Paylaş   
04.06.2011

17 KASIM EKİM-23 KASIM 2017 HAFTASI

/

JUSTICE LEAGUE: ADALET BİRLİĞİ

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Keşke filmin ana teması, tanıtımlarda kullanılan "Dünyayı tek başına kurtaramazsın" sloganı olsaydı. Ama öykü, bu sloganı geliştiremiyor. Steppenwolf'un gücü karşısında kimsenin "Dünyayı kurtarırım" gibi bir iddiası zaten yok. Filme damgasını vuran ama çok da iyi ele alınamayan asıl mesele, başta Batman (Ben Affleck) olmak üzere herkesteki "Ah keşke Superman sağ olsaydı" temennisi... Kaldı ki, Steppenwolf da dünyaya Superman öldüğü için geliyor..."Adalet Birliği" süper kahraman filmi meraklılarını tatmin edecek gösterişli bir prodüksiyon. Aksiyon sahneleri ağırlıkla süperlerin kendi aralarındaki fiziksel çatışmalar üzerine kurulu. Flash karakteri dışında, sizi gayet ciddi ve ağırbaşlı bir filmin beklediğini de hatırlatalım...´

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Ama artık işin suyu çıktı. Marvel veya DC, Disney veya Warner Bros, fark etmiyor. Bir üstün-adam, iki üstün-adam yetmiyor. İlla da yarım düzinesini bir araya toplayacaklar, özel efektleri üstüste yığacaklar, aksiyonu baş atraksiyon yapıp hızından izlenemez hale getirecekler!... Filmde bu tür çizgi-romanların bence asıl malzemesi olması gereken mizah duygusu pek yok. Ama yer yer 'entel' espriler yapma çabası var. Elbette hikâyenin başlıca kötüsünün Steppenwolf, yani İsviçreli ünlü ve Nobelli yazar Herman Hesse'nin çok tanınmış roman kahramanı olması filmin suçu değil: asıl 'eserde' de öyleymiş. Ama ya gencecik 'super-hero' Barry Allen/ Flash, o 'normal' sokaklardan birinde rastladığı ürkmüş iki küçük çocuğu yatıştırmak için yaptığı konuşmayı, durup dururken hangi sözcükle bitiriyor dersiniz? Bir isim bu: Dostoyevski...Eğer bunu da gerçekten, entel veya değil, bir espri sayıyorsanız...O zaman hiç tartışmayalım!....´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... "Adalet Birliği" ("Justice League"), DC Comics'in Marvel'in 'Yenilmezler' serisine aşırı klasik ve bol gürültülü cevabı. Ama Ezra Miller'ın enerjik The Flash'i dışında filmin tatmin ettiği söylenemez. "Watchmen"i çeken tavizsiz Snyder mumla aranıyor.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Çizgi roman uyarlamaları dünyasının iki devi Marvel ve DC Comics, yıllardır sürdürülen rekabeti süper kahramanları filmlerde süper takımlara dönüştürme formülüyle devam ettiriyor. Marvel'ın "Avengers" serisinin DC Comics'teki karşılığı olan "Justice League: Adalet Birliği / Justice League", bu dünyanın Batman, Superman, Wonder Woman gibi filmlerde alıştığımız karakterlerine Aquaman ve The Flash'i de ekleyerek bir süper takım kuruyor... "Avengers"ın dozundaki mizahının tersine ciddi ve asık suratlı bir dünyada geçen film; dağınık ve bir ritim içinde bir araya gelmeyen parçaların birleşimi. Süper kahraman filmlerinin gişe başarısı bir yana popüler sinemanın en sık sunduğu yemek olmasının ve bu durumun kabak tadı vermeye başladığının sorgulanması için yeni bir vesile olması belki de filmin en iyi yönüne dönüşebilir.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Filmin giriş bölümü çok güzel, Norveçli şarkıcı Sigrid tarafından seslendirilen Cohen bestesi 'Everybody Knows' ve finalde de Gary Clark Jr.'ın söylediği Beatles klasiği 'Come Together' de filmin diğer güzellikleri. Snyder, konu hâkim bir rejiyle karşımıza gelirken bazı sahnelerde aksiyon ve sürükleyicilik gayet tatmin edici ama genel olarak ne Snyder'ın kariyeri ne de 'Süper kahramanlar' galerisi açısından vasatı aşmayan bir çalışma olmuş 'Justice League: Adelet Birliği'. Oyuncu kadrosuna gelince: Önceki çalışmalardan aşina olduğumuz Ben Affleck, Henry Cavill, Gal Gadot, Amy Adams, Jeremy Irons, Diane Lane, Connie Nielsen, J.K. Simmons gibi yüzlere bu kez Flash'te Ezra Miller, Aquaman'de Jason Momoa ve Cyborg'de Ray Fisher eklenmiş. Son olarak bu tür yapımlar belli bir yaş üzeri seyirci için aşırı gürültü kaynağı. 'Adalet Birliği'nde ise 'desibel' ortalama düzeyde seyrediyor.´




KARDAN ADAM

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Norveç'teki herkesin İngilizce konuşmasını bir yana bırakırsanız "Kardan Adam", öyle yerden yere vurulacak çok kötü bir film değil. Hayal kırıklığı halinden kurtulabilirseniz, belki sıkılmadan seyredebilirsiniz. Sonuçta, hastalıklı erkeklerin daha da marazi hale getirdiği erkeklik halleriyle ilgili bir film bu... Dedektif Harry Hole da eleştiriden nasibini alıyor ama kadınların filmde kurban olmaktan çıkamıyor oluşu akla takılan bir sorun... "Kardan Adam"ın en güzel yanı, karlar altındaki harika Oslo çekimleri. Alfredson "Gir Kanıma"da olduğu gibi Kuzey ışığını kullanmayı, İskandinav atmosferini yakalamayı biliyor. Karı, tekinsiz, ölümcül ve ürpertici bir dekora dönüştürebiliyor. Dikkatli polisiye meraklılarının katili tahmin etmekte çok da zorlanmayacağı "Kardan Adam"ın en azından bir seri katil filmi olarak ilgiye değer olabileceği söylenebilir.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Jo Nesbø'nun çok satan ve Türkçeye de çevrilen polisiye romanının yıllardır beklenen uyarlaması "Kardan Adam", Thomas Alfredson yönetiminde perdede şansını deniyor. İngilizce ana dilli yeni İskandinav polisiyesi, iyi çekilmiş, iyi kurgulanmış ve coğrafyasına hakim, ama senaryo zafiyetleri de çekiyor... "Kardan Adam", 'kardan adam'la ilgili gizemin peşine düşerken "Stepford Kadınları"yla ("The Stepford Wives", 1975) teğet geçtiği anlarda hareketleniyor. Ama bunun devamını getirecek bir senaryodan destek almıyor. Belki de Alfredson'un çekim sürecinde yaşadığı sancılar, filmin 'nokta atışı' sahnelerle tamamlanmamasına yol açmış olabilir. Ama iyi çekilmiş İskandinav usulü polisiye, karlı doğaya hakim rejisörüyle keyif veriyor.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Kuzey Avrupa polisiyesinin popüler ismi Jo Nesbo'nun aynı adlı kitabından uyarlanan, aynı zamanda yazarın ilk sinema uyarlaması unvanını taşıyan "Kardan Adam / The Snowman", kağıt üzerinde polisiye hayranlarının nefeslerini kesiyordu. Yönetmen koltuğunda "Tinker Tailor Soldier Spy / Köstebek" uyarlamasıyla "Olgun polisiye iyi bir yönetmenin elinde nasıl olur?" sorusunu yanıtlayan Tomas Alfredson, Nesbo'nun dağınık dedektifi Harry Hole rolünde karanlık karakterlerde rüştünü ispatlamış Michael Fassbender ve kaynağın sağlamlığı birleşince; "Kardan Adam", polisiyeseverlerin heyecanla beklenenler listesinin tepelerine taşındı. Harry Hole, kadınları öldüren ve kendisini de kişisel olarak seri cinayetler izleğinin içine çeken katilin peşinde dolaşırken, Alfredson'un "Köstebek"teki ağırkanlı anlatımı burada işlemiyor. Stilize bir dünyada yolunu kaybeden film, polisiyenin heyecanı bir türlü yakalayamazken, Alfredson'un yapmayı hedefledikleri aradan göz kırpıyor. Ancak bu anlık işaretler sonucun görkemli bir karmaşa olduğunu değiştirmiyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Let the Right One In' ve 'Tinker Tailor Soldier Spy' gibi filmleriyle hatırladığımız Tomas Alfredson'un imzasını taşıyan yapım belli bir noktaya kadar sürükleyici ve gönülçelen bir yapıda ilerliyor. Ayrıca Oslo ve Bergen gibi şehirler, filme fon olma konusunda gayet başarılı (!) bir sınav veriyor. Kar da öyküde önemli bir yan unsur. Lakin 'Kardan Adam', finale doğru etkileyiciliğini kaybediyor. Sanki Alfredson kurduğu dünyanın finalde hakkını tam olarak veremiyor gibi. Hole'u Michael Fassbender'in canlandırdığı film, Charlotte Gainsbourg, Val Kilmer, Toby Jones, Cloe Sevigny gibi önemli isimlerle dolu bir kadroyu barındırıyor. J.K. Simmons'ın da Harvey Weinstein'vari bir tiplemeyle karşımıza geldiğini söyleyelim. Son olarak 'Kardan Adam'ı beklentimin üzerinde bulduğumu söylemeliyim.´

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Çok-satan bir romandan uyarlanan film, oldukça ilginç biçimde başlıyor. Ama giderek yolunu şaşırıyor. Zamansal sıçramalar başarılı olamıyor. Art arda çıkan onca kahramandan hiçbiri tam bir karaktere dönüşemeden kayboluyor. Sanki hepsi yazarların ve yönetmenin elinde birer kuklaya dönüşüyor. Oysa biliriz ki entrika asıl onların sayesinde oluşur, tersi değil... Böylece birçok ilginç oyuncuya rağmen tam bir yapı kurulamıyor, gerçek bir gerilim sağlanamıyor. Ve filmi izlemek giderek yoruculaşıyor. Finalse yeterince doyurmuyor.Yine de polisiye meraklılarının bir göz atıp oyalanabileceği bir bulmaca, Dion Bebee'nin harika görüntüleriyle tam bir Kuzey havası taşıyan bir kara-film denemesi.´





SEN KİMİNLE DANS EDİYORSUN ?

