdim. Sevmediğim yanları, geniş kitleye hitap etmek üzere çekilmiş Türk filmlerinin çoğu gibi müziği fazla fazla kullanması. Bu arada, filmin seyirciyi ağlatacağı ya da en azından çoğu kişinin gözlerini yaşartacağı kesin. Ama aşırıya kaçan bir duygu sömürüsünden söz edilemez. Yönetmen Ahmet Katıksız ölçüyü kaçırmıyor. Atların yer aldığı sahnelerde ve özellikle at yarışı çekimlerinde Hollywood filmlerini aratmayan bir anlatım düzeyi yakalamak konusunda da başarılı.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Türkiye ana akım sinemasında görmeye fazla alışık olmadığımız bir özen ve görsel atmosferle inşa edilmiş yılın dikkat çekici yapımlarından birisi olarak kayıtlara geçecektir kuşku yok ki "Şampiyon". Bitirirken, bir spor medyası klişesine başvuralım. Futbol medyası şampiyonluğa oynayan takımlar bitime kısa bir süre kala maç kazandığında "Şampi." başlığı atmayı çok severler. Bu şampiyonluğun çoğu geldi anlamına gelir. Bu klişeyi bozup film için de "Şampi." başlığını atabiliriz. 'Şampiyonluk' tam olarak gelmemiş olsa da, çok önemli bir kısmının elde edildiği kesin!´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Anaakım sinema anlayışı içinde gayet başarılı ve katmanlı bir senaryo var elde. Katmanlı, çünkü film, at yarışları dünyasında özel bir aile olan Atmanların da, jokey olup hayatının iplerini eline alan Halis Karataş´ın da, Bold Pilot´ın ve umuda hasret bir toplumun da hikayesini romantik, aynı zamanda dramatik bir aşk öyküsü ekseninde örmeyi başarıyor. Ayrıca Karataş ve Begüm Atman arasındaki dramatik aşkı işlerken melodram anlatıma pek de yüz vermeyerek, filmi evrensel bir hale getirebiliyor. Katıksız´ın senaryodaki olgunluğunu yönetmenlikte de görüyoruz. Hani, yönetmenler için hayvanlarla çalışmak çok zor denir ya, Katıksız bunun üstesinden geldiği gibi Bold Pilot´ın efsane yarışlarını bire bir çekmeyi başarıyor. O yarışların heyecanını, Bold Pilot´ın umut koşularını seyirciye iliklerine kadar hissettiriyor. Yerli yerinde bir oyuncu yönetimi sayesinde Ekin Koç ve Farah Zeynep Abdullah gayet başarılı performanslar sergiliyor. Ama bir not da düşelim: Abdullah´ın duygusal geçişlerdeki başarısı, Kelebeğin Rüyası´ndaki performansıyla eşdeğer. Fakat naçizane filmin yıldızı Bold Pilot´ın sahibi Özdemir Atman´ı canlandıran Fikret Kuşkan. Tüm ustalığını minimal bir tarzda öyle bir sergiliyor ki şapka çıkarmamak elde değil. Velhasıl elde, anaakım sinemamızda çıtayı yükselten, gerçek hikayelerin ne kadar etkili olabileceğini gösteren etkileyici bir film var. Kaçırmayın deriz!.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Katıksız'ın akıp giden rejisi, yarış sahnelerine (hem yakın hem de genel planlar itibariyle) hâkimiyeti, Serkan Güler'in kadrajları derken 'Bizim İçin Şampiyon' teknik anlamda sınıfı geçiyor. Öykü, ikinci yarıda melodrama fazlaca göz kırpıyor ki, basın gösterimi sonrası kimi eleştirmen dostlar filmin en büyük zaafının bu olduğunun altını çizdi. Ben de öykünün, el attığı harmanın duygusal tonlarına, evet biraz fazla yüklendiğini kabul ediyorum ama hedef buymuş. Ve başta 'Karataş-Bold Pilot ekürisi'nin 1996 yılı Gazi Koşusu'ndaki 2.26.22'lik hâlâ kırılamayan rekoru dahil birçok yarış başarısıyla birlikte sınıfsal farklılıklara rağmen yaşanan bir aşk hikâyesi, zaman zaman gözyaşları eşliğinde perdeye belli ölçülerde başarıyla taşınmış. Halis Karataş'ta Ekin Koç'un, Begüm Atman'da da Farah Zeynep Abdullah'ın canlandırdıkları karakterleri inandırıcı kıldıklarını söyleyebilirim. Finaldeki gerçek görüntüler ve yazıyla ifade edilen tarihsel hatırlatmalar biraz fazla tutulmuş, bu cephe daha kısa ve öz halledilebilirdi.
