Paylaş   
04.06.2011

16 ŞUBAT-22 ŞUBAT 2018 HAFTASI

/

SUYUN SESİ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Artık perdenin fantastik sinema türündeki sayılı dehalarından olan ve bu alanda ABD damgalı klasik üstün-adam masallarını çoktan aşan Del Toro, aslında karşımıza izlenmesi çok kolay olmayan bir filmle geliyor. Görünürde ikisi de çekici olmaktan çok uzak kahramanlar; arka planda kimi zaman çetrefil duran dönem entrikaları. Ve sanki yer yer bir şiir eksikliği: Disney uyarlamalarından Jean Cocteau'nun klasik siyah-beyaz başyapıtına birçok filme kıyasla.... Ama filmin artıları da çok. Yaratıkta 1950'lerin korku filmlerinden yola çıkıp (en çok B filmi klasiği The Creature of the Black Lagoon- Mavi Göl Canavarı anılıyor) böylesine bir gerçekçiliğe ulaşmak. (artık envai çeşit renklerimiz, geniş perdemiz ve harika dijital kameralarımız var!) Ve bunu yaparken, perdede o iki son derece farklı varlık arasında en azından inandıran bir ilişki kurmak az marifet değil!.. Ayrıca da dönemin kültürünü hayli doyurucu biçimde yansıtmak...´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Filmin finalinin de Mevleviliğin Şeb-i Arus törenlerinin mantığıyla uyumlu olduğunu belirteyim. Düğün gecesi anlamına gelen Şeb-i Arus, ölüp Allahla bir araya gelmeyi anlatır. Filmin kahramı Elisa da ölüp, bu dünyanın dışına çıkıp, sualtında tanrıyla birleşiyor. İkilinin "düğünü" denizde gerçekleşiyor. Finalde okunan şiirde bir Arap şiiriymiş. Hawkins, Spencer, Jenkins ve Shannon gibi büyük oyuncular büyük oynuyorlar filmde. Bütün yan karakterler ete kemiğe bürünüyor. Atmosfer desen müthiş. Yaraları iyileştiren, dertlere derman olan, ölüp, yeniden dirilen bir nevi İsa'nın canavar olarak portresini çizerek özünde dinsel bir mesel olan Suyun Sesi, yılın en iyileri arasında yer alıyor. Hem bir tanrı göreceksem, "Kutsal Geyiğin Ölümünde"ki intikamcı bir ergen olarak tasfir edilen tanrı yerine, Suyun Sesi'ndeki iyi tanrıyı bin kere yeğlerim.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Fetiş objelerden yola çıkarken unutulup gitmiş, kıyıda köşede kalmış ve keşfedilmeyi bekleyen filmleri malzemeye dönüştürerek farkını hissettiriyor. Bir hademenin gözünden nükleer savaşın yarattığı yıkıma ve günümüzdeki eskiyen sinema sevgisine dikkat çekiyor. Bilinmemiş filmlerle de sanki 'sinemanın keşfedilmesi gereken değerleri'ni metaforik hale getiriyor. Bunun keyfini sürürken ise 'irade öyküsü'nü kökleyip bizi bir rüyayla, mitolojik bir yeniden doğumla sinemadan uğurluyor. Audrey Hepburn çizimli ev planlamasını düşününce filmin yapım tasarımının sinefillerin ağzının suyunu akıtacak cinsten olduğu daha da iyi açığa çıkıyor. Yaratık tasarımının sahiciliği, Del Toro-Doug Jones birlikteliğiyle bir kez daha müthiş bir sonuç verirken, ciddiye alınacak fantastik aşk filmleri arasında da "Suyun Sesi"ni önemli bir noktaya taşıyor. Del Toro'nun olgunluk dönemi eseri tanıdık öğelerden yola çıkıyor belki, ama bu durum onun 'rüyalarımızın filmi'ne dönüşmesini engellemiyor.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Filmi Eylül ayında Adana Film Festivali'nde izlediğimiz birkaç arkadaş ile çıkışta ortak olduğumuz tek bir şey vardı. O da filmin duygusunun hiçbirimize geçmemiş olması. Baştan sona seyircide yoğun bir duygu yaratmak için çaba harcayan, bu imkânsız aşkın var olabileceğine inandırmak için muhteşem bir evren kuran Del Toro'nun en azından bizim üzerimizde bir etkisi olmadığı ortaya çıkmıştı. Aradan geçen zamanda bu konudaki fikrim değişmedi. Dolayısıyla filmin zanaat olarak neredeyse kusursuza yakın olduğunun hakkını teslim etmekle birlikte iki 'öteki'nin üç 'öteki'nin desteğiyle filizlenen ve ilerleyen aşkına karşı mutlak kötünün engelleme cabalarının; Elisa'nın büyük bir sinema salonun üzerinde oturmasıyla paralel kurulan klasik dönem Hollywood evreninin, belli ki Amerikan iç pazarına yönelik vazgeçilmez klişelerin varlığı filmi ikna edici olmaktan uzak kılıyor. Sally Hawkins'in akıllara kazınan performansına rağmen Del Toro'nun son dönemde artan megalomanca açıklamaları, Altın Küre ödüllerinde "Buraya gelmek için çok çabaladım" yollu sözleri düşünülünce belki de bizi asıl rahatsız eden şey filmin bir ödül avcısı haline gelmesi için yapılan plancılık; yönetmenin bildiği sinemayı, bütün birikimini buna vakfetmesindeki kurnazlıktır kim bilir?´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... İngiliz karakter oyuncusu Sally Hawkins'in Elisa rolünde çok etkileyici bir performans sergilediği film, bir kez daha Del Toro'nun fantastik dünyalarda yaratıcılığının sınırlarının genişliğini gözler önüne seriyor. "Pan'ın Labirenti"nin duygusal gücünün gerisinde kalsa da, Del Toro'nun kişisel öykülerdeki gücünü bir kez daha gösteren bu karanlık aşk masalı yılın en iyileri arasında yerini alıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Del Toro, bir Meksikalı olarak 'Trump dönemi'ne ilişkin karşı tavrını da eklemiş gibi görünüyor öyküye: Elisa'nın en yakın dostları da bir anlamda hayatın 'öteki'leri: Siyahi Zelda (işyerindeki arkadaşı) ve eşcinsel Giles (komşusu)... Kâğıt üstünde denklem iyi kurulmuş ama 'Suyun Sesi', yayıldıkça etkisini kaybeden, saflık noktasından Hollywood'vari iyimserlik ve klişeler yumağına kayan bir anlatımın kurbanı oluyor. Aynı zamanda Del Toro, 'Güzel ve Çirkin'in bu yeni versiyonunda romantizmi ve masalsılığı abartmış (ki bence 'abartı' meselesine Akademi de katıldı ve filmi 13 dalda Oscar'a aday gösterdi). Sonuç? Del Toro'dan hâlâ 'Pan'ın Labirenti'ni geçemese de benzer 'sular'da gezinen bir film çekmesini bekliyoruz. Ama bir laboratuvar havuzunun suları (!) bu beklentiyi karşılamamış...´




SOFRA SIRLARI

KEREM AKÇA (POSTA): ´... fantastik doku "Adı Vasfiye" (1985) "Aaah Belinda" (1986) gibi sinemasız filmlerden daha iyi. Ünal, sanki 80'lerdeki kadın bireylerin başkaldırılarına "Bir Rüya İçin Ağıt"-"Beyza'nın Kadınları" arası bir ironi iliştirmek istiyor. Bunu da bir masanın üzerindeki örtünün estetiğini, bitik gitmişliğini, kirliliğini ekliyor. Yan karakterlerin de bu bitikliğe, koyuluğa destek olması manidar. Bu sayede de kadının çıkışsızlığı "Nar" ve "Ara"daki tiplemelerle benzer özellikler taşıyor. Ümit Ünal'ın filmografisinde çok önemli bir yere yerleşecek bu eser. Ama elbette ki bir çocukluk rüyası sahnesi pespaye durup göze batabiliyor. Kendi hayalini yaşayan ev kadınının çarpıcı dünyası tatmin etse de görsel açıdan yapılan 'denemeler', 'boyutsuz dizi estetiği'ne teğet geçiyor. Ünal'ın senaryoyu yazmasının üzerinden geçen yıllarda ülke sinemasında kara komedi örnekleri arttığı için buradaki feminist bakış 'taze' durmuyor.´




BLACK PANTHER

ATİLLA DORSAY (ortakoltuk.com): ´... Kendisi de karaderili olan ve daha önce Fruitvale Station- Son Durak ve Creed- Efsanenin Doğuşu gibi iki ilginç film yapan yönetmen Ryan Coogler gerçekten birinci sınıf bir iş çıkarmış. Bu görüntü yönetmeni Rachel Morrison için de söylenebilir: kendisi sinema tarihinde görüntü dalında Oscar'a aday olan ilk hanımdır! (önceki bir filmiyle). Oyunculuk da üst düzeyde. Hele çoğu yeni olan o siyahiler.İki rakip liderde Chadwick Boseman ve Michael B. Jordan çok ikna edici. Jordan daha avantajlı, çünkü kötü adamı oynuyor. Ama öyle iyi oynuyor ki.W'Kabie'de bu yıl Kapan'la Oscar adayı olan Daniel Kaluuya, kadınlardaysa Nakia'ya da artık tanınan Lupita Nyong'o süper. Kimi eskiler de var. Martin Freeman'ın yanısıra Forrest Whitaker ve de unutulmaz Angel Bassett. Onu izlerken ne denli özlediğimizi hissettim. Ayrıca birçok ünlü filmde kılık değiştiren ve asıl yüzünü hemen hiç göstermeyen Andy Serkis de Klaue'de oyunculuğunu kanıtlıyor. Sonuç olarak, türünün en iyi örneklerinden bir film..

KEREM AKÇA (POSTA): ´... "Kara Panter", aksiyon koreografileriyle ve alt kültüre yaklaşımıyla dikkat çeken bir Afro-Amerikan süper kahraman tanımı armağan ediyor sinemaya. Marvel Sinema Evreni'nin en camp (bilinçli bayağılık estetiği) ürünü olabilir. Ama yaşasaydı Melvin Van Peebles'ın ve Gordon Parks'ın gurur duyacağı bir süper kahraman filmi bu.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Marvel takipçilerinin ilk kez "Captain America: Civil War"da (2016) tanıştığı T'Challa'ya odaklanan film, sadece kültürel nedeniyle değil, kurduğu evrenden yönetimine ve oyunculuklarına Marvel evreninin en iyi uyarlamalarından biri olarak selamlandı.´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Bazen bazı filmler o kadar şişiriliyor ki, sanırsınız bir devrim gerçekleştirmişler. Black Panther böyle bir muamaleye layık görülen filmlerden. Black Panther'in, saygı duyulacak erdemleri var, var olmasına da, son tahlilde, sınıf çelişkisinin yerine ırksal çelişkiyi koyan, bunu yaparken bile kavgayı Siyahlarla Beyazlar arasında bir savaş olarak değil, Beyaz bir CIA ajanının da iyilerin safında yer aldığı Siyahlar arası bir kavga olarak gösteren, altyapı ile üstyapı ilişkisini darma duman eden bir çalışma olduğu gerçeğini de görmek lazım. Yine de şunu teslim etmek lazım: Filmin politik bir mesajı var ve o mesaj özünde hümanist. Mesele ezme ezilme ilişkisini tersine çevirmek değil, o ilişkiyi paylaşımcı hale getirmek diyor film. Ve filmin kötü adamının da anlayışla ele alındığını söylemek lazım. Öldürmeyi yüceltmeyen bir süper kahraman filmi özel bir şey...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Batılı eleştirmenlerin bir süredir yere göğe koyamadıkları ve de birçok siyasi ve sosyolojik anlam yükledikleri 'Black Panther', ne yazık ki bildiğimiz 'Beyaz adam'lı 'Süper kahramanlık' filmlerinin siyahi versiyonu olmaktan öteye gidememiş. Malum, kahramanın ırkını değiştirmekle türe bir yenilik ya da farklılık getiremezsiniz; 'Rocky' serisine yıllar sonra Apollo üzerinden eklenen 'Creed'le tanınan Ryan Coogler imzalı 'Black Panther'ın yaptığı tam da bu olmuş... Evet, filmin kimi 'öteki'leri de öne çıkaran hamleleri var. Ama zaten Obama'nın Amerikası'ndan bu yana Hollywood geçmişte sırtını döndüğü tüm unsurları yavaş yavaş kendi içine katmayı ve giderek onları da birer para kazandıracak metaya çevirmeyi yapıyor... Afrika'nın 'içişleri'ne Tarzan gibi 'Beyaz' bir kahramanla karışmak isteyen klasik Batı bakışının yanında 'Black Panther', evet kendi değerleriyle hareket eden bir yapı ama yine de öykünün 'iyi' beyazının (Everett K. Ross) bir 'CIA ajanı' olması durumu yeterince açıklıyor sanırım (kötü 'siyahi'si de CIA adına çalışmış eski bir asker, bu notu da bir kez daha düşelim). Sonuç? 'Black Panther', kimi gönülçelen esprileri ve yazı boyunca altını çizdiğimiz farklılıklarıyla izlenebilir bir 'Süper kahraman' öyküsüne sahip ama Batılı eleştirmenlerin övdüğü kadar özel bir film değil...




HADİ BE OĞLUM

KEREM AKÇA (POSTA): ´... "Hadi Be Oğlum", "Babam ve Oğlum" (2005) sonrası artan, "Babam" (2017) gibi zayıf örneklerini gördüğümüz baba-oğul melodramlarının arasına katılıyor. Ama 70'lerin senede dört film çeken yönetmenlerle dolu dünyasından farksız bir tonda. Bu sebeple de anlamsız kafa şişirmekle ve göz bozmakla kalıyor. Tatlıtuğ'un zorla yerleştirildiği 'baba' rolüne yakışmadığı çok açık iken, kendini kasıp bir 'balıkçı' haline getirme çabası da 'camp (bilinçli bayağılık estetiği) film'i destekleyen, büyük oranda tutarsız bir makyaj kullanımını duyuruyor maalesef. Büşra Develi ile Yücel Erten'in ne yaptığını ise kimse çözemiyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Kıvanç Tatlıtuğ'u 'Kelebeğin Rüyası'ndan yaklaşık beş yıl sonra seyirciyle buluşturan 'Hadi Be Oğlum', baba-oğul arasındaki iletişim sorunları üzerinden ilerleyen bir öyküye sahip. Reklamcılıktan gelen Bora Egemen'in ilk uzun metrajlı çalışması niteliğindeki yapım titiz prodüksiyonu ve tatmin edici görselliğiyle dikkat çekiyor. Lakin senaryo problemli... Öte yandan Kıvanç Tatlıtuğ çok iyi bir performans ortaya koymuş. Keza babada yılların oyuncusu Yücel Erten, minik Efe'de de Alihan Türkdemir... Keşke bu çabalar daha iyi yazılmış bir senaryoyla değerlendirilebilseymiş. Dolayısıyla 'Babam ve Oğlum' türü bir çizgi üstü melodram fırsatı kaçmış. Yine de seyircisini belli noktalarda duygusal açıdan yakalayacak ve gözyaşlarını teslim alacak bir film 'Hadi Be Oğlum'.