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Filmin son 30 dakikasını ilk 30 dakikasına bağlasanız yine buradaki 'çorba' halini elde edebilirsiniz. Bu sebeple de Aksak'ın fikirlerini başkasına çektirmesi daha sağlıklı olur. Aksi takdirde "Sen Kiminle Dans Ediyorsun?" gibi işitsel ve görsel açıdan her telden çalan, ölüm ve yerçekimi ile dalga geçerken kendisi alay konusu olan dizi kafalı 'şeyler' yapmayı sürdürür. Burada karaktere dönüşemeyen Binnur Kaya ve debelenen Nergis Öztürk'e yazık olmuş. Gerisi ise plansız bir şekilde hareketlenebilen müzikli skeçler. Aksak, sinemada ilerlemek istiyorsa biraz daha Onur Ünlü'nün yanında eğitim almalı.´



İÇİMDEKİ GÜNEŞ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Gösterilen ilişkiler, bilinen dram ve komedi tanımlamalarını ve sınırlarını aşıyor. Ve Denis, bu ilişkilere farklı biçimde yaklaşıyor: yer yer bir belgesel, zaman zaman keskin bir güldürü, çokluk yürek acıtan insan gözlemleri olarak. Her biri çok iyi çizilmiş, kimilerinde hayli ayrıntıya inilmiş, kimilerinde biraz yüzeysel kalmış, ama sonuç olarak hepsi birer karaktere dönüşebilen kişiler. Bazen karikatür düzeyinde kalır gibi olsalar da, bu durum hemen toparlanıyor.

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Claire Denis'nin 13. uzun metrajı "İçimdeki Güneş", Juliette Binoche'un karizması ve performansıyla akılda kalabilir. Ama film olarak fazla kasıntı durup yönetmenin önemsiz eserleri arasına yerleşiyor... Denis, 'sanat filmi' çekmek için kasarken cinsel hayata dair bir şey söylememeyi becermiş. Halen de Fransız Yeni Dalgası dönemindeki 'kapanış jeneriğinde film devam eder' klişesinden medet umuyor. Binoche bile bu anlamsız girişimlerden onu alıkoyamıyor. "İçimdeki Güneş", sanat olduğu zannedilen ama bu iddianın altını dolduramayan Fransız filmlerinin arasına katılıyor rahatlıkla. Xavier Beauvois ise yönetmenlik kariyerindeki 'sinema' problemini oyunculukta en azından 'inandırıcılık'la bertaraf edebiliyor.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Fransız sinemasının özgün yaratıcılarından Claire Denis'in bu yıl Cannes Film Festivali'nde "Yönetmenlerin 15 Günü" bölümünü açan yeni filmi "İçimdeki Güneş / Un beau soleil intérieur", Roland Barthes'ın "Bir Aşk Söyleminden Parçalar"ının serbest bir uyarlaması... Claire Denis'in entelektüel romantik komedisi, Binoche'un başarılı performansının ve Isabelle karakterinin ilginçliğinin de yardımıyla modern zaman ilişkileri üzerine hem hafif hem zekice bir film.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Deneyimli yönetmen 'İçimdeki Güneş'te Isabelle'in anlık mutluluklarını ve genel mutsuzluğunu gayet güzel, ince ve dengeli anlatmış. Öyküyü bağladığı final de zekice olmuş... Başrolde Juliette Binoche'u izlememiz de ayrı bir mutluluk kaynağı. Fransız yıldız, üzerindeki hiç batmayan güneşiyle yer aldığı sahneleri parlatmayı sürdürüyor. Hâlâ çekici, güzel ve zarif... Son olarak 'İçimdeki Güneş'in belli bir yaşın, belli bir kuşağın filmi olduğu gibi bir not düşersem, daha hakkaniyetli olur kanısındayım. Sonra, belli bir yaş kuşağındaki seyirci filmi izleyip salondan çıktığında, "Bunun neresi güzel, neresi çekici, neresi kaçış?" demesin, itirazlarını kabul etmem!´




AYAZ

KEREM KÇA (POSTA): ´... Karikatürize karakterlerle ve boyutsuz bir dramatik omurga ile hareket eden bir hapishane filmi... Fena olmayan seri katil filmi "Münferit" (2007) ile sinemamıza umut vaat ederek giren Dersu Yavuz Altun, aslında boş bir isim olmayacağını ispatlamıştı. Ama zaman geçtikçe dizi piyasasına yaklaşıp körelmesi karaktersiz bir kaçış öyküsüne sebebiyet verebilmiş. "Ayaz", ülkemizdeki adalet probleminin yol açabileceklerini incelemeye alıyor. Ama boyutsuz ve bol sakallı tiplemelerle "Daha"nın (2017) dramatik ve görsel açıdan dolu dolu duran baba-oğul ilişkisini mumla aratıyor. Altun, ikinci sinema filmiyle dizi ezberinin mağduru olduğunu gösteriyor bizlere. Maço kültürünü yansıtmak bile o kadar karton bir hal alıyor ki, bir yerden sonra filmin içine girmek mümkün olamıyor.´



BEGINNER

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Elbette Kıraç'ın gözünden dünyaya bakış 'büyülü gerçekçilik' akımından parçalar barındırıyor. Hayali evren de filmi izlenir hale getiriyor. Ama onun dışındaki sinematografik izdüşümlerin boyutsuz ve çamur gibi olduğu söylenebilir. Bu da filmin 'başarılı kurgusu'nu görüntü yönetimi söz konusu olduğunda 'anlamlı' hale getirmiyor. Üzrek iyi niyetli bir çabaya imza atıyor, ama bunu tutarlı ve emek yüklü hale getiremiyor. Yan karakterler ya da misafir sanatçılar devreye girdikçe çaylaklığı açığa çıkan bir film "Beginner".´



SENİ GİDİ SENİ

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Belki de 'Çalgı Çengi' sonrası 'kara komedide iki kafadar' arayışı kolaycılığa yol açabiliyor. "Seni Gidi Seni" bu furyanın son ürünü. Yönetmenin kadın olması fark etmezken, Ahmet Kayakesen-Serdar Sezgin ikilisi eğlendirmekten ziyade yoruyor. Elbette böylesi eserlerin aranan ismine dönüşen Burak Satıbol ve Ayhan Taş artık 'kalite'yi arttırmak ne kelime, 'fazlalık' gibi durmakla kalıyorlar. "Seni Gidi Seni"; Kübilay Birkan Çopur'un hızlı çekime sarabilen ve zaman zaman gaza basabilen canlı kurgusuna karşın Ulaş Zeybek'ten sinematografik bir dokunuş alamamış. Oyuncular arasındaki uyum ise 'ekip komedisi elektriği' getirmiyor. Bu sebeple de bir başka 'olmamış kara komedi' daha kafa şişirmekle ve özenti durmakla kalıyor.´




KUTSAL GEYİĞİN ÖLÜMÜ

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Lanthimos, günümüz dünyasının bir kabus olduğuna dair ilk görüşünü mizahın ve sertliğin yer bulduğu bir anlatımla göstermeyi bu filmle de sürdürüyor. Seyri huzursuz ancak dünyası özgün bu filmle Lanthimos; aile, insan ve topluma dair karanlık görüşünü tutarlı bir filmografiye çevirmeye devam ediyor.´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Bu karanlık filmden geriye tek bir şey kalıyor: Sinemadan bir an önce çıkıp gitme arzusu. Duygusuz insanlar, duygusuz seks, duygusuz arkadaşlıklar, duygusuz babalık. Evet, bir tek anne duygulu yani Kidman'in karakteri. Yeter mi? Yetmiyor. Ki o da bir yere kadar duygulu. Bu filmin dünyasında insani değerlerini koruyarak hayatta kalmak kullara özgü değil. Tamam kardeşim Lanthimos, ben de senin kadar karamsarım. Dünyanın hali berbat. Kendimi ait hissettiğim mahallemin ahalisinin hali de pek acıklı. Ama sinemaya gidip de bir de gerçek hayatın daha da kötü bir versiyonunu izlemeyi niye isteyeyim? Niye cezalandırılmayı bir mazohist gibi arzu edeyim? Hem sen kimsin? Gerçekten de kendini tanrı mı sanıyorsun? Başta yazdıklarım mecazdı, ciddiye alma. Ama benim dememin bir anlamı yok. Yaşadığımız "gerileme" çağında, regresif sinema baş tacı edilecektir. Başka alternatif de yok, işin acıklısı.´

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Evet, bu iş böyle. Kim ne derse desin, isterse kimileri ayılıp bayılsın, adamları sanatın tepesine çıkarsın... Vız gelir!.. 'Benim yönetmenim' olmasına yetmez bu...Bir filmi sevmek, bir kitabı, bir tabloyu, bir şarkıyı sevmek kadar kişisel bir şeydir. Ve kimi zaman azınlıkta kalsanız da, kendi zevkinizi, 'gustonuzu' ve sinemaya bakışınızı savunmanız gerekir. Böylece baştan bu saptamayı yapıp rahatladım!... Kabul etmek gerekir ki karşımızda ilginç bir film var. Büyük aile dramı, psikolojik soslu bir polisiye, masumiyet maskesi ardında gizlenmiş genç bir ruhun bir kötülük kumkuması kimliği taşıması...Üstelik iyi çekilmiş, Amerikan taşrasını iyi vermiş. Ve de iyi oynanmış. Lahtnimos'un yeniden Colin Farrell'e başvurması ve Farrell- Kidman ikilisinin Sofia Coppola'nın The Beguiled filminden sonra ikinci kez biraraya gelmesi de ilginç. Ancak filmin asıl yıldızının genç Martin'deki Barry Keoghan olduğunu da belirtmek gerek.´




DOĞU EKSPRESİNDE CİNAYET

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Oyunculuk da ayrı bir alem... İngiliz dehası, tiyatro ve sinemada yazar-oyuncu-yönetmen Kenneth Branagh, Belçikalı detektife Albet Finney, Peter Ustinov, David Suchet gibi öncüllerinden sonra yepyeni bir lezzet katıyor: ince zekasından her şeyde kusursuzluk arayışına, bir yazarın dediği gibi "aslan yelesini andıran bıyığı"ndan abartılı aksanına...
Kalabalık kadroda öne çıkanlar Rus prensesinde 'Dame' ünvanlı Judi Dench, kötülük simgesi Ratcheff'de Johnny Depp, uşağında Derek Jacobi, özel sekreterinde Josh Gad. Ama en başa yeniden parlak bir dönüş yapan Michelle Pfeiffer'i ve onun erkek avcısı Amerikan dulu Mrs. Hubbard kişiliğini koymak gerek... Sonuç olarak Agatha Christie uyarlamaları içinde saygın bir yer tutmaya aday, nostaljimize seslenirken modern olmayı da unutmayan bir polisiye; hoş bir toplu oyunculuk gösterisi.