Sonuç itibariyle 'Bizim İçin Şampiyon', sinemamız adına kendi alanında bir ilk. Ve duygusal tortu bakımından seyirci zihnimizde 'Müslüm Baba' türü bir iz bırakıyor. En azından bendeki hissiyatı böyle oldu...´




YEŞİL REHBER

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film Hollywood'un çok sevdiği 'erkekçe dostluk' teması üzerine ünlü filmlere yeni bir halka ekler. Yağmur Adam, Kader Bağlayınca, Korkuluk gibi kahramanlarının son derece zıt kişilikleriyle hatırlanan filmler. Ya da Bayan Daisy ve Şoförü gibi duygusal yapımlar. Ama bu filmin kendine göre özellikleri ve avantajları var. O koyu ırksal kavga döneminde, bilindiği gibi bu barajı aşabilen tek siyahi grup müzisyenlerdi. Ve Louis Armstrong, Ella Fitzgerald, Billie Holliday ya da Nat King Cole gibi isimler inanılmaz yetenekleri sayesinde ulusun idolleri olabiliyordu. Yine de filmin bir yerinde Nat King Cole'un 1957'de bir kulüpte nasıl dayak yediği de anlatılıyor!... Ve en ilginç şeylerden biri, bu hikâyenin gerçek olması. Ayrıca da iki kahramanımız hep dost kalmışlar ve ikisi de aynı yıl, 2013'de ölmüşler. Tesadüfün böylesi!.. Kris Bowers'in enfes müziğinin yanı sıra, Viggo Mortensen ve Mahershala Ali'nin oyunculuklarını övmek şart. Öylesine iyiler ki insanın gözü yaşarıyor. İki kez Oscar adayı olmuş Mortensen'in bu kez kazanması beklenir. Öylesine "İtalo- American" olmuş ki. Üstelik aslen Danimarkalı olduğu halde. Siyahi Mahershala Ali ise 2017'de Moonlight- Ayışığı ile ödülü kucaklamıştı. Bu kez de adaylığı kesin. Almasa bile...´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... "Yeşil Rehber", bu yıl ABD´de yaşanan ırk ayrımcılığı sorununa "Karanlıkla Karşı Karşıya" (BlacKkKlansman) ve "Dul Kadınlar"a (Widows) kıyasla çok daha yumuşak, iyimser, naif bir noktadan bakıyor. Ama ele aldığı meselenin suyunu çıkarmıyor. ABD´nin bugününe dair herhangi bir şey söylemiyor ama ırkçılığın "nesilden nesile aktarılan, öğretilmiş bir küçümseme" olduğunun altını çiziyor. "Yeşil Rehber", zengin Yahudi bir kadınla, Afrika kökenli şoförünün hikâyesini anlatan 1989 yapımı 4 Oscarlı "Bayan Daisy ve Şoförü"nü (Driving Miss Daisy) hatırlatan bir film...
