Paylaş   
04.06.2011

13 TEMMUZ-19 TEMMUZ 2018 HAFTASI

/

GÖKDELEN

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Rawson Marshall Thurber'ın rejisi, aksiyon olarak durumu kurtarıyor amma velakin yönetmenin kendisinin kaleme aldığı senaryo için 'kurtarıyor' tanımı yetersiz kalıyor. Evet, 'felaket filmleri'nin belli klişeleri vardır; hele hele izlediğiniz yapım eğer Amerikan patentliyse zaten öncelik 'aileyi kurtarmaya' yöneliktir. Tehlike ister yeraltından ya da zeminden gelsin, isterse uzaydan; fark etmez, baba duruma el koyar (neyse ki burada eşinden ayrılmış ve çocuklarının nezdinde daha önceden gözden düşmüş bir figür yok). Ama 'Gökdelen' klişeler denizinde fazla yüzüyor; hele ki aile fertleri toplamda dört olunca her bir kurtarma hamlesi ayrı yekûn tutuyor ve bu da adeta 'galip takımın zaman geçirmeye yönelik hareketleri' (!) türünden göze batıcı unsurlar haline geliyor. Bir de filmin zekâmıza hakaret eden en önemli yanı Hong Kong polisi olaylara hiç müdahale etmiyor, başlarda bir ara Sawyer'ı kovalıyor; sonra bütün gelişmeleri ekran başından izleyerek neler olup bittiğini çözmeye çalışıyor; keza ortada itfaiye de yok...´




TERMİNAL

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... 50´lerin suç filmlerinden, çizgi roman estetiğinden feyz alan ve kara filme öykünen Terminal´in başarIsı oyunculara, görüntü yönetmeni Christopher Ross ve sanat yönetmeni Adrien Asztalos´a ait. Oyunculuklar deyince Margot Robbie, femme fatale olarak karşımıza çıkarken kariyerinin en etkili performanslarından birini sergiliyor. Ama filmin senaryosu (her ne kadar İngiliz usulü bir gevezelik ve espri anlayışını yerli yerinde kullanılsa da) Blade Runner, Karanlık Şehir/Dark City, Günah Şehri/Sin City´i hatırlatan stilize atmosferi ve oyunculuklar kadar parlak değil. Velhasıl karşımızda yurtdışındaki eleştirmenlerin yaptığı gibi yerden yere vurulacak bir film de yok. Dünyalar Savaşı Z, Sherlock Holmes, Sefiller, Karayip Korsanları: Gizemli Denizlerde, Harry Potter ve Ölüm Yadigarı: Bölüm 2´de kamera arkasında çalışan ve Terminal ile sinema dünyasına merhaba diyen yönetmen Stein, naçizane yabana atılacak bir yönetmen değil. Sinemaya iyi bir başlangıç yaptığı aşikar. Yoluna yönetmen olarak devam eder ama senaryo yazma konusunda ısrarcı olmazsa Stein´in ismini önümüzdeki yıllarda sıklıkla duyabiliriz.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Terminal', işte bu kaotik yapı içinde bize 'Noir' tarzda bir distopik öykü anlatmaya çalışıyor. Birçok yapımda asistan yönetmen olarak çalışan Vaughn Stein, senaryosunu da kendisinin kaleme aldığı bu ilk uzun metrajlı filminde Quentin Tarantino ve Guy Ritchie tarzı diyalog, atmosfer ve süslemelerle bezeli, tren garının yakınlarında geçse de doğru dürüst bir istasyona uğramayan, geveze mi geveze bir yapıta imza atmış. 'Alice Harikalar Diyarında'ya bol bol referans veren ve başrolündeki Avustralyalı Margot Robbie'nin güzelliğinden de kadrajlarında yararlanmaya çalışan filmi, 'Margot Anlamsızlıklar Diyarında' diye tanımlamak mümkün. 'John Wick: Chapter 2'daki oteli de andıran genel atmosfer de düşünüldüğünde 'Terminal', tam bir çağrışımlar karmaşasına dönüyor. Toparlarsak, her şeyden biraz var ama kendi tadını bulmakta zorlanmış bir yemek bu... Ama garson Margot Robbie olduğu için, en azından filmin karakterlerinden emekli öğretmen Bill gibi belki muhabbete katlanabilirsiniz...´