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Haris Zambarloukos'ın nokta atışı genel plan tercihleri ve kamera kaydırmalarıyla filmin 'detaycılık' depoladığı kesin. Bunun ötesinde de Branagh, "Ölümcül Oyun"da ("Sleuth", 2007) renk oyunlarıyla yaptığı 'tek mekan filmi'nin teatrallik tuzağından çıkma taktiğini burada başka metotlarla devreye sokuyor. Shakespeare metinlerine hakim Branagh, "Frankenstein"da (1994) da bir klasiğin ruhuna ihanet etmemişti. Yönetmen-başrol oyuncu olarak devreye giren deneyimli isim, burada başlangıçtaki dijital imalat gibi duran anlar haricinde ağırlığını koymuş. O bölümlerin tarihi İstanbul'u, Eminönü'nden ve 'pide'den başlatma ezberi biraz oryantalist. Ama trenin içine girince, işini yemek kabininde halletmiyor. Aksine 'whodunit (dedektif araştırması) senaryosu'nu üst açılar ve genel planlar bir yana, pencerelerden yansımalar da alan zeki objektiflerle yansıtıyor. Her kare üzerine uğraşılıyor ve sabit bir mekandan ziyade trenin içi ve çevresi için planlama yapılıyor...´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Yeni film de vasatın üstünde. Bunda Kenneth Branagh'ın özenli yönetimi ve Michelle Pfeiffer, Johnny Depp, Daisy Ridley, Penelope Cruz, Willem Dafoe, Judy Dench, Josh Gad gibi oyuncuların katkısı azımsanamaz. Branagh, yönetmen olarak öyküye hız katmak, "tek mekânda geçen, diyaloglara dayalı durağan film imajı"ndan kurtulmak için elinden geleni yapmış. Hatta biraz aksiyon, kovalamaca ve dövüş bile eklemiş. Çığ düşme sahnesini de unutmayalım. Tüm bunlar filme kuşkusuz heyecan, hareket ve tempo katıyor ama hikâyeyi derinleştirdiği söylenemez. Filmin iyi yanları arasında kuşkusuz "oryantalist tablo" güzelliğindeki İstanbul sahneleri var. Karaköy limanı, Tarihi Yarımada'da ilerleyen tren görüntüleri ve fırından taze çıkan susamlı pidelerle betimlenen 1930'ların İstanbul'u, dijital efekt yardımıyla da olsa filme farklı bir hava katıyor. İlk filmin mütevazı İstanbul sahneleri ve gerçek dışı egzotizmine oranla daha iyi bir Türkiye imajı sunuluyor. Görüntü yönetmeni Haris Zambarloukos'un filmin bütününde de göz alıcı bir iş çıkardığını not edelim.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Filmin başrolünde de Poirot rolünde bulunan Branagh, aynı Lumet gibi aralarında Depp, Cruz, Jacobi'nin de olduğu saygın ve ünlü oyunculardan oluşan bir kadroyu bu polisiye hikayenin hizmetine sunuyor. Poirot, trendeki tekinsiz iş adamı Ratchett'ın öldürülmesinin ardından trendeki yolcuları tek tek sorgularken, yalanlar ve beklenmedik bağlantılar, büyük bir polisiye bilmecesine dönüşüyor. "Doğu Ekspresinde Cinayet", metne ve 1974 yapımı yeniden çevrime sadık, klasik bir akışı tercih eden, risk almaktan uzak bir yeniden çevrim. Bu da onu kuru, eski moda hissi veren ve 1974'dekinden daha taze gözükmeyen bir filme dönüştürüyor. Kağıt üzerinde ümit veren, rahatlıkla izlenen ancak akılda kalmayan yeniden çevrimler furyasına ekliyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Daha önce 1974'te Sidney Lumet'ın rejisiyle sinemaya taşınan metin, bu kez Kenneth Branagh'ın yönetiminde huzurlarımıza geliyor. Kuzey İrlanda doğumlu yönetmenin aynı zamanda Christie'nin dedektifi Hercule Poirot'yu kendisinin canlandırdığı filmde, yolculuk esnasında işlenen bir cinayet çözülmeye çalışılıyor. Dijital teknolojinin yardımıyla çekilen kimi sahnelerin bende 'The Polar Ekspress' hissi yarattığı yapım, doğrusu meseleyi kitaptan ya da ilk uyarlamadan bilenler için pek bir heyecan yaratmıyor (ya da benim hissiyatım öyle diyelim, çünkü diğer eleştirmen arkadaşlar filmi bir hayli beğenmiş gözüküyor). Branagh'ın Poirot yorumu ise karakteri daha önceden canlandıran Albert Finney, Peter Ustinov, Ian Holm gibi büyük ustalar galerisine 'yaramaz ve hınzır' bir tipleme olarak eklenecek gibi...´




YOL AYRIMI

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu modern masal aslında fazla uzun (iki buçuk saat), bir parça ´mamul´ (imal edilmiş) ve de aşırı tiyatrovari duruyor. En azından biraz daha kısa olabilseymiş... Yine de hayli etkileyici bir film bu.....Sanki bunca yıl sonra kapitalizmin temel yapısına radikal bir saldırı gibi duran....Ve onun gerçek hayata, hayatı en doğal biçimde yaşama hakkına karşı çıkan zalim mantığının yeniden gündeme getirilmesi gibi. Sonuç olarak, bir tür sınıfsal melodram bu... Melodram diyorum, çünkü her şey dramı aşıp duygularımızla ustaca oynayan bir melodram havasına ulaşıyor. Ama çok iyi seçilip yönetilmiş oyuncu kadrosu, bu moralist fanteziyi sonuna dek inandırıcı kılmayı başarıyor. Başta artık inatla söylendiği gibi bir komedi oyuncusu değil, gerçek bir kompozisyon ustasına dönüşen Şener Şen olmak üzere.....

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Karakterlerini romanın ana teması üzerinde konuşturmayı seven eski Rus yazarlarını hatırlatan bir yanı da var filmin. Turgul bir sahnede filmin özünü Tolstoy alıntısı üzerinden Altan´a söyletiyor: "Kalbimizde Tanrı´nın ışığı vardır, onun adı da vicdandır."
"Yol Ayrımı" sadece memleketin körelen vicdanları üzerine değil, birbirlerinden giderek kopan kesimleri için de çekilmiş bir film. Mazhar´ın hayalini gerçekleştireceğine inanmak zor belki; ama onun şiire inanan bir adama dönüşmesi bile bir devrim aslında... Yer yer "Yurttaş Kane"in öyküsünü de hatırlatan "Yol Ayrımı"nı sadece söyledikleriyle değil; sade, ölçülü anlatımı ve tüm oyuncularıyla sevdim. Şener Şen´in oyunculuğuna sözüm yok ama aynı karakterde öykü gereği daha genç bir oyuncu iyi olabilirdi diye düşünmeden edemiyorum. Çiğdem Selışık Onat ve Şerif Erol´un performanslarının çok iyi olduğunu da belirtelim.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Yavuz Turgul, bu hikâyeyi 150 dakikalık süresine rağmen sıkılmadan izleyeceğiniz bir üslupla anlatıyor. Senaryo kuşkusuz yine bir ana karakter üzerinden ilerliyor ama kimi ara karakterler de devreye girerek öyküye ve gidişata katkıda bulunuyor, renk katıyorlar (özellikle Altan, Emine ve Firdevs). Hikâyeyi genel olarak büyük burjuva eleştirisi olarak da nitelemek mümkün, Mazhar´ın dönüşümü ve paylaşımcılığı açısından "Hâlâ, şimdi sosyalizm" olarak da... Peki eksiklikler? Basın gösterimi sonrası filme ilişkin yöneltilen eleştirilerin başında ´TV dizisi´ havasında olduğuna dair vurgu yapıldı. Doğrusu pek dizi izlemeyen biri olarak kendi adıma ben böyle bir duyguya kapılmadım. Bence eleştirilebilecek en önemli nokta, bazı yerlerde filmin kendisini fazla açıklaması; bu yüzden de didaktik görünmesiydi. Bir de pilavdan taş çıkması ve köpeğe araba çarpması sahneleri, filmin dingin akışı içinde çok da oturmuyor gibiydi. Sonuç? ´Yol Ayrımı´, kendinizi öyküsüne kaptırdığınızda akıp giden ve kimi yerlerinde, fark etmeden inceden inceye gözyaşlarınızı da teslim alan bir yapım olmuş. Kaçırmayın derim.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... 76 yaşındaki Şener Şen için yazdığınız belli olan bir hikayeye onun annesini de eklerseniz ve bu rol için ondan sadece iki yaş büyük olan Çiğdem Selışık Onat´ı tercih ederseniz film boyunca kimseyi ikna edemezsiniz. Hatta bazı sahnelerde Şener Şen´in karakterinin annesinden daha yaşlı görünüyor olması gibi deneyimler yaşatırsınız seyirciye. Yine aynı şekilde Şener Şen´den 22 yaşı küçük bir oyuncuyu da yanına çocukluk arkadaşı olarak koyarsanız, hikayeniz ne kadar iyi olursa olsun seyirciyi yaşadığı yabancılaşmadan bir türlü kurtaramazsınız. Oyuncudan vazgeçemiyorsanız, hikayenizden taviz vermek zorundasınız belki de... 2010 tarihli "Av Mevsimi"nden bugüne (hatta Eşkıya´dan) bu kadronun heyecanlandırmaktan uzak olduğunu söylemek gerekiyor. Bir yönetmen/senaristin sadece bir oyuncu için iş ürettiği, bir oyuncunun da sadece tek yönetmenle çalışmakta ısrar ettiği başka bir örnek var mı, bilmiyorum ama bu takımın artık eski görkemli günlerinden uzak olduğunu söylemek boynumuzun borcu. "Yol Ayrımı", toplumsal sorunlara da dokunan hikayesi, zaman zaman eğlenceli de olabilen anları, uzun süresine rağmen kolay izlenen yapısıyla seyircinin ilgisini çekecektir muhtemelen ama üstünde imzası bulunanların yarattığı beklentiye karşılayıp karşılayamayacağı biraz muallak.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Turgul, elbette uzun planlarla oyuncu yönetimine yükleniyor. Kariyerinde benimsediği bir üslup bu. Ama HD sebebiyle belki de filmi 150 dakikaya bağlayınca senaryosunu yazdığı "Kabadayı" (2007) gibi tonu tutmamış bir filme imza atmak durumunda kalmış. Şener Şen´in ardı arkası kesilmeyen didaktik dersler vermesiyle yorucu hale gelen bir Yeşilçam piyesi beliriyor bu sayede. Dizi piyasasında daha tutarlı olabilecek "Yol Ayrımı", yol yakınken Şener Şen´in de Turgul´un kariyerinden ibaret kalan filmografisini renklendirmesini salık veriyor. Sinemasını da 80´lerdeki Yeşilçam´ın geleneğini bozan dekupajdan daha farklı bir aşamaya taşımalı artık. Konuşmalardan ibaret gibi duran film bu sayede anlamsız hale gelebiliyor zira. Turgul, bu ´yol ayrımı´ndan kolayca dönmeli, aksi takdirde konuşan kafalara varan sinema anlayışının esiri olabilir. Onun sinemasındaki diyalog-oyuncu-kamera dengesi çok hassas bir tarifle tutturulmuştur. Bu sayede de kendisi Türkiye´nin en önemli yönetmenleri arasına girmiştir. Ama yapısı, iki-üç kritik yerde es verince sonuç "Yol Ayrımı" gibi olabilir: Teatral, didaktik ve TV kalitesinde...´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Yavuz Turgul ve Şener Şen işbirliğinin yeni halkası "Yol Ayrımı", bir değişme öyküsü. Kendine, ailesine ve etrafındaki herkese çok sert davranan, gülümsemeyi bile başaramayan tekstil devi bir şirketin sahibi iş adamı Mazhar Kozanlı (Şener Şen), bir araba kazası geçirir. Bu kazanın ardından hayatını tamamen değiştirmeye başlar ve işten kovduğu işçilerden, yolda gördüğü bir köpeğe hayatını sevgiye açar. "Yol Ayrımı", Turgul´un klasik bir hikaye anlatımını takip ettiği ancak kariyerinde daha önce işlediği temaları tekrarlarken sinemasal anlamda yaratması gereken heyecanı veya izleyiciyle kurması gereken duygu bağını bir türlü yakalayamayan bir film.´




