Paylaş   
04.06.2011

10 AĞUSTOS-16 AĞUSTOS 2018 HAFTASI

/

MEG: DERİNLERDEKİ DEHŞET

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Filmin en zayıf yanıysa, son derece klişe bir kahramanlık öyküsü anlatması. Jason Statham´ın canlandırdığı "deniz dibinden insan kurtarma" uzmanı Jonas Taylor, eski usul bir kahraman. Açılış sahnesinde izlediğimiz operasyonda iki yakın arkadaşını kurtaramaması nedeniyle suçlamalara maruz kalmış ve her şeyden uzaklaşmış durumda... Dolayısıyla, "Meg" biraz da "kahramanın dönüşü"nü anlatan bir film ama Jonas´ın kahramanlığı demode ve yer yer biraz komik... Çin'in sevilen kadın yıldızlarından Li Bingbing´in canlandırdığı Suyin´le Jonas arasındaki duygusal ilişki de fazlasıyla sıradan gelişiyor. Ama "Cehennem Melekleri" (The Expendables) serisinin gösterdiği gibi seyirci Jonas gibi mükemmel kahramanları hâlâ seviyor. Filmin güçlü yanı çekim kalitesi. Yönetmen Jon Turteltaub özel efektlerin desteğiyle Meg´in marifetlerini gösterme konusunda iyi iş çıkarıyor. Jason Statham´ın Meg´in önünde adeta oltanın ucuna takılmış yem gibi sürüklendiği sahnenin yanı sıra finale doğru denizdeki binlerce insanı yukarıdan gösteren hava çekimleri de akılda kalıcı. Ama Turteltaub denizaltında geçen ilk bölümde gerilim yaratma konusunda parlak bir iş çıkaramıyor...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... "Üşütük Popolar", "Mucize", "İçgüdü", "Sihirbazın Çırağı" ve "Last Vegas" gibi filmlere imza atan yönetmen Jon Turteltaub'ın bir kez daha vasatı aşamadığını söyleyebiliriz. Steve Allen'in kitabından uyarlanan senaryonun ise yer yer mantık hataları barındırdığını not düşelim. "Meg: Derinlerdeki Dehşet", sıcak yaz günlerinde klimalı ortamda iki saat eğlenceli vakit geçirme hayali kuranlar için bir seçenek olabilir belki. Ama kadim zamanlardan çağırdığı yaratığın sinemanın unutulmazları arasına gireceğini söylemek çok zor.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Yönetmen türün klişelerini yerli yerinde kullanıyor. Mesela bu tür filmlerde aşina olduğumuz, bilinmeyenin tehlikelerle dolu olduğu kuralı Meg: Derinlerdeki Dehşet´te de karşımıza çıkıyor. Ayrıca başrolde Jason Statham´ın olması ve onun sinema personasına uygun olarak filmde kullanılması filme farklı bir katman daha katıyor. Böylece canavar balık türüyle-kahramanlık türü harmanlanıyor. Tabii ortalama bir yaz filmi olsa da bu filmde insanın doğaya hükmetme çabasının nasıl tehlikelerle dolu olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Doğal yaşam döngüsü insan eliyle bozulunca illaki bunun bir bedeli oluyor savını, film bir güzel işliyor. Hele hele bu doğal yaşama müdahale, para kazanma amacıyla olunca, devreye ´film icabı ilahi adalet´ kuralı giriyor ve doğa acı bir şekilde o para babasından intikamını alıyor. Bu tür yapımlarda filmin sonunda ABD bayrağının gösterilmesi adettendir. Lakin Meg: Derinlerdeki Dehşet´te Çin bayrağını görüyoruz. Bunun özel bir sebebi yok, film Çin-ABD ortak yapımı.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... En dipten yeryüzüne kafasını uzatan ve araştırmacı grubundan sonra tatilcilere gözünü diken bu devasa yaratığı yok etme çabasını anlatan film, son derece klişelerle örülü bir senaryo eşliğinde ilerliyor. Geçmişteki bir kararından dolayı bir grup insanı kurtarırken bir grubun da hayatını kaybetmesine neden olan ve vicdan azabından dolayı köşesine çekilmiş bir kahraman meseleye dahil ediliyor ve yaratıkla mücadele başlıyor. Belli bir noktadan sonra cazibesini kaybeden ve klişelerle sırtını dayayan film, ne bir 'Jaws' ne de bir 'Open Water'... Ama kendisini bilgisayar efektleri eşliğinde izlettiriyor. Bir de işin içinde Çin sermayesi var ve film, karakterleri ve mekânlarıyla Uzakdoğu pazarına da sesleniyor...´




BENİ SATAN CASUS

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film James Bond serisinden The Avengers serisine, Paul Feig imzalı The Spy- Ajan'dan (Melissa McCarthy'li komedi) en son Gary Ross imzalı Ocean's 8'e birçok filmi akla getiriyor. Aslında temel kusuru belki aşırı uzun olması. Ayrıca kadınların kaçırıp emin ellere teslim etmeleri gereken 'şey' tam bir bulmaca...Bu sanki Hitchcock'un o ünlü McGuffin'i. Yani ne olduğu belli olmasa da önemi bile olmayan, sadece entrikanın ilerlemesi için konmuş bir trük, bir oyun...
Ama kimi sahneleri gerçekten çok başarılı. Örneğin Audrey'in gizemli bir yakışıklıya kapılarak dükkandan kaçırılması. Ya da Morgan'ın Berlin'de bir sirkte yapmak zorunda kaldığı görkemli şov...Parmak ısırtan sahneler.
Karakterler çok iyi çizilmiş olmasa da oyuncular bu gediği bir ölçüde kapatıyor. Mila Kunis, her zamanki gibi ikna edici. Pek tanımadığımız Kate McKinnon, Morgan'da döktürüyor. Hatta biraz fazla...Ama onu tanımaya değer... Çok-çok şey beklememek kaydıyla izlenebilir. Özellikle kadınlar tarafından...´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Filmin eğlenceli yanı, Audrey ile Morgan´ın ait olmadıkları bir dünyadaki hallerini görmek kuşkusuz... "Kadınlık halleriyle casuslar dünyasının karşı karşıya gelmesi" diyemiyorum çünkü hikâye o yönde pek ilerlemiyor. Burada ilginç olan, Mila Kunis´in Audrey karakterini dramatik bir oyunculukla canlandırması. Audrey, filmin en sahici karakteri. Geri kalan her şey; casuslar, ölümler, silahlı çatışma ve dövüş sahneleri oyun gibi geliyor... İçerdiği şiddet ve yüksek ölüm oranıyla "Beni Satan Casus"un bir kara komedi olduğunu not etmek gerekiyor. Yönetmen Susanna Fogel, aksiyonu ihmal etmiyor. Özellikle otomobille takip sahnesi dikkat çekici... Bu arada, filmin Viyana, Prag ve Berlin´e gitme arzusu yarattığı, dolayısıyla "turistik" bir yanı olduğu söylenebilir...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Suzanna Fogel imzalı 'Beni Satan Casus' ('The Spy Who Dumped Me'), 2015 tarihli 'Ajan' ('Spy') türü meseleye sonradan dahil olan ve zorlukların üstesinden gelen casusluk komedisinin izinden yürüyor. Farkı, ana kadın karakter birken iki olmuş... Bir de şu not düşülebilir: 'Beni Satan Casus' aksiyonu da ciddiye alıyor ve kavga, dövüş, çatışma, araba takip sahnelerine fazlaca yükleniyor. Lakin filmin senaryosu ve olay örgüsü fazla zayıf, zorlama ve kendi içinde bile inandırıcılıktan uzak; bir noktadan sonra kahramanlar adeta öykünün içinde kayboluyorlar. Üstelik böylesi bir ti'ye alma çabası içinde daha fazla espriyi ve komedi sahnesini beklemek hakkımız sanki. Eski jimnastikçiden yaratılmış suikastçı (ismi 'Nadedja') tiplemesi ve 'eski lise aşkı' Snowden meselesi', ağızlara bir parmak bal çalıyor, o kadar... Bazı bölümlerde Morgan rolündeki Kate McKinnon'ın Mila 'Audrey' Kunis'ten rol çaldığı filmde 'Judi Dench göndermesi' rolüyle Gillian Anderson'a rastlamak da hoş bir randevu olmuş...´




