Paylaş   
4.06.2011

16 MART- 22 MART 2019 HAFTASI

/

TÜRK İŞİ DONDURMA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´...
Film öncelikle bizim için hem zaman, hem de coğrafya olarak çok uzak bir olaya yaklaştığı için cesur bir girişim. Tıpkı Ayla gibi Türk İşi Dondurma da bizim için anlatılmaya değer öykülerin ne çok olduğunu hatırlatıyor. Sanırım bu ekip hep bunu yapacak. Ve bize uzaklardan yepyeni seyirciler çekecek: Ayla için Kore'den, bu film için Avustralya'dan... Yönetmen Can Ulkay-yapımcı Mustafa Uslu ikilisi bir kez daha evrensel bir hikâyeyi evrensel sinema normlarına uygun biçimde sunuyor. Filmin dekor kurma, atmosfer yaratma, belli bir akıcılık sağlama sorunları gayet iyi çözümlenmiş. Elbette kimi kusurlar da var. Örneğin özellikle başlarda komedi unsuru biraz grotesk bir hal alıyor. Önce çok iyi kullanılan 'deve motifi' sonra acımasızca harcanıyor. Milliyetçilik biraz aşırı mı, bilmiyorum. Hele İngiliz subayı Wayne'in 'bad man-kötü adam' portresinde... Ama tarih boyunca dünyaya hükmetmiş İngilizlerin bunu hakkettiğini, üstelik böyle şeylere karşı şerbetli olduğunu sanıyorum!..´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Yönetmen Can Ulkay, filmin niyetine uygun, seyircinin duygularını yöneten, profesyonelliğin gereklerini yerine getiren bir anlatım tutturuyor. Son dönemde popüler Türk sinemasında hep olduğu gibi Fahir Atakoğlu´nun müziği, duyguları daha da yükseltmeye, seyirciyi daha çok ağlatmaya hizmet ediyor. Prodüksiyon tasarımına büyük özen gösterildiği belli. Gerçi kostüm ve dekorların biraz daha yıpranmış olması, daha gerçekçi olabilirdi ama bu haliyle de kötü değil... Sonuç olarak, Peter Steuger´in görüntüleri ve Mustafa Presheva´nın kurgusuyla dünya standartlarında bir film seyrediyoruz. Ama dramatik yapı açısından ilkokul seviyesindeki milliyetçi bir metnin ötesine geçemiyoruz ne yazık ki... Son kararı kuşkusuz tarihçiler verir, vermeli... Ama hayal ya da gerçek, filmin sinemasal olarak bana çok sahici gelmediğini söyleyebilirim.´


OLKAN ÖZYURT (SABAH) ´..Broken Hill olayı Avustralyalılar için son derece hassas bir konu. Ve film bu haliyle o iki Afgan saldırganla empati kurmalarını istiyor. İşte bu noktada iş çetrefilleşiyor. Çünkü o ´kahramanlar´ Avustralyalılar için başka bir şeyi ifade ediyor. Meseleye sinema açısından bakarsak. Malum, Türk sineması olarak Çanakkale´de yazılan destanı sinemada layıkıyla anlatma konusunda pek de başarılı değiliz. Peter Weir´in Gallipoli´si hâlâ bu savaşla ilgili çekilen en iyi film olarak kabul ediliyor. Hem Gallipoli hem de Russel Crowe´un Son Umut´unda Avustralyalılar, savaşa yaklaşımlarını anlatmıştı. İngilizleri eleştirerek, "Bizim bu savaşta ne işimiz vardı?" diye sormuş ve bir tarihi yüzleşmeye girişmişlerdi. Türk İşi Dondurma da "Sizin Çanakkele´de ne işiniz vardı?" diye soruyor ama bu soruyu (ki cevap iki filmde vardır) Avustralyalıların sinir ucuna dokunacak bir olay üzerinden yapıyor. Yani kaş yaparken göz çıkartılmış sanki...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Yönetmenliğini Can Ulkay'ın üstlendiği, senaryosunu da Gürkan Tanyaş'ın kaleme aldığı 'Türk İşi Dondurma', girişinde yazıldığı gibi bu olaydan esinlenerek kendince yeni bir tarih yazıyor, saldırının faillerini dondurmacı Mehmet'le deveci Ali, iki Türk yapıyor. Bu karakterler önce tatlı iki kafadar olarak çiziliyor ve yaşadıkları komedi tonunda anlatılıyor, sonra öykü milliyetçi sulara kayıyor ve ikili, Çanakkale'ye gitmek için yola çıkan ANZAK'ları durdurma düşüncesiyle asker dolu trene saldırı düzenliyor. Bu arada bütün bunlara sebebiyet veren, Türk-Avustralyalı demeden kendisine engel olanları yok eden biri var; İngiliz yüzbaşı Wayne... Sinemada tarih elbette yeniden yazılabilir; bugüne kadar başta Amerikan filmlerinde olmak üzere hangi yaşanmışlıklar yeniden yazılmadı, hangi günahlar perdede aklanmadı ki? Ama mesela Avustralya cephesinden gelmiş, meselenin bütün boyutlarını enine boyuna perdeye taşımış, ANZAK'ların nasıl kandırıldığını göstermiş ve bunu tarihle oynamadan dürüstçe yapmış 'Gelibolu'/'Gallipoli' (Yönetmen: Peter Weir / 1981) gibi bir film varken, benzer bir dürüstlüğe soyunmaksızın Avustralya halkının ruhunda ve zihnindeki acısı silinmemiş bir olaydan, hamaset dolu bir kahramanlık öyküsü çıkarmak ne derece savunulacak bir şeydir; doğrusu bilemiyorum...´




GÜZEL OĞLUM

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film özellikle iki başoyuncusunun performanslarıyla desteklenir. Rus Yahudisi kökenli bir anneyle Fransız kökenli bir babanın 1995 doğumlu oğlu Timothee Chalamet, o çok özel fiziğini herhalde bu aileye borçludur. Çok erken -2008'lerde- başlayan kariyerinde yeteneğini özellikle Beni Adınla Çağır'la kanıtlayan oyuncu, kişiliğine gereken tüm nüansları katar. Şu günlerde tam altı projenin içinde yer alması, sanırım parlak bir kariyerin kesin habercisidir.Ama filmin asıl sürprizi bence Steve Carell'dir. Yıllarca tipik Amerikan komedisinin aslarından olan oyuncu, son dönemde art arda ciddi karakter rolleri almıştır: The Big Short- Büyük Açık, Last Flag Flying- Sıkı Dostlar, en son Vice filmlerindeki gibi... Gerçi henüz (Oscar'ları veren) Akademi'nin dikkatini çekmiş değildir, ama sanırım bu gecikmeyecektir. Ve onun 'güzel oğlunu' ne yapıp edip kurtarmaya çabalayan babası, yüreklerine akıttıkları gözyaşlarıyla özellikle ana-babalar için kolay unutamayacakları bir karakter olup çıkar.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Filmin en büyük avantajı komedi kökenli bir aktör olmasına rağmen dramlarda kendisini kanıtlayan Steve Carell ve "Call Me By Your Name"in yıldızı Timothée Chalamet'in adanmış performansları. Felix van Groeningen, yönetmen olarak hünerini düz bir zaman ekseni takip etmeyen ve uzun yıllara yayılan hikâyeyi dikiş izleri gözükmeden idare etmesi ve duygusal tonu bozmamasıyla gösteriyor. "Kırık Çember" ve "Belgica"daki gibi hikayenin ve karakterlerin bütün derinliklerini keşfettiği söylenemez.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Felix Van Groeningen, oğlunu kurtarmak için her şeyi yapan ama elinden bir şey gelmediğini gören babanın yaşadığı çaresizliğe odaklanıyor temel olarak. O çaresizlik o kadar dramatik ki... Ağır bir dramın ortasında kalıyorsunuz. İşte film ABD´de David Sheff´in yaşadığının tekil olmadığını ülke için önemli bir dert olduğunu anlatıyor bir örnek üzerinden ve bize o büyük çaresizliği gösteriyor. Yaşananları ajite etmeden, karakterlerine saygılı ama sorunun da hem insanlar için derin hem de ülke için büyük olduğunu anlatan minör ama etkisi majör bir film Güzel Oğlum.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Güzel Oğlum'un güzel taraflarından biri ahlaki öğütlerden uzak durması, aynı kulvardaki filmlerin bildik formüllerine ve reçetelerine sığınmaması olmuş. Öykünün belki de en çarpıcı yanı David'in bir baba olarak oğlunun değiştiğini görmemekte ısrarı ve hep, beş-altı yaşlarındaki masumiyetinin peşinde koştuğuna yaptığı vurgu ve buna karşın Nic'in bu yaklaşımın farkına varıp, "Artık ben, o ben değilim"in altını ısrarla çizmesi sanırım. Oyunculuklara gelince: David'de Steve Carell komedi kadar dramda da ne kadar başarılı olduğunu bir kez daha gösterirken canlandırdığı karakterin açmazlarını, sorunun büyüklüğü karşısındaki darmadağın oluşunu, her şeyin adım adım kontrolünden çıkmasını çok iyi yansıtıyor. Timothée Chalamet de bağımlı Nic'te kuşağın en iyilerinden biri olduğunu hatırlatan bir performansa imza atıyor. Senaryo, belki süreler bakımından öykünün kadınlarıyla (Nic'in gerçek annesi Vicky / Amy Ryan ve üvey annesi Karen / Maura Tierney) pek ilgilenmiyor gibi görünüyor ama onların yaşadıkları dramı az ama öz ve çarpıcı hamlelerle perdeye taşıyor...´