MUTLULUK ZAMANI

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Filmin eski bir kaset dinlermiş gibi izliyoruz. Cengiz Bozkurt'u da idare eden 'mutlu-et.com.tr' sahibi Mert'in 'fantastik komedi'ye teğet geçtiği kesin. Capraesk etki, özellikle Bozkurt'un üzerinde de hissediliyor. Ama ikiliden yaratılması gereken 'mutlu adama dönüştürdüm' numarası, mantıklı bir dramatik yapıya ve yerinde bir bütçeye malzeme edilmiyor. Aksine Şenol Sönmez, porselen bebek gibi kırılacak izlenimi bırakan dizi yüzü Elçin Sangu'yu 'genç Ajda Pekkan' modundan koparmak bile istemiyor. Ona yan hikaye yazılarak 'denizkızı' olması istenmiş. Kısa video kliplerden destek almasıyla aslında öpüşme anları ve tutku var. Ama filmin bütünü, kimi yabancı filmlerden parçalar alırken dahi bir yere oturmuyor. İyi niyetli bir çaba olsa da "Mutluluk Zamanı" gereksiz kafa şişiriyor ve fantastik potansiyelini iyi kullanamıyor. Cengiz Bozkurt'un devreye girip şov yapmasını bekliyor. Buğra Gülsoy, "Mahalle"den (2016) sonra ikinci senaryosunu da canlandıracak gerçek bir yönetmen bulamamış. Filme benzemeyen sinemaya girişi "Rina"nın (2010) kısa sürede üzerine koysa da Sönmez´in daha kırk fırın ekmek yemesi lazım.´




UMUDUN ÖTEKİ YÜZÜ

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Soğuk, etrafındaki herkese mesafeli ve evliliği bitirerek yeni bir hayata doğru yelken açan Wickström'le, ülkesinden kaçarken yolda kız kardeşini kaybeden Suriyeli Halid'in kesişen yollarını anlatan film, yönetmeni Aki Kaurismäki'nin olağanüstü kara mizahından ve hüzünlü bakışından payını bolca alıyor. 'Umudun Öteki Yüzü'nde öyle sahneler var ki, boğazınız düğümleniyor, gözleriniz dolmaya başlıyor, peşi sıra gülmekten ölüyorsunuz. Böyle filmler artık kolay kolay yapılmıyor, böyle ustalar da zaten sinemaya arada bir uğruyor. Modern zaman meselelerine karşı bu kıpır kıpır bakışı, derin ve insani yaklaşımı kesinlikle kaçırmayın...´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Açıkçası esas mesele göçmenlik müessesesi üzerinden "Umut Limanı"ndaki Afrika soyundan girişe, Finlandiya Üçlemesi'nin ilk halkası "Sürüklenen Bulutlar" ("Kauas pilvet karkaavat", 1996) damarı ilave etmek bir bakıma. Kati Outinen yine var, tek sahnede bile döktürebiliyor. Yeni oyuncu ise Sherwan Haji. Fazlasıyla inandırıcı duruyor. Başrolde ona eşlik eden Sakari Kuosmanen bir Aki Kaurismäki ekibi bireyi olarak bütüne uyum sağlıyor. Poker surat komedisinin has ismi oluyor... 'Renkli dönem Kaurismäki'de bir değişiklik yok. Ama güncel siyasete dair bir şeylere söyleme derdi, herkesin terörist zannedildiği Müslüman dünyasının ortaya çıkardıklarına dikkat çekmek için var. Günümüzde Suriye'deki mülteciler ve intihar bombacılığı ile ilgili devreye giren İslamofobi problemi bu sayede olgun ve insani bir eserle Batı'nın en rahat bölgesini, İskandinavya'yı eleştiri yağmuruna tutuyor. İncelikli sosyal taşlama da bu damardan belki de yönetmenin en ustalıklı filmlerden birini duyuruyor. Sakin duran kameranın açılarının oyuncuların 'poker surat komedisi' yeteneğini desteklediği reji müthiş... Çerçeveler ile diyalogların dengesi mest ediyor. Yoğun sinema duygusuna destek vererek farklı renklere boyanmış gibi duran duvarlar, yönetmenden alıştığımız masalsı ve retro dokuyu 'büyüleyici' hale getiriyor... "Umudun Öteki Yüzü", dilinden detaylarına kadar mültecilik üzerine yapılmış en iyi filmler arasında her daim adı anılacak bir eser.´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Doğrusu Umudun Öteki Yüzü, bence Kaurismaki'nin en iyileri arasında değil. Vasat bir Kaurismaki bu. Ama yine de dünya sineması içinde o kadar ayrıksı bir yeri var ki. Bressoncu minimimalizmi ve Marksist duyarlılığıyla her Kaurismaki filmi gibi izlenmeye değer. Belki, belki değil büyük ihtimalle hiç gerçekçi değil ama insanlığa inanmaktan başka çare yok.´




TESTERE: JIGSAW EFSANESİ

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Teknik olarak su gibi akıp giden bir senaryosu var filmin. Aksi olsa, yani bir an durup olup bitenleri düşünseniz, inandırıcılık uçup gidecek. İşkence tezgâhları kurup oyunu başlatanların kurbanların nerede ne yapacağını anbean önceden kestiriyor olması bir yana, finalde bütün sürprizler açığa çıktıktan sonra her şeyi yeni baştan düşündüğünüzde de bazı zorlamalar dikkat çekiyor. Ama bu tür filmlerde inandırıcılık çok önemli değil. Sonuç olarak, işkence, gerilim ve sürpriz öğesinin, ucuz bir "suç ve ceza felsefesi"yle bir araya getirildiği bir seriden söz ediyoruz. "Daybreakers" (2009) ve "Predestination" (2014) gibi filmleriyle tanınan ikiz kardeşler Michael ve Peter Spierig'in seriye çok yeni bir hava getirdiklerini düşünmüyorum. Serinin tarihinde ilk kez 2.35:1 formatını deniyorlar. Sıcak bir renk paleti tercih ettikleri, polisiye-gerilim dozunu artırdıkları ve karakterleri suç-ceza psikolojisi üzerinden ele almaya çalıştıkları kesin. Hatta serinin en iyi filmlerinden birine imza atıyorlar ama ilk filmdeki konseptin geliştirildiğini söyleyemem. Sadece meraklısına...´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Spierig Kardeşler, ciddi vampir ve zaman yolculuğu filmleriyle ("Vampir İmparatorluğu" ve "Predestination") sinema tarihinin yazılışına katkıda bulunmuşlardı. Ama bir 'zombi komedisi' ("Undead") ile de 'kült film külliyatı'na adını yazdıran ikili için elbette önemli bir başarı değil "Testere: Jigsaw Efsanesi". Doğrusunu söylemek gerekirse film hiçbir şekilde heyecanlandırmıyor. Türünde/alt türünde yapılanları tekrarlıyor. Ama yönetmen dokunuşunun hissettirilmesiyle akılda kalacaktır.´