DOVLATOV

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu ilgi çekici filmin temel özelliği kuşku yok ki tümüyle yazmak ve yazarlık eylemi (tutkusu da diyebiliriz) üzerine olması. Böylece film (zaten amaçlamadığı) bir yazar biyografisi olma çabasını aşıyor. Ve soruna daha geniş bir bakış açısından yaklaşıyor. Ama tüm o sıcak iç mekan çekimlerine, komik anlara ve belgeselci üsluba karşın dramatik, hatta trajik anlar da var. Örneğin emekçi-yazarın ilgi gören bu etkinliğini bir kırık aşk macerası yüzünden bırakması. Dovlatov'un aslında onca sevdiği ülkesini kader arkadaşı şair Josef Brodsky ile birlikte bırakıp ABD'ye göçme kararını alması (Nitekim orada, New York'ta ölecektir: 1990 yılında...Yani tam da komünizmin çöküş yıllarında!..) Ve herhalde en acıklısı: Ressam dostlarının tutuklanıp götürülürken polisin elinde ölüp gitmesi... Ayrıca yazarın sonradan tescil edilmiş tüm yeteneğine karşın yazmak uğruna onca çekmesi de acaba yarı Yahudi- yarı Ermeni olmasından mı kaynaklanıyordu? Sovyet rejimi diğer günahlarının yanı sıra ırkçı damgasını da mı hak ediyordu? Gel de yanıtla... Bu gerçekten sıra dışı film herkese göre olmayabilir. Ama anlattığım temalara ilgi duyanlar kaçırmasın.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Film, döneme ve kahramanlarına genel bir ağıt sanki. Bu ağıtı görsel ve ruhsal açıdan ortaya koyarken de Polonyalı görüntü yönetmeni Lukasz Zal'ın enfes kadrajları ve Elena Okopnaya'nın (ki yönetmenin eşidir kendileri) dönem çizgilerini yaşatan titiz sanat tasarımı en büyük yardımcısı olmuş. 'Dovlatov'un duygusal açıdan en hüzünlü bölümünde metro kazısı sırasında Leningrad kuşatmasında ölen çocukların bulunmasını, en komik sahnesinde ise tersanede çekilen bir filmde Rus edebiyatının üç ulu çınarı; Tolstoy, Puşkin ve Dostoyevski'yi canlandıran amatör oyuncular üzerinden Sergey Dovlatov'un iğneleyici eleştirilerine maruz kalınmasını izliyoruz... Bu arada yazarın, rüyasında Devlet Başkanı Leonid Brejnev'le karşılaştığı ve Hemingway'le Castro hakkında konuştukları sahne de çok iyiydi... Yakın bir zaman önce 'Stalin'in Ölümü' adlı bir film izledik. Benzer meselelerde gezinirken kasa saba bir mizaha sığınan, sisteme dışarıdan bakan (İngiliz yapımıydı), kimi sahneleri itibariyle bütün bir ulusu aptal yerine koyan bir komediydi. 'Dovlatov' ise aynı sisteme ilişkin eleştirilerini içerden, zarifçe, dönemin mağdurlarının yaşadıklarını izleyicinin ruhunda ve kalbinde hissettirerek, romantizmden taviz vermeden, edebi ve sosyolojik bakışı elden bırakmadan yapıyor.´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Filmin başarısında, Lukasz Zal imzası taşıyan o donuk, soluk ve gerçekçi görüntülerin büyük payı olduğunu düşünüyorum. Renklerin adeta kaybolup gittiği bir görsel dünya bu... İç mekânlarda sarı, dışta ise beyazın ağırlıkta olduğu bir film... O yılların Sovyet filmlerinin hatırlatan bu renk dokusu, geçmiş hissini güçlendirirken, hüzün duygusunu da artırıyor. Yönetmen Aleksey German, Amerikan sinemasının aksine duygusal gerilim yaratmak yerine, sakin ve gözlemci bir tavır benimsiyor. Duygularımıza müdahale etmeden her şeyi yakından gözlemlememizi istiyor. Uzun süren sahnelerde kamerayı telaşsızca karakterlerin yakınında hareket ettiriyor. German, birçok oyuncunun yer aldığı kalabalık çekimlerde oyuncuların mizansenleriyle kamera hareketlerini senkronize etmekte çok başarılı. Bu anlatım tarzı, karakterlerle birlikte aynı zamanı ve mekânı paylaşma duygusunu güçlendiriyor.´