BEN, TONYA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu gerçek öykü çok farklı biçimde anlatılmış. Modern, akıcı bir anlatım. Kıpır kıpır bir kurgu. Ve bir zamanlar dendiği gibi Brecht'çi bir sinema: Yani kahramanların yer yer klasik bir tempoyu kırarak kameraya konuşmaları. En başta, en kritik anlarda 'bizzat' bize dönüp küçük, ama yaşamsal itiraflarda bulunan Tonya olmak üzere.... Ve de bir rüya kadro. Başta yeni Avustralyalı yıldız Margot Robbins. Bugün 28 yaşında (1990 doğumlu), 2008'de başladığı mesleğinde özellikle 2013'lerden beri The Wolf of Wall Street- Para Avcısı, Focus, Tarzan Efsanesi, Suicide Squad- Gerçek Kötüler'le tanınan oyuncu, mesleğinde zirveye çıkıyor. Ve Oscar'ın sanırım en ciddi adayı. Ayrıca sanatçının elbette yönetmenin ve de kameranın başındaki Nicolas Karakatsanis'in de büyük katkılarıyla, dublörü gerçek kayakçıyla sanki bütünleşerek her şeyi bizzat yapar gözükmesi de bildiğimiz tüm filmleri aşan bir mucize sanki... Annede Allison Janney de Oscar alabilir. Kocada Sebastian Stan ve kötü adamların başı Sawn'da tombiş Paul Walter Hauser de çok iyiler...´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Film, Tonya'yı mağdur gösterme kolaycılığına girmiyor, başarısızlığında kendi payı inkâr edilemez. Finaldeki boks ringi-buz pateni arasında gidip gelen o şahane paralel kurgu sahnesi, aslında bütün spor hayatını özetliyor. "Ben, Tonya", yönetmen Craig Gillespie'nin en iyi filmi. Margot Robbie oyunculuktaki iddiasını ve tutkusunu kanıtlayarak mükemmel bir performans çıkarıyor. Son olarak, Steven Rogers'ın harika senaryosunun payını da unutmayalım.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Açıkçası Gillespie, bu noktada 'anne-kız ilişkisi'nin yarattığı gerilimi de düşününce, Aronofsky'nin birçok formülden ve türden beslenen şaheseri "Siyah Kuğu" ("Black Swann", 2010) kadar iddialı dehlizlere girmemiş. Bir yerden sonra işini yapmakla kalmış. 80'lerin, 90'ların kulak aşinalığı yaratan şarkıları, kimlik bunalımı çeken ana karakterin psikolojisi, bunun yarattığı içses kullanımı, iyi çekilmiş sahneler ve daha fazlası yanımıza kar kalıyor evet. Ama her şey o finalde 'boks ringinde dökülen kan'ın anlamı için gibi. Aronofsky, filmi bir üst seviyeye taşıyabilirdi. Bu haliyle de 'sahte röportaj çekimleri', 'arşiv görüntüleri' ve '2.39:1 çekim'den oluşarak farklı formatları devreye sokma taktiği, boks filmi "Dövüşçü"de ("The Fighter", 2010) O. Russell'ın elinden kaçırdığı 'eklektik görsel yapı'nın adeta 'olmuş hali'yle yüzleştiriyor bizi. Bu durum da aslında 'belgesel-kurmaca kırması' dokuya ayrı bir akılcılık getiriyor. Bunun ötesinde Robbie ile Janney'nin karşılıklı olduğu anlarda döktürdükleri, sınırları zorladıkları, bu duruma da kostüm ve makyaj tasarımcısının büyük oranda destek verdiği söylenebilir. Sebastian Stan da onlara 'ekip ruhu'yla destek verebiliyor...´




ÖZGÜRLÜĞÜN ELLİ TONU

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Romanları bilemem ama kendi adıma filmlerin hiçbir anında beyazperdede sahici bir arzunun ya da tutkunun izine rastladığımı söylemem zor. Bilgiçlik, didaktiklik bir yana her şey çok göstermelik ve sahte duruyor... Yönetmen James Foley'nin şık bir reklam filmi estetiğiyle çekip kurguladığı erotik sahneler bu sahteliği sanki daha da artırıyor. Sonuçta popüler bir beyazperde masalı olarak ne kadar ilgi görürse görsün, sinema sanatı açısından ciddiye alınabilecek hiçbir yanı olmadığı kesin.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Yeni nesil için '9 1/2 Hafta' yaratma hedefiyle yola çıkan "Grinin Elli Tonu", "Özgürlüğün Elli Tonu" adlı finaliyle sadece hayranlarını tatmin edecek bir filmle noktalanıyor. Bu seri sinemaya ne kattı diye kendi kendimize sorarsak, ilk cevabımız; 'Dakota Johnson gibi bir yeteneği yedinci sanata kazandırdı' olur. Fena başlamayan üçlemenin zamanla daha da 90'ların ucuz erotik-gerilimlerine kaydığı kesin.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Önceki kuşakların 'Emmanuelle' gibi bir serisi ve '9.5 Hafta', 'Gece Bekçisi', 'Paris'te Son Tango', 'O'nun Hikâyesi' gibi hatıralarda yer etmeye değer filmleri vardı. Şimdiki zamanın temsilcisi hüviyetindeki 'Elli Ton', kitsch deseniz değil, vasat deseniz değil, neresinden tutulacağı belirsiz bir amorf yapı... Neyse, kitapları (yazar E. L. James) çok sattığına, serinin önceki filmleri gişede hatırı sayılır bir iş yaptığına göre bana fazla laf düşmez. Buyurun, sanık sizin... ´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Komşu kızı Anastasia Steele'in çelik iradesiyle, milyarder ama sadist işadamı Christian Grey'i evcilleştirme efsanesinin son halkası huzurlarımızda. Bay Grey rücu ettikçe etmiştir. Evlenmiş, karısının iş kadını olmasını da kabullenmiştir. Artık düşmedik bir tek kalesi kalmıştır. O da düşerse Christian'ın bağımsız ve özgür bir erkek olarak cenaze namazını kılmanın zamanı gelmiştir. Christian'a baba olmayı kabul ettirmek Anastasia'nın son hedefidir. In ın ınıın! Heyecan son haddinde. "Diren Christian!" diyenlerden misiniz, yoksa "bastır Ana, analık haktır; verilmez, alınır!" diyenlerden mi? Aslında tarih, kimin kazandığını gösteriyor ya, ben yine de filmin sonunu açık etmeyeyim. Bu heyecanlı filmde konu gereği bolca üreme faaliyeti de var elbette.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Serinin son halkası "Özgürlüğün Elli Tonu / Fifty Shades Freed", filmin çifti Anastasia ve Christian Grey'in evliliğiyle devam ediyor. İkili evlendikten sonra ilişkilerinin bu yeni aşamasının sorunlarıyla cebelleşirken, Christian zenginliğiyle Anastasia'nın başını döndürme çabalarında. Evlilik için tehdit ise onlara kötülük yapmaya çalışan Anastasia'nın eski patronu Hyde'dan geliyor. Araba takipleri, darp gibi gerilimler sürerken ikili bu tehdidin gerçek nedenini anlamaya çalışıyor. Filmin hikaye akışı bu şekilde özetlense de izleyiciyi aslında mutluluk, gezme tozma ve romantik anlar montajlarının müziklerle birlikte sunduğu çeşitli cilalı video klipler bekliyor. Video kliplerin olmadığı anlarda dünyada yazılabilecek en kötü diyaloglar veya akıl almaz saçmalıkta krizler beliriyor. Film, Hollywood'un romantizm adına sunduğu her klişenin en özensiz haliyle karşımıza çıktığı, neredeyse bunlarla dalga geçilmek için çekilmiş bir toplamı andırıyor.´




KAYHAN

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Gökbakar, suratını kaplayan iki devasa diş eklemesiyle, konuşmasını bile anlamadığımız bir ana karakter yaratıyor. Bu kez, ırkçılıktan, cinsiyetçilikten özellikle uzak durduğu fark ediliyor. Bu bir 'kaybeden komedisi'. Ama bunu yapmak için Jared Hess'in minimalist zekayla sardığı poker surat gençlik komedisi "Napoleon Dynamite"ı (2004) örnek alamamış. Bu yaratımın en önemli tarafı olan Jon Heder'ın mesafesi mumla aranıyor. Orada dişleri önde olduğu için zorlanarak konuşan karakter hala akıllarda halbuki. "Kayhan"da batıdaki sonradan görmelik ve zenginlikle alay edilen iki sekanstan sadece biri - o da yer yer- eğlenceli olabiliyor. Ama bunlar da yan karakterler ve diyaloglarla örülmeyince Şahan Gökbakar'ın doğaçlama muzipliğinin kartonluğuna teslim oluyor. "Geyik Muhabbeti"nin ("Road Trip", 2000) işleyişini ve tiplemelerini akla getiren 'perili malikane' sahnesi, yol komedisi klişelerini hedef alıyor. Bu tip göndermeler, "Hes@pta Aşk" (2016), "Biz Size Döneriz" (2017), "4N1K" (2017) gibi iyi çekilmiş popüler gençlik komedilerimizin tırnağı olamıyor, aksine bunları sömürüyor...´

UĞİUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Kuşkusuz bu karakterin bilinçaltında da 'Recep İvedik'lik var; yine bir şekilde magandalık, meseleleri şiddet yoluyla çözme, kadını cinsel obje olarak görme gibi refleksler burada da ortaya çıkıyor. Ama bence asıl mesele senaryoyu kaleme alan Gökbakar kardeşlerin 'arkaik', alabildiğine demode bir bakışla güldürme çabalarında ısrar etmeleri. Türkiye artık bırakın 15-20 yıl öncesinin, yakın tarihinin bile değerlerine, reflekslerine sahip değil. Kutuplaşma, hoşgörüsüzlük, birbirini anlamama ısrarı had safhada. Tamam, biliyoruz, Şahan Gökbakar komedilerinin bu türden sosyolojik bir bakışı ya da tavrı yok. Ama benim üniversite zamanımda (80'ler) 'Limon' ('Leman' öncesi yani) dergisi sath-ı mahalinde yapılan 'Entel' kesime yönelik espriler (ki o zaman bir manası vardı kuşkusuz) çoktan tarih olmadı mı? Resimlere (tablolara) saldırmak, ressam aşağılamak demode ötesi bir tavır değil mi? Ya da 'Reiki' öğretisiyle dalga geçmek, ti'ye almak... Toparlarsak; kuşkusuz kendi kuşağının komedi alanındaki yetenekli isimlerinden Şahan Gökbakar'ın sürekli kendini tekrarlayan ve kalıcı işleri imza atmaktan kaçınan tavrının yeni bir örneği 'Kayhan'...´




İYİ GÜNLER

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... İronisi ve yalınlığıyla Jim Jarmusch'u, karakterleri bir araya getiren rastlantıları ve bagaja adam atma gibi bazı ayrıntılarıyla da Tarantino'yu hatırlatan "İyi Günler" in eski usul çizim tekniğini sevdim. Ancak böylesi bir hikâye için animasyonun doğru format olduğundan emin değilim. Karakterlerin bu kadar önemli olduğu bir filmde insan hikâyenin ruhuna nüfuz edebilmek için ister istemez oyunculuk sanatını arıyor. Sadece ses değil, görüntü olarak da... Daha çok eleştirmen ve sinefillere hitap ettiğini düşündüğüm "İyi Günler", sürükleyici olmaktan uzak, ağır tempolu bir film. Yetişkin animasyonu türünde değişik ve orijinal denemelere açık olanlara öneririm.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Çin animasyon açısından çok da üretim yapan bir ülke değil. Hatta komşusu Japonya'yı düşününce sürekli geride kalırlar. Jian Liu, bu tezi yıkmak için yola çıkıyor. Hedef Tarantinesk bir kara komedi evreni yaratmak. Karakterlerin Çince konuşması ve arka planda tabloları canlandıran bir tasarım olması 'fark yaratmak' için aranan püf noktası. Kapitalizm eleştirisi de temelde var. İnsan modellemelerinde de bir problem yok... Ama yönetmen ikinci filminde 'müthiş olgun' veya 'fazlasıyla özgün' bir işe imza atamamış. Önceden çokça gördüğümüz şeylerin yeniden vurgulanması dışında sinemaya katkısı olmayan bir iş "İyi Günler" ("Hao Ji Le"). Bu noktada da ister istemez büyük bir ilgiyle izlenmese de kendi rutinine kaptırdığımız bir tutarlılıkla karşımızdan ayrılabiliyor...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Suç, artık Çinlilerin de ilgi alanı dahilinde... Kapitalizme göz kırpma, para kazanma, büyüme hırsı derken bireyin çizgi dışına taşma serüvenleri bir animasyonun konusu haline gelmiş. Liu Jian imzalı 'İyi Günler' ('Hao ji le'), kara mizahla bezenmiş bir suç filmi tadında. Öykü, söz konusu janrın en bildik klişelerinden birinin etrafında biçimleniyor: Hatırı sayılır bir miktarda para ve onun peşinde olan bir grup 'iyi' ve 'kötü' insan... 'İyi Günler', Liu Jian'ın kendine özgü, yer yer ağır hareket eden animasyon tekniği ve estetiğinin yanı sıra kurulan özel dünya ve atmosferle son derece özel ve de güzel bir film olmuş. Başarılı 'çizilmiş' karakterleri, felsefi göndermelerle yüklü diyalogları ve müziği de cabası. Sözün özü, yetişkinler bu animasyon kaçmaz...´




GÜZEL ADAM SÜREYYA

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Güzel İnsan Süreyya belgeseli, sinema tarihinde muhtemelen bir ilki gerçekleştirmiş; bir takımın futbolcusunu değil de malzemecisini, basit bir emekçisini merkezine oturtmuş. Beşiktaş'a da bu yakışırdı doğrusu. Bir Beşiktaşlı olarak gururlandım bu belgeseli izlerken. Ama belgeseli izlemek için Beşiktaşlı olmak şart değil. 37 yıl içinde futbolun ne kadar değiştiğini, ne kadar büyük yoksunluklardan nasıl büyük paraların döndüğü bir endüstriye dönüştüğünü izlemek için de gidilir bu belgesele. Bir de keşke Yılmaz Erdoğan'ın o itici ses tonuyla anlatışı olmasaymış. Maçoluktan bu kadar uzak bir futbol filmine hiç yakışmamış o davudi ses tonu.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... film Süreyya Soner'nın karakterinin "Beşiktaşlılık duruşu", "Beşiktaşlılık kültürü", "Beşiktaş'ın değerleri"yle özdeşleştiriyor. Takımın yüzyılı aşkın tarihinin, birikiminin Süreyya Soner'in kişiliğinde vücut bulduğunu ifade ediyor. Bu değerlendirme doğru hiç kuşku yok ki ama biraz eksik. Filmin materyallerinin içinde fazlaca mevcut olan ama derli toplu bir cümle haline getirilmeyen başka bir tarafı da yok mu bu ilişkinin? Süreyya Soner'in daha ilk gençlik yıllarında kaybettiği bir dostuna onlarca yıllardır bitmeyen sadakatinin, her bayramda her şampiyonlukta ilk onun mezarına gidiyor olmasının, matbaa ve Yeşilçam'da set işçisi olarak çalışırken ortaya çıkan karakterinin, kendi deyimiyle "O olmasaydı ben burada olmazdım" diyecek kadar Yılmaz Güney'le olan yakınlığının, çocukluk alışkanlıklarını bırakmayıp hala Taksim Meydanı'nda futbol oynamaya devam eden aidiyet duygusunun da Beşiktaş'a kattığı bir şeyler olmalı. Süreyya Soner'in 30 yaşında Beşiktaş'ta çalışmaya başlamadan önce biriktirdiklerinin, emekçi karakterinin, mütevazı kimliğinin, tok gözlülüğünün, dost canlılığının da Beşiktaş'ın kültürünü değiştirdiğini, ona yepyeni bir boyut kattığını derli toplu söylemekte eksik kalıyor film biraz. Süreyya Soner'in örnek kişiliğini "Bunlar hep Beşiktaşlılıktan" diye anlatmaya çalışıyor daha çok...´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Gökçe Kaan Demirkan da böyle bir eksikliği kapatıyor. "Güzel Adam Süreyya" (2018); "Eski Açık Sarı Desene" (2003), "Takım Böyle Tutulur" (2005), "Adı Aşk Bu Eziyetin" (2010) gibi taraftar belgesellerinin arasına katılıyor. Ama odağını bulan ve duygusu olan bir işle. Süreyya'nın yüreğine inanıyoruz. Onun düğün fotoğraflarından Quaresma'yla görüntülerine uzanan hayatı sürprizlerle dolu. Elbette ki 112 dakika tercihi bir risk. Klasik anlatı metotlarına bel bağlayan belgeselin akıcı olması için kısaltılması şartmış. Örneğin Oğuzhan Özyakup, Fabri, Caner Erkin gibi yeni isimlerle yapılan röportajların yerine, Metin Tekin, Feyyaz, Ali Gültiken ve Les Ferdinand gibi belgeseli hareketlendiren isimler daha da öne çıkabilirmiş, veya Sergen Yalçın eklenebilirmiş. Bu haliyle de bir 'ruh'u yansıtmak mümkün olabiliyor. Ama teknikle iz bırakmak farklı bir mesele. Yılmaz Erdoğan'ın anlatıcı sesini koymak çok basit bir tercih. Söyleşilerin arka arkaya kurgulandığı şablonda epizotlar ise 'üstünkörü' duruyor. Sözgelimi Zidane'a dair 2006 tarihli dahiyane belgeselin tekniğini görmek zor...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Gökçe Kaan Demirkıran´ın yaptığı aslında Süreyya üzerinden Türkiye´de sosyal yaşamın, futbolun, mimari yapıların kısacası hayatın geçirdiği çok hızlı değişimi sorgulamak. Çünkü Süreyya, o değişim hengâmesine girmeden, insanın kendi kalarak gelişmesini gösteren bir örnek. Nostaljinin tuzağına düşmeden gelenekle bir bağ kurulacaksa, değişimin olumsuz yönlerinden etkilenmeden gelişmekse eğer mesele Süreyya bunun çok iyi bir örneği. Ve belki de yaşadığımız, şikayet ettiğimiz birçok olumsuz durumun reçetesi de burada... Futbolseverlere ama özellikle hayat çok vasatlaşıyor, güzellikler kayboluyor diyenlere şiddetle tavsiye edilecek bir belgesel.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Onca futbolcu, onca teknik direktör, hatta onca başkan... Hepsi geldi geçti ama o hep yerini korudu, o hep kulübedeydi... Evet, Beşiktaş'ın malzemecisi Süreyya Soner'den bahsediyoruz... 1981'de kapısından girdiği takımın sayısız sevincine, coşkusuna, mutluluğa, hüznüne, acısına, gözyaşına tanıklık eden isimden... Gökçe Kaan Demirkıran, metinlerini de kendisinin kaleme aldığı 'kurgusal belgesel'i 'Güzel Adam Süreyya'da, işte bu kişiliğin hayatından kimi kesitleri, yaşadığı anın tanıklarıyla birlikte perdeye taşımış... Anlatıcı sesi Yılmaz Erdoğan olan 'Güzel Adam Süreyya'yı kuşkusuz Beşiktaş taraftarları daha fazla sevecek ama filmde Siyah-Beyazlı renklere gönül verenlerin dışındaki futbolseverlerin de hoşlanacağı anlar, ayrıntılar, hatıralar bulunuyor...´