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Eski defterleri karıştırdım da, bu seri hiç benim favorilerim arasına girmemiş. Korku-gerilim filmlerine olan ve hafiften 'mazoşist' gözüken sempatime karşın!... Bu yeni bölüm de bu yargımı değiştirecek değil. Üstelik araya onca TV dizisi girdi: CSI'den Criminal Minds'a, benzer temaları acımasızca sömüren ve dehşeti evimizin içine dek sokan... Artık en yapay biçimde gerilmek için zahmet edip sinemaya gitme gereği yok!...Gerçek, özgün, yaratıcı bir gerilim gelsin, o başka!...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Daybreakers' ve 'Predestination' adlı filmleriyle hatırladığımız Almanya doğumlu Avustralyalı kardeş yönetmenler Michael ve Peter Spierig'in (İkizler) imzasını taşıyan 'Testere: Jigsaw Efsanesi', başlarda sıksa da belli bir noktadan sonra 'Katil kim?' sorusu eşliğinde kendince polisiye bir tada kavuşuyor ve nihayetinde belli ölçülerde tatmin edici bir film olarak sona eriyor. Kurgusal açıdan kimi numaraların karşılığını bulduğu yapımda dedektif Halloran, adli tıpçı Logan Nelson, asistanı Bonneville derken gayet iyi bir 'gizem üçgeni' kuruluyor. Ama Spierig kardeşler, işin kanlı sahneler boyutunu abartmışlar ve filmi, bu yolun manasızlık zirvesi olan 'Hostel' seviyesine çekmişler (ya da düşürmüşler).´




KARE

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... "Kare", vicdani sorumluluk ve ikiyüzlülük üzerine bir film. Östlund, çağdaş sanatın günümüzün sorunlarına karşı duyarlı olabileceğini ama hitap ettiği kitle için aynısını söylemenin zor olduğunu ima ediyor. Filmde çağdaş sanatla ilgili iki önemli sahne var. İlkinde bir adam, basın toplantısında sanatçıya sürekli küfrediyor. İkincisinde sanatçı, performansı sırasında bir çeşit primata dönüşerek davetlilerin huzurunu kaçırıyor. Tuhaf şeylerin yaşandığı her iki sahne de uygarlıkla barbarlık, elitizmle bayağılık, bastırılmış içgüdülerle şiddet arasındaki sınırın inceliği üzerine... Östlund'un önceki filmi "Turist"e oranla "Kare", doğru şeyleri dolambaçlı yollardan söyleyen, biraz hantal, yer yer zorlama bir film. Ama sözü getirdiği yer ve orijinal yapısıyla Östlund'un kayda değer bir yönetmen olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Film, gerçek bir sanat eseri. Bunu kimse reddedemez. Ama bunun kişisel tatmine kaymasıyla 'entelektüel anlar'ın sefasının sürülmesi bir yana uzayıp sıkma ihtimali de olabiliyor. Bu da riskli bir yapboza yol açabiliyor ister istemez. Nokta atışı hamlelerle 'daha net' olunabilirmiş. Ama film ciddi bir sanatsal şov yapma peşinde. Buna da kendini kaptırmış. Bu sebeple de Amerikalı oyuncuları iyi kullansa da özüne döndüğünde kendi 'kare'sini yaralayabiliyor. Bu da Östlund için içine girmesi keyifli ve felsefi ama çok kalıcı olmayacak bir işi duyuruyor. Modern sanatın ve kapitalizmin insanoğlunu hayvana dönüştürdüğü günümüz dünyasıyla ilgili cümleler de fazla tesir etmiyor bu sayede. Sosyal taşlamanın dozu iliklerimize işlemiyor, aksine belli bir düzeyde kalıyor.´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Bir olay örgüsü olmayan bu 2,5 saatlik film bir şekilde kendisini sonuna kadar seyrettiriyor ve kolay hazmediliyor. Östlund kendisini ne derece ciddiye alıyor bilemiyorum ama bence Kare çok da ciddiye alınacak bir film değil. Hoş, Cannes jürisi Altın Palmiye'yi verirken filmi herhalde ciddiye aldı ama Kare'yi gelecek senelerde pek de hatırlamayacağız. Belki bir sahnesi hariç: Müzenin destekçilerine verilen yemeğe yine açıklanamaz bir şekilde davet edilmiş olan bir performans sanatçısının, kontrol dışına çıkıp vahşi bir maymuna dönüştüğü ve tehlikeli olduğu sahne geriyor seyirciyi. Zaten filmin afişine de bu sahneden bir fotoğraf konulmuş...Film zaten gerçekçilik, gerçeküstücülük gibi türler arasında serbestçe dolaşıyor. Bize söylediği, bizden adam olmazdan ibaret. Neyse ki bunu da dalga geçer bir tarzda söylüyor. Kavramsal sanatını "mavra"msal bir biçimde servis ediyor. Filmde, son zamanların yükselen yıldızı Elisabeth Moss da küçük bir rolde parlıyor. Bu yıl yapılan en iyi film bu değildir diye umuyorum.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... "Kare"yi beğenip beğenmemekten ziyade, filmin dünyasının temas ettiği alanlarla bambaşka bir ilişki kurduğunu, onları anlamlandırma biçimiyle kendisini ayrıştırdığını söylemeden geçmemek gerek. Östlund, ana odağı olmasa da, 'talihsiz' bir anın ardından sarsıntı geçiren aile kurumunun hem kendilerine hem de çevreye karşı geliştirdikleri küçük performanslarla yeniden inşa edilişini gösteriyordu bir bakıma. Bu performans hissi, yazının girişinde de belirtildiği gibi "Kare"nin ana duygusu olarak şekilleniyor. Üstelik yalnızca sanat ya da onunla ilgili alanlarda değil. Gündelik hayatın da bir tür performans alanına dönüştüğünü ve bu durumun giderek sanat ile günlük hayatı iç içe geçiren ve Christian'ın kimliğinde neredeyse aynılaştıran bir hal aldığını da gösteriyor bizlere.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Refahın ve düzenin eksiksiz göründüğü Avrupa kültüründeki sterilliğin ne kadar sorunlu olduğunu sanat dünyası ve elbette Christian üzerinden gösteren Östlund, bir kez daha güven ihtiyacının elzemliğine ve gerçek bir iletişimin nasıl kurulup kurulamayacağına kafa yoruyor ve izleyicisinden de bunu talep ediyor. Östlund'un elindeki en büyük araç bir kez daha karakterlerine karşı oldukça acımasız olan bir mizah. Dolayısıyla işaret ettiği meselelere yaklaşırken izleyiciyi zaman zaman rahatsız ederken güldürmeyi hiç ihmal etmeyen Östlund, Avrupa sinemasının en parlak isimlerinden biri olduğu algısını kuvvetlendiriyor. Ancak Östlund'un filmlerini üzerine kurduğu zemin üstten bir bakış içeriyor ve bunun sonucunda filmleri zaman zaman ahlakçılığa meylediyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Kare', genç tanıtımcılar üzerinden günümüz dünyasının sosyal medya merakları, gösteriş ve ilgi histerisi gibi duraklara da uğruyor. Ayrıca filmin isminin aynı zamanda 'Meydan' anlamına gelmesi de, öyküyü farklı bir metaforun sularına çekiyor. 'Kare' asıl darbesini final bölümünde vuruyor. Bir sanat buluşmasında, davetlilere sunulan ve bir noktadan sonra rayından çıkan 'özel performans', modern insanın sabrının, korkularının, suskunluğunun, güce karşı boyun eğmesinin sınırları etrafında seyircisini de özel bir teste tabi tutuyor... 'Kare', belki 142 dakikalık süresi boyunca farklı noktalara (sanat, ifade özgürlüğünün sınırları) da uğrayarak odak kayması yaratıyor ve yer yer dağılıyor gibi gelebilir ama nihayetinde Östlund her şeyi toparlıyor. Bazı noktalarda (vatandaşı) Roy Andersson dokunuşu hissedilse de aslında filmin genel havası Batılının 'öteki'yle olan vicdani hesaplaşması açısından Haneke'nin 'Saklı'sını fazlasıyla andırıyor. Gelecek ne getirir, bilmek zor tabii ama ben naçizane, İsveçli yönetmenin insanlık dertleri açısından Avusturyalı ustanın izinden gittiği ve giderek bayrağı da devralacağı kanısındayım.´





OHA DİYORUM

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Açıkçası yol komedisi ´Sağ Salim´ ve 'Kardeşim Benim'in tutmasıyla artan işler akla geliyor. Bu üçlünün antipatikliği sayesinde filmi izlerken, ´acaba komedi ekibi arkadakilerle bir bütün olarak mı canlanacak?´ sorusu devreye girebiliyor. Filmin 90 dakikayı geçmemesi avantaj. Okan Sarul gibi bir kurgucu ile en azından ritim duygusuyla aşılayan film zaman zaman içine alabiliyor. Ama sinematografinin dizi piyasasındaki ucuz işçilikleri akla getirdiği kesin. Öte yandan ağızdan ateş çıkma, suya doğru sallanma gibi efektler de bayağı duruyor. Prodüksiyon kalitesi kullanılamıyor. Yol komedisi hiçbir şekilde o iddialı, kaba ve boyutsuz isminin altını dolduramıyor. Aksine içinizden ´Oha yeter artık!´ deyip geri çekilmemizi salık veriyor. Egemen Sancak, filmin tek başarılı ismi ve kazancı.´

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film biraz BKM güldürüleri havasında ve skeçlerle ilerliyor. Ki bunların hemen tümü gayet tuhaf, hafiften gerçek-üstücü, görsellikle (yani küçük özel efektlerle) desteklenmiş olarak karşımıza geliyor. Ben hemen başlarda kediye bittim: Üç kahramanımız söyleşirken öylesine oynak, cilveli ve hareketli bir kedi var ki...Görmelere seza!...
Sonrası da geliyor. Parmak ısırma (!), kıskanç abinin Alper'e reva gördüğü ceza (Boğaz kıyısında bir duvara gömülme işkencesi!), işeme, direksiyonda uyuma veya silecek sahneleri... Kahramanları da ayni adları taşıyan Melih Abuaf, Fırat Sobutay ve Alper Rende hoş ve yetenekli insanlar. Ayrıca Egemen Taşkın, Bahar Şahin, Begüm Çağla Taşkın da yeterince iyiler. Bu internet fenomeni salonlarda da fenomen olur mu, bilmem. Ama oyalanmak için gönül rahatlığıyla gidebilirsiniz.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'OHA Diyorum', sinematografik olarak heyecan vermese de hayranları için, sevdikleri yüzlerin sürüklediği, kendilerine özgü jargonun ya da simgelerin öne çıktığı bir yapım olmuş. Sözün özü bize seslenmese de kitlesi açısından uygun bir proje olduğu açık. Filmin oyunculuk bakımından en iyi performansı ise 'Hırsız kız' rolündeki Zeliha Gümüş'ten geliyor.´