Kardeşi Bobby Farrelly´yle birlikte yönettiği filmlerle tanıdığımız Peter Farrelly tek başına kamera arkasına geçtiği "Yeşil Rehber"de elindeki hikâyenin hakkını vermiş. Kendi varlığını hiç belli etmeden, öncelikle karakterlere yoğunlaşmış ve oyunculara geniş bir alan açmış. Özellikle "Ay Işığı"nda canlandırdığı karakteri hatırlayanlar Mahershala Ali´nin kendi sade tarzı içinde rolü ne kadar derinden kavrayıp yorumladığını fark edebilirler. Don Shirley´nin kibarlıkla maskelediği kırılganlığını, öfkesini gerçekten mükemmel yansıtıyor. Viggo Mortensen ise kelimenin tam anlamıyla şov yapıyor; beden dili ve aksanıyla rolün gerektirdiği kişiliğe dönüşüyor. Don Shirley için için yanan bir kor gibi. Tony ise aniden alev alan biri... Karakterler arasındaki bu karşıtlık, filmin sadece mizahını değil ruhunu ve özünü de belirliyor. Gerçekten de zıt kişilikler bazen birbirlerine çok iyi gelmezler mi?... "Yeşil Rehber", komik ve duygusal olurken estetik seviyesini düşürmeyen filmlerden. Oscar başta olmak üzere ödül sezonunda adından söz ettirebilir. Kaldı ki, daha şimdiden National Board of Review (NBR) tarafından 2018 yılının en iyi Amerikan filmi seçildiğini belirtelim... Bence en iyisi olmasa da en iyilerden biri olduğu kesin...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Öte yandan her yol filminde olduğu gibi karakterlerin birbirlerini tanıdıkları, iç dünyalarını açtıkları ve giderek karşılıklı güven kazandıkları bir kanal da filmin içinde akıp gidiyor. Ve yine her yol filminde olduğu gibi, yolculuk bitip de başladıkları yere döndüklerinde karakterlerimizin hayatında da birçok şey değişmiş oluyor. Tony'yi canlandıran Viggo Mortensen'in hem fiziksel dönüşüm yaşaması hem de aksanlı konuşmasıyla Oscar akademisinin gözünden kaçmayacağı kesin. Bu tür performansları çok severler. Benzer şekilde Dr. Shirley'i canlandıran Mahershala Ali'nin iki yıl önce 'Moonlight' ile kazandığı yardımcı erkek oyuncu Oscar'ının güçlü adaylarından biri olacağı söylenebilir. "Yeşil Rehber", bu gerçek hikayeyi yalnızca ırkçılıkla ilgili değil, aynı zamanda sınıfsal kodlarla anlamaya çalıştığı ve bunu da bir noktaya kadar başardığı için yılın dikkate değer yapımlarından hiç kuşku yok ki.

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´.... Kardeşi Bobby'yle birlikte çektikleri 'Salak ile Avanak', 'Ah Mary Vah Mary', 'Kingpin' gibi absürd komedileriyle tanınan Farrrely Biraderler'den Peter'ın bu solo çalışması, sinema serüvenindeki baskın çizgilerin dışında bir yapım. 'Yeşil Rehber', genel olarak aynı rotanın klasiklerinden sayılan ve Güneyli yaşlı bir kadınla siyahi şoförünün süreç içinde biçimlenen dostluğunu anlatan 'Driving Miss Daisy' tadında bir yapıya sahip... 'Peter Farrelly, ismini 1936'dan 1966'ya kadar piyasada bulunan ve siyahların Güney'i ziyaret ettiklerinde problem yaşamamaları için nerede kalıp, nerelere rahatça girip çıkabileceklerini gösteren bir rehber kitaptan alan bu son yönetmenlik çabasında, yer yer komedinin de ön plana çıktığı ama daha çok duygusal gelgitlere dayalı bir anlatımı tercih etmiş. 'Yeşil Rehber'in en önemli yanı ise sanırım oyunculukları. Tony Rip'te Viggo Mortensen çok başarılı bir 'bıçkın İtalyan' portresi çiziyor. Danimarka kökenli aktör, muhtemelen bu filmdeki performansıyla Oscar'larda 'En İyi Erkek Oyuncu' dalının beş adayından biri olacak. Keza Aretha Franklin, Chubby Checker ya da Little Richard gibi popüler siyahi müzisyenleri tanımamış, hayatında hiç kızarmış tavuk yememiş 'elitist' Dr. Donald Shirley'de izlediğimiz Maherslaha Ali de çok başarılı. Fakat iki yıl önce 'Moonlight'taki performansıyla 'En İyi Yardımcı Erkek' ödülünün sahibi olmuştu; bu yıl yine aday olur mu bilemiyoruz tabii ki...´