CEBİMDEKİ YABANCI

ATİLLA DORSAY (ortakoltuk.com): ´... Serra Yılmaz bu ilk filminde bu sıcaklığı yansıtan bir anlatım sağlamış. Gerek onun, gerekse Ferzan'ın yemek tutkuları bilindiğinde, o sofraların ve yemeklerin çekiciliği, giderek filmin dramatik yapısı içindeki rolleri şaşırtıcı değil. Benim aklım ise en çok o kavun dolmasında kaldı!. Oyunculuklar ise tartışmasız çok iyi. Tüm kadınlar muhteşem ve kişilikli. Tüm erkekler güçlü ve onurlu: hatta eşcinselliklerini, filmdeki deyimiyle 'totoşluklarını' itiraf ettikleri zaman bile.Kolay iş değil! Demek ki özgün bir yaratış olmasa da saygın ve sempatik bir film. Sezen Aksu'nun'büyük dostu' Özpetek'e verdiği İhtimal Ki şarkısı ve Mithat Can Özer'in müziği kulaklarımızı, Gian Filippo Corticelli'nin görüntüleri (özellikle o uzaktan görünen gece İstanbul'u) gözlerimizi okşuyor. Karar sizin!.

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... İtalyan filmi 'Perfetti Sconosciuti'nin 'Türkiye versiyonu' (ki Serra Yılmaz'ın da ilk yönetmenliği) 'Cebimdeki Yabancı', düzgün, temiz bir iş. Lakin bir buçuk yıl önce orijinalini izlemişler için Türkçesine ihtiyaç var mıydı, orası tartışılır. Ama 'Perfetti Sconosciuti' bizde gösterime girmediği için kabulümüzdür! Başarılı oyunculukların sürüklediği, Çağlar Çorumlu'nun performansıyla birkaç adım öne çıktığı yapım için, şimdiki zaman hayatlarımız ve ikiyüzlülüklerimiz üzerine eğlendirici ve 'ayna tutucu' bir film diyebiliriz.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Üst açı ve İtalyan olmak için uğraşan oyuncular; bir özen katıyor filme. 'Cep telefonlarına gelen bildirimleri okuma' mevzusu bir dramatik çatıya oturtuluyor. Filmin süresi de yerinde. Özellikle tek mekana sıkışmadan evin çeşitli yerlerini kullanma özeni gözden kaçmıyor. Sanat yönetiminde bir tutarlılık var. Özpetek'in filmlerinden bildiğimiz görüntü yönetmeni Gian Filippo Cotivelli de sırıtmamış. Ama oyuncuların İtalyan olma hevesinde Buğra Gülsoy'ın karikatür bıyığı ve Şükrü Özyıldız'ın çaylak halleri göze batabiliyor. Özellikle Belçim Bilgin, Şebnem Bozoklu, Serkan Altunorak ve Çağlar Çorumlu bir profesyonellik ve samimiyet katıyorlar. Yine de teatral durma sorunları yaşayabiliyor film. Bu devirde bir 'teknolojik buluşma filmi'nin daha yaratıcı bir kurgusu olabilirmiş. Fakat ilginç bir şekilde 2016 tarihli İtalyan filmi "Perfect Strangers"ın ("Perfetti Sconosciuti", 2016) iki sene içinde çekilen dört yeniden çevrimi arasında "Cebimdeki Yabancı". İspanya, Yunanistan ve Fransa'ya eklenerek Türk'ün gücünü kanıtlıyor belki de.´




EN KARANLIK SAAT

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Film, Churchill'i, hayatında metroya sadece filmde bir kez binmiş bu adamı, bizden biri olarak algılatmak için elinden geleni yapıyor. Film bittiğinde akan yazılarda Churchill değil, Winston diye ilk ismiyle anlatılıyor Churchill'in maceraları. Winston şöyle yaptı, Winston böyle yaptı. Sanki mahalleden arkadaşımız! İngiltere her yıl eski başbakan, eski kraliçe, eski kral, eski prenses birilerini bulup, allayıp, pullayıp filmlerle servis ediyor bize. Hepsi propaganda filmleri de en iğrenci buydu. Şimdilik. Ah, Gary Oldman'ın Churchill canlandırması için bir şeyler söylemek lazım herhalde. Oscar'ı alacak ne de olsa. Oldman'ı makyajının altında tanıyamadım. Fena değildi. Ama Mel Gibson'ın faşistliklerini savunan ve ırkçı olduğu söylenen bir oyuncu için belki de bu ırkçıyı canlandırmak zor olmamıştır.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... 2017'de gördüğümüz filmlerden ikincisi, ilkini sollarken zorlanmıyor. 1940'lı, 1950'li yıllardaki liderin buhranını yansıtan Delbonnel'in etkileyici sinematografisinin Sarah Greenwood'un ustalıklı sanat yönetimiyle buluşması leziz bir dönem atmosferi yaratıyor. Wright'ın bildik ekip bireyleri, kostümcü Jacqueline Durran ve besteci Dario Marinelli de işlerini yapıp bu 'sanat yönetimi bazlı yönetmenlik kimliği'ne destek veriyorlar. Açıkçası Gary Oldman da 'Churchill'in Hitler'le yakın temasta bulunduğu karanlık ruh haline, bunalımına ortak olup adeta bu kabusu renk filtrelerinin doğurduğu koyu renklerle devreye sokabiliyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Filmi sürükleyen ana unsur kuşkusuz Churchill'i canlandıran Gary Oldman. Günümüz sinemasının bu muhteşem oyuncusu, detaylarda kendisini kıyıya vuran enfes bir performans sergiliyor (Fiziksel görüntü konusunu da Kazuhiro Tsuji'nin makyaj çalışması halletmiş). Tecrübeli aktör büyük ihtimalle 'En İyi Erkek Oyuncu'da Oscar'ı alacak gibi. Keza halkın vicdanını Downing Street 10'e taşıyan sekreter Elizabeth Layton'da Lily James, Chamberlain'de Ronald Pickup, Halifax'ta Stephen Dillane, Kral VI. George'ta Ben Mendelsohn (daha önce bu karakteri 'The King's Speech'te Colin Firth canlandırmıştı) gayet iyiler. Bir de görüntü yönetmeni Bruno Delbonnel'in çeşitli renk kontraslarıyla elde edilmiş, tablo tadındaki kadrajlarının da altını çizmek lazım.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... İngiliz Kralı VI. George tarafından pek sevilmeyen, kendi partisinin mesafeli durduğu, Çanakkale Savaşı´ndaki yenilgisinden dolayı toplum üzerinde itibarı zedelenmiş biri olsa da Churchill, Hitler´e karşı mücadele etme konusunda ısrarcı. Herkesi de buna ikna etmesi gerekiyor. Siyasi arenadaki tuzakları sezerek, partisinden siyasi rakiplerinin hamlelerini boşa çıkararak, kibrini bir kenara bırakıp halkın duygularına kulak vererek, Kral´ı da yanına çekip o tarihi "Her yerde savaşacağız" konuşmasının işlev kazandığı zemini inşa ediyor. Kurnaz, akıllı, kibirli, esprili, inatçı... Senarist Anthony McCarten Churchill´i her yönüyle işlemiş... Gary Oldman da şahane yorumluyor onu. Zaten Oscar´lık performansıyla filmin de lokomotifi Oldman. Wright onun enerjisiyle şekillendiriyor filmi. Ağırlıklı olarak kapalı mekanlarda geçse de Oldman´ın performansıyla paralellik gösteren kamera hareketleri filmin ritmini oluşturuyor...´



ÜÇ BILLBOARD EBBING ÇIKIŞI, MISSOURI

ATİLLA DORSAY (ortakoltuk.com): ´... Filmin ustalığı kesinlikle yadsınacak gibi değil. Özgün karakterleri, zımba gibi senaryosu ve kusursuz çevre tasviriyle, görülmeye değer bir film. Ve dev bir ülkede adalet duygusunun zedelenmesinin nelere yol açabileceği konusunda da ciddi bir uyarı, daha da ötesi canhıraş bir çığlık... Böylece bu aslında hayli alçakgönüllü film, sonunda bir sinema olayı olmayı başardı. Ve Altın Küre'den sonra Oscar'larda da birkaç adaylık kazandı. Kimilerini de alacak gibi!.. En sağlam ögelerden biri oyunculuğunun düzeyi. Elbette başa Frances MacDormand'ı koymak gerek..1957 doğumlu sanatçı, 1988'den beri dört kez Oscar' aday oldu ve ödülü 1996 yılında Coen Kardeşler'in Fargo filmiyle aldı. Tam 12 yılı yeni bir adaylık almadan geçirdi, ama bu yıl yeniden çok şanslı gözüküyor. Son derece sıradan fiziğiyle böylesine bir oyunculuk zirvesinin bileşimi sık rastlanan bir şey değil...´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... "Üç Billboard..." un pes etmemenin erdemleri üzerine çekilmiş bir Amerikan filmi olduğunu düşünmeyin. "Üç Billboard..." polisiye değil. Bir cinayetin kara delik misali insanları saldırganlığın içine çekmesiyle ilgili bir film. Peki ama tırnak delmeyle, pencereden adam atmalar ve molotofkokteylleriyle sürüp giden bu cinnet zincirinden bir çıkış var mı?... Finalde "Mildred'in yerinde olsak ne yaparız?" diye düşünürken kendimizle yüzleşiyoruz. Mildred'i "adalet peşindeki kovboy John Wayne" olarak yorumladığını söyleyen McDormand, Rockwell ve Harrelson'un oyunculuklarıyla da öne çıkan "Üç Billboard" bence bir başyapıt değil ama kafamızı karıştırmaktan çekinmeyen, iyi yazılmış, iyi çekilmiş bir film.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Amerika'nın bilinmeyen kasabalarındaki ahlaki, cinsiyetçi ve vicdani sorunları açığa çıkarmak için sembolik 'üç bilboard' kullanan, zeki bir kara komedi. En İyi Film dahil 7 dalda Oscar adaylığına ulaşan, Martin McDonagh'ın senarist-yönetmen imzasıyla üçüncü çalışması "Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri", incelikli hesaplanmış diyalogların ve müthiş yazılmış karakterlerin ortasında akan keskin bir hiciv. Başrolde Frances McDormand, "Fargo"dan bu yana ilk kez bu kadar net bir şekilde şov yapıyor, döktürüyor ve kendine hayran bırakıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Daha çok 'In Bruges'la tanınan Martin McDonagh imzalı 'Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri', öncelikle akıcı senaryosu ve karakter oluşturmaktaki hüneriyle dikkat çekiyor. İngiliz kökenli yönetmen, o kadar ustaca bir metne imza atmış ki, karikatür gibi görünen tiplemeler çok geçmeden ete kemiğe bürünüyor, kendi içlerindeki dönüşüm son derece inandırıcı kılınıyor. Bütün bu süreçte elbette kadrodaki usta isimlerin yetenekleri devreye giriyor; filmde etkileyici performanslar var ki muhtemelen bu yıl 'En İyi Kadın Oyuncu' dalında Oscar'ı Mildred rolünde izlediğimiz Frances McDormand alacak. Keza 'En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu'da da Dixon'ı canlandıran Sam Rockwell, bence en büyük favori...´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... İngiliz yönetmen Martin McDonagh, "In Bruges" ve "Yedi Psikopat"la senaryo ve diyalog yazımının en yetenekli yaratıcılarından biri olarak sinemaseverlerce sahiplenildi. Yedi dalda Oscar adayı "Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri / Three Billboards Outside Ebbing, Missouri", McDonagh'ın senaryo ve karakter yaratımı konusunda başarısını bir kez daha kanıtladığı, ayrıca filmlerinin görselliğindeki etkileyiciliği de bir adım öteye taşıdığı bir yapım. Üstelik McDonagh, Amerika'da geçen öyküler anlatan Avrupalı yönetmenlerin kendi dünyalarını yansıtma konusundaki tuzaklara da düşmüyor...´