MARY SHELLEY

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Birkaç yıl önce Suudi Arabistan'ın ilk kadın yönetmeni olarak çektiği "Vecide" filmiyle kurmaca sinemaya sağlam bir giriş yapan Haifaa Al-Mansour'un bu karaktere el atmış olması sevindirici bir haber olarak kabul görmüştü. Mansour'un Emma Jensen ile birlikte kaleme aldığı senaryodan ortaya çıkan "Mary Shelley" ise bu heyecanı karşıladığını söylemek biraz zor. Bu tür biyografik filmlerde hikayenin neresinden tutacağınız, karakterin hangi dönemini, hangi boyutunu anlatacağınız önem kazanıyor ister istemez. Dört başı mamur bir biyografi filmi yaratmak sinemanın en zor işlerinden birisi olsa gerek. Mansour ve Jensen ikilisinin tercihleri de bu bakımdan filmin kaderini belirlemiş görünüyor. Daha çok Shelley'nin hayatının önemli duraklarında seyahat eden, bu anlardaki gelişmeleri ikna edici bir şekilde anlatmak için 'derinlerde' olup bitenleri, arka planda yaşananları ihmal eden bir film var karşımızda. Bir anlamda her şey var ama hiçbiri tam olarak anlatılmıyor sanki... "Mary Shelley" bu haliyle yüzyılları etkileyen bir eserin yaratıcısının anlam dünyasını anlatmaktan çok, bir dönem filmi tadı veriyor. Her şeye rağmen böylesine önemli bir kadın yaratıcının ve önemli bir eserin ortaya çıkış sürecini takip etmek, dönemin entelektüel dünyasına dair fikir edinmek için görülmesi gereken bir film "Mary Shelley".´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Mary Shelley', şair Percy'nin sorumluluktan kaçan, bencil kişiliğini veriyor ama sanki bu ilişkide ve süreçte daha fazla paylaşılacak şeyler varmış da onları pek açığa çıkarmıyor türünden bir izlenim yaratıyor. Kim bilir bunda, vakti zamanında (aynı sularda gezinen) Ken Russell'ın 'Gothic' filmini izleyen bir nesle ait olmamın bir etkisi vardır diye düşünüyorum. Sınırları geçmeyen bir BBC draması tadındaki 'Mary Shelley', yine de o ünlü romanı yaratan insanın hayatından kesitler aktarırken belli ölçülerde merak uyandırıp daha başka kaynaklara göz atmanıza vesile olabilir. Elle Fanning'le Douglas Booth'un Mary ve Percy'de gayet iyi oynadıklarını söylemeliyim. Ama 'Gothic'te Gabriel Byrne'ün canlandırdığı Lord Byron'ı gözler arıyor tabii, orası ayrı. Üstelik Russell'ın filminde Nastasha Richarsdon, Julian Sands, Timothy Spall gibi isimlerden oluşan muhteşem bir kadro vardı.´





HAYAT OKULU

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu bir nehir gibi ağır ağır, ama en doğal ve vazgeçirilemez biçimde akan film, sonuç olarak belki hepimize unutur gibi olduğumuz şeyleri hatırlatacak Bir zamanlar (tam olarak o barışçıl iki savaş-arası dönemde) nasıl çok daha sakin ve doğaya yakın bir hayat sürdüğümüzü... Temel insancıl değerlere nasıl daha düşkün olduğumuzu...Büyümenin ve yetişmenin doğal bir çevrede nasıl daha kolay olduğunu. Ve de hangi koşullarda olursa olsun, çocuklarınızın özgürlüğünü aşırı kısıtlamanın, aşka ve sevgiye karşı çıkmanın nasıl korkunç bir şey olduğunu... Doğaya dönük filmleriyle tanınan yazar-yönetmen Nicolas Vanier, memleketi olan Sologne yöresini harika biçimde kullanmış. Sanki derin Fransa'da tatile çıkmış gibi hissediyorsunuz!. Totoche'da François Cluzet, Kont'da François Berleand, tüm deneyimlerinİ gösteriyorlar. Paul'da küçük Jean Scandel sinemaya harika bir adım atıyor. Celestine'de Valerie Karsenti'yi tanımaktan ise kendi adıma çok mutlu oldum.´