GRİNÇ

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Scott Mosier ile Yarrow Cheney´in yönettiği film ilk Grinç gibi hem büyüklere hem küçüklere hitap eden bir yapım değil. Daha ziyade çocuklara yönelik bir animasyon. Ama hikayeden gelen, kızım sana söylüyorum gelinim sen anla durumu da var. Film, ortak ritüellerin insanları nasıl mutlu ettiğini anlatırken bu ritüellere bencilce karşı çıkmanın insanı nasıl yalnızlığa sürüklediğini ele alıyor. Tabii Grinç´in böylesi, mutluluk düşmanı, sevgisiz, bencil olmasının sebebi var. Sevgi yoksunu olarak yaşamış biri o. Mutlu olanı kıskanıyor. Mutluluğa düşmanlığı mutlu olmayı bilememesinden. Doğal olarak animasyon çocuklara yönelik olsa da son sözü yetişkinlere söylüyor: Sevgi verirsen, mutluluğun kapılarını açarsın...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Bu öyküyü en son 'Grinch'i Jim Carrey'nin canlandırdığı, 2000 tarihli Ron Howard imzalı yapımda izlemiştik. Yeni animasyon versiyon yetişkinler açısından çok heyecan verici olmasa da miniklere görsel açıdan renkli bir dünya sunuyor. Filmin orijinalinde Grinch'i Benedict Cumberbatch, Türkçe versiyonda ise Yekta Kopan seslendiriyor.´




BOHEMIAN RHAPSODY

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Eşcinsel bir rockçının hayatını izlerken bu kadar çok aile sözcüğünü bir daha duymayız diye umuyorum. Bu arada aileden nefret edenlerden kesinlikle değilim. İşlevsiz aile nedir gayet iyi biliyorum ama çocuk yetiştirmenin başka bir yolunu da bilmiyorum. Neyse film, eşcinsel bir Asyalı rockçıya bunu öneriyor işte, aile olarak kimi biliyorsa onlara sadık kalmasını. Tabii bu işten kârlı çıkan Mercury değil ailenin diğer üyeleri olacak, o da grubun ön koşulu. Asıl cazibe merkezi ve asıl besteci Freddie Mercury olsa da, grubun bir arada kalmasının ön koşulu olarak herkesin parayı eşit paylaşması gerekiyor. Bu eşitlikçi görünse de öyle değil. Asıl üreten Mercury çünkü. Filmin çok ciddi günahları da var. Beethoven'in hayatını anlatırken 9. Senfoniyi, 5.'nin önüne koyamazsınız herhalde. Ama Queen'in durumunda film bunu hep yapıyor. 'Fat Bottom Girls' şarkısını, 4-5 yıl geriye, Bohemina Rhapsoy öncesine kaydırabiliyor. Live Aid konseri öncesi grubu 5 yıl ayrı bırakıyor ki, bir araya gelmenin etkisi güçlü olsun. Ama öyle bir ayrılık grubun tarihinde yok. Ve daha birçok şey. Merak eden imdb'de goof'lar bölümüne baksın. May ve Taylor'ın yapımcılığında bu yanlışlar nasıl yapılıyor? Yanlış olmadıkları, bu saptırmaların daha çok para kazandıracağı düşünüldüğü için. Çok çirkin. Bu bir belgesel değil diye işin içinden sıyrılınacak şeyler değil bunlar...´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... "Bohemian Rhapsody"nin rock müziğinin ruhuna uygun, video klipleri hatırlatan, biçimci bir anlatım dili var. Çekimlerin bitmesine 16 gün kala "devamsızlık ve Rami Malek´e saygısız davranış gerekçesiyle" kovulduğu öne sürülen yönetmen Bryan Singer ve onun yerine gelen Dexter Fletcher, filmin görsel atmosferini, ritmini profesyonelce oluşturmuşlar... Ellerindeki müthiş soundtrack´i, yani Queen´in müziğini kullanarak sinemasal açıdan cazip bir sonuca ulaşmışlar. Özellikle finaldeki Live Aid konserinin çekimleri mükemmel. Tümüyle Singer´in çektiği söylenen bu sahnede grupla seyirci arasında kurulan bağ, Wembley´de hissedilen o enerji çok iyi yansıtılıyor. Bu arada, seyircilerin yakın plan çekimlerinin sahneye olan katkısının altını çizmek isterim...