PARAMPARÇA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Tümüyle mahkemeye ayrılmış ikinci bölüm, bu türün başarılı klasik Amerikan filmlerini hatırlatıyor: Nürnberg Duruşmaları, Rüzgarın Mirası, 12 Öfkeli Adam, vb. sonuncu bölüm 'Kıyıda' ise doğanın içine ustaca yerleştirilmiş 'intikam'ın öyküsüdür. Özündeki trajik ögeleri ortaya koymasını bilen filmde, bombacının babası rolünde tanınmış Alman aktörü Ulrich Tukur, yabancı kökenli avukat rolünde Denis Moshitto da iyiler. Ama filmin tümüyle 'uluslararası' bir düzeyde çalışan oyuncu Diane Kruger'in omuzlarında yükseldiği de bir gerçek. Ve oyuncu belki hayatının rolü olan Katja'da Cannes'da aldığı değerli heykelciği hak ediyor. Ayrıca filmin Altın Küre'de en iyi yabancı film olarak ödül almasından sonra, iddialı gözüktüğü Oscar'da ilk dokuz film arasına girdiği halde son beşe girememesi, bizim için üzücü oldu. Ne yapalım Fatih, feleğin cilvesi!...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Paramparça, Almanya'da geçtiği ve de Fatih Akın gibi bir isim tarafından çekildiği için politik arka plana alan açıyor. Gerçekleşmeyen adaletten, Neonazilerin korunmasından ve uluslararası bağlantılarından, azınlıklar ve göçmenlerin bu saldırılar karşısında suçlu duruma düşürülmesinden, Katja ve Nuri'nin ailelerinin bu ilişkiyi baştan beri onaylamamış olmasından bahsediyor tabii ama değinerek, göstererek, "böyle bir durum da var" diyerek. Katja'nın gördüğünü görmemize izin veriyor ama hissettiklerini hissetmememiz için elinden geleni yapıyor. Fatih Akın, sinemasını politikleştirirken (ya da politik hikâyelere doğru kaydırırken), ilk filmlerindeki öfkeyi uzak tutmaya çalışıyor. Kısa ve Acısız, Duvara Karşı, Solino ve Yaşamın Kıyısında'da patlayıp dinmeyen ve akıbetini düşünmeyen öfke, burada sabırlı yolculuklara (Kesik), planlı intikam arayışlarına (Paramparça) dönüşüyor. Fatih Akın sanki derdini seyirciye değil de festival yöneticilerine, akademi üyelerine, Alman devletine anlatmaya çalışıyor. Bu yüzden daha edepli olmaya, daha sakin durmaya, anlayabilecekleri dilden anlatmaya davranıyor.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Film Kruger odaklı ilerliyor. Açıkçası bu yola girince de, Neo-Nazi kılıklı adalet sistemini sorgulama konusunda inandırıcılığını yitiriyor. Akın, finali çok iyi çekmiş. Mahkeme sahnelerinde, belli anlarda gaza basmış ve formda gözükmüş. Ama artık dokuzuncu filmini çeken bir yönetmenin acemice görsel numaralar veya karakterler kullanmaması gerekir. Adeta yer yer kamera arkasındayken kendinden geçmiş izlenimi bırakabiliyor. Bunun ötesinde filmin 'Taken' gibi B-tipi serilerden farkı kalmayan noktalanma stratejisi de çok yapay ve anlık siniri gösteriyor. Bu sebeple intikam filmi bayatlığı içinde çeşitli sorular devreye girebiliyor. Terörün özendirilip özendirilmediği, intihar bombacılığının ucunun Kürtlere dayandırılıp dayandırılmadığı da bunlar arasında. Fatih Akın bir kez daha hakim olmadığı bir politik meseleye girince dağılmış.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Paramparça'nın gönülçelen yanlarından biri yönetmeninin karakterlerine ait kültürel kodlara olan hâkimiyeti. Öte yandan Charles Bronson ya da Clint Eastwood filmlerinden miras "Kendi adaletini kendin sağla" meselesine de Akın, öfkeli ve sarsıcı üslubuyla farklı yorum getiriyor. Öte yandan 'Paramparça'yı taşıyan en önemli unsurlardan biri de Diane Kruger. Alman yıldız anne ve eş olarak Katja'nın acısını, öfkesini, çözümsüzlükler karşısındaki kendince çözümünü çok iyi yansıtıyor (Nitekim gösterdiği performansla Cannes'da 'En İyi Kadın Oyuncu' ödülünü kazandı). Kimi eleştirilerden okuduğum kadarıyla Akın'ın filmine ilişkin itirazlar var; özellikle senaryonun zaaflar barındırdığını, inandırıcılıktan yoksun olduğunu iddia edenler çoğunlukta... Ben kendi adıma, adalet mekanizmasını da deşifre etmeye çalışan bu öyküye ve anlatılma biçimine inandım. Zaten Akın'ın akıcı ve seyirciyi içine çekip ana karakterle çarçabuk özdeşleşme fırsatı yaratan rejisi her şeyi hallediyor gibime geliyor. Naçizane kaçırmayın derim...´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Cinayetleri işleyen Nazilerin, Hitler hayran olmaları dışında bir özelliklerini öğrenmiyoruz. Onlar kötüler, o kadar. Politik bir konu depolitize oluyor. Ve ortaya bir intikam hikayesi çıkıyor. Fatih Akın herhalde, adaleti kendi elinize almanız gerekiyor gibi, faşizan bir mesaj vermek istemiyordur. Ama ne demek istiyor anlamak zor. Gerçekte filmdeki Alman Türk/Kürt, karışık aileler de yok kurbanlar arasında. İntikam peşine düşen Alman kadın fikri nereden çıkmış merak ediyorum. Ama bu bir belgesel değil, bir konulu film. Yönetmen de istediği gibi değiştirme hakkına sahip yaşananları. İyi ama sonuç ırkçılığın, faşizmin daha çok teşhir edilmesine ve lanetlenmesine yaramıyor. Aksine üstünün örtülmesine yarıyor. Tuhaf bir intikam filmi çıkıyor ortaya. Bu filmin bu noktalara gelmesi de tuhaf. Fatih Akın da Altın Küre'de ödülünü alırken şaşkınlığını gizlememişti. "Law&Order" dizisinin herhangi bir bölümüne benzetilen bir filmin hakikaten de Oscarlarda ilk dokuza girmesini ve Altın Küre almasını açıklamak zor.´





LABİRENT: SON İSYAN

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu ipe-sapa gelmez öykünün ve bu kapanış filminin iyi yanı, kendisini ciddiye almaması ve sadece oyalayıcı bir aksiyon sunmak istemesi. Bu da başarılmış. Hem de doyurucu biçimde... Böylece, ikinci bölüm gibi kimi sahneleri trende geçen aksiyon gayet akıcı. Gençler sempatik. İlk bölümden beri var olan doktor Ava Paige'de Amerikan bağımsız sinemasının kraliçelerinden Patricia Clarkson yine göz dolduruyor. Ve de ikinci filme dahil olan deneyimli Giancarlo Esposito, Jorge'de tatmin edici bir kompozisyon çiziyor. Ayrıca bu filmde de, önceki bölümlerde olduğu gibi dostluğun önemi, yoldaşlığın yüceliği işleniyor. Aralarından birini kurtarmak için diğerleri neleri göze almıyor ki... Gerçekten göz yaşartıcı bir özveri, hikâyeye iyice yerleşmiş bir duygusallık. Naif, ama etkileyici... Özetle, çok şey beklememek kaydıyla rahatlıkla geçireceğiniz bir 140 dakika vadeden ve bu vaadini tutan bir film.´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... İlk film, sembollerle dolu bir büyüme öyküsü anlatırken ikinci film, distopik bir macera ve kahramanlık öyküsüne odaklanıyordu. Üçüncü filmde de durum değişmiyor... Wes Ball'un yönettiği "Labirent: Son İsyan" serinin aksiyon açısından en doyurucu ve görkemli filmi. Tempolu bir akışı olmasına rağmen süresinin gereksizce uzun tutulduğu söylenebilir. Özellikle şehirde kaos ve yıkımın sürdüğü son mücadele gereksizce uzuyor. İlk iki filmi sevenlere önerilir...

KEREM AKÇA (POSTA): ´... "Labirent: Son İsyan" ("Maze Runner: The Death Cure", 2017) elbette bir üçlemeyi noktalamak için faydalı. Ama 'seriye bağlama' konusunda da ayağını hiç korkak alıştırmıyor. Elbette bilimkurgu dünyasındaki gelişmelerin, siberpunk mimarinin ve insanları sıfırdan programlayan otoritelerin arasında Wes Ball'un inandırıcı gerçekçiliğiyle dolaşıyoruz. Ama uzadıkça 'Açlık Oyunları'nın ('The Hunger Games') finali gibi anlamsızlaşabiliyor. "Labirent: Ölümcül Kaçış", 'kıyamet sonrası fonda oyunlu bilimkurgu filmi' yaratırken "Sineklerin Tanrısı" ("Lord of the Flies", 1963), "Koşan Adam" ("The Running Man", 1987), "New Gladiators" ("I Guerrieri Dell´anno 2072", 1984) ve "Labirent"ten ("Labyrinth", 1986) aldığı parçalarla ada doğasında özgün bir tür sineması örneğine dönüşmüştü. Burada ise işlevsel bir nokta koyma var. İkinci filmin anlamsız 'ara bölüm' halinden daha iyi "Labirent: Son İsyan". Ama yine de dizi mantığına kayarak 'reklamlı dizi finali mi, sinema filmi finali mi?' sorusunu sordurtup 'orijinali yeterliydi' dedirtiyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... İlk iki filmde olduğu gibi yine Wes Ball'un (zaten kariyerinde bu yapımların dışında uzun metraj yok) yönettiği 'Son İsyan', mantık sınırlarını zorlayan bir-iki sahne dışında iyi çekilmiş. Aksiyon dozajı yerinde, yer yer türün klişelerine sırtını dayıyor ve nihayetinde 'İdare eder' ya da 'Fena değil' yargılarını hak ediyor. Seriden üç kitap sinemaya uyarlandı, kalan iki kitabın ('Ölüm Emri' ve 'Virüs Kodu') sinemaya uyarlanacağına dair bir işaret yok, dolayısıyla bu yapımla seriye son nokta da konmuş oluyor...´




SEVGİSİZ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Rus ve de dünya sinemasında emsalsiz Tarkovsky'nin mirasçısı olma misyonunu olabilecek en iyi biçimde yerine getiren yazar-yönetmen Andrey Zvyagintsev'in en yeni filmi, kuşkusuz yılın en önemli yapımlarından... Oscar'da da sona kalan beş yabancı film arasına girmesi, dikkatleri daha da arttırdı... Biraz flu olan, ama yine de yürek yakan bir finalle sonuçlanan, iyi yazılıp çekilmiş, kusursuz biçimde oynanmış bu güzel film, görülmeyi hak ediyor: 1964 doğumlu, 2003'ten beri çektiği az sayıda filmin (Dönüş, Sürgün, Elena, Leviathan) her biri bir başyapıt sayılan yönetmenin son zirvesi olarak.´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... "Sevgisiz", vicdanın uyanışı ve kayboluşu üzerine bir film aynı zamanda... Ayrılık sürecinde tümüyle kendi hayatlarına odaklanan Zhenya ile Boris, oğullarının kayboluşuyla sarsılıyor, acı çekiyor ve ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Ancak Zvyagintsev, sinik bir tavırla zamanın ve koşulların vicdan azabına iyi geleceğini, hayatın bir şekilde sürüp gideceğini ima etmekten geri durmuyor. Tam da bu noktada, final sahnesinde, Rusya ile Ukrayna arasında çıkan olayları, işçilerin çektiği sıkıntıları televizyon başında seyreden Zhenya ve Boris üzerinden meseleyi Rus toplumunun vicdanına kadar genişletiyor. "Sevgisiz" dolaylı yollardan politik bir film. Muhafazakârlığın yükseldiği Rusya'da manevi değerlerin inişe geçtiğini, herkesin maddi açıdan daha iyi bir hayata ulaşmanın peşinde koştuğunun altını çiziyor. Boris'in işyerindeki tutucu uygulamalar üzerinden dinin ikiyüzlülüğü gizleyen bir maske olduğunu da vurguluyor. Alyosha'yı arayan gönüllüler ekibini bir yana koyarsak, 'Sevgisiz' modern toplumları ele geçiren bencilliğin bir dışavurumu... Finalde her şeyin çözüleceği bir film bekleyenler ciddi bir hayal kırıklığına uğrayabilir. "Sevgisiz" insana kendini iyi hissettirecek bir film değil. Tam aksine, yoğun bir sıkıntıyla çıkıyorsunuz sinemadan. Çok iyi bir film seyretmiş olduğunuzu ise daha sonra anlıyorsunuz.´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Zvyagintsev : "Bu filmi, seyirci eve gidip, sevdiklerini kucaklasın diye yaptık" demiş. Niyetin asilliği açık. Sevdiklerimizi kaybetme olasılığını hatırlatarak, onların değerini fark etmemiz sağlanabilir. Ama ertesi gün yine her şey eskisine döner eğer daha derin bir şeyler söylemeyi, karanlığa ışık tutacak bir şeyler yapmayı becerememişseniz. Bence Sevgisiz böyle bir beceriye sahip değil. Yüzeysel bir film çünkü. Ne kadar karanlık bir ton tutturursam o kadar sanatsal olur ekolünden bir film. Hedefine ulaşıyor da; Sevgisiz'in aldığı ödüller her gün artıyor. Oscar'a da aday.... Sevgili sinefil okur, biliyorum yine çıldıracaksın bu yazıyı okuyunca. Sakin ol, bak ne kadar çok seveni var filmin, bir tane de sevmeyen ben olayım, müsaade et. Yalnız değilsin, korkma. Son olarak Sevgisiz'in Daha'yı da hatırlattığını belirtmeliyim. Miras alınan ve devam ettirilen kötülük teması açısından.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Bazı yönetmenlerin sinema serüvenini takip ederken, içinden doğduğu ülkenin kültürünün, günlük hayatının değişiminin izlerini de süreriz. Ken Loach sinemasıyla İngiltere tarihinin geriye dönük 30-40 yılına dair fikir edinmek mümkündür. Asghar Farhadi yalnızca insanlığa dair evrensel öyküleriyle değil, günümüz İran'ının toplumsal dinamikleriyle de tanıştırır seyircisini. Andrey Zvyagintsev de geride kalan on beş yıla sığdırdığı beş filmiyle Sovyetler Birliği sonrası Rusya'sının dönüşünün izini sürüyor ve ülkenin tarihini de yazıyor.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... "Sevgisiz"de Rus toplumunun 'üreme yöntemi' olarak kullandığı 'seks' ve 'iş hayatı'nın kıstırılmışlığı incelemeye alınıyor. İş yerinin neredeyse bir sanayi devriminden kopmuş borularla 'sakillik' sunduğu çok bariz. Bunun ötesinde 'mükemmel çocuk'un da yabancılaştırıcı seks sahneleriyle 'sevgisizce' üretilmesi bize çok tesir ediyor... 'Sevgisiz' kalan Rus toplumu, adeta 'kaybolan çocuk'la birlikte yabancılaşmanın yol açtığı bir 'fabrika üretimi'ni duyuruyor. Yönetmen de sanki "Macera"daki Antonioni misali soyut film modelini, burada 'kaybolan çocuk dramı'na uyguluyor. Film her zaman bu sömürülen konuya dair derinlikli, üzerine düşünülmüş ve en iyi çekilmiş eserlerden biri olarak anılacak. Belki de Eastwood'un Büyük Buhran döneminde bir annenin psikolojisine girdiği ve sinematografik açıdan çarpıcı "Sahtekar"ıyla ("Changeling", 2008) birlikte yeni milenyumda bu formülde yapılmış en iyi yapıt. "Sevgisiz", Zvyagintsev'in büyülü dokunuşuyla zihinlere kazınan sahneler, anlar ve ezgilerle hatırlarda kalacaktır. 'Üretilen çocuk'la bağlantının koparılmasının sinemasını yapıyor belki de. Günümüz Rusya'sının sevgisizliğini sorgulamayı soyut ve modern bir dille uyguluyor. Finalin 'halen aranan çocuk' üzerine kurulması da, Putin ve sistem eleştirisinin belirgin bir göstergesi. Zvyagintsev, böylesi bir politik düzende, sağlıklı bir yaşam sürmenin, sevgi dolu çocuklar yetiştirmenin ve mutlu bir aileye sahip olmanın imkansızlığına dikkat çekerek Rus toplumunu 'sevgisizlik'e mahkum ediyor.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Zvyagintsev filmde aile kurumu, ebeveyn-çocuk iliskisi üzerinden, Leviathan´da tarif ettigi, yeni dünya düzeninin çarkı içinde hayata tutunmaya çalısırken, bencillesen, vicdansızlasan, insani degerlerini yitiren öyle ki, çocuklarını hiçe sayan insanların portresini sunuyor. Fakat Zvyagintsev, dünyada böyle insanlar var iste demenin ötesinde bir seyler söylüyor. Yönetmen bu insanları, günümüzdeki sistemin bu hale getirdigini anlatma gayesinde. Kısaca sert kapitalist sistemin ve ona baglı gelisen teknolojik gelismelerin, insanların sefkat ve merhamet damarlarını kuruttugundan dem vuruyor. Kendi çocuklarımızı feda ettigimiz bir dünyada yasadıgımızı hatırlayor sert bir sekilde. En Iyi Yabancı Film Oscarı´nın güçlü adayı Sevgisiz sarsıcı bir basyapıt ve yılın en iyilerinden. Kaçırmayın derim... ´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Senaryo o kadar incelikli yazılmış ki, sanki her bir adımda öykünün kabukları yavaş yavaş soyuluyor ve bütün bu aşamalarda, seyirci olarak size sunulan bu sinemasal güzelliği adeta sindire sindire hissediyorsunuz. Zvyagintsev filmlerinde güzel kadrajlar, çerçeveler vardır elbette ama bu kez görüntü yönetmeni Mikhail Krichman, sanki daha özel kareler yakalamış gibi. Sinematografik açıdan da Alyoşa'nın aranma sahneleri mesela; çok iyi. Ben morg bölümünden de çok etkilendim; insanın yüreğini burkan bu denli güçlü bir sahne zor bulunur, zor çekilir. Keza Evgeni Galparin'in müziği de çok iyiydi. 'Sevgisiz', belki 'Leviathan' gibi politik bir arkaplanı ilk elden sunmuyor, direkt konuşmuyor ama bu filmin de sosyolojik yanı, ahlaki kaygıları ve çöküşe, kokuşmuşluğa dair gözlemleri çok güçlü. Ve bence asıl önemlisi Rusya'dan hareketle günümüz ilişkileri, insan prototipleri, iş ahlakı, samimiyet göstergeleri, kitleleri avutucu 'sosyal medya' ve adında olduğu gibi 'sevgisiz'lik üzerine çok şey söylüyor. Zvyagintsev külliyatı içinde de en çok 'Elena'yla yakın akrabalık kuruyor... Enfes finalinin de çok şey ifade ettiği 'Sevgisiz', aslında özetle şimdiki zaman ailelerine, "Doğurmak yetmiyor, sevmek de lazım" demeye getiriyor. Adeta bir sosyolog hassasiyetiyle Rus toplumunu masaya yatıran yapıtlarıyla tanıdığımız Zvyagintsev, dışarıdaki kar yağışını bir anlamda ilişkilerin soğukluğuna yönelik bir metafor olarak da kullandığı bu filminde, yılın en iyi yapımlarından birine imza atmış, kesinlikle kaçırmayın derim...´