SIFIRIN ALTINDA: DAĞDAKİ MUCİZE

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Olay gerçekten yaşanmış ve bir kitaba dönüşmüş. Film de bunun sadık bir uyarlaması. Gerçek doğa mekanlarının kullanılması harika. O bitmeden yağan kar, o bastıran fırtına, o vahşi tepeler...O teslim olmaya hazır kırılgan bedenimiz. Ama ayni ölçüde doğanın -ya da Tanrı'nın- bize bahşettiği o inanılmaz direnç, o kolay yenilemez hayatta kalma dürtüsü. Tüm bunlar izlemeye değer bir filmini malzemesini oluşturuyor. Lucky Number Slevin, Pearl Harbor, bizim tarihimizden süzülüp gelenThe Ottoman Lieutenant- Osmanlı Subayı gibi filmlerden hatırladığımız Josh Hartnett, hemen tüm ağırlığını yüklendiği filmi yeterince sürüklüyor. Anne rolünde uzun, çok uzun süre sonra yeniden değerli ve Oscar'lı Mira Sorvino'yu bulup özlem gidermekse çok hoş.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Yönetmenliğini Scott Vaugh'un yönettiği film, ne yazık ki bu son derece verimkâr hikâyeyi mantık olarak kendi içinde zorlanan bir senaryo eşliğinde aktarıyor. LeMarque'ın uyuşturucu bağımlılığı bütün bu süreci zorlaştıran en önemli etken; öykü bu duruma yeterince vurgu yapıyor ama o buz gibi soğuk ortamda nasıl hayatta kaldığını ikna edici bir şekilde anlatmıyor. Daha doğrusu senaryo kolaycılığa kaçıyor ve sporcunun, çocukluktan hokey takımı içindeki serüvenine uzanan bir çizgide sürekli geçmişe gidiyor ve o dönem verdiği tepkiler ve aldığı 'öğütler' sayesinde hayatta kaldığını anlatıyor. Olabilir ama bütün bunlar çok hamasi ve Hollywood'vari bir biçimde önümüze geliyor (Oysa internete göz attığınızda, eski bir gazete haberinde LeMarque'ın kabanında bulunan fıstık, çerez ve çikolataları yiyerek hayata tutunduğuna dair açıklamaları olduğunu görüyorsunuz). Michael Stivak'ın usta işi görüntüleri filmin en iyi yanı. LeMarque rolünde Josh Hartnett de gayet başarılı ama yakın bir zaman önce (2015) benzer bir rolde, daha iyi (Oscar'lık) bir performans ('Diriliş'-'The Revenant' / Leonardo DiCaprio) izlediğimizden olsa gerek, yeterince heyecan duyamadık!´




KARANLIK ZİHİNLER

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film böylece o aslında çok sevdiğimiz bilim-kurgu türünün yıllardan beri bizi düşündüren, umut ya da umutsuzluk veren ve ufkumuzu açan başyapıtları yanında son derece gölgede kalıyor. Ve önemsizleşiyor. Yine de hakkını vermek için söyleyeyim. Sözünü ettiğim tutku, bu patırdının içinden incelikle süzülüp ön plana geçiyor. Ve o iki güzel insanın, ırklar karışımının en hoş hali Amandla Stenberg ve beyaz ırkın doruğu Harris Dickinson, gerçekten yüreğe dokunan bir aşk yaşıyorlar. Ve bir de filmin belki asıl sürprizi. O tüm filmlerin finalini yazmayı seven eleştirmen olmadığım için burada yazamayacağım ve Ruby'nin özelliklerine dayanan bir fantezi. Hem fikir, hem de sinema olarak öylesine çekici ki...Belki filmi görmenizi bile gerektirebilir!...´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´ "Kung Fu Panda" serisi filmlerinden hatırladığımız Jennifer Yuh Nelson´un yönettiği "Karanlık Zihinler" romantik bir macera filmi kıvamında hızla ilerliyor. Olaylar akıp gidiyor ama açıkçası, geriye dişe dokunur pek bir şey kalmıyor. Hikâyenin ilk bölümlerde sağlam bir şekilde kurulamaması bir yana, iyi geliştirilememiş olması daha ciddi bir sorun. Merak ve sürpriz unsurunun filmin lehine çalıştığını söylemek zor. Filmi Ruby, Liam ve Chubs karakterleri ayakta tutuyor. Bu karakterleri canlandıran genç oyuncular iyi iş çıkarıyorlar. Ama son bölümde öne çıkan Clancy karakteri bence filme gereken ivmeyi veremiyor, hatta enerjiyi düşürüyor. Alexandra Bracken´in Ruby´nin öyküsünü anlatan diğer romanları sinemaya uyarlanır mı bilmiyorum ama "Karanlık Zihinler" ilk film itibarıyla bilimkurgu-macera türünün vasat bir örneği olmanın ötesine geçemiyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Karanlık Zihinler', renklere göre ayrılma bakımından öncelikle 'Uyumsuz' serisini andırıyor; ama öte yandan başta Ruby Daly olmak üzere öyküdeki kimi karakterlerin paranormal güçlere sahip olması bakımından da 'X-Men' serisiyle akrabalıklar kuruyor gibi. 'Kung Fu Panda' serisinin iki ve üç numaralı filmlerinin yönetmeni olarak hatırladığımız Güney Kore asıllı Jennifer Yuh Nelson'ın imzasını taşıyan yapım, anlatım olarak gayet iyi kotarılmış görünüyor. Bir yandan siyasi alt metin, öte yandan gençlik dertleri, aile arayışı, dayanışma ruhu, sistemin dayattıkları ve 'Kitleleri kendi doğrularına göre yönetme isteği' üzerine bitmez tükenmez çabalar... Sözün özü dünyanın birçok bölgesinde varlığını sürdüren 'Totaliter karakterli liderler' dönemine uygun bir öyküsü var filmin...´




CHRISTOPHER ROBIN

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Forster, kariyerinin başlarında 'Peter Pan'ın yazarı Sir James Matthew Barrie'nin hayatından kesitler sunan 'Finding Neverland'i çekmiş bir isim. Dolayısıyla 'masallar'a vâkıf! 'Christopher Robin' ise derdini son derece naifçe aktaran bir film olmuş. Şöyle açalım: Öykünün insani değerleri kaybetme, en yakınlarına sevgi ve ilgiyi esirgeme, kapitalizmin acımasızlığı gibi yetişkinlere seslenen mesajları var, lakin bu mesajlar çocuksu bir anlatımla aktarılmış. Sonuç olarak 40'lar İngiltere'si üzerinden günümüz dünyasına göndermelerde bulunan ve çocukluk günlerindeki dostlara ilişkin 'vefa'yı hatırlatan 'Christopher Robin', kısaca 'sevimli' tanımını hak eden bir yapım...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Winnie the Pooh modern zaman hikayesi olarak çocukların dünyasında yıllardır anlatılıyor. Birkaç kuşak özellikle onları çizgi filmiyle hatırlıyor ama tevellütü bayağı eski bu hikayenin. A. A. Milne´in 1926 yayımlanan kitabına dayanıyor. Milne kendi oğlunun yaşadıklarından ilham alarak yazdığı hikayede temel olarak arkadaşlar arası paylaşımın ve dostluğun önemini anlatıyor. Peki, Winnie the Pooh dinleyerek/izleyerek/ okuyarak hayal kurmayı, arkadaşlığı, dostluğu öğrenen bu çocuklar büyüdükleri zaman ne yapıyorlar? Yönetmen Marc Forster işte hikayenin ana karakterlerinden Christopher Robin´in yaşadıkları üzerinden bu cevabın peşine düşüyor. Dolayısıyla ilk elden filmin çocuklardan ziyade aslında yetişkinler için bir masal olduğunu söyleyebiliriz...´