İŞE YARAR BİR ŞEY

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Filmin yapısı, hikâyenin kuruluşu bence tartışmaya açık. Aslında gayet ilginç başlayan, kısa süre sonra bir tren yolculuğu ve orada karşılaşan iki farklı yaş ve kimlikte kadının ilerleyen dostluğuna dönüşen hikâyeye, kimi tren yolcularının kattığı çeşni ve lezzet ekleniyor. Tüm bunlar, sıra dışı görüntüler eşliğinde (ve elbette Gökhan Tiryaki'nin katkısıyla) bir yol filmini haberler gibi... Tek bir çekim, ama çok yavaş olsa da hareket eden bir kamera. Çok yavaşça masanın çevresini dolanan, her bir kişi ya da grup önünde yeterince duran...Sinemada traveling- kaydırma denen o önemli olayın en güzel örneklerinden biri, şapka çıkarılacak bir bölüm... Ve o gizemli finalle bu biçimsel cesaret bir araya gelince, sanırım sonuç olarak gayet ilginç sayılabilecek bir film ortaya çıkıyor.
Oyuncular da çok iyi. İkisini de uzun zamandır göremeyip özlediğimiz iki oyuncudan Başar Köklükaya başrolde parlak bir kompozisyon çizerken, görece olarak kısa Yavuz rolünde Yiğit Özşener de süper. Öykü Karayel'in Canan'ını da çok sevdim. Ama o kalabalık yardımcı oyuncuları da kutlamak gerekir: trendeki şarkıcı/dansöz ikilisinden, o yemekteki tüm kişilere. Adlarını bile bilmediğimiz bu insanlar (belki profesyonel oyuncu bile değiller), sinemada takım oyunculuğunun önemini bir kez daha hatırlatıyor.

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Barış Bıçakçı'nın kitabından yola çıkan özenli "İşe Yarar Bir Şey"de (2017) yönetmen feminist sinemaya, kadın yönetmenlerin işlerine, kadınların dünyasına örnek olacak bir bilinçaltı yolculuğuna imza atıyor. Gökhan Tiryaki'nin çok yakın ve yakın planları, geniş planları kullanırken şair-edebiyatçının yansımalarını oyun alanına dönüştüren görsel zekası dahice!... Ama film, trenin dışına çıkınca ayakta kalamıyor. Yiğit Özşener'in Yavuz'u, Nejat İşler'in "11'e 10 Kala"daki kapıcı karakteri Ali'den farksız bir 'karton' ve 'karikatürize' durma probleminden mustarip. Esmer'in erkek karakter yazmaması gerektiği bu sayede açığa çıkıyor bir kez daha. Film de formda olduğu tren bölümlerinden uzaklaşınca, özellikle son 30 dakikada kendi özgünlüğünü, kontrolünü, feminist sinema içindeki haykırışını biraz olsun yitiriyor. Perde serüvenini de kitabi diyaloglara boğularak noktalıyor. 80'lerin kadın filmi mantığıyla, sinemasız entelektüel haykırışlarıyla finali zar zor görebiliyor. Pelin Esmer için büyük, dünya için küçük bir adıma dönüşüyor.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Film, modern zaman insanının arzularından, amaçlarından, kırgınlık ve küskünlüklerinden, verdiği yaşam mücadelesinden yola çıkarak bize, hayata, kaygılarımıza ve insan olmanın verdiği ağırlığa dair derinlikli, incelikli ve lirik hikaye anlatıyor.
Ömer Kavur sinemasıyla akrabalığı İşe Yarar Bir Şey, senaryosu, üst düzey oyunculuk performansları ve yönetmenliği ile Pelin Esmer´in en iyi filmi. Kaçırmayın...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'İşe Yarar Bir Şey'in en önemli yararı, uzun bir süredir sinemadan uzakta kalan Başak Köklükaya'yı (Leyla'yı canlandırıyor) yeniden karşımıza çıkarması olmuş. Özlemişiz... (Performansıyla Adana Film Festivali'nde 'En İyi Kadın Oyuncu' ödülünü kazandı.) Öykü Karayel de (Canan'a hayat veriyor), Zeki Demirkubuz'un 'Bulantı'sında küçük bir rolle adım attığı 'Uzun metraj' âlemindeki üçüncü (ikincisi 'Toz'du) hamlesinde gayet iyi. Ben filmde en çok trenin pencereleri üzerinden elde edilen yansımaları, üst üste bindirilen görüntüleri, dışarıdaki hayatları içeriye taşıyan kadrajları, yani Gökhan Tiryaki'nin (ki Adana'da 'En İyi Görüntü'yü kazandı) usta işi çerçevelerini beğendim. Sonuç? 'İşe Yarar Bir Şey', sezonun üzerinde konuşulmaya değer yapımlarından, kaçırmayın...´




AYLA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´Yönetmen Can Ulkay nerede, hangi sinema eğitimi aldı? Yazarı Yiğit Güralp´ı biraz daha iyi tanıyoruz: birkaç TV dizisi, Sınav ve Uzun Hikaye gibi filmlerden...Ama böyle bir senaryo yine de kolay yazılır mı?...
Ya oyunculuklar? İsmail Hacıoğlu´nun ne iyi bir oyuncu olduğunu unutmuşuz. Hatırlamak iyi geldi. Ayni şey Ali´de Ali Atay, yaşlılarda Çetin Tekindor ve Meral Çetinkaya için de söylenebilir. Taner Birsel, Altan Erkekli kendilerini sevgiyle hatırlatırken, genç kızlarda Damla Sönmez´le Büşra Develi de çok iyiler. Ayrıca filmin sonunda hikayenin gerçek kahramanlarının gösterilmesi de çok iyi olmuş. Gerçi bu genelde biyografik filmler için son dönemde çok yapılan bir şey. Ama burada, bu büyük sevginin, bu inanılmaz romansın kahramanları, bunca yıl sonra bir araya gelince....Onların bugünkü hallerini göstermek, gerçekten dokunaklı bir final oluşturuyor. Ve hikayeye inancımızı pekiştiriyor. Sonuç olarak, Ayla´nın iyi bir film olma konumunu aşıp, içine düştüğü (ya da beceriksizce düşürüldüğü) bu yalnızlık döneminde, Türkiye´ye çok şey kazandırabilecek bir film olduğunu düşünüyorum.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´. Yönetmenlik koltuğundaki Can Ulkay´ın becerisi de hayranlık uyandırıcı. "Sarıkamış Çocukları"nda (2017) ortak yönetmenlikle kumaşını kanıtladıktan sonra ilk kez yalnız başına direksiyona geçiyor. Bir dönem filminde biçimci reklam estetiği ülkemizde çok rastlanan bir şey değil. Bu sebeple de onun kadraj dengesinden yavaş çekim zekasına kadar her şeyin yerli yerine oturduğu yönetmenlik tatmin ediyor. Bizi filmin duygusuna çekiyor... Öte yandan son 15-20 dakikadaki dönüş filmi, günümüz TV kitlesini tatmin edecek ucuz bir Yeşilçam melodramına dönüştürüyor. Özellikle Sinem Öztürk ile Çetin Tekindor ne yapıyor çözmek güç. Bu bölümde Koreli oyuncular da seviyeyi düşürüyor. Film, "Babam ve Oğlum" (2005) ile "Hayat Güzeldir"i birleştirme arzusundaki bir Kore Savaşı dostluğu filmine dönüşüyor son kalemde.´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´. Çarpıcı bir hikâye bu... Sinemaya uyarlanması da doğru bir karar. Peki, senaryosunu Yiğit Güralp´in yazdığı, Can Ulkay´ın yönettiği film, hikâyenin hakkını veriyor mu? Eğer mesele, öncelikle Türkiye gişesinde başarılı olacak bir film çekmekse, "Evet" diyebiliriz. Türkiye´de başarılı olan dizi ve filmlerin senaryo, yönetmenlik ve yapım anlayışı temel alınırsa, gereken her şey yapılmış. Ünlü bir oyuncu kadrosu toplanmış, kısa roller için dahi yıldız isimlerle anlaşılmış. ´Hikâyenin hakkını verme´ konusuna dönersek, soruya kendi adıma olumlu yanıt vermem mümkün değil. Ayla ile Süleyman arasındaki baba-kız bağının oluştuğu süreci anlatırken dahi film bizi müziğe ve duygusal coşkuya boğuyor. Oysa burası öykünün şekillendiği, sevgi ve şefkatin ortaya çıktığı yer değil mi? Fakat film, bu duygusal bağdan ziyade filmdeki erkek karakterler arasındaki ilişkilere, savaşa ve kahramanlıklara daha çok odaklanıyor.
Asıl amaç, kahraman ve fedakâr Türk askerlerinin Kore´nin özgürlüğüne yaptığı katkıları vurgulamak, zulüm gören halklara yardımcı olduğumuz mesajını vermekse film hedefine ulaşıyor. ´Ayla´ bu haliyle öncelikle milli bir film, bir kahramanlık öyküsü...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´. Son yıllarda ülkedeki ´gişe filmi´ kalitesi o kadar aşağılara düşmüş durumda ki, "Ayla" eli yüzü düzgün olarak kendisini ayırmayı başarıyor. Hem prodüksiyon kalitesi hem yönetmen mahareti hem de senaryo etkisi açısından amaçlarına ulaşmış görünüyor. Nedir bu amaç? Seyirciyi duygusal bir hikayenin içine atmak ve finalde mümkün olduğunca çok ağlatmak. O zaman filmin işlevini yerine getirdiğini belirtelim. Uzun yıllar (belki de Babam ve Oğlum´dan sonra ilk kez) sonra seyircinin "ağla ağla öldük" diye başkalarına anlatabileceği bir film olmaya aday "Ayla". Nihayetinde yönetmen Can Ulkay seyirci dostu bir filme imza atıyor ve amaç buysa sınıfı geçiyor. Ancak filmin Hollywoodvari olma iddiasının gerçeklikten çok uzak olduğunu, bu amaçla çıkılan yolun nihayetinde Yeşilçam´da bittiğini belirtelim. Bence doğru adres de orası zaten!