ÖLÜMLÜ DÜNYA

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... "Ölümlü Dünya"nın kesinlikle gerçekçi bir hikâyesi yok. Yazarların kafalarına göre takılıp "uçtukları" kesin. Senaryo, olay akışı, öykü, bunların hepsi bahane... Maksat, eksantrik karakterler ve durumlar üzerinden seyirciyi güldürmek, eğlendirmek. Komedi, hikâye üzerinden değil, doğaçlama tadı veren diyaloglar ve oyuncuların yetenekleri üzerinden şekilleniyor. Kimisi çok konuşarak, kimisi susarak güldürüyor. Kimisi çok sade oynuyor, kimisi abartıyor. Ali Atay yönetmen olarak Batı usulü suç komedisi ya da kara komediden esinlense de orijinal ve yerli bir işe imza atıyor. Ama orijinalliğin kaliteyi yukarı çektiği söylenemez. Filmin dişe dokunur bir teması, meselesi yok. Atay'ın 2015'teki "Limonata"dan sonra böylesi hafif bir film çekmesi şaşırtıcı... Mizah anlayışı da herkese uyacak cinsten değil. Bazı sahnelerde çok güldüm ama birçok komik durumun zorlama diyaloglarla gereğinden fazla uzatıldığını da düşündüm. Farklı bir yerli komedi seyretmek isteyenlere önerilir.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Yeni milenyumda "Vay Arkadaş" (2012), "Tehlikeyle Flört" (2015) gibi daha zeki kara komedi/soygun komedisi örnekleri gördük. Burada Ali Atay, filmlerinde oynadığı yönetmenleri, Onur Ünlü'yü ve Kemal Uzun'u bile örnek almamış. Aksine en ucuzundan ticari komediyi, 'yetenekli oyuncu' var diye 'kaliteli' zannetmek, birkaç diyalog yazarak mizahın zekisini yapma kaygısına kapılmak üzücü. Üstüne üstlük tarihimizde Kemal Sunal, Halit Akçatepe, Metin Akpınar, Zeki Alasya, Tarık Akan gibilerinin bir araya geldiği, Ertem Eğilmez katkılı 'ekip komedileri'nin (bkz. "Köyden İndim Şehire", "Mavi Boncuk") samimiyeti, kimyası bile aranıyor. Herkesin farklı telden çaldığı tür filminde ortada 'sinematografi' ve 'kurgu' adına bir şey olmayınca TAFF'ın katkısıyla gelen 'prodüksiyon kalitesi' de fayda etmiyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Malum bu türün (sinema jargonuyla söylersek 'janr'), yumuşak fırça darbeleri 90'larda Tarantino tarafından atılmış (belki de hatırlatılmış), sonrasında birçok yönetmenin uğrak yeri olmuştu, daha uçlara taşınmıştı. Ali Atay, meseleyi bizdenleştirmiş ve bir anlamda masayı, yerli unsurlar ve reflekslerle donatmış. Başlarda ritmini ve rotasını ararken ağır ilerleyen film (ya da öykü), hızını adeta kıyıdan uzaklaştıkça buluyor. 'Kara mizah'la yüklü 'Ölümlü Dünya' çok karakterli yapısı içinde 'kiralık katil' mantığıyla klasik aile değerlerini harmanlıyor. Bu bileşim sonucunda da perdeye hem kelime oyunlarına dayalı espriler hem de durum komedileri yansıyor. Kadro da elbette yetenekleri itibariyle tanıdık isimlerden oluşuyor. Ben doğrusu bu toplam içinde, senaryoya da katkıda bulunan Feyyaz Yiğit'i 'biraz daha fazla' beğendim. Hemen her hafta salonlarımıza uğrayan ve 'Komedi' adına yola çıkan ucubelerin yanında 'Ölümlü Dünya' takdiri hak ediyor.´




AMAN DOKTOR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu öyle bir müziktir ki, içinde tüm Akdeniz'in kıvraklığı vardır. Yunan ritimleri kadar Türklerin Orta Asya'dan beri taşıdıkları o hüzün duygusunu sürdüren 'alaturka' nağmelerle birlikte... Yıllar önce (1983'de) Costas Ferris'in Rembetiko adlı unutulmaz filminde de gösterdiği gibi. Ve böylece her müzikli sahne özel bir performansa dönüşür. Arada tipik bizden parçaları da kullanarak: İzmir'in Kavakları'ndan İstemem Babacığım İstemem'e; Ankara'nın Bağları'ndan Harmandalı Zeybek'e; Gel Gel Kayıkçı'dan filme Türkçe adını veren Aman Doktor'a... Ve hepsi otantik Yunan ve Türk sanatçıları tarafından icra edilerek...Ki aralarında bizim popüler grubumuz Cümbüş Cemaat da olmak üzere... Filmin büyük ölçüde Cam'ı oynayan Daphne Patakis'in sırtında durduğu açık. Aynı biçimde deneyimli Fransız oyuncusu, Ermeni kökenli Simon Abkarian da çok iyi. İstanbul'un ise oldukça tatmin edici biçimde kullanıldığı söylenebilir. Bu temalara ve duyarlılıklara ilgi duyanlar için kaçmaz bir film.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Olağandışı 1.50:1 formatı bir vizyon, ama bunun yol açtığı sert gerçekçilik işitsel yapının ve koreografilerin önüne geçerek Gatlif'in en iyi özelliklerini törpülüyor. Bu da ister istemez enerjisini kaybeden yönetmenin hantallaşmasına üzülmemizi sağlıyor. Daphne Patakia da Maryne Cayon da böyle ciddi rolleri kaldıracak seviyede değiller. Yunan Djam'in Türkiye macerası, 'ustalıklı'yı bıraktık, 'oturaklı' bir sinemayla dahi verilmiyor. 'Amatör samimiyeti' dışında hiçbir şeye değmiyor. 'Alt kültür'ün üzerine Gatlif'in yaşlanan kurgucusu 'dinamik bir vurgu' ile gitmediği için barış söylemleri de yerine ulaşamıyor. Böylece Costas Ferris'in "Rembetiko"sundan (1983) sonra rembetikoyu merkeze yerleştiren bir başka film daha 'vasat' ibaresiyle sinema tarihinin yapraklarına adını yazdırıyor.´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN). ´... Djam bana biraz American Honey'nin kadın kahramanı Star'ı hatırlatıyor.Nasıl desem, Star'ın ve Djam'ın yaptıklarını evde denemeyin! Diyeceğim de, yine saldırıya uğrayabilirim. Ne yapalım, kaderde varsa çekeceğiz.Bu özgür kadın fantezisi, bir kadın fantezisi mi, yoksa bana öyle geldiği gibi erkek fantezisi mi? Ya da bu kadar net bir ayrım yapmak mümkün mü? Sonuçta ideolojik aygıtlar kimin elindeyse, egemen fantezileri de büyük ölçüde o aygıtların sahipleri belirlemez mi? Erkek egemen toplumda kadın fantezisi, yalnızca kadın fantazisi midir? Kısacası Gatlif'in Djam'ı özenilesi güçlü bir kadın karakter midir, yoksa, isyankarlığıyla kalpleri de kazanan ama aslen cinsel bir fantezi nesnesi midir? Bir "şey" midir? Sadece sordum. Filmde güzel rebetiko şarkılar var, keşke volümü sonuna kadar açsa seyredeceğiniz sinema salonunun yetkilileri.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Aman Doktor' izlenmesi güzel, o klişe deyimiyle 'İnsanı iyi hissettiren' filmlerden. Djam'ın 'özgür kız' modeliyle uygunluk taşıyan ve öyküye sıkça sızan 'Rebetiko ruhu', ana ve yan karakterlerinin sıra dışılıkları, köksüzlükleri (hatta bir tür vatansızlıkları) ve bütün bu uçlarda gezinme hallerine rağmen neşelerini, hayata olan bağlılıklarını yitirmemeleri, filmi bir anlamda 'Umuda yolculuk' statüsüne sokuyor. Öte yandan can yelekleriyle dolu bir sahne var ki, göçmen dramı hakkında çok şey söylüyor, seyircisinin vicdanına çok şey yüklüyor... Oyunculuklara gelince: Djam'de Daphne Patakia tutkuyu, küstahlığı, ket vurulmazlığı, ritmi, isyankârlığı, asiliği üzerinde toplayan karakterini o kadar içten, üzerine o kadar oturtmuş bir şekilde oynuyor ki, bazı bölümlerde onu perdede büyülenmiş bir şekilde izliyorsunuz. Keza 'Sürgün'ü, Paris'te ya da Midilli'de fark etmez, her daim içinde hisseden Kakourgos'ta Simon Abkarian da çok çok iyi bir kompozisyon ortaya koyuyor...´




ENES BATUR: HAYAL Mİ, GERÇEK Mİ

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Senaryoda Batur'un oyunlarının da gerçeklerinin de üzerine daha fazla emek sarf edilmesi gerekirmiş. Sözgelimi Milos Forman'ın "Aydaki Adam"ında ("Man on the Moon", 1999) Jim Carrey'nin katmanlı hale getirdiği 'herkese oyun oynayarak sürekli ters köşe yapan Andy Kaufman' prototipinin şoke edici sahiciliği, Enes Batur'un 'hayal mi, gerçek mi?' sorusu için devreye giremiyor. Evet, bir 'popüler yol' izleniyor. Ama bunun altı iyi doldurulamıyor. Her şeye rağmen sosyal medyadan yedinci sanata geçenler arasında; Barbaros Dikmen, Cem Gelinoğlu, Halil Söyletmez ve Melih Abuaf-Fırat Sobutay-Alper Rende ekibinden sonra Enes Batur da kendi yolunu çiziyor. Bu açıdan 'YouTuber filmleri' furyasına, 'bireysel başarı hikayesi' ve 'mesaj kaygısı' ile adını yazdırıyor.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Kamil Çetin´in yönettiği Enes Batur Hayal mi Gerçek mi? vasat altı bir film. Ama bu beceriksizlikten mi kaynaklanıyor işte ondan emin değilim. Şimdi elinizde bir fenomen ve onun bir başarı hikayesi var... İyi bir senaristin ve yönetmenin elinde bu hikaye eli yüzü düzgün bir filme dönüşebilirmiş. Ama işte öyle bir şey amaçlanmamış.
Açıkçası TV´deki dizilerin senaryo, yönetmenlik, oyunculuk ve görüntü yönetmenliği standartı bile filmdekinden çok daha iyi. Mesela bir sahne: Enes Antalya´dan uçakla İstanbul´a gelirken bir uçak kalkış görüntüsü çekilmemiş, stok görüntü kullanılmış. Başka bir özensizlik. Doğum günü pastasının üzerinde "İyiki doğdun" yazıyor. Böyle bir sürü özensizlik var filmde.
Madem Enes Batur popüler, onun bu popülerliğini sinemaya taşınmaya karar veriliyor ve onu samimiyetle takip eden insanların da bu filme gideceği düşünülüyor, peki bu samimi hayranların karşısına bu özensizlikle çıkmak niye? Kıymetsiz mi bu insanların sevgisi, ortalama bir özeni hak etmiyorlar mı?.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Enes Batur: Hayal mi Gerçek mi?' belki kategorik olarak komedi sınırları dahilinde değil ama meselesinin beyazperdeye yansıması benzer bir refleksin ifadesi. Enes Batur, en çok takipçili (5.8 milyon) YouTuber'mış. Huzurlarımıza gelen film de, "Eh, tabii ki böylesi bir potansiyeli bir de sinemada değerlendirmek gerek" mantığıyla çekilmiş bir yapım. Zaten öykü de var olan bir değerin sistem tarafından 'meta'ya dönüştürülmesi sürecinde 'özne'nin özünü kaybetmesini anlatıyor. Aslında hikâye çok bildik: Şöhretle birlikte geçmişini, geldiği yeri unutan insanlar... Enes Batur, asosyal bir ergen, YouTube'u keşfediyor, kısa zamanda iki arkadaşıyla birlikte şöhrete kavuşuyor, okulda kendisiyLe dalga geçen şımarık çevresini terk edip aşk hayatında da 'doğru insan'ı buluyor amma velakin şöhret onu memleketi Antalya'dan İstanbul'a taşıdığında sistemin 'kirli' elleri, saflığını bozuyor vs. Film daha çok belli bir yaş grubuna seslenen ama sinema adına hiçbir şey sunmayan sıradan bir çalışma. Önemli olan sinema değil ki, hayranlarının onu perdede görmesi derseniz mesele yok tabii ki. Ama biz, 'Enis Batur kuşağı' olarak 'Teşekkürler, almayalım' diyelim! Ayrıca Antalya dolaylarından daha gerçekçi bir gençlik hikâyesi için Emre Erdoğdu'nun 'Kar'ını tavsiye edelim...´




COCO

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Pixar'ın yeni animasyonu "Coco", hikayesini Meksika kültüründen alan hem eğlenceli hem duygusal olmayı başarabilen bir film. Animasyonun dev stüdyosu Pixar'ın yeni filmi "Coco", köklerini Meksika kültüründen alan sıcak ve duygusal bir film olarak yılın en sevilen animasyonlarından biri olmayı hak ediyor... Film, Pixar'ın her animasyonuna yansıyan teknik üstünlüğünün renkli bir dünyayla birleşimi. Meksika kültüründen beslenen senaryo, güçlü ve duygusal bağ kurulabilecek karakterler ve müzikleriyle zorlanmadan izleyicisinin sevgisini kazanıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Coco', her Pixar yapımında olduğu gibi renkli, içinde kaybolmaktan zevk alınacak görsel bir dünya sunuyor. Öte yandan yine her Pixar filminde olduğu gibi metin zekice göndermelerle (Frida Kahlo gibi), referanslarla donatılmış. Ayrıca Miguel'in görünenin ardındaki gerçekle yüzleşmesi ve kendi mitini yıkması gibi temalar da, sadece minikler için değil yetişkinler için de hayata dair meseller içeriyor. Bir de 'Öte dünya'da varlığınızı sürdürmek için bu dünyada sizi hatırlayacak kişiler olması gerekiyor türü bir hatırlatması var filmin. Öykünün aile bağlarına yaptığı vurgunun da altını çizelim. Sözün özü 'Altın Küre'de 'En İyi Animasyon' dalında ödüle uzanan 'Coco', türünde yılın en iyi yapımlarından diyebiliriz.´