YAŞAR KEMAL EFSANESİ

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Orak elde ettiği görüntülerden ince eleyip sık dokuyarak A´dan Z´ye bir Yaşar Kemal portresi koyuyor önümüze. Ailesinin Van´dan Çukurova´ya gelişinin hikayesi, babasının ölümü, okumayı yazmayı, roman yazmayı öğrenmesi, Çukurova´yla, Anadolu insanıyla kurduğu ilişki, yazarlığa bakışı Kemal´in ağzından anlatılıyor. Fakat Orak özellikle ikinci bölümde Kemal´in Türkiye´de yıllarca verdiği düşünce özgürlüğü mücadelesine odaklanıyor. Ki bu konuda Yaşar Kemal´in yazar olmak ve kavga insanı olmak arasında kurduğu ilişkiye sırtını dayıyor.
Üç yıl önce yitirdiğimiz Kemal´le tekrar buluşmak, en önemlisi büyük yazar olmanın sorumluluğunun ne olduğunu anlamak için kaçırılmayacak bir yapım Yaşar Kemal Efsanesi... ´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Orak, belgeselinde yazarla yapılmış söyleşilerden, televizyon görüntülerinden, dostluğuna, acılarına, sevinçlerine tanıklık etmiş onca insanın görüşlerinden yararlanmış. Filmin bence yürek yakan bölümlerinde bugün itibariyle kaybettiğimiz onca değere de rastlıyoruz. Hele ki bir mahkeme çıkışı, beraat kararının ardından 'rahmetli' Tarık Akan'ın Yaşar Kemal'e yaklaşıp "Gel seni bir öpeyim" deyişi var ki, gözleriniz dolu dolu oluyor. "İnsan evrende gövdesi kadar değil yüreği kadar yer kaplar" demişti Yaşar Kemal... Aslında onun kapladığı yer bütün bir insanlık, geride bıraktığı yapıtlarıyla da sonsuzluk... 'Yaşar Kemal Efsanesi', bu edebiyat devinin ilkelerini, onurlu duruşunu da hatırlatan bir çaba; kaçırmayın derim...´




MADAME

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET) : ´... 'Madame', sosyal sınıflar arası geçişler ve katılıklar üzerine bir yanlışlar komedisi... İyi kalpli yardımsever burjuva görüntüsü eşliğinde hizmetçisiyle arasına çizgi çekmeden yaşadığı iddiasındaki Anne'in ikiyüzlülüğü, dışarıya verdikleri mutlu aile tablosunun ardındaki çürümüşlük, iki tarafın da birbirlerini aldatmalarına dayalı ilişki biçimi ve bu ortamda duygularını en içten biçimde yaşayan bir hizmetçi... Yer yer tiyatro oyunu tadı da veren 'Madame', çok iddialı olmasa da derdini sakince ve tutarlı bir biçimde aktarmayı başarmış. Toni Collette ve Harvey Keitel'ın Amerikalı çifti canlandırdıkları filmin ışıldayan ismi Maria rolünde izlediğimiz, Almodovar'ın sadık oyuncusu Rossy de Palma...
Toparlarsak, beklenti çıtası yüksek tutulmadan izlenecek bir komedi 'Madame'.´




MISSION IMPOSSIBLE-YANSIMALAR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Filmin tam 145 dakikalık uzunluğu şurup gibi akıp gidiyor. Hayli karışık ve kalabalık hikâyesi belki tüm ayrıntılarıyla kavranamıyor. Ama ne gam! Çünkü görsellik tek sözcükle muhteşem. Öncelikle seçilmiş mekanlar sonuna dek ve inanılması zor biçimde kullanılmış. Mekan derken büyük kentleri kastediyorum: Berlin, Londra. Ama öncelikle Paris. Hikâyenin en büyük bölümü orada geçiyor. Ve o hiç değişmeyen rüya-kent, görkemli yarışlara, kaçıp kovalamacalara, gerilim ve dehşet anlarına tanıklık ediyor. Bu sanki Paris'i tüm ruhuyla ve kimliğiyle kavramak için müthiş bir fırsat. Sinemanın şimdiye dek sunageldiğinin en iyisi. Ayrıca aksiyon yine inanılmaz bir tempoda sürüyor. Ve son dönemin büyük prodüksiyonlarının tersine, bunda özel efektlerin hemen hiç katkısı yok. Her şey en doğal biçimde tasarlanıp çekilmiş. Ve en büyük rol de bizzat Tom Cruise'a düşmüş...´