ZAMA

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´...Antonio di Benedetto'nun 1956 tarihli romanından perdeye taşınan 'Zama', bu tür ortamlarda daha önce gezinen 'Aguirre: Tanrı'nın Gazabı' ya da 'Kıyamet' gibi yapımların izini sürüyor ve 'uygarlık' temsilcisinin giderek delilik sınırlarına uzanan haletiruhiyesinin profilini ortaya koyuyor. Kibri yüzünden küçümsediği, elinin tersiyle ittiği bütün değerlerle hesaplaşmak zorunda kalan ve giderek çizdiği sınırların gerisine düşen bir karakteri, son derece etkili bir anlatım ve atmosferle sunan Martel, insanın insana yaptığı zulmün de tarihsel fotoğrafını unutulmaz kadrajlarla önümüze koyuyor. Mesela filmin bir yerinde, yörenin eski 'soylu' beyaz ailelerinden birinin temsilcisinin, yerli halka ilişkin sarf ettiği şu cümle sanki her şeyi yeterince açıklıyor: "Hiçbirini sağ bırakmadık, çalışacak kimse kalmadı." Bu muhteşem yapıtı ve Don Diego de Zama rolündeki Daniel Giménez Cacho'nun unutulmayacak performansını kaçırmayın derim...´




ANT-MAN VE WASP

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... artık filmler, özellikle bu tür filmler tümüyle ticarileşti, firmalaştı; birer çabuk, hızlı ve özensiz tüketim nesnesine dönüştü. Kendi aralarındaki o akrabalığa dayanarak hep önceki filmlerin bir devamına, sentezine, uzantısına ve yorumuna dayanan yapımlar oldu. Yani filanca filmi görmediysen, falanca kahramanı tanımadıysan, bunu da anlamazsın zihniyeti. Oysa sinema TV değildir. Sinema dizilere değil, özgün yapımlara dayanır. Ve birşeylerin birbirine bağladığı filmler olsalar da, herbirinin kendi özellikleri, kendi sesi-soluğu, kendi kimliği olması gerekir. Bu filmde bunları düşündüm. O başdöndürücü teknolojiyi, o gösterişli sahneleri, o nefis konuk oyunculukları (hele Michelle Pfeiffer!) izlerken keyif almadım da değil!.... Ama o kendilerini habire büyültüp küçülten, fiziksel güçlerinin ve bedensel marifetlerinin sınırları kesinlikle belli olmayan kahramanlara bakarken de çok sıkıldım. Ve kendimi yanlış filme girmiş bir seyirci saydım!....´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Ant-Man', yepyeni bir kahramanla gerçekleştirilen ilk buluşmanın hakkını veren, keyifli bir çalışmaydı. 'Ant-Man ve Wasp' da diyalogları iyi yazılmış, komik sahneleri ağır basan, ortalamayı az biraz aşan bir film olmuş. Malum, bütün 'Süper kahraman' yapımları bir şekilde dünyayı kurtarmaya çalışırlar; bu kez kurtarılmaya çalışılan dünya değil, Van Dyne ailesinin eski bir üyesi. Bu bile, alternatif bir hamle sayılır! Ayrıca finalde öykü 'Avengers: Sonsuzluk Savaşı'na gayet ince göndermelerle bağlanıyor; ben kendi adıma böylesi bir zarafeti de beğendim...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... İlk olarak, Ant Man'in bir süper kahraman olarak kendisini fazla ciddiye almayan yapısının ilk filmde olduğu gibi burada da filme damga vurduğunu söylemek gerek. İlk filmin hikayesinin ana omurgasının 'zayıflığı' ve kötü karakterin vasatlığı, eğlence/komedi gücünü artırarak kapatılmış, bu formül işe yaramıştı. Aynı durumun yeni film için de geçerli olduğunu söylemek gerekiyor. Ancak bu kez hikayenin kurulduğu düzlemin ilkine göre daha vasat bir seyirde olduğunu, ana akımın çok sevdiği 'kutsal aile' vurgusunun abartıldığını belirtmeden geçmeyelim. Yalnızca Hank ve Hope ile değil, aynı zamanda Ava/Ghost karakterinin Marvel evrenini karikatür dünyasından çıkıp gelen klişe hikayesi nedeniyle de. Öte yandan filmin komedisi özellikle de Michael Peña'nın Luis karakterindeki muhteşem performansıyla yine vasatın üzerine çıkmayı başarıyor. Luis ve ofiste çalışan diğer iki karakterin sürüklediği bu bölümler kahkaha tufanı vaat ediyor. Evangeline Lilly ve Paul Rudd'un da bu ekibe ustaca eşlik etmesiyle filmin bu yönünde sıkıntı kalmıyor.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... İlk filmin yönetmeni Peyton Reed´in çektiği Ant-Man ve Wasp eğlenceli bir film ve dinamik bir film vaat etse de hikaye olarak çok da sürükleyici değil. Karmaşık gibi duran ama aslında çok basit bir olay örgüsü var. Bu açığı da hızlı kurgu, tempolu aksiyon sahneleriyle kapatmaya çalışıyor. Ant-Man´in küçüldüğü gibi artık devleşen bir kahraman olabilmesi bir yenilik. Ama bu yenilikten genel olarak aksiyon sahnelerinde faydalanıyor yönetmen. Ve bütün bunlar Ant-Man´i aksiyonel bir süper kahraman haline getiriyor ve tabii Wasp´ı da... Hal böyle olunca ilk filmin o naifliğinin yerinde yeller esiyor.
Ant-Man yine esprili ama o süper kahramanlık olgusuyla dalga geçmeyi bırakmış durumda. Hatta ilk filmde dalga geçtiği süper kahramanlardan birine dönüşmüş gibi. Yani Ant-Man bazen karınca bazen de dev bir adam ama artık karınca kararınca bir kahraman değil.´