KADAVRA

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Kadavra', sırtını klişelere dayayan, tahmin edilebilir sahnelerle dolu, seyircisini germe konusunda ise pek de etkili olamayan vasat bir gerilim film. Yunanistan ve Birleşik Amerika'da büyüyen Hollanda kökenli Diederik Van Nooijen imzalı bu yapım yerine orijinal 'Şeytan'ı oturup bir kez daha izlemek bile sinema adına daha hayırlı bir iştir diye düşünüyorum.´




PAPILLON

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Danimarkalı Michael Noer, 2017'de bu muhteşem yapıtı yeniden sinemaya taşıdı. Bu haftadan itibaren salonlarımıza uğrayan şimdiki dönemin 'Papillon'u kuşkusuz orijinaliyle yarışmak niyetinde değil. Zaten ne haddine... Kendi ölçülerinde mütevazı bir hapishane draması olan Noer'in yapıtı ortalamayı tutturuyor. Charrière'yi ve hapishane yoldaşı Louis Dega'yı canlandıran Charlie Hunnam ve Oscar'lı Rami Malek de gayet iyiler lakin 1973 tarihli filmin ve Steve McQueen-Dustin Hoffman'ın performanslarının hatıralarınızdaki yerlere sağlam olunca, "Yeni bir uyarlamaya gerek var mıydı?" diye düşünüyorsunuz.´




WOMAN AT WAR

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Dünya prömiyerini geçen yıl Cannes'da yapan 'Woman at War', '8 Mart'ın ruhuna uygun bir yapım. İzlandalı Benedikt Erlingsson'un ikinci uzun metrajlı çalışması küresel meseleleri mizahi bir dil ve akıcı bir sinemayla perdeye taşıyor. Etkileyici eylemlerinin ardından ülke basını tarafından 'Gizemli Dağ Kadını' şeklinde adlandırılan Halla'nın öyküsünü aktarırken vicdanlara seslenen çağdaş bir masal olmanın da üstesinden gelen 'Woman at War', özellikle çevre sorunlarına duyarlı seyirci için uygun bir buluşma noktası... Evi Mandela ve Gandhi posterleriyle kaplı bu modern Jeanne d'Arc'ın (ya da Robin Hood) 'İskandinav mizahı'yla süslü öyküsüne kulak veriniz derim. Son olarak Reykjavik'ten yola çıkıp İzlanda'nın dağlık bölgelerine taşınan filmde 'ara nağme' tadındaki üç kişiden oluşan müzik gruba da öykünün en hoş yanlarından biriydi, bu notu da düşelim...´




HERKES BİLİYOR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Yine sakin bir tempoyla, sürekli konuşmalarla gelişen tipik bir Farhadi filmi. Belli bir ilgiyle izlenen ve dinlenen, düzeyli, edebi, soylu bir film. O polisiye gerilimse Farhadi filmleri için ciddi bir yenilik. En ilginci şu ki, genelde melodram, özellikle bir büyük aile melodramı niteliği polisiyeyi bastırıyor. Sürekli konuşmalar da sanki sinemanın içine getirip bir tiyatro atmosferi dayatıyor. Ve sonuç olarak bu büyük kültürel sıçrayış, bu yeni ve farklı liman Farhadi'ye belli bir tazelik, belli bir kendini yenileme fırsatı getiriyor. Yine de filmi onun en iyilerinden saymak zor. Ustanın asıl kültürüne dayalı filmlerini, İran denen o görkemli çelişkiler ve bitmeyen savaşımlar toplumunun özel sosuyla tatlandırılmış yapımlarını tercih etmek elbette hakkımız. Özellikle Elly Hakkında ile başlayıp Bir Ayrılık, Geçmiş, Satıcı gibi önemli kitlelere ve Oscar dahil ödüllere uzanmış başyapıtları belleğine yerleştirmiş sinemaseverler olarak...Ama gerçek Farhadi'ciler bu filmi de görmeli. Başta kim bilir kaçıncı kez (aslında altıncı kezmiş!) bir araya gelen Penelope Cruz- Javier Bardem ikilisi ve özellikle 2009'da Oscar'a uzanan Gözlerindeki Sır'la tanınan Arjantin'in 'milli' oyuncusu Ricardo Darin, tüm o kalabalık oyuncu takımı harika. Çok iyi kullanılmış İspanya taşrası, görüntü ve müzik de düzeyli. Ve bu kültürler buluşması, sonuç olarak doyurucu bir filme yol açmış.´

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): ´... Farhadi'nin senaryolarında şimdiye kadar hiç görmediğimiz bir biçimde bazı şeylere ikna olmakta zorlanıyoruz. Bunun en belirgin olanı Irene'yi kaçıranların motivasyonu. Farhadi, kendisinden beklenmeyecek bir kolaycılığa kaçıyor burada ve her şey hızlıca olup bitiyor. Farhadi, bir durumun ailedeki yaraların kabuklarını kaldırdığı, matruşka gibi sırların birbirinin içinden çıktığı dramatik evreni ustaca kurarken; işin polisiye kısmında hem entrika hem de karakterlerin inandırıcılığını kurmakta bildik formundan uzak kalıyor. Öte yandan özellikle ilk bölümdeki düğün sahnesi başta olmak üzere Farhadi'nin yönetmenlik maharetinin en gelişkin olduğu filmi olduğunu söylemeden geçmeyelim. Kendi adıma her ne kadar çok iyi filmlere imza atmış olsa da Farhadi'nin filmlerindeki kadın temsilini sıkıntılı bulduğumu bir kez daha belirtmek isterim. Bu yazı boyunca andığım filmlerin tamamında hikaye "Bir kadının talebi ya da başına gelen bir şeyin erkeği zor durumda bırakması"yla ivmeleniyor. "Herkes Biliyor"da da durum aynı. Laura'nın geçmişinde sakladığı bir sır Paco'nun hayatının paramparça olmasına neden oluyor.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Farhadi yine derinlikli ve incelikli bir senaryo ile seyirciyi filmin içine almayı başarıyor. Bir kayıp vakası sonrasında yaşanan gerilimden ustaca yararlanarak sarmal bir olay örgüsü kuruyor ve belli başlı karakterlere karşı ikircikli bir durum yaratıyor. Böylece hem karakterlerini hem de seyirciyi adeta bir önyargı testine sokuyor. Ama böylesi bir senaryoyu Farhadi´den zaten bekliyorsunuz. Bu filmde şaşırtıcı olan Farhadi´nin bütün bunları pek de bilmediği sularda yapabilmesi. Dilini, kültürünü çok da iyi bilmediği bir coğrafyada yine kendi sinemasal imzasını atacak kadar ustaca filmi yönetiyor. Farhadi´nin bu hamlesinin devamı gelir mi bilinmez ama Herkes Biliyor zannımca Farhadi´nin hem kendine meydan okuduğu ve kendi sınırlarını zorladığı ve yönetmen olarak kendini aştığı, hem de her durumda sinema anlayışı olarak kendi özgünlüğünü koruyabileceğini gösterdiği bir film. Bu da hele hele günümüzde gayet önemli bir başarı.