MEHMET AÇAR (haberturk.com: ´... "Yanılsamalar" serinin klasikleşmiş sahnelerine en az 3 tane daha ekliyor. Senaryoya da imza atan yönetmen Christopher McQuarrie, onca aksiyon ve gürültünün arasında inandırıcı karakterlerle geliyor karşımıza. Dublör kullanmayı sevmeyen Tom Cruise, aksiyon sahnelerindeki performansının yanı sıra dramatik sahnelerin de hakkını veriyor. Ving Rhames ve Simon Pegg, filmin mizah yanını ayakta tutarken, merhametsiz CIA ajanında Superman'den hatırladığımız Henry Cavill ve kötü adam Lane'de Sean Harris üstlerine düşen görevlerini yerine getiriyorlar. Serinin eski filmlerinden hatırladığımız Julia'da Michelle Monaghan hikâyeye duygusal bir dokunuş eklerken, Beyaz Dul'u canlandıran Vanessa Kirby ise kısa ama akılda kalıcı bir kompozisyon sergiliyor. Rebecca Ferguson'un da Ilsa Faust karakteriyle seriye katkılarının giderek arttığını belirtelim. 2 saat 27 dakikalık süresini hissettirmeyen "Yansımalar", bence 2018 yazının en iyi filmlerinden biri. Aksiyon severler kesinlikle kaçırmasın.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... "Olağan Şüpheliler"in senaryo yazarı olarak dikkat çeken, bir süre düşüşe geçtikten sonra yeniden toparlanan ve serinin beşinci filminde senaryo-yönetmen görevi üstelen Christopher McQuarrie'in serinin çıtasını yeniden yükselttiğini ifade etmek gerek ilk elden. Hem 'kötü' karakterleri ete kemiğe büründürmedeki becerisi hem de aksiyon tasarımındaki hayal gücüyle. Buna bir de espri zamanlamasındaki mahareti de eklediğimizde bu film de tam bir seyirlik olarak karşımıza çıkıyor. Hem yukarıda belirttiğimiz gibi entrika içinde entrika barındıran hikayesiyle hem de başta Paris'teki kovalamaca sahneleri olmak üzere, final bölümündeki aksiyona kadar her şey yerli yerinde. Adet olduğu üzere 'içeriden' bir hain şüphesinin film boyunca kol gezdiği ama senaryonun elini gizli tutmayı başardığı ve 'sürpriz olmayan bir sürpriz' ile seyirciyi karşı karşıya bıraktığını da ekleyelim. Tom Cruise gösterdiği performansla rolü bırakacakmış gibi görünmüyor ama rol onu bırakır mı bekleyip göreceğiz...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... bu filmde sadece macera, entrika, soluksuz aksiyon yok. McQuarrie, Hunt´un yaşadığı psikolojik değişimleri de hikayeye yedirerek imkansız görevlerin ajanı Hunt´un da bir insan olduğu vurgusunu yapıyor. Hatta olayı bir adım öteye götürüp Hunt´un bunca yıl uğruna ölümler atlattığı görevini sorgulamasını sağlıyor. Hunt, tüm bu görevleri, kimin ve ne için yapıyor, dünyadaki gizli servisler aslında kim için çalışıyor, emirleri verenlerin asıl niyeti nedir? Ki tam da gizli servislere yönelik bu sorgulamalarda film ve bence seri anlamını buluyor...
Malum Soğuk Savaş sırasında başlayan, 90´larda sinemaya transfer olan Görevimiz Tehlike´de, anlatılanlar da kahramanlıklar da abartılıydı. Ama yaşadığımız dünya artık gittikçe Görevimiz Tehlike´nin abartılı maceralarını aratmaz hale geldi galiba. Bunun için film bitince ve son iki filmi birlikte düşününce sahi gizli servisler kimin emrinde sorusunu sormadan edemiyorsunuz...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Yansımalar' birinci sınıf bir aksiyon filmi. Ancak birçok yabancı eleştirmenin vurguladığı gibi serinin en iyisi mi, burası tartışmalı. Sanırım ben bir önceki filmi, yani 'Rouge Nation'ı yeğlerdim. Ama tabii 'arkaik' bir eleştirmen kuşağının mensubu olarak tarafım belli; benim için 'casus ya da ajan filmi' kategorisi ve yakın çevresinde gezinen yapımlar için tarif, John Le Carré ekolü ya da tadıdır... Bu geleneğin günümüzdeki uzantısı da birebir olmasa da belli çizgiler itibariyle Jason Bourne'dur...
Özellikle final bölümündeki kimi sahneler itibariyle James Bond'un Roger Moore'lu filmlerini (ki 'Beyaz Dul' karakteri de ruhu ve tavırları açısından 'Majestelerinin Ajanı'nın kadınları ekolünden gibi görünüyor) çağrıştıran, 'Beş saniye içinde' repliğiyle 'retro' tadını bırakmayan (oysa bu çağda mesajlar böyle mi gelir!), Hunt'ın iki kadın arasında kalan kalbiyle romantizm peşinde de koşan 'Mission Imposibble: Yansımalar', klas bir aksiyon filmi olarak kayıtlardaki yerini alacak gibi...´




DÖRT KÖŞELİ ÜÇGEN

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr) : ´ Tüm iyi niyetlerime ve de ilgili kişilere olan sevgi/saygıma karşın bu filmi sevmedim, sevemedim. Kitabı okumadım, hiç bilmiyorum. Ama uyarlayan Görkem Yeltan da çok sevdiğim bir kişilik. O da Güreli gibi çok yönlü: yazar, eleştirmen, oyuncu. Güreli'nin ilk filminde başrolü yüklenmiş. Buna karşılık, onun ilginç yönetmenlik denemesi Yemekteydik ve Karar Verdim filmindeyse Güreli başrolü almıştı... Hani o sevmediğim 'sanat filmi' deyimi vardır ya....Film sanki bunun bir örneği. Üstelik en olumsuz biçimiyle...Çünkü seyircinin, sıradan ya da sinefil, kendisini filme adamak için nedeni yok gibi duruyor. Aslında kimi ilginç şeyler yok değil. Örneğin Gözlemci'nin suyun üzerinde yürüdüğü (daha doğrusu yürür gibi gözüktüğü) sahne harika. Ama öyle kısa sürüyor ki... Benzer biçimde, tümüyle siyah-beyaz olan filmin içindeki tek renkli bölüm olan rüya sahneleri de etkileyici.Ayrıca başroldeki Mustafa Dinç'in bu nankör roldeki çabasını da 'takdire şayan' bulduğumu belirtmeliyim.




KISMET SEVGİLİM: İLK ŞARKI

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Ben nedense Amin kişiliğinde, Camus'nün 'Yabancı'sının 'kayıtsızlığından' tatlar buldum. Öte yandan film çok uzun (tam 175 dakika), çok geveze ve çok tekrarlarla dolu. Bu durum elbette izleyeni yoruyor ve bir noktadan sonra, perdede anlatılanlarla ilişkinizde gevşeklik başlıyor. Ama yine de bu tür handikaplarına karşın izleniyor. Öte yandan Kechiche yine kimi sahnelerde cinselliği ön planı çıkarıyor, sadece bu kez lezbiyen ilişkiyi filminin odağına yerleştirmiyor, yan unsur olarak kullanıyor. 'Kısmet, Sevgilim: İlk Şarkı', kadrosunda yer alan isimlerin birçoğunun ilk sinema deneyimi. Bence çok gerçekçi performanslar sunmuşlar, bunu da Kechiche'in oyuncu yönetimindeki başarısına bağlayabiliriz. Son olarak film, François Bégaudeau'nun (Cantet'nin 'Sınıf'ın da yazarıydı) romanından uyarlanmış ama yine de "Amin, fotoğraf ve senaryoya ilgisi bakımından yönetmenin kendisi olabilir" diye düşündürüyor...´