YAKALANDIN

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film gerçek bir olaydan alınmış. Yani böyle bir grup gerçekten de varmış. Ve ünlü Wall Street Journal gazetesinin bir kadın yazarı farkına varıp işin peşine düşmüş, hatta kovalamacaya bizzat katılmış. Bu haliyle film son derece tipik bir Amerikan eğlencesine dönüşüyor. Konforlu banliyö evleri, dev şirketleri, illa da başarıya programlanmış kapitalist mantığı. Ve de ayni ölçüde kendinden emin, gururlu ve beyaz Amerikan erkeğine adanmış olmasıyla... Hatta yukarıda andığım kaynak, hikâyeye aslında olmayan bir-iki siyahi kahramanın katılmasını, bu beyaz kimliği saklama çabasına bağlıyor. Kendisi de beyaz Amerikalı olduğu halde... Bana söz düşer mi? Bizim seyircimiz içinse bu aşırı geveze, çok abartılı bir mizaha yönelik ve oldukça yapay duran bir film. Herkesin -başta senaryo yazarları- çok zeki gözükmeye çalıştığı ve bu gayreti fazlasıyla belli eden... Oysa kadrosu iyi, kimi esprileri güzel. Bunlara yazık olmuş!...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Film temel olarak, büyüdüğümüz için oyun oynamayı bırakmıyoruz, oyun oynamayı bıraktığımız için büyüyoruz gibi ilk elden pek de itiraz edilemeyecek, naçizane oldukça romantik bir önermeye sırtını yaslıyor. Tamam köklü arkadaşların oyun oynamasına, birbirlerine sürprizler yapmasına, eğlenmesine kimsenin itirazı olmaz ama bu filmdeki oyunun erkeklerin içindeki o ergen duyguları açığa çıkaracak yavanlıkta olması ve şakaların çok da zekice olmaması hem filmin hem de bu önermenin elini zayıflatıyor... Açıkçası Yakalandın! insanın çocukluk dönemindeki saflığına, samimiyetine, kırılganlığına övgü yapar gibi gözüküp büyüklerin çocuklaşmasının macerasına dönüşen yani bir anlamda sağ gösterip sol vuran bir film. Ki senaryo da bu anlayışın esiri olunca, parıltılı bir oyuncu kadrosuyla kotarılmaya çalışılan (kadroda Ed Helms, Jake Johnson, Annabelle Wallis, Hannibal Buress, Isla Fisher, Rashida Jones, Leslie Bibb, Jon Hamm, Jeremy Renner var) Yakalandın! vasat bir yapım olarak kalıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... "Gerçek olaylardan esinlenerek sinemaya aktarılmıştır" ibaresi eşliğinde gösterime çıkan 'Yakalandın' ('Tag'), bir-iki şenlikli sahneyle başlıyor ama çok geçmeden sıkıcı, kendisini tekrarlayan bir komediye dönüşüyor. İnsan filmi izlerken iki şeyi düşünüyor: Bir; çocukluk oyunlarının en basitlerinden 'Elim sende'nin hayat boyu sürmesinin ne türden bir eğlencesi olabilir. İki; ne gamsız hayatları var ki, çıtayı buraya kadar düşürmüşler... Aslında sinema üzerinden bazı çıkarımlarda bulunmak da mümkün: İzlediğiniz filmde çocukluk arkadaşları büyüdüklerinde gerilimli bir hikâyenin içine düşüyorsa bilin ki öykü Stephen King'e aittir. Eski arkadaşlar bir evlilik töreni öncesinde eğleniyor ve yoldan çıkıyorlarsa bu kez 'The Hangover' serisinden bir filmdir karşınızdaki. Yok, eğer ki bir grup yetişkin erkek hâlâ çocukluk sevdaları olan 'Elim sende'yi oynuyorsa, o film çok sıkıcıdır; naçizane bir eleştirmen olarak bana düşen görev de, "Vaktinize yazık" demektir.´