NİL KURAL (MİULLİYET): ´... İki Oscar ödüllü İranlı yönetmen Asghar Farhadi'nin imzasını taşıyan "Herkes Biliyor / Everybody Knows", geçen yılki Cannes Film Festivali'nin açılışını yaptı ve Altın Palmiye için yarıştı. 2013 yılında "Geçmiş"le Fransızca bir filme imza atan Farhadi, bu kez başrollerini Penelope Cruz ve Javier Bardem'in paylaştığı ve İspanyolca çektiği "Everybody Knows"la bir kez daha ana dilinin dışına çıkıyor ve bu seçimin çok az işlediğini kanıtlayan, kariyerinin en zayıf filmlerinden birine imza atıyor. 2009 tarihli filmi "Elly Hakkında"da olduğu gibi bir kayıp hikayesini tercih eden yönetmen, Arjantin'den bir düğün için aile evine dönen Laura'nın (Cruz) kızının kaçırılması üzerine gelişen olayları konu alıyor. Merkeze bir aile krizini yerleştiren yönetmen diyalog ağırlıklı sinemasını terk ediyor ve melodram türünün kalıplarıyla hareket ediyor. Ancak Farhadi'ye haklı bir ün kazandıran diyalog üzerinden ahlaki ikilemler sunma ve gündelik olandan yola çıkarak gerilim yaratma yeteneğini bu filme yansıtamıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Ana karakter Laura, eski sevgilisi Paco, Paco'nun öğretmen karısı Bea, Laura'nın Arjantinli kocası Alejandro, kaçırılan kız Irene, geçmişten kalma kimi arazi meseleleri, sınıfsal dertler, üzeri örtülmüş acılar derken 'Herkes Biliyor', bir yandan da sırtını dayadığı polisiye entrikayla etkileyici bir atmosfer sunuyor. Filmin sinematografik şahikası ise 'The Guardian' gazetesi eleştirmeni Peter Bradshaw'ın da vurguladığı gibi Michael Cimino ve Francis F. Coppola tatları sunan düğün sahneleri (fırtına ve elektrik kesintisi bölümleri de dahil olmak üzere). İlk kez yolları 1992 yapımı 'Jamón Jamón'da kesişen ve sonraki yıllarda defalarca birlikte çalışan çift Penélope Cruz ve Javier Bardem'in eski sevgilileri, Ricardo Darín'in de Arjantinli eski alkolik kocayı canlandırdığı filmin en kırılgan yanı polisiye vakanın adresindeki kişiler. Senaryo entrikanın bütün yükünü taşıyan bu kanatta yeterince sağlam durmuyor.´




CAPTAIN MARVEL

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Kimin "iyi", kimin 'kötü" olduğunun katiyen anlaşılmadığı, dur-durak bilmeyen bir tempoyla anlatılmış, özel efektlerin yağmur gibi yağdığı, insanı serseme çeviren bir yapım. Aslında sürekli bir mizahın da altan alta geçtiği... Ama ben pek gülemedim: basın gösterimindeki gençlerin tersine... Bu geç kalmış kadın öyküsünü bir kadınlar grubu yazıp yönetmiş: Ryan Fleck'in dışında... Filme egemen olan 90'lar duygusu belli bir 'kitsch' etki yapıyor. Modasıyla, şarkılarıyla... Bu arada filmin müziğinin bir Türk sanatçısı, 1980 doğumlu, ABD'de eğitim almış ve orada yaşayan Pınar Toprak tarafından bestelenmiş olduğunu belirtip sanatçımıza başarılar dileyelim. 2015'de Room- Gizli Dünya filmiyle Oscar almıştı oyuncu... Jude Law ise ilk kez bu tür bir filmde oynuyor. Filmin başında, bir sahnede (son kez olarak!) gözüken ve sonra 95 yaşında ölen çizer Stan Lee'ye bir saygı duruşu var. Sonrasında bir gözüküp bir kaybolan konuklar arasında ise Scarlett Johansson, Don Cheadle, Chris Evans, Mark Ruffalo gibi isimler var. Hayvansevenler dikkat: Filmin başına neler neler gelen harika sarman kedisi Goose'u (Kaz) tam dört ayrı kedi canlandırmış!... Bir diziye dönüşmesi çok olası bu hikaye sonuç olarak ergenler için. Elbette her yaştaki ergenler...´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Kendi adıma, "Captain Marvel"ı Marvel Sinematik Evreni´nin en iyi 10 filmi içine almam mümkün değil. Sonuçta, eski Superman filmleri tadında hafif ve biraz sığ bir film. Öte yandan, filmin ortasında "iyilerle kötülerin yer değiştirmesini", feminist alt metni, 1990´lı yılların popüler kültürüne yapılan göndermeleri, şarkıları, Pınar Toprak´ın müziğini, Goose adlı kedinin Marvel Sinema Evreni´ne yaptığı "büyük katkı"yı ve başta Carol Danvers olmak üzere tüm karakterleri sevdiğimi söyleyebilirim... Her şey bir yana, Marvel Sinema Evreni´ndeki hikâyenin sürekliliği açısından seyredilmesi gereken bir film...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... hikayenin geçtiği tarih 90'lar olunca dönemin birçok popüler unsuruna da göndermelerle dolu film. "Terminatör"den "Top Gun"a, video dükkânlarından kağnı hızındaki internet bağlantılarına kadar göndermeler ve referansları filmin içinde bolca bulmak da mümkün. Ve tabii ki bugünün politik gündeminin önemli unsurları göçmenlik, yabancı düşmanlığı ve güç hevesi gibi ince ayrıntılar da. Marvel filmlerinin alametifarikasına dönüşen dozunda bir mizahı da unutmayalım. Filmin en büyük sıkıntısı bütün enerjisini ve hikayelerini "Avangers" filmine adapte etmeye harcayan Marvel sinematik evreninin "Captain Marvel" etrafında yarattığı gizem ve büyüttüğü beklentinin seyircide nasıl karşılık bulduğu olacak. Açıkçası büyük beklentileri karşılayacak bir yapım yok karşımızda. Öte yandan "Sonsuzluk Savaşı"nda süper kahramanların gösterdiği performansın hayal kırıklığı yarattığı düşünülürse, 29 Nisan'da vizyona girecek "Avengers: Endgame"e 'transfer olan' Captain Marvel'in ne kadar fark yaratacağını bekleyip göreceğiz.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Yenilmezler ekibini kuran Nick Fury´nin (Samuel L. Jackson) gizemli öyküsünün filmde bir yan öykü olarak anlatılması, olaylar 90´larda geçtiği için o dönemin ruhuna uygun göndermelerin filmin atmosferine yedirilmesi, Marvel evreninde kimi filmlerde hissettiğimiz mizahın bu filmde bütüne yayılması Captain Marvel´i seyirlik açıdan yukarıya taşıyor. Bunun için bir başkan kadın süper kahraman filmi Wonder Woman ile kıyaslandığında ise elde daha iyi bir film var diyebiliriz.
Fakat burada filmin kendisiyle ilgili değil de Marvel evrenine yaklaşımla ilgili seyircinin tutumu daha belirleyici olacak galiba. Malum arka arkaya bu evrenle ilgili filmler izliyoruz. Kimi seyirci için artık bıkkınlık veren, kimi seyircinin bitmesini hiç istemediği bir seri var elde. Marvel evreniyle kurduğunuz ilişki eğer olumluysa o zaman size iyi seyirler...´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Gişe canavarı filmler konusunda adeta bir tekele dönüşen Marvel evreninin 21. filmi "Captain Marvel"ın süper kahraman olarak bir kadını merkeze alan ilk film olma gibi özelliği var. "Captain Marvel"ın bu evrenin filmleri arasında özellikle sivrilen bir yanı olmasa da kadın süper kahraman izlemenin getirdiği tazelik onu özel bir yere koyuyor... Brie Larson'un belli bir karizmayla canlandırdığı Captain Marvel, 1990'lar atmosferini de arkasını alarak bir köken hikayesi anlatıyor. Esprili ve karakteri tanıtmaya uğraşan bir yolu tercih eden bu yeni Marvel filmi, artık sınırları bir hayli genişleyen Marvel evreninin zirvelerinden biri değil. Ancak kadın süper kahramanıyla sunduğu yenilik onu benzerlerinden ayırıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Kendi adıma ben ister Marvel, ister DC Comics üyesi olsun; öyküsü dünyada geçen ve ayakları daha bir yere basan serüvenleri daha çok seviyorum. 'Captain Marvel'ın böyle bir yapısı var ama salona 'Süper Kahraman' filmi seyretmeye gelen seyirciyi de düşünmek lazım, nihayetinde bu mesele 'Captain Marvel'ın finaline doğru kıyıya vuruyor ve etraf bilgisayar destekli sahnelerden geçilmiyor. Brie Larson'ın 'Captan Marvel'da sırıtmadığı, Jude Law'un Yon-Rogg'la, Annette Bening'in Mar-Vell'le 'Süperler dünyası'na dahil olduğu, Skrull'ların lideri Talos'ta Ben Mendelsohn'u izlediğimiz, Nick Fury'de Samuel L. Jackson'ın ise 'gençleştirilmiş' versiyonuyla karşımıza geldiği 'Captain Marvel'ın asıl yıldızı 'Goose' adlı kedi (özellikle yerçekimsiz sahnede muhteşemdi) olmuş. Sinema artık eski bir sanat ve birçok yeni yapımda izlediğimiz kimi sahne ya da görüntü, bize eski filmleri, eski anları, eski kadrajları hatırlatıyor. Yolu bir şekilde 'Avengers: Endgame'e bağlanan 'Captain Marvel'ın da asıl problemi bu olmuş: İzlenmesi zevkli ama yeni bir şey sunmuyor...´