MAMMA MİA! YENİDEN BAŞLIYORUZ

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... İlk adımı Phyllida Lloyd atmıştı, bu kez yönetmen koltuğunda Ol Parker oturuyor. 'Mamma Mia! Yeniden Başlıyoruz' zarif göndermeler içeren bir senaryo eşliğinde (ilk hamlede olduğu gibi) ABBA'ya yeni bir saygı duruşu olmuş. İsveçli grubun enfes şarkıları eşliğinde film bizi unutulmaz bir nostaljik tura çıkarıyor. Kadro zaten son derece pırıltılı isimlerden oluşuyor. Cher'in varlığı da ayrı bir incelik olmuş... Sonuç olarak ABBA'dan hoşlanmayanlar ya da varlığından haberdar olmayanlar 'Mamma Mia! Yeniden Başlıyoruz'u beğenmeyebilir ama kuşak itibariyle efsanevi grubun o her biri çok özel tatlar ve değerler içeren şarkılarına vâkıf olanlar için bu filmin anlamı daha farklı olacaktır diyoruz...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Ol Parker´ın yönettiği film, ilk Mamma Mia´nın yanında sadece hikaye olarak değil, oyuncu performansları, sinematografi ve dans sahneleri kıyaslandığında da sönük kalıyor. Öncelikle Streep´in eksikliği çok hissediliyor. Bu filmi onun gibi sürükleyecek bir lokomotif rol de oyuncu da yok. Gençliğini oynayan Lily James, fiziksel olarak ona benzemediği gibi oyunculuk olarak üst düzey bir performans da gösteremiyor. İlk filmle ikinci filmin tek ortak noktası ise ABBA´ya saygı konusunda kusur edilmemesi. İkinci filmin tek artısı ise Cher ve Andy Garcia´nın kadroya dahil edilmesi ve Cher´in ABBA´nın Fernando şarkısının yorumu. ´Yeniden başlıyoruz´ diyerek ilk filmi adıyla yok sayan (galiba farkında değiller ama), içeriğiyle de hatırasını zedeleyen yapımcı kafasının, bir devam filmi daha çekme olasılığına şimdiden ´mamma mia!´ demek en iyisi galiba!´




PABLO ESCOBAR´I SEVMEK

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Muhtemelen Amerika vizyonu düşünülerek filmin aksanlı bir İngilizce ile çekilmiş olmasının ortaya çıkardığı ses kirliliği bir yana, bazı anlarda İspanyolcaya dönülmesi de buradaki sıkıntıyı büyütüyor. Virginia Vallejo, 2 Ekim 2017 tarihinde artık yayın hayatına son vermiş olan Habertürk gazetesinden Nalan Koçak'a verdiği röportajda Javier Bardem ile filmin çekimi için 2012 yılında konuştuklarını ifade ediyor. Belki arada "Narcos" ortaya çıkmamış olsaydı, film yine de anlamlı olabilirdi ama dizinin varlığı filmi çok gölgede bırakıyor haliyle. 2002'de çektiği "Güneşli Pazartesiler" filmi ile gönlümüzdeki yeri ayrı olan Fernando León de Aranoa bir sonraki filmi "Princesas" ile benzer bir düzey tutturmuş olsa da sonrasında "Amador", "Sabina" ve "Mükemmel Bir Gün" ile beklentileri karşılayamamıştı. Açıkçası bu film için de aynı cümleyi kurmak durumundayız. Virginia Vallejo'nun "Pablo'yu çok sevdim, Escobar'dan nefret ettim!" cümlesi filmin sıkıntısını da ele veriyor diyebiliriz. Aranoa'nın senaryosu hem Pablo'yu hem de Escobar'ı anlatmak isterken bocalıyor. İkisini de tam anlatamıyor, bilinenlerin dışına çıkamıyor, karakterlerini derinleştiremiyor. Bu yüzden Bardem, Cruz ve Peter Sarsgaard gibi oyunculardan da verim alamıyor beklendiği kadar.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Pablo Escobar'ı Sevmek', elbette derinleşemeyen bir film. Hele hele meseleye 'Narcos' ya da 'El Patrón del Mal' gibi dizilerden fazlasıyla vâkıfsanız size seslenmesi zor. Ama filmin hedefi belli ve bu hedef doğrultusunda bence elinden geleni yapıyor. Suç dünyasının kendine özgü çarklarının tasvirini çiziyor, Escobar'ın haletiruhiyesini yeterince yansıtıyor; filme Scorsese'nin 'GoodFellas'ına benzer bir anlatım katan gazeteci Virginia Vallejo'nun sınıf atlama düşlerini ve ikiyüzlülüğünü de gayet iyi yansıtıyor. Ama genel olarak elbette vasatı aşamıyor. Konuya Fernando Léon de Aranoa açısından bakarsanız da, İspanyol yönetmenin en sıradan işi olduğunu söyleyebiliriz...´




GÖKDELEN

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Rawson Marshall Thurber'ın rejisi, aksiyon olarak durumu kurtarıyor amma velakin yönetmenin kendisinin kaleme aldığı senaryo için 'kurtarıyor' tanımı yetersiz kalıyor. Evet, 'felaket filmleri'nin belli klişeleri vardır; hele hele izlediğiniz yapım eğer Amerikan patentliyse zaten öncelik 'aileyi kurtarmaya' yöneliktir. Tehlike ister yeraltından ya da zeminden gelsin, isterse uzaydan; fark etmez, baba duruma el koyar (neyse ki burada eşinden ayrılmış ve çocuklarının nezdinde daha önceden gözden düşmüş bir figür yok). Ama 'Gökdelen' klişeler denizinde fazla yüzüyor; hele ki aile fertleri toplamda dört olunca her bir kurtarma hamlesi ayrı yekûn tutuyor ve bu da adeta 'galip takımın zaman geçirmeye yönelik hareketleri' (!) türünden göze batıcı unsurlar haline geliyor. Bir de filmin zekâmıza hakaret eden en önemli yanı Hong Kong polisi olaylara hiç müdahale etmiyor, başlarda bir ara Sawyer'ı kovalıyor; sonra bütün gelişmeleri ekran başından izleyerek neler olup bittiğini çözmeye çalışıyor; keza ortada itfaiye de yok...´