SICARIO: DAY OF THE SOLDADO

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film ortalara doğru biraz sarkar gibi oluyor. Ve bir 'déjà vu- görülmüşlük' duygusu egemen oluyor. Ama sonra (en az bir saat sonra!) hikâye biraz yön değiştiriyor. Ve kaçırılıp elden ele geçen Isabela odak noktası haline geliyor. Böylece yine kusursuz iki büyük oyuncu, Benicio del Toro ve James Brolin'in yanısıra biraz taze kan geliyor: Isabela'da Isabela Moner ve daha 14 yaşındaki Meksikalı, ama Amerikan vatandaşı Miguel'de Elijah Rodriguez. Bu da doğrusu filmin lehine oluyor. Ve iki genç yetenek, yaşlı ve deneyimli oyuncularla aşık atmayı başarıyor.Ama belki filmden asıl akıllarda kalan ABD'ye getirilen eleştiri olacak. Savunma bakanlığıyla, CIA'in kadın sorumlusuyla (bu önemli, çünkü bir masumun, hem de kadın olan bir masumun mutlaka öldürülmesi emri bu hanımdan geliyor!), paralı askerleriyle, ABD devasa bir kumpas ve entrika çarkına dönüştürülüyor. Ve film çok özgün olmasa da, birçok açıdan görülmeyi hak ediyor.´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Taylor Sheridan'ın senaryosu, derin devletin insan hayatı karşısındaki kayıtsızlığını anlatmakta kuşkusuz başarılı ama ilk filmdeki gibi sorunları toplumsal yanlarıyla ele alamıyor. Bir noktadan sonra Alejandro için her şey bir hayatta kalma macerasına dönüşüyor. Hikâye bir aksiyon, Alejandro da fedakâr bir kahraman haline gelince ilk filmin gerçekçiliği uçup gidiyor. Üstelik yan karakterlerin iyi yazıldığını söylemek mümkün değil. Isabel ve kartele katılan genç Migel (Elijah Rodriguez), dışarıdan baktığımız, kafalarından geçeni anlayamadığımız karakterler. Finalin de problemli olduğunu düşünüyorum. Hikâyeyi, üçüncü filme taşımak için yazılan senaryo, sonlara doğru inandırıcılığını kaybediyor... İtalyan yönetmen Stefano Sollima'nın elindeki malzemeyi özenli ve profesyonel bir anlatımla beyazperdeye aktarmak dışında filme bir katkıda bulunduğunu söylemek zor. "Sicario: Day of Soldado" gerilim ağırlıklı bir aksiyon olarak gayet iyi akıyor. Başta Benicio Del Toro olmak üzere oyunculukları ve yüksek prodüksiyon kalitesiyle belirli bir seviyeyi de tutturuyor ama ilk filmin gölgesinde kaldığı kesin.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... "Sicario: Day of the Soldado", ilk filmin 'yasadışı yasa adamları' çerçevesini daha da geliştirerek kuruyor hikayesini. Yasadışı davranmanın ABD için sıradan hale geldiği bu yeni düzlemde devlet adamlarının, politikacı ve askerlerin de nasıl roller üstlendiklerini gösteriyor. Gerekirse küçük bir çocuğu kullanmak, kendi adamlarını geride bırakmak ve suç üzerlerine kalmasın diye herkesi gözden çıkarmayı düşünmek. Bu bakımdan daha çok büyük bir suç makinesine karşı, yine suç makinesine dönüşerek mücadele edileceğini sanan güvenlik algısının bir süre sonra nasıl da kendi adamlarını yemeye başlayacağını, her koşulda siyasilerin paçalarını kurtaracağını gösteriyor. Tabii bunu yaparken çok iyi tasarlanmış aksiyon ve gerilim sahneleri inşa etmeyi; karteller ve ABD arasında kalmış ve birer rakamdan ibaret olan 'küçük' insanların hikayesini de ihmal etmiyor. Steven Soderbergh'in "Trafik"inden bu yana Hollywood'un yakın takibinde olan 'Meksika sınırı', Trump'ın çıkışlarının ve politikalarının ardından daha uzun süre gündemde kalacak gibi görülüyor. Bütün bu hengâme bitip de 'Meksika sınırı' temalı filmler akıllara geldiğinde 'Scario' serisinin özel bir yer tutacağını kayıtlara not düşelim. Üstelik final sahnesine bakılırsa henüz bitmeye niyeti de yokmuş gibi görülüyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Day of the Soldado'nun ise daha tutarlı bir film olduğu kanısındayım. Öncelikle karakterlerine yönelik "Bunlar, böyle kardeşim. Elini kana bulamaktan çekinmezler. Ama arada bir vicdanlarına da sığınırlar" türü bir yaklaşımı var. Ayrıca yapılan bütün operasyonlara karar veren kişi bir kadın (karakterin ismi Cynthia Foards) ve Macer türü bir naifliği yok; kendi adamlarının bile sistem dışı bırakılması (bu öldürülme anlamına geliyor tabii ki) yönünde emirler yağdırıyor. Bu arada filmin, Trump'ın Meksika politikasını hatırlatma noktası ise başsavcının, "Başkan, yakında kartelleri terör örgütü kapsamına alma yönünde adım atacak" açıklamasıydı sanırım. Öte yandan bu kez kamera arkasına gecen İtalyan Stefano Sollima, rejisine son derece hâkim, aksiyon ve felsefeyi başarıyla harmanlamış, uzaktan uzağa 'yalnız kovboylar'ın öykülerine selam yollayan 'western'vari bir filme imza atmış. Görüntü yönetmeni Dariusz Wolski'nin kadrajları ve Hildur Gudnadottir'in müziği de harika...´