YALAN DOLAN

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Sezer´in güldür-eğlendir tarzı komedi filmlerinin dışına çıktığı filmde, kusursuz bir banka soygunu yapmaya çalışan bir ekibin hikayesini izliyoruz. Ekip bankayı kimseye zarar vermeden, kimseyi hiçbir şeye zorlamadan soyuyor ve polise teslim oluyor. Ki bu noktada onların amacının aslında sistemin açıklarına ve dar gelirlilerin yaşadıkları zorluğa dikkat çekmek olduğu ortaya çıkıyor. Kara komedi tarzına yakın anlatımıyla Sezer´in bir nevi Robin Hood´luğa öykündüğü film, yer yer didaktik olsa da sinemamızdaki güldür-eğlendir filmlerinin çıtası düşünüldüğünde övgüyü hak ediyor. Ayrıca Yalan Dolan´ın yakın zamanda kaybettiğimiz Yıldırım Öcek´in son filmi olduğunu hatırlatalım.´





ÖLÜM GÜNÜN KUTLU OLSUN 2

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Filmin öyle çok ciddiye alınmak gibi bir derdi yok. Belki de bu nedenle Tree´nin cinayete kurban giderek ölmektense farklı şekillerde intihar etmeyi denediği sahneler fena değil... Yönetmen ve senaryo yazarı Landon, komedi ve gerilim arasında belirli bir denge kuruyor. Gerektiğinde korkuyu bir yana bırakarak, drama odaklanıyor ve belirli ölçülerde duygusal olmayı hedefliyor. Filme yeni giren karakterlerin ilk filme oranla daha eğlenceli olduğu söylenebilir. Paralel evrendeki yeni kişiliği ve "sürpriz sevgilisi"yle Tree´yi herkesten daha çok şaşırtan Danielle (Rachel Matthews) ise filmin anti kahramanı ya da "gıcık kız"ı olarak işin komedi kısmına katkı bulunan karakterlerden biri. "Ölüm Günün Kutlu Olsun 2" gösterime giren yeni filmler açısından çok da bereketli ve renkli olmayan bir haftanın en popüler seçeneklerinden biri... Gerilimle mizahı birleştiren, oyalayıcı ve eğlenceli bir gençlik filmi seyretmek isteyenlere önerebilirim. Dram açısından sağlam, nitelikli bir film arayanlar ise başka bir alternatif arasın... ´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Landon, zamanda kırılma meselesi üzerinden Geleceğe Dönüş´e selam çaksa da aslında ikinci film için, Bugün Aslında Dündür ile 1985 yapımı Val Kilmer´ın oynadığı Real Genius filminin harmanlanmış hali denilebilir. Landon ilk filmde olduğu gibi kampüs, korku gerilim ve gençlik türünün klişelerini kullanarak ilk filmin benzeri önümüze getiriyor. 1970´li yılların fenomenlerinden Küçük Ev dizisindeki Charles Ingalls´ı canlandıran Michael Landon´un oğlu olan (bir dönem diziyi de yönetmişti) Christopher Landon´ı, Paranormal Activity serisinin yönetmen ve senaristlerinden biri olarak hatırlıyoruz. Landon belli ki korku gerilim ve gençlik türünde o seriye göre daha eğlenceli bir seri yaratmanın peşinde. Ama nasıl karakteri Tree aynı güne takılıp kalıyorsa Landon da sanki aynı filme takılıp kalmış. Aynı trükler, anlatım, hemen hemen aynı diyebileceğimiz olay örgüsüyle ilk filminin sanki tekrarını izlettiriyor bize. Hani Marx "Tarihte olaylar ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak tekerrür eder" demiş ya, Ölüm Günün Kutlu Olsun 2, ki ilki de öyle, karakterinin yaşadıkları üzerinden bu sözü doğruluyor, ama Landon için durum daha fena. Yıllar önce sinemada kullanılan bir fikri alıp yeniden önümüze koymuş (hakkını teslim edelim bunu yaparken saygı duruşunda bulunuyordu) ve hoş görün orijinal bir fikrim yok ama var olanı da iyi kullanarak yoluma devam ediyorum demeye getirmişti. Ama şimdi anlıyoruz ki Landon´ın orijinal bir fikri bir adım öteye götürecek pek de bir vizyonu yokmuş...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Christopher Landon imzalı film, melez bir çalışma. Tree'nin gün içinde önlemeye çalıştığı cinayette zanlının taktığı maske bize 'Scream' ('Çığlık') serisini hatırlatıyor. Öykü zaten 'Geleceğe Dönüş'ü ('Back to the Future') andırıyor (ki filmin karakterleri sık sık bu seriye göndermelerde bulunuyor) ama asıl adres elbette 'Groundhog Day' ('Bugün Aslında Dündü'). Tree, arkadaşları Ryan, Carter, Samar ve Andrea'yla birlikte tıpkı Harold Ramis'in 1993 tarihli klasiğindeki Bill Murray gibi kendi sarmalında çabalayıp duruyor. İçine çekildiği evrende yıllar önce vefat eden annesini karşısında bulurken ait olduğu zamana döndüğünde acısıyla birlikte yaşayacağı gerçeği, onu en çok zorlayan seçim oluyor. Çocukluğumuzun iki güzel dizisi 'Bonanza' ve 'Küçük Ev'in unutulmaz oyuncusu Michael Landon'ın oğlu Christopher Landon imzalı 'Ölüm Günün Kutlu Olsun 2', doğrusu pek orijinal bir film değil. Gerçi sempatik karakterlere ve kimi eğlendirici sahnelere sahip ama genel toplamda vasatı aşamıyor.´