Filmde beni rahatsız eden sorunlar anlatımdan ziyade senaryoyla, daha doğrusu dayatılan dar bakış açısıyla ilgili... Mercury, bir sahnede Queen´i "dışlanmışların grubu" olarak tanımlıyor ama filmin hiçbir anında bu dışlanmışlığı hissedemiyorsunuz. Ayrıca film, Parsi bir aileden gelen Mercury´nin etnik kökenlerinden utandığını ima ediyor ama bu konunun üzerine pek gitmiyor. Belirsizlik açıkçası rahatsız edici...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Yönetmenlerin Mercury´nin hayatını kronolojik olarak anlatma tercihi de bu zorluğa eklenince Mercury´nin derinlikli bir portresi ortaya çıkmıyor. Ama zaten bu da amaçlanmamış, makul bir Freddie Mercury portresi çizilmek istenmiş. İşin aslı film bunu başarıyor. Bir efsanenin yaldızını kazıyıp onun müzikle, grup üyeleriyle, arkadaşlarıyla, ailesiyle ilişkisi üzerinden zaafları, erdemleriyle insani yönleri anlatılıyor. Perdede özgüvenli, deli dolu ve az biraz kaprisli ama vicdanlı, sevdiklerine değer veren ve her şeye rağmen ailesini, aile gibi gördüğü Queen´i önemseyen bir insan beliriyor. Açıkçası bu portre herkesi tatmin eder mi, bilemiyorum. Ama dediğim gibi makul bir portre. Film Mercury´i ne yüceltiyor, ne de olmadığı gibi gösteriyor. Yeri geliyor müzisyenin kimi tabuları nasıl yıktığı da anlatılıyor, yeri geliyor nasıl kalp kırdığı da. Ama onun sahnede nasıl devleştiği ve konserlerinde binlerce insanı nasıl etkisi altına aldığı ziyadesiyle yansıtılıyor. Rami Malek´in muhteşem performansı, ki Brian May´i canlandıran Gwilym Lee de onun kadar başarılı, dönem atmosferini iyi yansıtması, Wembley dahil Queen konserleri ziyafeti sunmasıyla Bohemian Rhapsody en az Freddie Mercury kadar enerjik ve deli dolu ama tıpkı onun gibi yer yer ağırbaşlı. Daha iyisi çekilene kadar şimdilik onu en iyi anlatan film.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... İlginçtir, 'Bohemian Rhapsody' de İngiliz ve Amerikalı eleştirmenler tarafından yerden yere vuruluyor. Tabii ki beğenilmeme kıstası 'sosyolojik yaklaşım' değil, itiraz gerekçeleri şöyle: Daha cesur bir film bekliyorlarmış, Singer'ın başlayıp Fletcher'ın bitirdiği çalışmayı çok uysal bulmuşlar... 'En Karanlık Saat' ve 'Her Şeyin Teorisi' gibi filmlerin (biri Winston Churchill'in, diğeri de Stephen Hawking'in biyografisiydi) senaristi Anthony McCarten'in kaleme aldığı metni de beğenmişler, "Bu klasik bir hayat hikâyesi değil ki, film Mercury'nin cinsel kimliği üzerinden daha doğru noktalarda gezinmeliydi" mealinde itirazlar var. Benim ise bu türden beklentilerim olmadığı