FAKİR: BİR HİNT FAKİRİ´NİN OLAĞANÜSTÜ YOLCULUĞU

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Romain Puertolas'ın romanından (senaryoya da katkıda bulunmuş) beyazperdeye aktarılan film, son derece başarılı bir anlatımla gönülleri çeliyor. Mumbai'de çocuk mahkûmların bulunduğu bir hapishanede başlayıp Paris, Londra, Barcelona, Roma hattında ilerleyen, arada Libya'ya da uğrayan Ken Scott imzalı yapım için ince, zarif ve zeki bir komedi tanımını kullanabiliriz. Ana karakter Ajatashatru Oghash Patel rolünde Hintli aktör Dhanush'un (gerçek adı Venkatesh Prabhu) döktürdüğü, âşık olduğu Amerikalı Marie'de Erin Moriarty'yi, Aja'nın önünü açan film yıldızı Nelly Marnay'da Berenice Bejo'yu, Uber'e karşı olup ikinci iş olarak Uber'de çalışan Fransız taksi şoförü Gustave'da Gerard Jugnot'yu, Somalili göçmen Wiraj'da Barkhad Abdi'yi izlediğimiz 'Fakir: Bir Hint....', haftanın en iyi seçeneklerinden. Sözü olan, içi dolu komedilerden hoşlananlar için...´




KAÇIŞ PLANI 2: HADES

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Arnie'nin bu kez kadroda yer almadığı film, kimi cezbedici aksiyon sahnelerine rağmen son derece kötü yazılmış senaryosuyla kendi içinde bile tutarlı olmaktan uzak. Malum, 'Hapishane filmleri külliyatı' son derece değerli üyelerden oluşur; 'Alcatraz Kuşçusu'ndan 'Kelebek'e, 'Esaretin Bedeli'nden 'Yeşil Yol'a onca kayda değer örnek varken, bu denli kötü bir yapıma katlanmamız için fazlasıyla seçeneksiz olmak gerekiyor. Hadi biz eleştirmeniz, görevimiz...´