SİBEL

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Yazar-yönetmeni Türk-Fransız Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti çifti tarafından şaşılacak kadar ustalıkla anlatılmış, olgun ve feminist bir film. İnsanın doğa kadar kendi halkının da nasıl esiri olabileceğini gösteren; iletişimin önemini gündeme getirdiği kadar, kadın haklarının da savunusunu yapan kendine özgü bir yapım. O panteist ağırlıklı yaşam tarzı içinde bir yandan yumuşarken, öte yandan sivrileşen ilişkiler. Ve özellikle finale doğru birbirinden unutulmaz sahneler. Sibel'in sessiz çığlığı; Ali'yı uzaktan çıplak yıkanırken izlemesi; babanın birden kuş diliyle kızını savunması; Narin kadının Sibel'e Ali'in akıbetini duyurması. Ve elbette final sahnesi. Oyuncu kadrosu rüya gibi. Damla Sönmez hiç konuşmadan, sadece ıslık çalarak (!) rolünü baştan sona inançla canlandırıyor. Erkan Kolçak Köstendil son derece inandırıcı. Meral Çetinkaya yine kusursuz. Emin Gürsoy, Elit İşcan ve tüm çevre halkı görevlerini gayet iyi yerine getirmiş. Filmin bu denli dünyayı dolaşıp ödüller toplamasına şaşmamalı. Mart'tan itibaren Fransa'da dağıtıma çıkacağını da duyurayım. Ve elbette anladınız: Bence mutlaka izleyin. Özellikle siz, hanımlar!..´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Guillaume Giovanetti ve Çağla Zencirci'nin birlikte yönettikleri ilk film "Sibel", Locarno Film Festivali'ndeki dünya prömiyerinin ardından Adana Film Festivali'nden En İyi Film Ödülü'nün de aralarında olduğu ödüllerle döndü. Film, bir kadının özgürleşme mücadelesini gösterirken kurduğu görsel dil ve atmosferle takdiri hak eden yılın en iyi yerli yapımlarından. Karadeniz'de bir dağ köyünde köylüler bir ıslık dili kullanmaktadır. Filmin ana karakteri Sibel, dilsiz de olduğu için ıslığı tek konuşma yolu olarak kullanan yalnız bir kadındır. Bir kurdu avlamak için ormana gittiğinde gizemli bir adamla tanışır. Damla Sönmez'in topladığı ödülleri sonuna kadar hak eden adanmış performansı filmin büyük güçlerinden biri. Bir kadının değişimini ve isyanını gösterirken masallardan mitlere çeşitli kaynaklardan ilham alan senaryo ve filmin kurduğu güçlü atmosfer "Sibel"i özel bir yere koyuyor. Özetle "Sibel" hem ele aldığı konu hem de bunu özenle anlatış tarzıyla yılın öne çıkan yerli sinema filmlerinden biri.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Öncelikle 'Sibel', 'Mustang'le kıyaslandığında ayakları yere sağlam basan ve kendi içinde inandırıcılığını, tutarlı bir biçimde inşa eden bir yapım. Zaten filmin asıl derdi ister köy, ister mahalle, ister toplum deyin, genel bir çerçevede öteki olana, farklı olana, kendisine benzemeyene önce tepkisini gösteren, sonra da baskı ağlarını yavaş yavaş ören ve çoğul olmanın verdiği avantajla sıktıkça sıkan, giderek boğan bir modelin tasviri. Ve 'Sibel' bu tasviri, öykü ve sinematografik açıdan yeterli bir inandırıcılık ve atmosferle sunuyor. Evet, bir-iki yerde (özellikle köylü kadınların tepkisi kısmında) ölçü kaçıyor olabilir ama bu sahneleri de öykünün 'gerçeküstücü' yanları olarak kabul etmek mümkün... Kendi kaderini kendi tayin eden, dayatılan öğretilere başkaldıran, kişilikli, tutarlı, vicdanlı, hakkaniyetli kadın karakterlere, sağlıklı, dengeli ve çağdaş bir toplum açısından elbette ihtiyacımız var, 'Sibel' bu durumu bize sinema yoluyla hatırlatan bir film. Kaçırmayın derim...´




ASTERİKS: SİHİRLİ İKSİRİN SIRRI

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Asterix: Roma Sitesi'nde ('Asterix: Le domaine des dieux'), Sezar'ın 'barbar' olarak gördüğü Galyalıları uygarlaştırma adına köylerinin yanına Roma sitesi kurma hamlesine karşı verilen 'direniş' mücadelesi anlatılıyordu. Söz konusu yapım rant kültürüne ve kapitalizme karşı ince göndermelerle yüklü enfes bir manifestoydu; sağlam bir metne ve derinliğe sahipti. 'Sihirli İksirin Sırrı', yaşlanma ve ölüm korkusu gibi temalarla yola çıksa da bir noktadan sonra özellikle kötü büyücü Sülfirix karakteri üzerinden tanıdık yollara sapıyor ve 'süper kahraman filmleri' rotasına giriyor. Durumu şöyle özetleyelim: 'Roma Sitesi' direkt olarak yetişkinlere sesleniyordu, 'Sihirli İksirin Sırrı' yaş skalasını tekrar küçültmüş ve rotayı minik seyircilere çevirmiş.´




VAN GOGH: SONSUZLUĞUN KAPISINDA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Oscar Isaac'in Gauguin'i, Mathieu Amalric'in doktor Gachet'si, Emmanuelle Seigner'nin madame Ginoux'su, Rupert Friend'in Theo Van Gogh'u... Belki en iyileri olan, Mads Mikkelsen'in rahipteki kısacık, ama belleklere çakılan kompozisyonu. Ayrıca Niels Arestrup, Anne Consigny, Vincent Perez, Amira Casar gibi ustaların da yarattığı kıvılcımlar... Ama en başta Willem Dafoe'nun oyunu. Hem de 1890 yılında, 37 yaşında ölmüş bir sanatçıyı 63 yaşında canlandırmanın güçlüğüne rağmen... Öylesine bir fiziksel benzerlik ve güçlü bir kompozisyon ki... Tüm engeller aşılıyor. Ve Dafoe, 1956'daki Minnelli filmiyle Oscar'a aday olan Kirk Douglas'tan 63 yıl sonra, aynı rolle bu ödüle aday gösteriliyor. Douglas ödülü alamamıştı. Bugün (çağdaşı Oliva de Havilland gibi) tam 103 yaşında olan Douglas belki köşesinden izliyordur: Dafoe daha şanslı olacak mı diye!..

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): ´... Yönetmen Schnabel, bugüne kadar pek görmediğimiz bir işe daha kalkışıyor. Kameranın Van Gogh'un gözüyle birleştiği kimi anlarda, özellikle de arayış zamanlarında, ekranın yarısını flu görüyoruz. Perdenin üst tarafında netlik söz konusuyla alt tarafı biraz bulanıklaşıyor. İlk başlarda seyir alışkanlıklarımızı bozan, rahatsız edici bir tercihmiş gibi gelse de film ilerledikçe ve karakterin dünyasını anlamaya başladıkça bu durumun tam da Van Gogh'un gözüyle bir türlü netleşemeyen 'tek' dünyanın ya da kafasında birbirinden ayrılan 'iki' dünyanın temsili anlamak da kolaylaşıyor. Net olan mı dahiliği düşüyor, flu olan mı delilik birbirinin içinde sürekli yer değiştiriyor. Bazı oyuncuları, bazı karakterlerde izleyince ondan başkasının olamayacağını hissedersiniz. Başka hiçbir oyuncuyu yakıştıramazsınız o role. William Dafoe'yi Van Gogh performansında izleyince bu hisse kapılmamak elde değil. Filmin yalnızca bu dalda (erkek oyuncu) Oscar adayı olduğunu da hatırlatalım. Açıkçası, "Kelebek ve Dalgıç" dışındaki filmlerinin abartıldığını düşündüğüm Julian Schnabel bu kez 'ustalık dönemi' eseriyle karşımızda desek yanılmış olmayız. "Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında", büyük ressamın dünyasına yeni bir kapı açıyor.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Schnabel, özellikle ışık ve kamera tercihlerinde ressama büyük bir saygı duruşunda bulunarak adeta onun çizim tekniklerinin izinden giderek portresini oluşturuyor. Ortaya da çevresi tarafından anlaşılmak, olduğu gibi kabul görmek için çırpınan bir adamın portresi çıkıyor. Ama Schnabel, sadece bir portre çizip bırakmıyor. Altan alta tartışmaya açtığı bir şey var. O da hakim anlayışın dışında kalana yapılan muamele... En hafif tarifle sorunlu olarak görülüyor. Tabii Van Gogh için durum biraz daha sert. Ona deli gözüyle bakılıyor. Mesela bir papaz onun ressamlığını sorguluyor, "Sen buna resim mi diyorsun?" diye soruyor. Ki filmde resimleri hakkında yazılmış ve onu anlayan bir eleştirmenin yazdığı eleştiri okunurken ressamın deli gömleğiyle bir odadaki görüntüsü zaten hem ressam özelinde hem de hakim anlayışın dışında kalanın yaşadığı durumu net bir şekilde anlamamızı sağlıyor... Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında her ne kadar Schnabel´e ait olsa da bu film galiba her daim Willem Dafoe ile anılacak. Dafoe, ´ustalık eserim´ diyebileceği bir performans sergiliyor. Ki bu performans kendisine Venedik Film Festivali´nde En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazandırdı. Bu yıl aynı kategoride de Oscar´ın güçlü adaylarından biri... Oscar alır mı bilinmez ama Dafoe gönlümüzün Oscar´ını çoktan aldı...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Asıl ilham kaynağı doğa olan ve bu durumu "Ne zaman baksam, orada daha önce farkında olmadığım bir şeyler görüyorum" şeklinde açıklayan Van Gogh'un sinemadaki bu son yansımasında bu büyük sanatçıyı Willem Dafoe canlandırıyor. Deneyimli oyuncu, daha önce Kirk Douglas, Jacques Dutronc, Tcheky Karyo, Tim Roth, Martin Scorsese, Benedict Cumberbatch vs. gibi isimlerin hayat verdiği bu tarihsel karaktere mükemmel bir yorum ve özel dokunuş katmış (Bu arada ortaya koyduğu performans Akademi'nin de gözünden kaçmadı ve bu yıl 'En İyi Erkek' dalının beş adayından biri oldu). Filmde genç kuşağın ışıltılı aktörlerinden Oscar Isaac'i de Van Gogh'un yakın arkadaşı, rakibi ve belki de en büyük eleştirmeni konumundaki Paul Gauguin rolünde izliyoruz. Rahipte Mads Mikkelsen de az ama öz bir performansla parlıyor.
Filmin bir yerinde "Başarılı bir resmin ardında birçok başarısızlık ve yıkım vardır" sözüne rastlıyoruz; Schnabel'in yapıtı Van Gogh mitosuna ait kimi yargıları ve kabulleri yeniden tanımlarken bize başarısızlıkların ve yıkımların serinkanlı bir şekilde aktarıldığı, son derece kederli bir öykü anlatıyor...´