için belki, filmi çok beğendim. Perdede Freddie Mercury'nin hem Parsi kökenli bir Zerdüşt hem de bir eşcinsel olarak iki kere 'Öteki'liğine karşı müzik sayesinde hayata tutunuşunu, her daim yalnızlığını, grup üyelerinin aileleriyle birlikte mutlu tablolar çizdiği ortamda onun hüzünle dolu bilinçaltını yansıtmasını, Mary Austin'in ona erkek arkadaşını tanıttığındaki duygusal yıkımını, Queen'in çok sevdiğim (sevdiğimiz) o muhteşem şarkılarının yaratılma süreçlerine seyirci vasfıyla dahil olmamızı, tanıklık etmemizi, 1985'te 21 yaşındayken televizyondan izlediğim Wembley'deki 'Live Aid' konserini bu kez, 54 yaşında, adeta sahnenin içinden ve arkasından bir kez daha izleme fırsatının sunulmasını izledim; daha ne isteyeyim ki?´




MÜSLÜM BABA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Filmin büyük bir bütçeyle, özen ve maharetle çekildiği açıkça görülüyor. İlk bölümde genç Müslüm'ü oynayan Şahin Kendirci'nin büyük başarısının da katkısıyla, dönemin taşra Türkiye'si beliriyor: Adana halkevinde ona sazı ve Bektaşiliği öğreten Limon Ali'nin temsil ettiği halk kültürü, halkevlerinin önemi... Sonra şöhret geliyor ve özellikle Karadeniz turunda ustaca saptanmış kadın-erkek köylü ve emekçi yüzleri, bizi sanki gerçekten halka götürüyor. Sahneye Muhterem Nur'un girmesiyle işler değişiyor. Ve inanılmaz bir aşk ve bağlılık öyküsü izliyoruz. İnişli-çıkışlı, kavgalı-dövüşlü, ayrılıp yeniden birleşmeli. Tam bir Türkiye efsanesi, ikisinin de halka mâl olmuşluğuyla hepimiz için ulusal bir masal. 27 yıl, Müslüm'ün ölümüne dek süren... Çifte yönetmenlerimiz iyi bir iş başarmış. Farklı kentlerin dekorları iyi seçilmiş, mekanlar iyi değerlendirilmiş. Konser sahneleri harika. Gerçi Ayla'daki Marilyn konserini çekebilmiş bir ekip için şaşırtıcı değil, ama yine de o Açıkhava Tiyatrosu ve özellikle Gülhane konserleri tam bir sinemasal başarı.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Yönetmenler Can Ulkay ve Ketche Hakan Kırvavaçt trajik epik bir hikayeyi melodram anlatıya sırtını dayayarak anlatmayı tercih etmiş. Müzik kullanımı konusunda yer yer filmin çapaklı hale gelmesi de bu yüzden. Anlaşılan seyirci Müslüm Gürses´in yaşadıklarıyla güçlü bir duygusal bağ kursun istenmiş. Bu bağ kuruluyor kendinizi Gürses´in hayatına ağlarken buluyorsunuz ama bu çapaklar da göze çarpıyor. Buna rağmen iyi bir senaryo, yerinde bir yönetmenlik, sanat yönetmeni ve görüntü yönetimi konusundaki titizlik ve uyum, dört dörtlük oyunculuklar Müslüm Baba yılın öne çıkan yerli yapımlarından biri haline getiriyor.