YABANİ

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Filmde Anna'yı çevreleyen erkek egemen dünya, "ötekiler"in yok edilmesi üzerine kurulmuş düzen ve toplumun farklı olana gösterdiği tahammülsüzlük, yeterince iyi işlenemiyor. Ayrıca her şey öylesine hızla olup bitiyor ve hikâye dram, fantezi ve gerilim türleri arasında öylesine dağılıp parçalanıyor ki, film herhangi bir temada derinleşemiyor. "Baba" karakterinin çelişkiler içinde olmasına itirazım yok ama yaşadığı ani duygusal değişimler ya da verdiği kararların nedenleri iyi anlatılamıyor. Oysa Anna'dan sonra filmin en önemli karakteri. Filmde en çok Anna rolündeki Bel Powley'nin oyunculuğunu beğendim. Powley, senaryodaki boşlukları unutturacak kadar inandırıcı, duygusal açıdan derinlikli bir karakter çizmeyi başarıyor. Filmin bir başka iyi yanı da yönetmen Fritz Böhm'ün özenli anlatımı... Fritz Böhm, ilk uzun filminde görüntü yönetmeni Toby Oliver'ın katkısıyla hikâyeyi ayakta tutan güçlü bir görsel atmosfer kurabiliyor. Sonuç olarak, bir bedensel değişim öyküsü ya da "biyolojik gerilim" olarak antolojilere geçebilecek, akıllarda kalmaya aday bir film, ama senaryosunun iyi geliştirilemediği kesin.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Böhm'ün Florian Eder'le yazdığı senaryonun pek de kayda değer olduğu söylenemez, film de belli bir noktadan sonra sanki metinle bağını koparıyor ve görüntü yönetmeninin maharetine sığınmak istiyor. Bu aşamada Toby Oliver'ın kadrajları belli bir aşamaya kadar durumu kurtarıyor ama özel efektlerin ve makyajın vasatlığı daha etkileyici bir film ortaya çıkmasına mahal vermiyor. Galiba filmin asıl efektleri baba rolündeki Brad Dourif (ki emektar oyuncu, gerilim filmlerinin klasik isimlerindendir) ve genç Bel Powley'nin etkileyici yüzleri. Dourif zaten deneyimli bir aktör ama doğrusu genç Powley de hem performans hem de mimikler itibariyle çizgi üstü bir görüntü sunuyor. Liv Tyler da filmde adeta kendisini hatırlatma babından boy gösteriyor. Sonuç? 'Yabani' belli anlarıyla dikkatimizi çeken ama genel olarak vasatı aşamayan bir yapım olmuş...´