MARY SHELLEY

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Birkaç yıl önce Suudi Arabistan'ın ilk kadın yönetmeni olarak çektiği "Vecide" filmiyle kurmaca sinemaya sağlam bir giriş yapan Haifaa Al-Mansour'un bu karaktere el atmış olması sevindirici bir haber olarak kabul görmüştü. Mansour'un Emma Jensen ile birlikte kaleme aldığı senaryodan ortaya çıkan "Mary Shelley" ise bu heyecanı karşıladığını söylemek biraz zor. Bu tür biyografik filmlerde hikayenin neresinden tutacağınız, karakterin hangi dönemini, hangi boyutunu anlatacağınız önem kazanıyor ister istemez. Dört başı mamur bir biyografi filmi yaratmak sinemanın en zor işlerinden birisi olsa gerek. Mansour ve Jensen ikilisinin tercihleri de bu bakımdan filmin kaderini belirlemiş görünüyor. Daha çok Shelley'nin hayatının önemli duraklarında seyahat eden, bu anlardaki gelişmeleri ikna edici bir şekilde anlatmak için 'derinlerde' olup bitenleri, arka planda yaşananları ihmal eden bir film var karşımızda. Bir anlamda her şey var ama hiçbiri tam olarak anlatılmıyor sanki... "Mary Shelley" bu haliyle yüzyılları etkileyen bir eserin yaratıcısının anlam dünyasını anlatmaktan çok, bir dönem filmi tadı veriyor. Her şeye rağmen böylesine önemli bir kadın yaratıcının ve önemli bir eserin ortaya çıkış sürecini takip etmek, dönemin entelektüel dünyasına dair fikir edinmek için görülmesi gereken bir film "Mary Shelley".´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Mary Shelley', şair Percy'nin sorumluluktan kaçan, bencil kişiliğini veriyor ama sanki bu ilişkide ve süreçte daha fazla paylaşılacak şeyler varmış da onları pek açığa çıkarmıyor türünden bir izlenim yaratıyor. Kim bilir bunda, vakti zamanında (aynı sularda gezinen) Ken Russell'ın 'Gothic' filmini izleyen bir nesle ait olmamın bir etkisi vardır diye düşünüyorum. Sınırları geçmeyen bir BBC draması tadındaki 'Mary Shelley', yine de o ünlü romanı yaratan insanın hayatından kesitler aktarırken belli ölçülerde merak uyandırıp daha başka kaynaklara göz atmanıza vesile olabilir. Elle Fanning'le Douglas Booth'un Mary ve Percy'de gayet iyi oynadıklarını söylemeliyim. Ama 'Gothic'te Gabriel Byrne'ün canlandırdığı Lord Byron'ı gözler arıyor tabii, orası ayrı. Üstelik Russell'ın filminde Nastasha Richarsdon, Julian Sands, Timothy Spall gibi isimlerden oluşan muhteşem bir kadro vardı.´




ANT-MAN VE WASP

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... artık filmler, özellikle bu tür filmler tümüyle ticarileşti, firmalaştı; birer çabuk, hızlı ve özensiz tüketim nesnesine dönüştü. Kendi aralarındaki o akrabalığa dayanarak hep önceki filmlerin bir devamına, sentezine, uzantısına ve yorumuna dayanan yapımlar oldu. Yani filanca filmi görmediysen, falanca kahramanı tanımadıysan, bunu da anlamazsın zihniyeti. Oysa sinema TV değildir. Sinema dizilere değil, özgün yapımlara dayanır. Ve birşeylerin birbirine bağladığı filmler olsalar da, herbirinin kendi özellikleri, kendi sesi-soluğu, kendi kimliği olması gerekir. Bu filmde bunları düşündüm. O başdöndürücü teknolojiyi, o gösterişli sahneleri, o nefis konuk oyunculukları (hele Michelle Pfeiffer!) izlerken keyif almadım da değil!.... Ama o kendilerini habire büyültüp küçülten, fiziksel güçlerinin ve bedensel marifetlerinin sınırları kesinlikle belli olmayan kahramanlara bakarken de çok sıkıldım. Ve kendimi yanlış filme girmiş bir seyirci saydım!....´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Ant-Man', yepyeni bir kahramanla gerçekleştirilen ilk buluşmanın hakkını veren, keyifli bir çalışmaydı. 'Ant-Man ve Wasp' da diyalogları iyi yazılmış, komik sahneleri ağır basan, ortalamayı az biraz aşan bir film olmuş. Malum, bütün 'Süper kahraman' yapımları bir şekilde dünyayı kurtarmaya çalışırlar; bu kez kurtarılmaya çalışılan dünya değil, Van Dyne ailesinin eski bir üyesi. Bu bile, alternatif bir hamle sayılır! Ayrıca finalde öykü 'Avengers: Sonsuzluk Savaşı'na gayet ince göndermelerle bağlanıyor; ben kendi adıma böylesi bir zarafeti de beğendim...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... İlk olarak, Ant Man'in bir süper kahraman olarak kendisini fazla ciddiye almayan yapısının ilk filmde olduğu gibi burada da filme damga vurduğunu söylemek gerek. İlk filmin hikayesinin ana omurgasının 'zayıflığı' ve kötü karakterin vasatlığı, eğlence/komedi gücünü artırarak kapatılmış, bu formül işe yaramıştı. Aynı durumun yeni film için de geçerli olduğunu söylemek gerekiyor. Ancak bu kez hikayenin kurulduğu düzlemin ilkine göre daha vasat bir seyirde olduğunu, ana akımın çok sevdiği 'kutsal aile' vurgusunun abartıldığını belirtmeden geçmeyelim. Yalnızca Hank ve Hope ile değil, aynı zamanda Ava/Ghost karakterinin Marvel evrenini karikatür dünyasından çıkıp gelen klişe hikayesi nedeniyle de. Öte yandan filmin komedisi özellikle de Michael Peña'nın Luis karakterindeki muhteşem performansıyla yine vasatın üzerine çıkmayı başarıyor. Luis ve ofiste çalışan diğer iki karakterin sürüklediği bu bölümler kahkaha tufanı vaat ediyor. Evangeline Lilly ve Paul Rudd'un da bu ekibe ustaca eşlik etmesiyle filmin bu yönünde sıkıntı kalmıyor.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... İlk filmin yönetmeni Peyton Reed´in çektiği Ant-Man ve Wasp eğlenceli bir film ve dinamik bir film vaat etse de hikaye olarak çok da sürükleyici değil. Karmaşık gibi duran ama aslında çok basit bir olay örgüsü var. Bu açığı da hızlı kurgu, tempolu aksiyon sahneleriyle kapatmaya çalışıyor. Ant-Man´in küçüldüğü gibi artık devleşen bir kahraman olabilmesi bir yenilik. Ama bu yenilikten genel olarak aksiyon sahnelerinde faydalanıyor yönetmen. Ve bütün bunlar Ant-Man´i aksiyonel bir süper kahraman haline getiriyor ve tabii Wasp´ı da... Hal böyle olunca ilk filmin o naifliğinin yerinde yeller esiyor.
Ant-Man yine esprili ama o süper kahramanlık olgusuyla dalga geçmeyi bırakmış durumda. Hatta ilk filmde dalga geçtiği süper kahramanlardan birine dönüşmüş gibi. Yani Ant-Man bazen karınca bazen de dev bir adam ama artık karınca kararınca bir kahraman değil.´