ALITA: SAVAŞ MELEĞİ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Öncelikle Rasa Salazar'ın öyle bir yüzü var ki... 2010'lardan beri birçok film ve TV dizisine katılmış olan oyuncu, o devasa gözleri kadar oyunuyla da bizi sürüklüyor. Onun havalarda uçması kadar aşk gözyaşları da, bir halkı kurtarmak için bulunduğu özveri kadar hep yalnızlığa mahkûm olduğunu anladığındaki trajik duygu da bizi etkiliyor. Hele bedeninin parça parça olduğu sahneler... Tamam, Oscar almaz. Ama yine de!.. Filmin kullandığı CG teknolojisi de buna büyük katkıda bulunuyor. O cılız bedenin yaşadığı her azabı, o parçalı kol-bacakların eziyetini de hisseder oluyoruz. Belki bu dallarda Oscar gelir: Önümüzdeki yıl elbette!.. Ayrıca özlenen kimi oyuncular da var: Özellikle doktor Ido'da Christophe Waltz, Şirin'de Jennifer Connelly. Ama gençler de iyi: Artık hemen her filmin 'olmazsa olmaz' siyahisi Mahershala Ali ve de Hugo 'da son derece sempatik Keenan Johnson. Ki onu Nashville, The Fosters gibi dizilerde tanımıştık. Bu ilk önemli sinema rolü. Sanırım arkası gelir.´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Rosa Salazar´ın performans yakalama tekniğiyle hayat verdiği Alita, insanoğlunun karanlık geleceğindeki kurtarıcı bir meleği andırıyor. Saf ve masum... Cameron´ın yapımcı olarak Alita´ya neden bu kadar büyük bir yatırım yaptığını anlıyorsunuz. Alita karşıtlıkları bir araya getiriyor. Şirin bir genç kız ama isterse tam bir ölüm makinesine dönüşebiliyor. Üstelik insanlara çok çabuk bağlanan duygusal biri. Cameron´ın Yukito Kishiro´nun çizgi roman serisindeki ilk dört ciltten yola çıkarak oluşturduğu hikâyenin de ilgiye değer olduğu kesin... Film, 26´ncı yüzyılda, büyük savaş sonrasındaki karanlık bir gelecekte geçiyor. Her şeyiyle tam bir distopyanın içindeyiz. Özellikle Dr. Dyson Ido´nun, Alita´yı ileri teknolojinin artıklarıyla dolu bir metal çöplüğünde bulduğu açılış sahnesi akılda kalıcı. Alita, metal cehenneminden gelen kutsal bir ruh gibi... Kuruluşu, çıkış noktaları iyi bile olsa, hikâyenin kendi içinde tutarlı bir çizgiye sahip olduğunu söylemek mümkün değil. Mesela Zalem´deki gizemli güç, şehir üzerinde neredeyse tanrısal bir iktidara sahip ama bazı basit şeyleri kontrol edemiyor. Mahershala Ali´nin canlandırdığı Vector´un şehirdeki konumu da tam olarak anlaşılmıyor aslında. Özetle, "Alita" inandırıcı bir hikâyeden ziyade masalsı yanlara sahip... İnsan - cyborg aşkı da bu masalın bir parçası gibi... Öyle çok derinlemesine girilmiyor. Açıkçası, bir eleştirmenin Alita´yı beğenmesi pek kolay değil. Ama özel efektlerin harika olduğu, gösterişli, oyalayıcı bir aksiyon seyretmek isteyenler için ideal bir seçim olacağı kesin.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... "Alita: Savaş Meleği" ana anlatısının altında tuhaf bir biçimde hikayesinin kimi unsurlarını merak ettirmeyi başarıyor. Robert Rodriguez'in aksiyon sahnelerinde, Cameron'un prodüksiyon kalitesindeki dokunuşlarını hissettirdiği yapım, Alita'nın geçmişine dair gizemi ve Zalem'in gerçekte nasıl bir yer olduğuna dair sırrı sonuna kadar saklayıp seyircinin ilgisini diri tutmayı başarıyor. Bu her ne kadar seyircide bir yarım kalmışlık duygusu verse de hikayenin devamına dair de merak uyandırıyor. Rosa Salazar'ın hareket yakalama tekniği ile canlandırdığı Alita, animasyon olarak filmde hayat bulurken, diğer karakterler insan formunda yer alıyor. Salazar'ın gelişen teknoloji ile birlikte bu işin hakkını verdiğini belirtelim. Andy Serkis gibi bu işin duayenini bir yana koyarsak, şimdiye kadarki en iyi performanslardan birisi olabilir. Nihayetinde "Alita: Savaş Meleği", işin içinde gişe canavarı James Cameron'un olduğu bir yapım ve kendisinden beklenen de bu. Haliyle benzerlerinin taşıdığı bütün 'standart' ürün özelliklerini bünyesinde barındırıyor. Bu haliyle de yazının başında belirttiğim gibi zor zamanda ya da canınız yemek yapmak istemediğinde marketten satın alabileceğiniz hazır yemekler gibi. Eşsiz bir damak tadı vermeyecek hiç kuşkusuz ama beklentiyi karşılayacaktır.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Hollywood'un en başarılı isimlerinden, özellikle "Avatar" gibi filmleri düşünüldüğünde yeni dünyalar kurma ustası James Cameron'ın 2003'ten beri süren bir projesi var: Yukito Kishiro'nun manga serisi "Gunnm"ı sinemaya uyarlamak. Siberpunk bir atmosfere sahip seri , Cameron'ın "Avatar" ve devam filmleri üzerinde çalışması nedeniyle yıllarca 'yapım cehennemi'nde kaldı. Film Robert Rodriguez'in yönetmenliğinde Cameron'ın senarist ve yapımcılığında izleyicilerle buluşuyor. Filme adını veren Alita, geçmişini hatırlayamayan bir siborg. Hikaye, 2563'te bir felaket yaşamış sefil haldeki Dünya'da geçiyor. Siborg uzmanı Dr. Dyson Ido, insan beynine sahip Alita'yı buluyor. Onun geçmişini hatırlama yolculuğu Dünya'nın kaderi açısından önem taşıyor. Cameron yönetmen koltuğunda kalsa filmin akıbeti ne olurdu bilinmez ama bu dev proje eleştirmenlerden tam puan alamadı. Filmin teknik özellikleri ve görüntüleri takdir toplamakla birlikte senaryonun dağınıklığı ve devam filmlerinin tohumlarının hikayenin akışını aksatması eleştiri topladı.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Bilgisayar destekli onca sahne, aksiyon bölümleri, klişe kötü karakterler, suça bulaşmış gençlik ve çok da inandırıcı olmayan bir cyborg-insan aşkı (Alita-Hugo)... 'Alita: Savaş Meleği', bir serinin ilk adımı niteliğinde (ki finali itibariyle de 'devamı gelecek' hissini veriyor). Kuşkusuz Robert Rodriguez'in kariyerindeki önceki çizgi roman uyarlamaları ('Sin City' ve 'Sin City: A Dame to Kill For') daha derin, sert, karanlık ve yetişkinlere seslenen bir dünya sunuyordu. 'Alita: Savaş Meleği', bu iki filmin yanında naif ve yüzeysel duruyor. Ama belli ölçülerde seyir zevki sunduğu kesin... Sonuç? Tanıdık öykü, tanıdık karakterler, tanıdık atmosfer ve tasarımlar ama yine de izlenmesi belli ölçülerde keyifli bir çalışma olmuş 'Alita: Savaş Meleği'.´