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Senaryosu, yönetmenliği ve oyuncu performansları (bütün oyuncular iyiydi) düşünülünce Ayla için, Türkiye´de anaakım sinemanın son yıllardaki iyi örneklerinden biri olduğunu söylenebilir.
Açıkçası Korelilerin Türkiye´ye yaklaşımındaki vefayı ve Türk-Kore dostluğunun arkasındaki güçlü duygusal bağı bir baba-kız hikayesi üzerinden anlamamızı sağlayan bir yanı var Ayla´nın. Bunun için iki ülke seyircisi için çok şey ifade edebilir. Ama bu hikayede, iyi işlenildiği zaman herkesi etkileyecek bir cevher var. Masumiyetin, savaş zamanlarındaki özellikle erkekler üzerindeki etkisi ya da savaşın ortasında asker bile olsa yaşamı savunan insanların mücadelesindeki asillik gibi... Film belki gerçek hikayeyi, bu tür anlayışların üzerine güçlü bir şekilde inşa etmiş olsaydı daha iyi olabilirdi. Böylece Türk ve Kore seyircisi dışında dünyanın herhangi bir yerinde bu filmi izleyecek insanlar için de Ayla, etkileyici bir hale gelebilirdi. Bu noktada önemli bir fırsat kaçırıldığını düşünmüyor değilim...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET):... 'Ayla', popüler sinema adına 'Eli yüzü düzgün' ifadesini hak eden bir çalışma olmuş. Filmin teknik işçiliği sağlam, dönem atmosferi iyi, görüntü yönetmenliği birinci sınıf, kadro da fena değil ama tavrı seyirciyi ağlatmak üzerine inşa edilmiş gibi duruyor. Genel görünüş yeni bir 'Babam ve Oğlum' çabasına soyunulmuş sanki. Lakin Çağan Irmak'ın filmindekine benzer bir arka plan ve bakış açısı 'Ayla'da pek yok. Örneğin "Niye oraya asker yolladık?" daha radikal bir tavırla deşilebilirdi ama bu mesele filme pek sızmamış. Murat Yıldırım'ın canlandırdığı 'Komünist' eğilimli 'Üsteğmen Mesut' karakteri üzerinden hafif politik soslar katılmış, bir de kadınların 'sezgisel' yanlarıyla savaşa karşı duruşları var; o kadar. Daha çok 'milliyetçi' yaklaşımların ön planda olduğu yapımın zaten asıl derdi Ayla ve Süleyman Astsubay arasındaki baba-kız ilişkisi olduğu için bu tür dertler perdeye yansımamış... Sonuç? Daha çok duygulara seslenen 'Ayla', sinematografik yanından ziyade, seyircinin gözyaşlarını teslim alan atmosferiyle dikkat çekiyor. Bu özelliğiyle de gişede iş yapar türünden bir beklenti oluşturuyor. Peki 'Oscar' yarışında 'İlk beş'e kalır mı, orası zor görünüyor... ´




THOR: RAGNAROK

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu yeni filmde en çok dikkat çeken, mizah yanının güçlenmesi. Öylesine ki, bu anlayış filmin her sahnesine sinmiş: bu macerayı bir büyük oyuna, bir keskin taşlamaya dönüştürerek; komedi ögesini neredeyse ön plana alarak...Yeni Zelanda kökenli yazar-oyuncu-yönetmen Taika Waititi küçük bir rolle (Korg) ekrana geliyor Ama sanırım asıl marifeti, filmin akıcılığıyla birlikte o uçuk ve uçarı havasını sağlamasında. Velhasıl oyalayıcı bir film. Hattâ, çocuklar ve çocuk ruhunu korumuş olanlar için tam bir şölen...´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Marvel filmlerinin kendi aralarındaki geçişler ve tanıdık karakterleriyle zenginleştirilen filmin diğer Marvel uyarlamalarından en büyük farkı mizahı öne çıkaran yapısı. Kaçış sinemasının bu yeni üyesi, kısa süre sonra hatırlanmayacak bir öyküye rağmen yüksek yapım ve teknik seviyesiyle, esprileri ve zaten kendilerini izleyiciye sevdirmiş karakterle eğlenceli iki saat vadediyor. İlk Hollywood filmini yöneten Taika Waititi ise Marvel evreni yönetmenleri arasında yerini alıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Ragnarok'a gelince: Bu kez filme 'Her yer espri, her yer komiklik' türünden bir mantık hâkim olmuş. Daha ilk sahneden itibaren Thor, sözde kendisini, 'Süper kahramanlık' kavramını ti'ye alıyor ve bu tavır, bütün film boyunca sürüyor. Tabii ki böylesi bir yaklaşımda bir problem yok ama sanki genel bir parantez dahilinde istenilen hedef tam olarak gerçekleşememiş gibi. Espriler arka arkaya geliyor ama bir bütünlükten ziyade, "Her yere bir şeyler serpiştirelim" mantığının ifadesi gibi duruyor... 'Thor: Ragnarok' görsel, işitsel ve öyküsel anlamda bir karmaşanın ifadesi. Marvel'in iç içe geçmiş kahramanlarının da bir anlamda kısa bir resmi geçidi. Filmdeki bazı espriler iyi ama 'büyük resme' baktığınızda 'Thor: Ragnarok' vasat bir hamle... Bir de hafif zorlarsak gezegensizlik üzerinden 'Mülteci sorunu'na gönderme yapıldığını ve filmin politik bir mesaja sahip olduğunu düşünebiliriz...´



CİNGÖZ RECAİ: BİR EFSANENİN DOĞUŞU

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Yönetmen Onur Ünlü'nün eksantrik karakterler, matrak diyaloglar ve muhtelif tuhaflıklarla öne çıkan tarzını boşuna aramayın... Prodüksiyon kalitesi, kostümleri, montajı, hava çekimleri, pek susmayan müziği ve hareketli kamerasıyla günümüz Hollywood tarzına yakın bir film bu... Ama ilk bölümdeki otomobil takibi sahnesinde Ünlü'nün Amerikan tarzından uzak bir sahne çektiğini belirtelim. Aksiyon tutkunları yeterince çarpıcı, gürültülü, masraflı ve tahripkâr bulmayabilir ama benzer sahnelerin hep aynı mantıkla hazırlanıp çekildiği günümüzde mütevazı ve farklı şeyler denenmesi kötü değil. Ünlü'nün filme asıl katkısı, kaba komediden uzak duran mizah duygusu... Öte yandan, 'Kibar Soyguncu' (The Thomas Crown Affair-1968) gibi şık ve ferah mekânlarda geçen o eski usul soygun filmlerinin havasını bulmak da mümkün. 'Cingöz Recai'nin senaryosu teknik anlamda sorunsuz ilerlese de hikâyenin tatmin edici olduğu söylenemez. Cingöz'ün karşısında karakter olarak çok daha iyi işlenmiş tek bir rakip olmalıydı...´

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Ne mantıklı bir olay çizgisi var, ne izlenebilir bir entrika...Ne bir karakter irdelemesi var, ne gerçek bir gerilim. Konuşmaların çoğunun anlaşılmadığı, ses bandına sinmiş bir cızırtının hep sürdüğü film, olup bitenin izlenmesini daha da zorlaştırıyor. Ve çok iyi kullanılmış iki dekor, Sen Petersburg ve İstanbul harcanıp gidiyor. Tıpkı oyunculuklar gibi... Şu an başımızda olanların "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur, tüm ötekiler düşmandır" siyasetine çok yakışan bir son..Ama sanat biryana, reel-politik'e de hiç yakışmıyor. Filmin Onur Ünlü için ısmarlama bir iş olduğunu, pek benimsemeden giriştiğini sanıyorum. Yine de böyle bir senaryoyu kabul etmemeliydi. Böylesi bir başlangıç, korkarım ki aslında zengin ve ilginç bir malzeme olan bu romanların sinemalaştırılmasını da engelleyecek.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Aslında iyi bir yönetmen (Onur Ünlü), iyi bir senarist (Kerem Deren-Pınar Bulut), kalburüstü oyuncuların işbirliğinden iyi ve keyif veren bir seyirlik filmin çıkma ihtimali yüksektir. Fakat anladığımız ciddi bir doku uyuşmazlığı oluşmuş. Senaryodaki kararsızlıklar, gizemleri sürekli açık eden olay örgüsü, seyirci zekasını hafife alan güya sürpriz yapma çabaları... Şurası net: iyi bir senaryo ile yola çıkılmamış. Yönetmen Onur Ünlü estetik ve atmosfer olarak tarzını koymaya çalışsa da onun tercihleri eldeki bu senaryo ile pek uyuşmuyor. Mesela filmin başlarındaki takip sahnesi bu uyuşmazlığın zirve noktası bence. Ki sinema tarihimize geçecek türden... Ne diyelim bir efsanenin geri dönmesini gerçekten isterdik. Metin Erksan´ın ve Safa Önal´ın Cingöz Recai´lerinin çok gerisinde bir Recai var karşımızda. Bunun için naçizane efsane de geri dönmeye çalışmış ama dönememiş demek düşüyor bize de...´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Açıkçası nasıl 'Maskeli Beşler', 'Hababam Sınıfı' gibi ülkemizin bildik ekipleri, kahramanları yeni milenyumda geri döndüyse, 'Cingöz Recai' de bir 'yeni sürüm' yaratmanın peşinde. Onur Ünlü ve Vedat Özdemir'in birlikteliği ile genel plan-detay plan dengesindeki görkem algısı yerli yerinde. Recai ile Rıza arasındaki komiser-hırsız ilişkisinden ise bir 'muhbirli polisiye-komedi' gözlemi çıkıyor... Onur Ünlü, burada özellikle iç mekanda kara filmden bildiğimiz ışık-gölge oyunlarında şov yapmaya çabalamış. "İtirazım Var" (2014) ve "Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok" (2017) gibi siyah-beyaz sinemaya da yatkın çalışmış. İmirzalıoğlu'nun ses tonu bir yana, devreye giren bilimkurgusal ve fantastik katmanlar da dozunda duruyor. Açıkçası boks sahneleri de çok iyi çekilmiş. Ekran bölme tekniği devreye girdiğinde mantıklı bir dokunuşta bulunuyor...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Cingöz Recai: Bir Efsanenin Dönüşü' popüler sinema açısından ümit vaat eden bir projeydi. Ya da şöyle diyelim; yerli cephe adına sezonun merakla beklenen filmlerindendi. Ne var ki kâğıt üzerinde prodüksiyon kalitesi yüksek, oyuncu kadrosu ve yönetmenlik koltuğuna oturan kişi itibariyle heyecan verici görünen bu proje, uygulamada beklenen kapıları çalamamış. Kuşkusuz bu durumun öncelikli nedeni kötü senaryo gibi görünüyor. Çok da çarpıcı olmayan olay örgüleri, basit trükler ve karakterden ziyade tipleme düzeyinde kalan öykü kahramanlarıyla 'Cingöz Recai', sanki önemli fırsatın kaçırıldığı bir proje olmuş. Oysa senaryoya imza atan Kerem Deren-Pınar Bulut ikilisinin daha iyi işlerine rastlamıştık. Karakter yaratma meselesine gelince; aynı rolde daha önce izlenen 'rahmetli' Ayhan Işık'a gönderme görünen 'Clark bıyıklı' Kenan İmirzalıoğlu'nun canlandırdığı 'Cingöz Recai', ama asıl olarak Haluk Bilgener gibi bir büyük ustanın hayat verdiği Başkomiser Mehmet Rıza, ne yazık ki karikatür düzeyinin ötesine gidememiş. Son olarak 'Kurtlar Vadisi'ni hatırlatan bir 'Dış mihraklar' meselesi var filmde. Ben bu sahneleri, bazı şeyleri ti'ye almak için çektiler sandım ki, yanılmışım. En azından bu noktada özel bir dokunuş olsaymış, öykü bir nebze sineye çekilirmiş gibi geldi bana.´