KELEBEKLER

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film öncelikle komedi yolunu seçmiş gözüküyor. Bir tür kara-komedi, ama özellikle 'absürd'e (Türkçesi: saçma) kaymayı tercih eden... Ve birçok sahnesiyle bu tarzın zirvelerine tırmanıyor: durdukları yerde 'patlayan tavuklar' (ama bir nedeni var!)...Ya da bir lokantada Suzan'ın görkemli sinir krizi....Ya da o ölüyü gömme sahnesi. Ya da finaldeki 'kör çoban' sürprizi. Ve de elbette perdenin sayısız kelebekle dolduğu final bölümü. Hikâye boyunca sözü edilen, ama gerçekleştiğinde kahramanlarımızın farkına bile varmadığı enfes bir bölüm. Film aile denen kurumu yeniden ve özel bir bakışla ele alıyor. Yok olup gitmiş bir çekirdek ailenin, onca yıl sonra yeniden buluşup barışması mümkün mü? Neden olmasın?... Film genelde birinci sınıf bir oyuncu kadrosundan destek alıyor. Hepsi öylesine iyi ki, hangi birinden söz etmeli? Bunun tam bir takım oyunculuğu olduğunu söylemekle yetineyim. Ve belki çok özel mizahı herkese geçmeyebilecek bu filmi tüm has sinemaseverlere öğütlemiş olayım. ´
MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Olayların ilginç bir şekilde geliştiğini ya da filmin net bir ana fikre odaklandığını öne süremem. Buna karşılık, Karaçelik karakterleri öylesine iyi yazmış ki film kendi dünyasını kurmakta hiç zorlanmıyor. Karakterler filmi alıp götürüyor ve onları yakından tanıdıkça ironi duygusu artıyor. Bu arada, oyuncular harika. Gece kulübü sahnesinde olduğu gibi, ego savaşları veren erkek kardeşlerin arasındaki testosteronlu gerilimi her seferinde eriterek aile duygusunu ortaya çıkaran kız kardeş rolünde Tuğçe Altuğ, kritik rolünün hakkını veriyor. "Rüzgârda Salınan Nilüfer"deki karakterinin ardından bambaşka bir kişilikle karşımıza gelen Tolga Tekin'in oyunculuğundaki farklı tarzlara şapka çıkarmamak elde değil. Bartu Küçükçağlayan ise rolüne getirdiği yorumla filmin mizah duygusuna önemli bir katkı sağlıyor. Öyle ki film bittikten sonra bile, Kenan´ın halleri aklıma geldikçe güldüm. Özetle "Kelebekler"i severek, keyif alarak seyrettim, bence Karaçelik'in en iyi filmi. Umarım siz de beğenirsiniz.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Gişe Memuru' ve 'Sarmaşık' filmleriyle tanıdığımız Karaçelik, 'Kelebekler'de öyküsünü absürd komedi şeklinde perdeye taşımış. Bu hedefe genel olarak varılmış. Film komedinin sularına ulaştığında rahatlıyor, ritmini buluyor ama duygusallaşmaya ve karakterler, özellikle baba figürü üzerinden hesaplaşmaya başladığında denge sağlanamıyor. Komediyle dram arasındaki geçişler sorunlu ve bu, filmin ritminde gelgitler yaşanmasına neden oluyor. Tabii ki tercih yönetmenindir her zaman ama belki de sadece komediye yüklenilse ve duygusallık aralarına, istasyonlarına gerek duyulmasa, uğranılmasa daha iyi olurmuş. Keza bu durum oyuncu performanslarının çizgisini de etkilemiş, özellikle Suzan'ı canlandıran Tuğçe Altuğ, hesaplaşmaya soyunulan sahnelerde fazla teatral kalmış. Üç kardeşe genel olarak bakıldığında karakter olarak Kenan (bu rolde Bartu Küçükçağlayan'ı izliyoruz) öykünün yıldızı gibi duruyor. Ara karakterlerde ise 'varoluşsal' sorunlar yaşayan ve giderek 'Don Camillo' tadına ulaşan imam (Hakan Karsak) ön plana çıkıyor ve belli bir noktadan sonra filmin en sürükleyici unsuruna dönüşüyor...´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... "Kelebekler" de Kültür Bakanlığı desteğinin çıkmamasıyla 'gerilla usulü bir isyan' kıvamında. Filmin post-prodüksiyon görmemiş gibi dururken, sallanan kamerayla ilerleyen, renkleri işlenmemiş yapısı, belki de çekim süresinin azlığı sebebiyle tek çekimde halledilen doğaçlama sahneler de içeriyor. Film, olgun bir yönetmenin geldiği noktayı asla yansıtmıyor. Aksine Karaçelik'in ilk filmi gibi duruyor. Bu durum da ister istemez 'yol filmi' klişeleriyle gelen Serkan Keskin, Hakan Karsak, Ezgi Mola, Ercan Kesal ve Serkan Ercan'ı, Joseph Campbell'ın 'kahramanın yolculuğu' mantığıyla ilerleyen mitik yan karakterlerinin kullanımına ortak ediyor. Bu tercih çok bayat duruyor. Sanki oyuncular tek sahnede oynamak, imece usulü katkıda bulunmak için böyle bir yapıya hizmet etmişler. Serkan Ercan ise "Gişe Memuru"ndan çıkıp gelmiş gibi tek bakışla kahkaha attırabiliyor... Karaçelik'in üzerine yıllarca uğraştığı, detaycı senaryosunda fazla problem yok. Karakterlerin yazılması, onların motivasyonları, çözümlemeleri boyutlu. "Kelebekler" elbette 'bir sürecin filmi'. Bu açıdan üzerine konuşulup değerlendirilecektir. Ama muhtemelen Karaçelik de yapmak istediğinin en iyisini gerçekleştirdiğini iddia etmeyecektir.´




Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
128
0
164
0
125
0