ASLA GÖZLERİNİ KAÇIRMA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film o klasik 'Nazi suçları' filmlerinden biri sayılamaz. Ama bu konuda getirdiği eleştiri yine de yabana atılacak gibi değil. Özellikle Sebastian Koch'un kişiliğinde o dönemin ve o rejimin kimi bilgili, akıllı kişilerinin nasıl yozlaştığı, tüm o erdemlerinin nasıl tarihin en korkunç kıyımına katılmalarını engellemediği, tersine bunları Nazi cinayetlerinde kullandıkları gösteriliyor... Film özellikle sanatseverlere, onların içinde de en çok resim tutkunlarına sesleniyor. Bu sanatın sonsuz imkanlarına, engin ufuklarına ve geniş sınırlarına eğiliyor. Fotoğraf, süsleme, dekorasyon, karikatür, portre sanatı vb. türlü-çeşitli dallarla zenginleşen bu sanatın en belalı dönemlerde hem sanatçıya açtığı (veya kapadığı) yollar kadar toplumla ilişkileri de anılıyor. Sadece iki filmle, Başkalarının Hayatı ve Turist'le üne ve ödüllere uzanan Alman yönetmeni Florian Henckel von Donnersmarck, üçüncü atışta da tam 12'den vuruyor. Ve yeniden Oscar adayı oluyor. Bakalım alacak mı?´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Florian Henckel von Donnersmarck imzalı 'Asla Gözlerini Kaçırma' ('Werk ohne Autor'), 30 yıllık bir tarih diliminde gezinirken bir yandan Nazizim, savaş ortamı, Sovyet hâkimiyeti, Berlin Duvarı'nın inşası, Batı'ya iltica gibi meselelerde dolaşıyor, öte yandan Kurt Barnert'in sanat yolculuğu ve bu yolculuk esnasındaki dönüşümünü anlatıyor. Psikolojik problem teşhisi konulan teyzesinin 'Ari ırk' histerisi sonucu yok edilmesi, bu durumun yeğenindeki travmatik izleri, sistem değiştiren bir ulusun sanattaki izdüşümleri, kimliğini örtbas etmeyi başaran eski bir doktorun kızına olan aşk derken 'Asla Gözlerini Kaçırma', üç saat 10 dakikalık upuzun süresine rağmen akıp gidiyor. 'Başkalarının Hayatı' adlı enfes dönem filmiyle hatırladığımız (bir sonraki filmi 'Turist' ise pek hatırlanmak istenecek türden değildi!) Von Donnersmarck, bir ulusun acılarıyla ve geçmişiyle yüzleşmesini sanat üzerinden yapıyor. Bu yılki Oscar'larda 'Yabancı Dilde En İyi Film' dalının beş adayından biri olan bu yapımı, siyasi sistemler arasında gidip gelirken kendi ruhunu, sesini, stilini ve özgün duruşunu arama ve bulma yolundaki bir sanatçının öyküsü olarak nitelendirmek de mümkün...´




EJDERHANI NASIL EĞİTİRSİN 3: GİZLİ DÜNYA

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Önceki filmlerdeki gibi Dean DeBlois'in yazıp yönettiği film, bu yüzden de hikayeyi ve karakterleri tutarlı bir şekilde geliştiriyor. Hiccup'ın yetişkin olma ve zor kararlar verme izleğini takip eden filmle üçleme kan kaybetmeden sonlanıyor. Animasyon tekniği olarak da güçlü olan yapım yakaladığı duygusallıkla birlikte serinin takipçilerinden hem çocuk hem büyükleri hayal kırıklığına uğratmayacak.´




KEFERNAUM

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Genel olarak baktığımızda "Kefernahum", "Beni niye dünyaya getirdiniz?" diye ailesine diklenen bir çocuğun filmi değil. Tam aksine, sızlanmaktan ziyade sonuna kadar mücadele etmeyi tercih eden bir çocuğun filmi... Filmin güzelliği de orada... Filmin orijinal adı "Capharnaüm" Fransızca kökenli bir sözcük ve "kaos" anlamına geliyor. İncil´de geçen hikâyelerde lanetlenmiş bir köyün adı. Kaosun dışında, cehennemi ve karmaşayı da ifade ediyor. Labaki, filmin adından başlayarak kaotik bir dünyada yaşadığımızın altını çiziyor... "Kefernahum" gibi filmlerin çekimleri görünenden daha zordur. Gerçek mekânlarda çekim yapmak, amatör oyuncularla, çocuklarla çalışmak ve en önemlisi o sahicilik hissini yakalamak sanıldığı kadar kolay değildir. Bir tür filminde yönetmen gerçekliği istediği gibi şekillendirerek seyirciyi etkisi altına alabilir. Görsel dünya kurmak için elinde birçok araç vardır... "Kefernahum" gibi filmlerde ise yönetmenin tek şansı gerçeklik duygusunu sağlam şekilde inşa etmektir. Nadine Labaki´nin, bunu hakkını vererek yaptığını düşünüyorum...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... "Kefernahum"un yönetmenlik açısından Labaki'nin en çarpıcı işi olduğunu belirtmekte yarar var. "Ortadoğu'nun Paris'i" Beyrut'un en yoksul bölgelerinde dolaştırıyor kamerasını. Bunu yaparken de çoğu zaman belgesel estetiğine yaklaşıyor. Bu da anlatılan hikayenin sahicilik duygusunu artıran bir faktör olarak dikkat çekiyor. Zain'in Yonas ile birlikte hayatta kalma çabasına eşlik eden görüntüler bir yandan toplumun en alt kesiminin nasıl yaşadığına ve hayatta kalmak için yapmak zorunda kaldıklarına seyirciyi tanıklığa zorlarken, diğer yandan da sömürülmeye müsait bir alan açıyor. Öncelikle böylesi bir gerçekçiliğin rahatsız edici bir yanı var. Öte yandan Labaki'nin kamerasının tanıklık dışında özel olarak karakterlerini ve hikayeyi sömürdüğünü söylemek zor. Fakat hem Zain'in yaşadıklarının ağırlığı hem de seyircinin göçmenlik, yoksulluk ve tabii ki çocukluk gibi kavramlara karşı oluşturulmuş hassasiyeti filme duygusal tepkiler verilmesine de yol açabilir. Ki filmin hem Türkiye hem de dünyanın çeşitli ülkelerindeki gösterimlerinin ardından yazılan yorumlarda seyirciler gözyaşlarını tutamadıklarını ifade ediyorlar. Ama böylesi bir filmin ardından seyirciden beklenen şeyin sarsılmak, öfkelenmek olmasını dilerdim...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Nadine Labaki´nin o yoksulluğu, çaresizliği yaşayan çocuklarla çektiği film, Zain´in özelinde aslında savaşın, yoksulluğun, cahilliğin girdabında inim inim inleyen tüm çocukların ortak hikayesi... Yönetmen sinemada az rastlanır biçimde, hiç eğip bükmeden bu sefer sözü de başrolü de o çocuklara bırakıyor. Zain´in çetin mücadelesinde, yetişkinlerin çıkarları uğruna çocukları kullanmaları, sokakların acımasızlığı, hayatın adaletsizliği de var, çocukların keskin zekası ve her şeye rağmen küçük şeylerden mutlu olabilme halleri de. Labaki, belgeselvari bir anlatımla gerçek dünyadan gerçekçi ve yakıcı bir hikaye anlatırken, kamerasını tam da Zain´in yanına konumlandırıyor. Onu kategorize etmeden, hikayesinden çıkarımlar yapmadan, büyük laflara prim vermeden saf bir şekilde Zain´in yaşadığı geçeklikle ve bu gerçek karşısındaki isyanıyla karşı karşı getiriyor seyirciyi. Sonra da bu katı gerçeklikle yüzleşmek yetişkinlere kalıyor!...´