Elbet böylesi filmlerde hikayesi anlatılan kişiyle canlandıran kişi arasındaki benzerlik önemsenir. Bu konuda Timuçin Esen tam bir Müslüm Gürses kılığına bürünüyor. Ama asıl ezberi oyunculuğu ile bozuyor ve oyunculuk oktavının nasıl geniş olduğunu tekrar gösteriyor. Esen´in bu performansı ile Gürses´in gençliğini canlandıran Şahin Kendirci´nin performansı bir araya gelince bütünlüklü bir Müslüm Gürses portresi ortaya çıkıyor. Ki bu zor bir iştir...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Bir türlü yerine oturamayan ise 'Müslüm' fenomeninin diğer özellikleri. Karakterin barındırdığı malzemenin ana akım seyirciyi çekmek için oldukça bereketli olduğunu bilen filmin yaratıcılarının yalnızca bu özelliklere yüklenmeleri 'ticari' olarak anlaşılır bir durum. Ancak Müslüm Gürses'i "Baba" statüsüne yükselten sosyolojik arka planı filmde göremiyoruz. Gürses'in kendisini var eden kitle ile Gülhane konseri sahnesine kadar herhangi bir temasını görme fırsatımız da olmuyor. Gayet steril, ana akım sinema estetiğini uygun bir biçimde aydınlık, ferah feza mekanlarda geçen bir hikaye bu. Müslüm Gürses gibi bir 'yeraltı' figürünü bu kadar parlak renkler, tiril tiril dönem kostümleri içinde anlatmayı tercih etmek ana akım seyirci alışkınlıkları için anlaşılabilir kuşku yok ki. Ancak, bu tercih Müslüm Gürses evrenini ve onunla bağ kuran sevenlerini temsil etmek yerine 'izlenilir' kılmaktan öteye bir işlev taşımıyor maalesef. Bu bakımdan filmin Müslüm yorumunun onu ortaya çıkaran atmosfer ve sosyolojik bir vaka haline getiren kitlelerin değil, 2000'li yıllar sonrası bir anda onu keşfeden 'kent elitleri'nin gözünden olduğunu söylemek mümkün...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Müslüm Gürses (ki gerçek soyadı Akbaş, 'Müslüm Gürses' sahne adı), her şeyiyle bir duygu insanı. Şarkılarına, sesine, sanatına ruhundaki inişler çıkışlar, hayatın onda bıraktığı derin izler damga vuruyor. 'Müslüm Baba' böylesi bir portreyi perdeye taşırken aslında fazlasıyla klişelere başvuruyor ama bence zaten filmin başarısı biraz bu tavrında ama asıl olarak ele aldığı duygularını seyirciye geçirmesinde yatıyor. Belki de şöyle bir tarif daha doğru: 'Müslüm Baba' duygusu olan bir film...
Performanslara gelince: Kuşkusuz Müslüm Gürses'i canlandıran Timuçin Esen'in nasıl bir portre ortaya koyduğu merak konusuydu. Cevap: Başarılı, inandırıcı, etkileyici... Şarkıları kendisinin seslendirmesi ve bu yükün de altından kalkması ayrı bir alkışı hak ediyor. Keza sanatçının gençliğini canlandıran Şahin Kendirci de gayet iyi... Muhterem Nur'da izlediğimiz Zerrin Tekindor da performans olarak başarılı ama Müslüm Gürses'te öne çıkan fiziki benzerlik Muhterem Nur karakterinde niye tercih edilmemiş, orasını pek anlamadım. 'Limoncu Ali'de Erkan Can ise her zamanki klasında. Öte yandan filmin kostüm tasarımı ve sanat yönetimi de gayet iyi. Öykünün uğradığı zaman aralıklarındaki giyim-kuşam, araba modelleri vs. dönem ruhunu yansıtacak biçimde gerçekçi... Nihayetinde 'Müslüm Baba', sinemasal olarak belki üst düzey bir çalışma değil ama hem kendi derdini hem de ele aldığı karakterlerin dertlerini aktarmanın üstesinden geliyor...´



Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
177
0
128
0
164
0
125
0