THE POST

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film kaçınılmaz olarak konuşmalara dayanan, geveze ve basın mesleğine yaslanmış bir yapım. Ama ne yapım!...Kim demiş gerilim sadece aksiyondan, fantastik öykülerden ve üstün-adamlardan yayılır diye! İşin içinde gerçek ustalar olunca, gerilim Washington'un up uzun gazete yönetimi salonlarından, Beyaz Saray'dan loş odalara uzanan buluşma mekanlarından da çıkıyor. Ve bize o denli uzak bir coğrafyada ve eskice bir tarihte geçen bu hikaye, sonuç olarak bize ve de günümüze öylesine yakınlaşıyor ki... Ve filmin finalinde, sadece bir yıl sonra patlayarak Nixon'un sonunu getirecek olan ünlü Watergate skandalini haberleyen bir cümle var. Rakiplerini gizlice dinlemeye alan bir başkan imajı yine basın aracılığıyla (ki yine Washington Post idi!) deşifre edilmiş ve bu başkana görevini bıraktırmıştı. Onun filmini de unutmadık: All The President's Men- Başkanın Adamları. Ki iki gazeteciyi Dustin Hoffman ve Robert Redford oynamışlardı. Ben Bradlee ve Kay Graham yine işbaşındaydılar: Jason Robards ve Lindsay Crouse'ın oyunlarıyla... O filmden tam 42 yıl sonra, bize öncesini sunan bu yeni yapım da son derece ilginç. Burada en çok Tom Hanks ve Meryl Streep ön plana çıkıyor. Özellikle Streep için son yıllardaki en başarılı oyunu denebilir. Türk aydınları olarak bu filmi mutlaka izleyin ve izletin. Çünkü içerdiği tüm mesajların bizler için daha da önemli olduğunu düşünüyorum.´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... "THE Post" medyanın yönetenlerin değil, yönetilenlerin haklarını savunması gerektiğine inanan ve mesleki dayanışmayı her şeyin önüne çıkaran, tarih dersi tadında bir gazetecilik filmi... Erkeklerin kahraman olduğu bir dünyada, doğru olanı yapmaya çalışan Graham karakterinde Meryl Streep'in yorumu ince ve ustalıklı... Graham'i seyirciye sevdirmeye ya da "kesinlikle doğru olanı yapan" algısı yaratmaya çalışmıyor. Tam tersine, onu erkeklerin dünyasında tek başına kalmış, kafası karışık bir kadın olarak yorumluyor. Steven Spielberg her zamanki gibi hikâyeye ve filmin anlamına hizmet eden, gereksiz süslemeler ve zorlamalardan uzak bir anlatım tutturuyor. Karakterler arasındaki ego çatışmalarını derinlemesine işleyerek durağan öyküyü, tansiyonun giderek yükseldiği, hızla akıp giden bir film haline getiriyor. Görüntü yönetmeni Janusz Kaminski'nin özellikle iç mekânlarda sağlam ve özenli bir iş çıkardığı "The Post", sadece haftanın değil, yılın da en iyilerinden biri olmaya aday.´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Spielberg'in "The Post" filminde de asıl sorunun Vietnamlılara neler yapıldığı, Amerikan'ın neden başka bir ülkenin topraklarına gidip savaş açtığı ve milyonlarca Vietnamlıyı öldürdüğü, sakat bıraktığı, Vietnam toprağını "agent orange" gibi kimyasallarla zehirlediği değil. Sorun öncelikle savaşın kazanılamaması ve kazanılamayacak olduğu bilindiği halde sürdürülmesi ve Amerikalı gençlerin bu uğurda harcanması. Filmin ahlaki sorunu bu dar çerçeveye hapis. İdeolojik perspektif, kapitalist saldırganlığı sorgulamak değil de sistem içindeki "kahramanları" ve "kötüleri" ayırmak olunca ortaya, "The Post" çıkıyor. Nihayetinde bir zamanların Amerikan sistemine bir övgüden başka bir şey değil "The Post". Kazanan yine Amerika oluyor... İyiler kazanıyor diyeceğim ama bu ne biçim kazanmaksa, kendisini geliştiren ve artık daha az engelle karşılaşarak yöneten kapitalist devlet oldu. Gazeteler ise artık eskisi kadar önemli değiller. Hiçbir şey ortalığı sallamıyor, hiçbir skandal başkan devirmiyor. Devirseydi Assange'lar, Snowden'ler bugün fareler gibi yaşıyor olmazlardı. Yine de dönemin "cesur" gazetecilerine şapka çıkaralım! Yaptıkları iş cesaret istiyordu. "The Post" kanımca vasat, bakış açısı son derece sınırlı, kahramanları derinlikten yoksun, zaman zaman sıkıcılaşan bir film. Ama seyre değer yine de. Washington Post'a gelince, düzenli okumuyorum ama sahibinin sesi tarzı bir gazete işte, yani kapitalist sınıfın gazetesi. O sınıf içinde tercihleri olabilir ama bu tercihler Amerikan çıkarlarını tehdit etmez, edemez.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Var olmak için devlet ihalelerine, beleş arsa tahsislerine, kamu mallarının yağmalanmasına ihtiyacı olmayan bir sermayenin bu tür kararlar alırken görece daha özgür hareket edebildiğini gösteriyor film bize. Tam da bu yüzden Türkiye'de ana akım medyadaki hiçbir patron iktidarları kızdırmayı göze alamıyor. Çünkü onlara medya patronu yapan sermayenin devlet olanaklarını kullanarak, kamu mallarını yağmalayarak ve iktidarların göz yummasıyla azınlık mallarına çökerek kazanıldığını çok iyi biliyorlar. Bu bakımdan Kay Graham, iktidarı kızdırmaktan daha çok McNamara ile yılara dayalı dostluğunu kaybetmek kaygılandırıyor. "Amistad" (1997) ve "Lincoln" (2012) gibi filmlerde ülkenin kurucu yasalarına olan güvenini dile getiren, "Amerikan Rüyası"na inanmaktan vazgeçmeyen Steven Spielberg'in bu halkaya eklenecek yapımı olarak kayıtlara geçecektir "The Post". Bu iki filmde olduğu gibi burada da ülkenin kuruluş ilkelerine ve Anayasası'na referanslarla bir kez daha ABD'yi taltif etmekten geri durmuyor. Ama öte yandan mesleki dayanışmanın önemi ve gazetecilerin devletin değil kamunun çıkarını gözetmesi gerektiği gibi mesleğin evrensel ilkelerinin altını kalınca çiziyor. Ve medya-sermaye-devlet ilişkileri konusunda da üzerine kafa yorulmayı hak eden malzemeler sunuyor.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Gazetelerin hükümetle, başkanlarla yakın temas içinde bulunduğu ortamda (ki The Post Beyaz Saray'la aynı eyalette) The Post'un kendi ilkelerinden vazgeçmediği derslik tablo, iki püf noktasıyla iyi yansıtılıyor. Birincisi gevezelikten öteye geçemeyen "Spotlight"ın (2015) sadece ortak senaristi Josh Singer'ın, ikincisi ise son filmlerinde zamana adapte olamayan kurgucusu Michael Kahn'ın yanına daha genç bir ortak montajcının eklenmesi. Başı sonu arasındaki tutarlılık dahi siyah-beyaza kaykılan katmanlı gri dokuyu besliyor. Yönetmen Pentagon belgelerinin yayınlanma şekline dair bütün sırları aralarken olayın The Times yüzünü de merak ettiriyor. Ve de "Başkanın Bütün Adamları"nın enerjik, sarsıcı, aydınlatıcı, kilit ve feminist ön bölümünü duyuruyor. Kendi kariyerinin en iyi 10 filmi arasına da bir ekleme yapıyor. "The Post", demokratı cumhuriyetçisi fark etmeksizin üstten kimlerle ilişkiye girerse girsin kendi ahlak anlayışından vazgeçmeyerek 'gerçekler'i yansıtmakta 'lider' ve 'öncü' olmuş bir gazetenin azmini etkileyici bir filmle taçlandırıyor.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... The Post gücünü gerçek hikayeden alan filmlerden. Spielberg, 70´lerin atmosferini yaratarak, klasik anlatıyla, senaryonun sadeliğine ve oyuncu performanslarına bel bağlayarak tempolu bir film koyuyor önümüze. Meryl Streep, Graham rolüyle kendi çizgisinin üzerinde bir performans sergilerken Tom Hanks bize hep anlatılagelen inatçı, kararlı, biraz ukala ama karizmatik bir Bradlee portresi çiziyor. Eğer bu portre tatmin edici bulunursa Hanks için Oscar günleri başlayabilir.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Film ana eksen olarak Graham ve Bradlee'nin aralarındaki ilişki üzerinden hareket ediyor. Ancak gazetenin heyecanlı koridorlarından, Kay'in düzenlendiği ve siyasilerin boy gösterdiği partilere, kaynak bulma telaşından basıp basmama ikilemine uzanıyor. Bu dallı budaklı yapıda Spielberg'ün kamerası bir an odağını yitirmiyor. 1970'lerin ruhunu, mürekkep kokusuna kadar hissettiriyor. "The Post", Watergate Skandalı öncesi geçen olaylarda bu gazetecilik başarısını merkeze alan başyapıt "Başkanın Bütün Adamları / All The President's Men"in (1976) dünyasını özleyen izleyicinin hasretini gideriyor. Spielberg, yönetmenlikteki ustalığını gazetecilik etiği ve bunun toplumdaki önemini vurgulayan bir hikayenin hizmetine veriyor. Spielberg, 1970'lerde bir kadınlık konusuna ise Graham üzerinde özel bir önem veriyor. Filmin bu konuları romantize eden tonu ele aldığı konulara duyulan hayranlık nedeniyle filme yakışıyor. Hanks ve Streep başta olmak üzere tüm oyuncu kadrosunun etkileyici performansları da eklenince yılın en dikkate değer filmlerinden biri ortaya çıkıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Dönemin başkanı Richard Nixon'ın sonunu hazırlayan 'Watergate Skandalı'na da zarifçe bağlanan Spielberg'ün filmini kıymetli kılan bir başka yan daha var: Gazeteciliğin eski ve zahmetli yollarını hatırlatmak. Sosyal medya yok, cep telefonları yok, bilgisayar yok, mail yok, yok da yok... Yerlerine çevirmeli telefonlar, daktilo, dizgiciler, sadece işleve hizmet eden basit tasarımlı mobilyalar, uzun favoriler ve yakalar var. Tabii serbestçe sigara içilen gazete binaları (!) ve en önemlisi mesleğe, haberin kutsallığına inanç var... Bu 'retro' hava bile 'The Post'un gönlümüzde bambaşka bir yere oturmasına vesile oluyor ve filmi, hem dönem hem de atmosfer bakımından 'Başkanın Bütün Adamları'yla ('All the President's Man') birinci elden akraba yapıyor... Bu arada 'The Post'un popüler kültürün hafızasıyla ilk tanışmasının ardından özellikle 'yerli' sosyal medyada sürekli 'Spotlight'la kıyaslaması yapıldı. Bu bir dijital kuşak refleksi mi bilemem ama ikisinin de ayrı güzellikleri, ikisinin de tarihe ayrı not düşmüşlükleri var. Ortak parantezleri ise gazeteciliğin her dönemde meşakkatli olduğunun altını çizmeleri... Sonuç? 'The Post', gazeteciliğin çok zor koşullarda sürdürüldüğü memleket ortamımıza da o kadar çok şey söylüyor ki. Kesinlikle kaçırmayın.´




DELİHA 2

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Deliha tavırları yer yer kaba olsa da iyi niyetli ve çocuksu biri. Girdiği ortamlarda önce yadırganıyor ama o çocuksu tavırlarıyla olayları lehine çevirmeyi biliyor. Gupse Özay da Deliha´nın o yadırganma halinden komedi devşiriyor. Sonra her koşulda Deliha´nın saflığı işin içine giriyor ve her türlü olaydan o haklı çıkıyor. Sadece kendini değil çevresini de düşündüğü için onun delilikleri, ergen halleri kabul edilebilir sınırlar içinde kalıyor. Bu sınırlar içinde komik bir filmin lokomotifi olabiliyor Deliha. Fakat bu filmin bir başka iddiası daha var. O da Özay´ın yönetmenliği. Bu tür komedi filmlerinin temel sıkıntısı iyi bir sinematografi ortaya koyulamaması. Özay da ilk yönetmenliğinde benzer bir sıkıntı içerisinde. Bunu da belirtelim.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... İlk filmde anca yan oyuncular (Zeynep Çamcı, Cenk Durmazel) devreye girdiğinde bir 'kalite' sözü verilebiliyordu. Burada ise Eda Ece'den Aksel Bonfil'e uzanan tüm oyuncu kadrosu bir renklilikle oyuncu yönetiminin bir parçası oluyor. Bu enerji, filmi izlenesi bir 'yemek komedisi'ne dönüştürüyor çoğu zaman. Komedide kadın yönetmen bulmak zor. Bu sebeple Özay'ın üçlü kurgucu ekibinden ve Baruönü'nün filmleriyle çıkış yapan görüntü yönetmeni Jean-Paul Seresin'den beslenmesiyle aslında bir görsel emeğini es geçmemeliyiz. Zaman atlama için yapılan uyum kesmeleri birçok sahnede akıcılık getiriyor, devamlılık kurgusu da 'mizah'a uygun bir şekilde kullanılıyor. Elbette kadrajları kaçırma gibi ilk film acemilikleri var. Ama onları da 'bu iyi niyetli yükseliş'in içerisinde olağan hatalar olarak görmek gerek. "Deliha 2", bir "Görümce"nin (2016) seviyesinde olmasa da serinin içinde Yeşilçam usulü 'yeni bir başlangıç'a işaret ediyor.´




DAHA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Daha önce Orman adlı ve yine göçmen sorunu üzerine bir kısa filmde bir araya gelen Hakan Günday ve Onur Saylak, bu yeni işbirliğinde zirveye çıkıyor. Filmin olgun anlatımı, akıcı sinema dili, müthiş görselliği, bunun bir ilk filmi olduğunu bilince daha da şaşırtıcı oluyor... Filmin yarattığı etkide oyuncuların da büyük payı var. Babada Ahmet Mümtaz Taylan, kuşkusuz hayatının rolünü oynuyor. Üstelik perdede yaratageldiği kişilerle yüzde yüz ters düşen, sanki kötülüğün cisimleşmesi haline gelen bir rolde...Hayat Van Eck kaynaklara göre "Hollandalı bir baba ve aslen Ankaralı bir annenin çocuğu olarak Amsterdam´da doğup altı yaşına kadar Hollanda´da yaşadıktan sonra ailesiyle İzmir´e taşınmış ve burada büyümüş". Doğrusu gerçek bir yetenek karşısındayız. O yumuşaklıktan bir anda sertliğe fırlayan bakışlarıyla, giderek zirveye tırmanan öfkesini başındaki eski bir miğferle ayna karşısında, yemek pişirirken ya da dans edip 'rap' tarzı şarkı söylerken belirtiyor: "Hadi bak baba, Gaza burda... Bana bin vur, bir say... Bir, ki, üç, dört yetmez...Yetse de gitsek...Alayını si...k...Hadi baba, kafama kafama, bin vur, bir say" gibi sözlerle haykırırken, ... Kolay unutulacak sahneler değil bunlar. Sanki genç bir çocuğun acımasız bir faşiste dönüşmesi. Hayat'a içten bir 'hoş geldin' diyelim.´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... "Daha" yönetmenliği ve Ahmet Mümtaz Taylan'la Hayat Van Eck'in oyunculuklarıyla öne çıkan bir film... Mültecilik gibi çağımızın önemli sorunlarından birinin, Gaza'nın babası gibi kötü adam karakterleri üzerinden ele alınması şüphesiz etkileyici olabilir. Oluyor da... Ancak bu tür zorba ayrımcılar, ırkçılığının farkında olmayan insanları daha da rahatlatıyor. Oysa asıl sorun, kibarlıkla kamufle olmuş, merhamet gösterileriyle karışmış ve gündelik hayatın her alanına sinmiş kibar ayrımcılıklar değil mi?(