BİZİM İÇİN ŞAMPİYON

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film aslında çok zor bir işi başarıyor. Ve 1990'lardan itibaren İstanbul'daki tarihten gelen Veliefendi hipodromunda yaşanan her şeyi müthiş bir enerji, inanılmaz bir çaba ve titiz bir inatla karşımıza getiriyor: Kalabalık çekimlerle; heyecan yüklü tarihsel yarışlarla; kimi zaman daha dar çerçeveler içinde (bir kahve, bir ev odası, bir arkadaş grubu), olayın radyodan veya TV'den izlenmesini de göstererek... Ve de atları harika biçimde kullanarak...Özellikle Bold Pilot tüm inadı, başkaldırısı, gücü ve yeteneğiyle beliriyor: bir anıt-at olarak... Onun son jeneriklerde görüldüğü gibi aslında birkaç at kullanılarak yaratıldığına inanmak güç. Ama işte, bu başarılmış... Ama oyuncular da çok iyi. Halis Karataş'ta Ekin Koç, Begüm'de Farah Zeynep Abdullah, eski Türkiye Jokey Kulübü başkanı Özdemir Atman'da Fikret Kuşkan son derece etkileyici oyunlar veriyorlar. Serkan Güler'in kusursuz görüntüleri ve Toygar Işıklı'nın filmi sarıp sarmalayan müziği de birinci sınıf. Ve elbette tüm bunların 'maestro'su yönetmen Ahmet Katıksız. Serkan Yörük'le birlikte senaryoyu da yazan; 9 Eylül Üniversitesi'nden mezun olduğuna göre benim gibi İzmirli; birkaç TV dizisi ve Sonsuz Aşk filminden sonra ilk kez bu filmde tüm yeteneğini gösteren arkadaş. Hoş geldin! Tüm bunları söylerken, filmin yer yer aşırı (ve bence gereksiz) bir melodram duygusuna saptığını da belirteyim: bir eleştiri olarak.. Yine de filmden gözyaşlarımı silerek çıktım. Tüm yaratıcılarla birlikte Atman ailesinden hayatta olanların da katıldığı o güzel galadan sonra kameralara konuşmamı zorlaştıracak kadar!..´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Son yıllarda vurucu, etkileyici açılışlara kafayı takmış; duygu fırtınalarını fazla geciktirmeden estirmeyi hedefleyen popüler Türk sineması için gerçekten sakin ve serinkanlı bir "ilk perde" izliyoruz. Kuşkusuz, film finale doğru giderek daha da duygusallaşıyor; ama sağa sola savrulmadan, gereksiz yan yollara girmeden, ele aldığı meselelerin hakkını vermesini biliyor... "Bizim İçin Şampiyon"un spor filmi olarak en hoş yanı, hikâyenin ikili bir rekabet üzerine kurulmaması. Bold Pilot, Halis Karataş ve Begüm Atman, mücadelelerini öncelikle kendi içlerinde veriyorlar. Üçü arasındaki duygusal bağ, filmin en güçlü damarı. Bold Pilot ile Halis Karataş hipodromda, Begüm Atman ise başka bir alanda mücadele veriyor ve üçünün de başarısı aslında birbirlerine bağlı. Üçü için de kazanmak ya da kaybetmekten ziyade süreklilik ve mücadele arzusu önemli... "Bizim İçin Şampiyon"u sevdim. Sevmediğim yanları, geniş kitleye hitap etmek üzere çekilmiş Türk filmlerinin çoğu gibi müziği fazla fazla kullanması. Bu arada, filmin seyirciyi ağlatacağı ya da en azından çoğu kişinin gözlerini yaşartacağı kesin. Ama aşırıya kaçan bir duygu sömürüsünden söz edilemez. Yönetmen Ahmet Katıksız ölçüyü kaçırmıyor. Atların yer aldığı sahnelerde ve özellikle at yarışı çekimlerinde Hollywood filmlerini aratmayan bir anlatım düzeyi yakalamak konusunda da başarılı.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Türkiye ana akım sinemasında görmeye fazla alışık olmadığımız bir özen ve görsel atmosferle inşa edilmiş yılın dikkat çekici yapımlarından birisi olarak kayıtlara geçecektir kuşku yok ki "Şampiyon". Bitirirken, bir spor medyası klişesine başvuralım. Futbol medyası şampiyonluğa oynayan takımlar bitime kısa bir süre kala maç kazandığında "Şampi." başlığı atmayı çok severler. Bu şampiyonluğun çoğu geldi anlamına gelir. Bu klişeyi bozup film için de "Şampi." başlığını atabiliriz. 'Şampiyonluk' tam olarak gelmemiş olsa da, çok önemli bir kısmının elde edildiği kesin!´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Anaakım sinema anlayışı içinde gayet başarılı ve katmanlı bir senaryo var elde. Katmanlı, çünkü film, at yarışları dünyasında özel bir aile olan Atmanların da, jokey olup hayatının iplerini eline alan Halis Karataş´ın da, Bold Pilot´ın ve umuda hasret bir toplumun da hikayesini romantik, aynı zamanda dramatik bir aşk öyküsü ekseninde örmeyi başarıyor. Ayrıca Karataş ve Begüm Atman arasındaki dramatik aşkı işlerken melodram anlatıma pek de yüz vermeyerek, filmi evrensel bir hale getirebiliyor. Katıksız´ın senaryodaki olgunluğunu yönetmenlikte de görüyoruz. Hani, yönetmenler için hayvanlarla çalışmak çok zor denir ya, Katıksız bunun üstesinden geldiği gibi Bold Pilot´ın efsane yarışlarını bire bir çekmeyi başarıyor. O yarışların heyecanını, Bold Pilot´ın umut koşularını seyirciye iliklerine kadar hissettiriyor. Yerli yerinde bir oyuncu yönetimi sayesinde Ekin Koç ve Farah Zeynep Abdullah gayet başarılı performanslar sergiliyor. Ama bir not da düşelim: Abdullah´ın duygusal geçişlerdeki başarısı, Kelebeğin Rüyası´ndaki performansıyla eşdeğer. Fakat naçizane filmin yıldızı Bold Pilot´ın sahibi Özdemir Atman´ı canlandıran Fikret Kuşkan. Tüm ustalığını minimal bir tarzda öyle bir sergiliyor ki şapka çıkarmamak elde değil. Velhasıl elde, anaakım sinemamızda çıtayı yükselten, gerçek hikayelerin ne kadar etkili olabileceğini gösteren etkileyici bir film var. Kaçırmayın deriz!.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Katıksız'ın akıp giden rejisi, yarış sahnelerine (hem yakın hem de genel planlar itibariyle) hâkimiyeti, Serkan Güler'in kadrajları derken 'Bizim İçin Şampiyon' teknik anlamda sınıfı geçiyor. Öykü, ikinci yarıda melodrama fazlaca göz kırpıyor ki, basın gösterimi sonrası kimi eleştirmen dostlar filmin en büyük zaafının bu olduğunun altını çizdi. Ben de öykünün, el attığı harmanın duygusal tonlarına, evet biraz fazla yüklendiğini kabul ediyorum ama hedef buymuş. Ve başta 'Karataş-Bold Pilot ekürisi'nin 1996 yılı Gazi Koşusu'ndaki 2.26.22'lik hâlâ kırılamayan rekoru dahil birçok yarış başarısıyla birlikte sınıfsal farklılıklara rağmen yaşanan bir aşk hikâyesi, zaman zaman gözyaşları eşliğinde perdeye belli ölçülerde başarıyla taşınmış. Halis Karataş'ta Ekin Koç'un, Begüm Atman'da da Farah Zeynep Abdullah'ın canlandırdıkları karakterleri inandırıcı kıldıklarını söyleyebilirim. Finaldeki gerçek görüntüler ve yazıyla ifade edilen tarihsel hatırlatmalar biraz fazla tutulmuş, bu cephe daha kısa ve öz halledilebilirdi.
Sonuç itibariyle 'Bizim İçin Şampiyon', sinemamız adına kendi alanında bir ilk. Ve duygusal tortu bakımından seyirci zihnimizde 'Müslüm Baba' türü bir iz bırakıyor. En azından bendeki hissiyatı böyle oldu...´





Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
177
0
128
0
164
0
125
0