MUTLU SON

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Ne şaşırtıcı, sürprizli bir film!.. İlk başta insanı itiyor; cep telefonuyla saptanmış, kimin tarafından ve ne amaçla çekildiği belirmeyen ev-içi görüntüleri. Ardından dev bir inşaat alanı ve birden bir duvarının aniden çöküp panik yaratması. Sonra büyük bir evde toplanmış bir aile ve bireylerinin karışık ve odaksız ilişkileri. Tüm bunlar nedir, nereye varacak? Yoksa Haneke Usta artık yaşlandı ve ne anlattığını bilmiyor... gibi yargılara bile geçiyorsunuz! Ama giderek her şey aydınlanıyor. Ve ortaya bir büyük ailenin kuşaklara yayılan dramı ve sinema tarihinin bize sunduğu en sağlam, en ödünsüz burjuva eleştirilerinden biri çıkıyor. Önceleri biraz karışık ve itici gözüken, ama giderek her şeyin yerli yerine oturduğu, atılan tüm düğümlerin bir 'puzzle' gibi çözülmeye başladığı bir film. Yapısı bir tür mimar yaklaşımıyla kurulmuş, önemli bir sinema yapıtı. Göçmenlerin gelişini, karaoke sahnesini, nişan törenini, ama özellikle o deniz kıyısındaki final bölümünü sanırım hiç unutmayacaksınız.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... "Mutlu Son", "Aşk"tan "Beyaz Bant"a "Code Unknown"dan "Piyano Öğretmeni"ne hatta "Saklı"ya önceki Michael Haneke filmleriyle sürekli bir diyalog halinde. Neredeyse bir kariyer özeti, bir dönemin sonu izlenimi veriyor. İlgilendiği temalar, bir bilmecenin parçaları gibi az ipucuyla karşımıza çıkarken, yönetmen bize kendi sinemasının "bilinen veya bilinmeyen kod"larını hatırlatıyor. "Mutlu Son"u bu yüzden Haneke kariyerinin takipçilerine bir göz kırpışı, "Aşk"la daha güvenli yerlerde gezindiğini söyleyenlere sert bir yanıt gibi görmek gerekiyor. Haneke, filmografisine filmlerine bir tuğla daha eklemek yerine takipçilerine inşa ettiği binayı uzaktan göstermek istiyor. Bu da zekice planlanmış ve mimari açıdan sağlam bir bina...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Burjuva umursamazlığı, ruhsuzluğu, bencilliği üzerine bir film var karşımızda. Haneke'nin alametifarikası olduğu üzere karakterlerin ortada birbiriyle ilgili bir aile varmış gibi davranıp aslında herkesin kendi bencil hayatını öncelediği bir hikaye bu. Anne'nin oğlunu şirket için yetiştiriyormuş gibi yapıp iktidarını güçlendirmesi, Thomas'ın karısına karşı ikiyüzlü halleri, Eve'in bencilliği, Georges'in kudretini kaybetmeye dayanamadığı için kendini öldürme çabaları akıp giderken ekrandan, ailenin fertleri başkasının dertleri için 'miş' gibi yapıyor sadece. Anne'nin oğlu Pierre'in bütün bu sahteliklere karşı isyanını, göçmenleri hikayenin içine dâhil etme çabasını ise şımarıklık olarak geçiyoruz kayıtlara. "Mutlu Son", yönetmenin tek bir konuya odaklandığı filmleri kadar güçlü bir yapım değil. Ama bütün bunları bir araya getirdiği için 'çıkan kısmın özeti' olarak da tanımlayabiliriz. Bugüne kadar anlattıklarını tek bir potada eritmeye çalışan, kendine özgü mizahıyla seyircinin ilgisini toplamayı başaran bir Haneke filmi işte. Nerde olsa izlenir!´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... "Mutlu Son"un açılışından finaline kadar bir kopyala-yapıştır hali var. Trintignant ile yükselen "Aşk" ("Amour", 2012) yan bölümü, "Yedinci Kıta"nın genel yapısı, "Saklı"nın ("Caché", 2005) interaktif öğelere kayan röntgenleme esası kopyalanan ana öğeler. Yönetmen sanki genç jenerasyonu çok biliyormuş gibi akıllı telefon ile çekilmiş sahneler kullanmış, formatı değiştirmiş. Ancak bunların da bir faydası olmamış... Haneke kendini tekrarlamadan silkelenip yüzüne su serpse daha iyi olur. Zira "Yedinci Kıta"yı 28, "Saklı"yı 11 sene önce çekti. Buradaki röntgenci genç kız imgesi de onun 'göçmen krizi'ne dair yorumlarını eski sineması kadar 'anlamlı' kılmıyor. Gerisi ise 'usta ne dedi?' merakını dindirecek birtakım gerekçeler ışığında yorumlanabilir.´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Aile dramlarının vazgeçilmez öğesi "kuşaklararası çatışma", "Mutlu Son"un da temalarından... Ama kuşaklararası iletişimsizlik ve kopukluk daha ağır basıyor. Film evin içinde dolaşan bir kadının akıllı telefonla çekilen ve sosyal medyada paylaşılan görüntüleriyle açılıyor. İnsanın kendi mahreminde kayda alınarak röntgenlenmesinin ya da başkaları için "görüntü ve cümle" haline gelmesinin huzursuz ediciliği kadar kamerayla özne arasındaki uzaklık da dikkat çekici. Sonuçta, aile bireyleri arasındaki "uzak mesafeleri" vurgulayan bir film bu... Varlıklı ve güçlü Laurent Ailesi'ndeki asıl sorun, herkesin kendi meseleleriyle bağımsız bir ada gibi yaşaması... Haneke, önceki filmlerinde de dikkatimizi Avrupa'nın orta ve üst sınıflarının vicdansızlığına, ikiyüzlülüğüne ve suçluluk duygusuna çekmişti. "Mutlu Son" kendini tekrar ettiği bir film belki ama akılda kalıcı olmayı başarıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Haneke, 'Mutlu Son'a şimdiki zamanın ifade biçimleriyle (telefonla çekilmiş görüntüler gibi) giriyor, daha sonra öyküsünü rayına oturtup dingin bir anlatımın peşine düşüyor. Film, dağınık aile ilişkileri, mutsuzluk portreleri, çıkmaz sokaklar, yaşlılık, evin Arap kökenli emekçileri, mülteciler derken acınası bir hüznün genel resmine soyunuyor. 'Mutlu Son', kuşkusuz 'Benny'nin Videosu', 'Bilinmeyen Kod', 'Saklı' gibi yönetmenin eski yapıtlarına da uğruyor ama en zarif, en 'gönülçelen' ilişkisini Jean-Louis Trintignant'ın canlandırdığı karakter üzerinden yönetmenin bir önceki yapıtı 'Aşk'la kuruyor... Sonuç? Burjuvazinin o görkemli görünen makyajının altındaki kırışıklıklarında ve ikiyüzlü ahlakında gezinen 'Mutlu Son', kendinizi kaptırdığınızda huşu içinde izlenecek, görünüşte yumuşak, derinde sert ve çarpıcı bir film; kesinlikle kaçırmayın derim...´




KAÇIŞ ODASI

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Nasılsa daha pek kimseler görmeden reklamı yapılan ve bilinmeyen bir mini-efsaneye dönüşen filmlerden sakının!... Onlar kimi zaman tüm sinema sevginizi ve saygınızı ciddi biçimde zedeleyecek acı deneyimlere dönüşebilir!... İşte en son ve belki en görkemli bir örnek. Daha internete düşmüş tek bir ciddi eleştirisi bile olmadan, nasıl olmuşsa olmuş beklenen bir filme dönüşmüş bir korku filmi. Ama hayatta gördüğüm en kötüsü, en zavallısı. Ortada ne anlatılmaya veya özetlenmeye değecek herhangi bir öykü var. Ne en ufak bir çekiciliği olan kahramanlar. Ne herhangi bir oyunculuk, ne ilginç özel efektler. Hiçbirisi yok!... Üzerinde konuşmaya bile değmez bir film. Sadece 85 dakikalık filmin bana sekiz saat gibi geldiğini söyleyeyim, yeter!...´




Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
128
0
164
0