KEREM AKÇA (POSTA): ´... "Daha"da Onur Saylak, 'güçlü bir hikaye'den destek alarak sarsıcı bir buhranın sinemasını yapmış. '15 gün sonra daha', '27 gün sonra daha' gibi aralar aslında es verilen 'mahkumiyet' sürecini simgeleştiriyor. Filmde bu yoldan ilerleyen bir yapı var. Bir çeşit anti-hapishane filmi damarı gibi. Ataerkil Türk toplumuna saplanmış asap bozucu baba-oğul ilişkisi, 'göçmen kaçakçılığı'nın sancılarıyla nefes alıp vererek 'defolu' hale geliyor. Ahad karakteri, sanki Yunan mitolojisinde şarap, bereket ve uyuşturucu tanrısı olarak bilinen Dionysus'u temsil ediyor. "Daha"nın göçmen kaçakçılığına yorumu, 'aşağıdakiler-yukarıdakiler'in çok ötesinde. Buradan canlananlar, bize renk filtreleriyle soyut bir etkileşim veriyor. Haliyle, 'şiddet'ten, 'tecavüz'den beslenerek körelen bir 'baba-oğul' ilişkisi çıkıyor karşımıza. Bir ucu da kutsal bir yuvanın çok ötesine geçip 'defolar'dan beslenen yarı-profesyonel bir 'usta-çırak ilişkisi gerilimi'ne kayıyor...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Hakan Günday'ın aynı adlı romanından uyarladığı bu ilk filminde Saylak, oldukça etkileyici bir dünya kurmanın ve bu dünya içinde hem baba-oğul hem de ikilinin göçmenlerle ilişkisi üzerinden meselelere derinlikli bir psikolojik bakış atmanın üstesinden geliyor. Filmin sert (öfkeli bakışı anlamında değil, üslup anlamında söylüyorum) ve yer yer bazı noktalarda altı çizili bir dili var. Tabii bu bir tercih; Saylak'ın bundan sonraki yönetmenlik yolculuğu nasıl biçimlenecek, üslubu nereye evrilecek; göreceğiz. Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: 'Daha' kendi yolunda, olgun ve derdini aktarmada başarılı bir film. Karakterleri canlandıran isimlere gelince: Babada izlediğimiz Ahmet Mümtaz Taylan zaten ustalığı bilinen bir oyuncu, karakterinin kötücüllüğünü yansıtmada gayet iyi. Filmin asıl keşfi Gaza'da izlediğimiz Hayat Van Eck. Umarım bu genç yetenek kendisini ileriye taşıyacak doğru projelerle yoluna devam eder... Finali itibariyle bizi 'Armut dibine düşer' çizgisine taşıyan 'Daha', sezonun üzerinde konuşulmaya değer yapımlarından biri, kaçırmayın...´

SUNGU ÇAPAN (CUMHURİYET): ´... Önceleri okumayı düşleyen, umutları olan, iyi niyetli, masum bir ergenken hikâye geliştikçe giderek babasına dönüşerek finalde değişim geçiren Gaza'nın, seyirciyi iyilik-kötülük, vicdan-ahlak bağlamında doğrudan yönlendiren anlatıcı sesi eşliğinde izlediğimiz "Daha" gücünü, incelikli buluşlar -geçişlerle sürükleyici kılınmış, akıcı anlatımı ve etkileyici hikâyesi kadar usta kameraman Feza Çaldıran'nın nefis kadrajlarıyla özenle bakılıp seçilmiş mekânları ve cuk oturmuş dekor-sanat yönetiminden alan, fon müziğiyle de desteklenmiş, sıradışı bir görselliğe sahip, yılın kaçırılmaması gereken ilk önemli yerli filmlerinden biri izlenimi bıraktı bende sonuçta. Baştan sona azalmayan bir ilgiyle seyredilen, sert ama güçlü bir sinema duygusuna sahip ve iz bırakan nitelikte bu "Daha"yla sinemamızın söylecek sözü olan, vizyon sahibi, geleceği parlak, umut veren, yeni bir yönetmen kazandığı rahatlıkla söylenebilir şimdiden.´




RUHLAR BÖLGESİ: SON ANAHTAR

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Üçüncü filmde medyum karakterine yoğunlaşma vardı. Bu da az çok bir 'ön bölüm' vizyonu ortaya koymuştu. Burada onun devamını yani 'gereksiz uzatılmış bir hikaye'yi izliyoruz. Yeni gelen Adam Robitel seriye bir şey katmamış. Aksine Rainier üzerinden geçmişte açılan ve 2010'a sıçrayan 'öykü' biraz oyalıyor. Ama görsel yapıda renk tutarlılığı üzerine bile uğraşılmamış. İlk filmin seriye kattığı mat renkler unutulunca Wan'ın mirası da sömürülmeye başlıyor. Ama yönetmen, artık yapımcılık koltuğuna abone olduğundan buna itiraz etmeyebilir. Yani bu 'danışıklı dövüş' her açıdan gereksiz bir 105 dakika temsili.´




ARİF V 216

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film 'dakka başı bir espri" temposuyla başlıyor. Ve o bilim-kurgu havalarına girip fantastik zırhı giymiş serüvenin aslında son derece 'alaturka' bir iş olduğunu bize sürekli hatırlatıyor. Arada 'fantastik espriler' de yaparak... Örneğin Arif, tüm o uzak/uzay serüvenlerinden eşyanın toplandığı dükkanında bir sipariş alıyor: "Sizde ilk aya inen insanın ayak izi var mı?" diye soran..."Evet, var" diyor. Karşısındakinin yanıtı: "Peki, 44 numarası var mı?"... Filmin komedi olarak çok doyurucu olduğunu söyleyemem. Bir yerden sonra tempo düşüyor, tekrarlar başlıyor, espriler seyreliyor. Karakterler yeterince geliştirilemediği gibi, ilişkiler de tökezliyor. Ana kişilerde bile: örneğin Arif'le 216 ya da 216'yla Pembeşeker arasında olup bitenler sanki bir yerde tıkanıp kalıyor. Ya da aslında en sağlam kompozisyonlardan biri olan Zeki Müren bile giderek kıskanç, bencil bir kişiye dönüşüyor. Ve genelde ilk başlardaki kahkahalarımız giderek azalıyor. Keşke film bu kadar uzun (130 dakika kadar) olmasaydı... Sonuç olarak eğlenceli bir film. Ama bence ne üçlemenin en iyisi, ne de Cem Yılmaz güldürüsünün kaymağı...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Hem komedi hem de nostalji unsurlarının fazlalığı zaman zaman akamete uğratıyor filmin etkisini. Bir duyguyu tam olarak yaşayamadan yeni bir duyguya doğru sürükleniyor seyirci. Dolayısıyla bir önceki sahnedeki duygu tam oturmadan yeni bir durumun içinde bırakılmak yorucu olabiliyor. Bunun, komedi ve dramanın zamanlamalarının farklı olmasının yarattığı bir karmaşa olduğunu düşünüyorum. Komedide seyirciye belirli aralıklarla güleceği bir malzeme sunmanız gerekiyor, aksi halde filme ilgisini kaybetmesi söz konusu. Dramada ise seyircinin yarattığınız duygunun içine girebilmesi ve tam olarak hissedebilmesi için ona biraz zaman tanımasınız. Filmin bu melez hali, zaman zaman iki alanın birbirine girdiği, zamanın bir hızlanıp bir yavaşladığı periyotlar ortaya çıkarıyor. Bunun biraz sersemletici etkisi olduğu kesin. Hikâyeyi ve olay örgüsünü biraz daha sadeleştirip, filmin süresini biraz kısaltarak bu yoğunluk azaltılabilirmiş gibi sanki. Arif v 216, bugünün popüler kültür imgelerini geçmişin popüler kültürünün içinde yeniden harmanlamasıyla bile dikkate değer bir yapım. Bu alanda çalışanlar için önemli verilerle dolu bir kaynak olarak da görülebilir. Kendisi de popüler kültürün güçlü bir parçası olmaya aday bir filmin, popüler kültürün yapısıyla bu kadar oynaması, iki farklı zamanı birbirinin içine geçirmesi; iki dönemin kavramlarını, dilini, estetiğini karşılaştırması/ aynılaştırması üzerine ayrıca kafa yorulması gereken bir durum kanımca.´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Arif v 216'nın yaklaşık ilk 1 saati, çok komik. Yılmaz, komikliğinin zirvesinde, espriler şahane ve her şey çok hızlı akıp gidiyor. Filmin sonrası ağırlaşıyor bir miktar. Espriler azalıyor, entrika, macera şu, bu artıyor. Fakat yine de çok başarılı bir Zeki Müren (Çağlar Çorumlu) taklidi filmi kurtarıyor. Doğrusu, "Arif v 216"nın da libidosunun çok güçlü olduğunu söyleyemeyeceğiz. En fazla 2 robotu elele sahilde koşarken görüyoruz; eski Türk filmlerinde bile ondan fazlası vardı. Cem Yılmaz filmlerinin yüksek prodüksiyon standartları Arif v 216'da da var. Hatta galiba en başarılı prodüksiyon tasarımı bu filmde. Bunun bedeli bir miktar reklama maruz kalmak oluyor ama katlanıyoruz artık. Filmin sonunda Arif'in tiradında dediği gibi... eeee, şey, ne demişti Arif hakikaten yahu?´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... "Arif V 216", Yılmaz'ın ilham kaynaklarından Sadri Alışık'tan Zeki Müren'e, Ajda'dan Ayhan Işık'a iyi fakirler ve kötü zenginlere uzanan birçok bilindik şahıs ve kalıp üzerinden referanslarla dolu bir film. Espriler bunlar üzerinden hızla ve akıcı bir şekilde ilerlerken, "iyi insan olmak"la ilgili melankolik bir tonu da arada kendisini gösteriyor. Oyunculuklar başarılarıyla dikkat çekerken, Cem Yılmaz'ın izleyicisine her zaman vadettiği yüksek yapım şartlarını, dönem atmosferinden kostümlere görüntü yönetiminden setlere bir kez daha görüyoruz´.

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Cem Yılmaz senaryosunu yazdığı Arif V 216´da diğer filmlerine göre, anlattığı hikayeyi bütünlüklü bir şekilde öne çıkarıyor. Mizahını da katman katman bu hikayenin üzerine inşa ediyor. Her katmanda farklı bir mizah var. Arif´in o G.O.R.A.´dan bildiğimiz durum komedisi bir katman. İkinci katmansa eskiye özlemle ilgili... Yeşilçam´ın değerlerine saygı ve popüler kültürümüze dair göndermeler, bu kültürden yararlanarak üretilen mizah da başka bir katman...Zeki Müren´i (Çağlar Çorum muhteşem oynuyor) hikayeye karakter olarak dahil etmek, Sadri Alışık´ın (Mert Fırat çok yakışmış) Turist Ömer tiplemesinin ortaya çıkışını oğlu Kerem Alışık´ı kullanarak anlatmak, Ajda Pekkan´ın hiç bilinmeyen bir şarkısını bulup çıkarmak, Barış Manço´nun şarkı sözlerinden, Tarkan´ın starlık personasından espriler üretmek müthiş buluşlar... Hatta yer yer Yılmaz kendi personasıyla bile dalga geçiyor, Ozan Güven ya da eski eşi Ahu Yağtu ile ilişkisinden bile mizah üretecek kadar cesur davranıyor...
Yani işin senaryo kısmında Cem Yılmaz iddia ettiği gibi en iyi ve naçizane en olgun, bütünlüklü işine imza atıyor.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Tarkan, Mustafa Sandal sesiyle 60´ları coşturan, Zeki Müren taklitçisi Arif Işık, 'rekabet komedisi'ne bir '90'lar tonu' da katarak mizahın çeşnisini arttırıyor. Algöz-Yılmaz ikilisi yine harikalar yaratıyor. Ama bu, Yılmaz'ın zaman zaman tekrara kaçmasına, belden aşağı esprilerle kolay yolu seçmesine engel olamıyor. Filmin süresinin iki saati aşmasının hikaye üzerinde olumsuz bir etkisi var. Filmi asıl anlamlandıran, çok yönlü görsel ve sözlü göndermelere uzanan serüven ile 'Yeşilçam'a yapılan nostaljik zaman yolculuğu'... Cem Yılmaz, "Zaman Makinesi 1973"te (2014) ucuzcu Yeşilçam kafasıyla yapılamayanı beceriyor. Fakat 'kör kız klişesini ti'ye alma' geleneği biraz 'eski' kalmış. Bu konuda Onur Ünlü'nün "Acı Aşk" (2009), "Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok" (2017) gibi yetkin, kalıcı ve özgün işlerini hatırlatmakla kalıyor. "Arif V 216", günümüzün kargaşa içindeki Türkiye'sini topa tutuyor. Yeşilçam'ın sakin, duyarlı, samimi ve vefalı yıllarında yaşayabilme ihtimalini sevdiriyor. Cem Yılmaz, Sorak'tan sonra Baruönü gibi başarılı bir yönetmeni bulunca projeyi 'Hollywood damarı'yla servis edebiliyor. Aksesuarlar, kostümler ve yapım tasarımı çalışması filmin renkli evrenini inşa ederken, yerli sinemamız oyuncaklarıyla her daim hatırlanacak kahkaha garantili bir sinema karnavalına kavuşuyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Filmin bakış açısı ve vurguları da kayda değer toplumsal okumalarla dolu. 'G.O.R.A.' ve 'A.R.O.G.'da Arif, pragmatist, menfaatleri doğrultusunda hareket eden, uyanık, yer yer tatlı, sevimli bir üçkâğıtçı tiplemesiydi. Burada ise aynı karakterin artık duygusallaştığını, kalbiyle hareket ettiğini, romantik bir çizgiye taşındığını görüyoruz. Önceki iki film uzayda ve Yontma Taş Devri'nde geçerken 'Arif v 216', artık özlemini duyduğumuz, kutuplaşma gibi bir belaya bulaşmamış, iyi insanların sadece sinemada olmadığı bir ülke özleminde dolaşıyor. Yani bir bakıma biz 2017'de, 'Distopya'da yaşıyoruz, 1969'un Türkiye'si 'Ütopya' olmuş. Aslında 'Arif v 216'nın tarif ettiği adres, çocukluğumuzu, gençliğimizi, masumiyeti aradığımız ve bulduğumuz 'Arzu Film ekolü'ne ait filmlere yakın, sadece tarih olarak birkaç yıl öncesinde geziniyor. Ya oyunculuklar? Ana karakterleri canlandıran Cem Yılmaz, Ozan Güven, Seda Bakan, Zafer Algöz, Özkan Uğur; hepsi iyiler ama sanırım bu filmin kadrodaki bir adım önce olan ismi Zeki Müren'de izlediğimiz Çağlar Çorumlu. Ben bir de Kerem Alışık'ın, 'rahmetli' babasını bütün mimikleri ve vücut hareketleriyle canlandırmasını ve 'vedası'nı hem çok beğendim hem de çok hüzünlü buldum.´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Eski Yeşilçam filmlerinin görsel dünyasını günümüzün komedi sinemasıyla birleştirme konusunda sağlam bir iş çıkaran Kıvanç Baruönü'nün yönettiği "Arif V 216", bugüne kadar en çok güldüğüm Cem Yılmaz filmi oldu. Hikâyesinin aşırı hafifliği, biraz uzun olması gibi eleştireceğim yanları da var. Ama "delimsirek" havası, hızlı temposu, hiç bitmeyen göndermeleri ve beyazperdede yarattığı Türk usulü popüler kültür füzyonuyla sinema tarihimizde ayrı bir yere sahip olacağını düşünüyorum. İyi komedi filmi, bazen birbiriyle ilgili ilgisiz birçok şeyin yan yana getirilmesidir. Tarkan'ın sesinin Zeki Müren'in kostümleri ve Cem Yılmaz'ın bedeniyle birleştiği sahnelerde olduğu gibi... Son olarak, filmin mizahının daha çok 30 yaş üstüne hitap ettiğini ve Türkiye gişelerinde başarılı olan komedi anlayışıyla pek ilgisi olmadığını da belirtelim.´




LOVING VINCENT

ATİLLA DORSAY (ortakoltuk.com): ´... Elbette kimi resim tutkunları bu filmden apayrı bir keyif alacak, bu kesin.Ama ayrıca farklı seyirci kümeleri de. Öncelikle canlandırmanın hep birbirine benzeyen filmlerle artık canımıza tak ettiği şugünlerde, böylesine farklı bir çaba görmeye değer. Bir yandan gerçek yağlı boya çizimlerden (ki sayıları 6000 kadar imiş!) yola çıkan, 125 sanatçının emek verdiği, perdede Van Gogh görselliğini yaratmayı başaran bir teknolojik başarı. Ayrıca tüm ana kahramanların aslında gerçek birer oyuncuya dayandığı bir film bu.2000'lerin başında ortaya çıkan ve benim en hatırladığım örneği Robert Zemeckis'in The Polar Express- Kutup Ekspresi olan 'performans-yakalama' tekniğinin yeni bir örneği. Yani gerçek oyuncularla çekilip sonradan animasyona dönüştürme çabası. Ki burada da son derece inandırıcı. Ve de sanatçının ölümündeki gizemi bir polisiye gibi araştıran bir hikaye.Agatha Christie'yi anmam boşuna değil. Hepsine eşlik edense Clint Mansell imzalı enfes bir müzik. Birçok festivalde gösterilen (bizdeki galası son Antalya şenliği idi), büyük ilgi gören ve ödüller alan bu özel film, kuşkusuz özel bir ilgiyi hak ediyor.´




AİLE ARASINDA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Durum komedisinin en iyi halleri var filmde. Özellikle de Adana bölümlerinde...Bir rüya-şehir olarak gösterilmiş Adana (gerçi sahiden de öyledir!). Ama sinemanın büyüsü elbette başka. Ve bize İstanbul'un yanı sıra bu güney şehrimizi de sevdiriyor. Yon Thomas imzalı görüntü çalışmasının da katkısıyla... Düğün sahnelerindeyse film doruklara çıkıyor. Bir yandan 'kaçmış' koca ve erkeği kovmuş kadın geri dönüyorlar. Tüm çelişkiler, tüm yalanlar ortaya çıkıyor, tüm zıt değerler çatışmaya giriyor, tek sözcükle kıyamet kopuyor. Öte yandan Adanalı ailenin büyük-büyük babalarının ani ölümü ortalığı birbirine katıyor. Ve tüm sinema tarihinin belki en komik 'cenaze şamatası' perdeye geliyor!... Bu kargaşa içinde iki genç aşık (ve de geride duran iki orta yaşlısı!) birleşebilecek midirler acaba? Yazar-yönetmen ikilisi oyuncularını çok iyi seçmiş ve değerlendirmiş. Demet Evgar, hem çok güzel, hem ürkünç, hem de komik olabilen eşsiz 'lastik yüzü' ile harikalar yaratıyor. Büyük yeteneğini pek gösteremeyen Engin Günaydın ise sonunda çapına göre bir rol bulmuş, tam anlamıyla döktürüyor. Tüm karakter oyuncuları da kusursuz. Tek sözcükle: kaçırmayın...´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... İkiyüzlü ahlak ve namus anlayışını eleştiren, baştan sona feminen enerjiyle dolu bir film seyrediyoruz... Kadınlarla arası iyi olan Fiko'nun erkek dünyasına yabancı halleri ve bazen sert erkeğe dönüşmesi gerçekten çok komik... Engin Günaydın iyi bir komedi oyuncusu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Solmaz'ın kırılgan yanlarını incelikle vurgulayan yorumuyla Demet Evgar da filme duygusal bir sahicilik getiriyor. "Aile Arasında" bol bol gülerek seyrettiğim bir film oldu. Ama gereğinden fazla "komedi malzemesi" yle dolu olduğunu, bu yüzden çok dağıldığını ve yönetmen Ozan Açıktan'ın peş peşe gelen sahneleri toparlamakta zorlandığını düşünüyorum. Birsel yazar olarak komedide çok tecrübeli olsa da sinemada yeni... Umarım, gelecekte daha da iyi filmlere imza atar ve sinemada kalıcı olur.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Aile Arasında, konusu itibarıyla ilk elden Orhan Aksoy´un Neşeli Günler´i ve Mike Nichols´ın Kuş Kafesi´ni hatırlatan bir yapım. Ama maalesef onlar kadar etkileyici değil. Gülse Birsel´in sit-com yapaylığı içerisinde hedefi vuran mizah anlayışı, akıcı bir öykü içinde kendini çok da varedemiyor. Yani bir kan uyuşmazlığı var ortada. Bu durum yer yer oyuncu performansları ile tolore edilse de filmin elini zayıflatıyor. Ayrıca bu duruma bir de Silsile, Annemin Yarası gibi filmlerde belli bir dil ve atmosfer yarattığını gördüğümüz yönetmen Ozan Açıktan´ın vasat yönetimi eklenince Aile Arasında bekleneni veremeyen bir film olarak kalıyor elimizde.
Engin Günaydın´ın Demet Evgar´ın oyunculuğu ile şekillenen ve Erdal Özyağcılar, Devrim Yakut, Fatih Artman ve Ayta Sözeri´nin performanslarıyla yer yer lezzetli hale gelen film, kimi zaman güldürse bile bu kadar yetenekli bir kadronun potansiyelinin epey altında bir yapım.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Aslında 'yanlış anlaşılmalar', 'durum komiklikleri', 'mış gibi yapma' ve 'abartılı davranışlar'ı öne çıkaran, vodvil etkili bir mizansen anlayışı var. Görüntü yönetmeni Yon Thomas'ın katkısıyla renkli sanat yönetimine eklenen, mor, yeşil, kırmızı gibi cart renklerin hakim olduğu filtreler özenli bir görsel yapıyı duyuruyor. Adeta 'pavyon sahnesi'ni aile kurumunun arasına taşıyor. Ozan Açıktan "Çok Filim Hareketler Bunlar"dan (2010) bu yana ilk kez görsel dil üzerine bu kadar kafa yorabilmiş... "Aile Arasında"da aradığımız aile komedisi tanımı var. Ama örneğin Kanyon'da çekilen sahnelerde renkleri işlenmemiş görüntüler ve açılış sekansının 'diziye giriş' izlenimi bırakması da gözden kaçmıyor. Filmin aceleye getirilmiş tarafları var. Kıyafetiyle dikkat çeken Derya Karadaş'ın mizah anlayışı fazla karton duruyor. Senaryoda Evgar ile Günaydın'ın karşılaştığı anın inandırıcılık sorunu çektiği kesin...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Aile Arasında', senaryosunu Gülse Birsel'in kaleme aldığı bir komedi. Yönetmenliğini Ozan Açıktan'ın üstlendiği yapımda hayatlarının ilk yarısını yenik kapamış iki insanın, ikinci devrede yeni bir takım ruhuyla sahaya çıkıp sonucu kendi lehlerine çevirme çabasını anlatıyor. Başta Engin Günaydın ve Demet Evgar olmak üzere yeteneklerine daha önceden de vâkıf olduğumuz oyuncuların performanslarıyla sürükledikleri film bol kahkaha vaat ediyor. İster istemez 'Avrupa Yakası' ve 'Yalan Dünya'dan esintiler de sunan, uzaktan uzağa 'The Birdcage'e de selam gönderen senaryo bazı yerlerde elini belli etse de genel çerçevede film güldürme işlevini yerine getiriyor. Zamanımız yerli komedilerinin en büyük problemi, filmlerin skeçler toplamı biçiminde çekilmesi ve sunulmasıdır. 'Aile Arasında'da da aynı mantığa rastlıyoruz ama parçaların genel bir iskelete oturmasının üstesinden gelinmiş. Sonuç? Gülmek isteyenler, buyrun sizleri salona alalım...´




AYLA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´Yönetmen Can Ulkay nerede, hangi sinema eğitimi aldı? Yazarı Yiğit Güralp´ı biraz daha iyi tanıyoruz: birkaç TV dizisi, Sınav ve Uzun Hikaye gibi filmlerden...Ama böyle bir senaryo yine de kolay yazılır mı?...
Ya oyunculuklar? İsmail Hacıoğlu´nun ne iyi bir oyuncu olduğunu unutmuşuz. Hatırlamak iyi geldi. Ayni şey Ali´de Ali Atay, yaşlılarda Çetin Tekindor ve Meral Çetinkaya için de söylenebilir. Taner Birsel, Altan Erkekli kendilerini sevgiyle hatırlatırken, genç kızlarda Damla Sönmez´le Büşra Develi de çok iyiler. Ayrıca filmin sonunda hikayenin gerçek kahramanlarının gösterilmesi de çok iyi olmuş. Gerçi bu genelde biyografik filmler için son dönemde çok yapılan bir şey. Ama burada, bu büyük sevginin, bu inanılmaz romansın kahramanları, bunca yıl sonra bir araya gelince....Onların bugünkü hallerini göstermek, gerçekten dokunaklı bir final oluşturuyor. Ve hikayeye inancımızı pekiştiriyor. Sonuç olarak, Ayla´nın iyi bir film olma konumunu aşıp, içine düştüğü (ya da beceriksizce düşürüldüğü) bu yalnızlık döneminde, Türkiye´ye çok şey kazandırabilecek bir film olduğunu düşünüyorum.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´. Yönetmenlik koltuğundaki Can Ulkay´ın becerisi de hayranlık uyandırıcı. "Sarıkamış Çocukları"nda (2017) ortak yönetmenlikle kumaşını kanıtladıktan sonra ilk kez yalnız başına direksiyona geçiyor. Bir dönem filminde biçimci reklam estetiği ülkemizde çok rastlanan bir şey değil. Bu sebeple de onun kadraj dengesinden yavaş çekim zekasına kadar her şeyin yerli yerine oturduğu yönetmenlik tatmin ediyor. Bizi filmin duygusuna çekiyor... Öte yandan son 15-20 dakikadaki dönüş filmi, günümüz TV kitlesini tatmin edecek ucuz bir Yeşilçam melodramına dönüştürüyor. Özellikle Sinem Öztürk ile Çetin Tekindor ne yapıyor çözmek güç. Bu bölümde Koreli oyuncular da seviyeyi düşürüyor. Film, "Babam ve Oğlum" (2005) ile "Hayat Güzeldir"i birleştirme arzusundaki bir Kore Savaşı dostluğu filmine dönüşüyor son kalemde.´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´. Çarpıcı bir hikâye bu... Sinemaya uyarlanması da doğru bir karar. Peki, senaryosunu Yiğit Güralp´in yazdığı, Can Ulkay´ın yönettiği film, hikâyenin hakkını veriyor mu? Eğer mesele, öncelikle Türkiye gişesinde başarılı olacak bir film çekmekse, "Evet" diyebiliriz. Türkiye´de başarılı olan dizi ve filmlerin senaryo, yönetmenlik ve yapım anlayışı temel alınırsa, gereken her şey yapılmış. Ünlü bir oyuncu kadrosu toplanmış, kısa roller için dahi yıldız isimlerle anlaşılmış. ´Hikâyenin hakkını verme´ konusuna dönersek, soruya kendi adıma olumlu yanıt vermem mümkün değil. Ayla ile Süleyman arasındaki baba-kız bağının oluştuğu süreci anlatırken dahi film bizi müziğe ve duygusal coşkuya boğuyor. Oysa burası öykünün şekillendiği, sevgi ve şefkatin ortaya çıktığı yer değil mi? Fakat film, bu duygusal bağdan ziyade filmdeki erkek karakterler arasındaki ilişkilere, savaşa ve kahramanlıklara daha çok odaklanıyor.
Asıl amaç, kahraman ve fedakâr Türk askerlerinin Kore´nin özgürlüğüne yaptığı katkıları vurgulamak, zulüm gören halklara yardımcı olduğumuz mesajını vermekse film hedefine ulaşıyor. ´Ayla´ bu haliyle öncelikle milli bir film, bir kahramanlık öyküsü...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´. Son yıllarda ülkedeki ´gişe filmi´ kalitesi o kadar aşağılara düşmüş durumda ki, "Ayla" eli yüzü düzgün olarak kendisini ayırmayı başarıyor. Hem prodüksiyon kalitesi hem yönetmen mahareti hem de senaryo etkisi açısından amaçlarına ulaşmış görünüyor. Nedir bu amaç? Seyirciyi duygusal bir hikayenin içine atmak ve finalde mümkün olduğunca çok ağlatmak. O zaman filmin işlevini yerine getirdiğini belirtelim. Uzun yıllar (belki de Babam ve Oğlum´dan sonra ilk kez) sonra seyircinin "ağla ağla öldük" diye başkalarına anlatabileceği bir film olmaya aday "Ayla". Nihayetinde yönetmen Can Ulkay seyirci dostu bir filme imza atıyor ve amaç buysa sınıfı geçiyor. Ancak filmin Hollywoodvari olma iddiasının gerçeklikten çok uzak olduğunu, bu amaçla çıkılan yolun nihayetinde Yeşilçam´da bittiğini belirtelim. Bence doğru adres de orası zaten!

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Senaryosu, yönetmenliği ve oyuncu performansları (bütün oyuncular iyiydi) düşünülünce Ayla için, Türkiye´de anaakım sinemanın son yıllardaki iyi örneklerinden biri olduğunu söylenebilir.
Açıkçası Korelilerin Türkiye´ye yaklaşımındaki vefayı ve Türk-Kore dostluğunun arkasındaki güçlü duygusal bağı bir baba-kız hikayesi üzerinden anlamamızı sağlayan bir yanı var Ayla´nın. Bunun için iki ülke seyircisi için çok şey ifade edebilir. Ama bu hikayede, iyi işlenildiği zaman herkesi etkileyecek bir cevher var. Masumiyetin, savaş zamanlarındaki özellikle erkekler üzerindeki etkisi ya da savaşın ortasında asker bile olsa yaşamı savunan insanların mücadelesindeki asillik gibi... Film belki gerçek hikayeyi, bu tür anlayışların üzerine güçlü bir şekilde inşa etmiş olsaydı daha iyi olabilirdi. Böylece Türk ve Kore seyircisi dışında dünyanın herhangi bir yerinde bu filmi izleyecek insanlar için de Ayla, etkileyici bir hale gelebilirdi. Bu noktada önemli bir fırsat kaçırıldığını düşünmüyor değilim...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET):... 'Ayla', popüler sinema adına 'Eli yüzü düzgün' ifadesini hak eden bir çalışma olmuş. Filmin teknik işçiliği sağlam, dönem atmosferi iyi, görüntü yönetmenliği birinci sınıf, kadro da fena değil ama tavrı seyirciyi ağlatmak üzerine inşa edilmiş gibi duruyor. Genel görünüş yeni bir 'Babam ve Oğlum' çabasına soyunulmuş sanki. Lakin Çağan Irmak'ın filmindekine benzer bir arka plan ve bakış açısı 'Ayla'da pek yok. Örneğin "Niye oraya asker yolladık?" daha radikal bir tavırla deşilebilirdi ama bu mesele filme pek sızmamış. Murat Yıldırım'ın canlandırdığı 'Komünist' eğilimli 'Üsteğmen Mesut' karakteri üzerinden hafif politik soslar katılmış, bir de kadınların 'sezgisel' yanlarıyla savaşa karşı duruşları var; o kadar. Daha çok 'milliyetçi' yaklaşımların ön planda olduğu yapımın zaten asıl derdi Ayla ve Süleyman Astsubay arasındaki baba-kız ilişkisi olduğu için bu tür dertler perdeye yansımamış... Sonuç? Daha çok duygulara seslenen 'Ayla', sinematografik yanından ziyade, seyircinin gözyaşlarını teslim alan atmosferiyle dikkat çekiyor. Bu özelliğiyle de gişede iş yapar türünden bir beklenti oluşturuyor. Peki 'Oscar' yarışında 'İlk beş'e kalır mı, orası zor görünüyor... ´











Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
128
0
164
0