OCEAN´S 8

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu aynı zamanda bir 'kadın intikamı' hikâyesi. Çünkü Debbie Ocean'ın hapse düşmesine neden olan eski sevgilisinden intikam almasının da öyküsü...Amaçlanan intikam gayet iyi alınıyor ve o karmakarışık planın içinde özel bir yer tutuyor. Film ayrıca bir ünlüler geçidi. Birçok ünlü konuk olarak şöyle bir gözüküp kayboluyorlar. Aralarında Elliott Gould, Griffin Dunne, Elizabeth Ashley, Dakota Fanning de var. Kimi konuklar ise jeneriklerde bile geçmiyor: Kim Kardashian, Kendall- Kylie Jenner kardeşler ya da Adriana Lima gibi... Bir not daha... IMDB'de filmin eleştirilerini okurken fark ettim ki, seyirci eleştirileri olumsuz, notları düşük. Ama eleştirmenler filmi sevmişler, övmüşler. Bu da gösteriyor ki bu, o sıradan soygun filmlerinden değil. Bir 'erkek filmi' değil, bir kadın filmi. O ölçüde de sofistike, detaylı ve bir bulmaca gibi kurulmuş. O zaman, meraklıları sinemaya!..´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Kısacası, kurumsal hırsızlık karşısında (banka, şirket, devlet vs) bireyin kendini tehlikeye atarak bu devlerden bir şeyler tırtıklamasına seviniyoruz. Hem tırtıklanana gıcık olduğumuz için, hem kendi köşeyi dönme fantazilerimiz gıdıklandığı için. Ocean's 8'te de öyle oluyor. Çeşitli etnisitelerden 8 kadın Beyaz olan ikisinin liderliğinde biraraya geliyor ve değerli bir kolyeyi çalıyor. Bu etnisiteler için de elbette Rus yok! Filmin hikâyesi enteresan değil, gerilim desen hak getire, aşk meşk de yok. Anne Hathaway, Rihanna, Cate Blanchett gibi ünlüleri izleyeceğim diye heyecanlanmaya da gerek yok. Film ilginç olmayınca oyuncuları seyretmenin de bir heyecanı olmuyor. Biraz Sandra Bullock'ın karakterinde renk var, o kadar. Başka işiniz yoksa, zengin olma fantezileri kurmak için gidilebilir.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Ekibin bir araya toplanması, planın yapılması, karakterlerin özelliklerinin seyirciyle tanıtılması bölümleri gayet güzel işliyor. Hiç duraksamadan 'erkek takımı'nın yer aldığı filmlerden daha eğlenceli olduğunu söyleyelim. Ancak, işin soygun kısmı yani 'entrika' zayıf kalıyor. Gerilimler zayıf kuruluyor, olay örgüsü ikna etmekten uzaklaşıyor ve bu bölüm tuhaf jenerik estetiğiyle ve 'imkânsız soygun' hedefine hiç yakışmayacak bir biçimde 'tereyağından kıl çeker gibi' halloluyor. Yani bir anlamda hikaye olarak seyirciye vaat edilen heyecan ve gerilim fazla basit, estetik olarak da tam kotarılamamış. "Seabiscuit" ve "Açlık Oyunları" serilerini çekmiş, aynı zamanda senaryolarına da imza atan Gary Ross'un işin bu kısmında tökezlediğini söylemek gerek. Şimdiye kadar yaptığı en iyi film olarak gösterilen ve yedi dalda Oscar'a aday olan "Seabiscuit"in de iyi bir film olduğunu düşünmediğimi not etmek isterim. 2000'li yıllardaki seriye Steven Soderbergh'in katkısına yaklaşamadığını belirterek aklımıza takılan bir soruyu da es geçmeyeyim: Sahi bu filmi emanet edecek bir kadın yönetmen bulunamadı mı? Nihayetinde oyuncularının cazibesi ve performansları sayesinde rahat izlenilir ama hikaye ve yönetmenlik açısından beklentiyi karşılamaktan uzak bir iş "Ocean's 8". Yıllar sonra tekrar izlediğimizde "Bu harika kadro nasıl böyle ziyan edilmiş anlamak mümkün değil" diyeceğimiz türden.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Ocean's Eight', serinin ruhuna uygun davranmaya çalışan bir film. Lakin kadrosundaki onca ışıltılı isme (filmde Bullock ve Blanchett'ın yanı sıra Anne Hataway, Helena Bonham Carter, Rihanna, Sarah Paulson gibi yıldızlar topluluğu var) karşın hem sinematografik anlamda hem de hikâye düzeyinde etkili olduğu söylenemez. Evet, önceki 'Ocean's hikâyeleri'nin de inandırıcı olduğu iddia edilemezdi ama bu kez sanki senaryo daha bir yüzeysel ve çarçabuk ele alınmış gibi. Kimi Batılı eleştirmenler bu durumu 'yaratıcı eksikliği' olarak ifade etmiş; hoş, Gary Ross eski işleri itibariyle kayda değer bir yönetmendir ama kendisinin de katkıda bulunduğu senaryonun parlak dokunuşlardan nasibini almaması belki filmi sıradan tanımıyla buluşturmuş. Bu haliyle 'Ocean's Eight', (ışıltılı bir sinematografiyle ve parlak bir oyuncu kadrosuyla çekilmiş) bir TV dizisinin, göz alıcı bölümlerinden biri gibi duruyor...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Soygun filmlerinin önemli unsurlarından olan gerilimi yeterince kullanamıyor. İşlerinin ustası ekibin önlerine çıkacak her sorunu çözebileceği düşüncesini baştan seyirciye verdiği için ´acaba başarabilecekler mi´ duygusuyla oluşabilecek heyecandan da yoksun film. Sürprizli bir olay örgüsünden uzak olması da bütün bunların üzerine tüy dikince büyük ve epik soygun filmleri arasında yer almaktan uzak düşüyor Ocean´s 8. Lakin filmin yaptığı bir şey var. O da soygun filmlerinin ruhuna işleyen erkek egemen bakışın yarattığı ezberi bir nebze olsun bozması. Tamam bugüne kadar birçok soygun filminde kadın karakterler gördük ama tamamen kadınlardan oluşan (bizde de Taner Elhan´ın Kadın İşi filmi vardı elbet) bir çetenin imkansız gibi duran bir soygun macerasını izlemek başka türlü bir keyif veriyor ve soygun filmlerinin kimi erkek egemen klişeleriyle ilgili ezberimizi bozuyor. Ama filmin ana omurgasını oluşturan bir bakış değil bu. İşte bu noktada Ross´un meseleyi feminist bir yaklaşımla anlatma kaygısı olsaymış demeden edemiyor insan ...´





ÜÇ HARFLİLER: BEDDUA

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ... Alper Mestçi, birkaç sahne hariç karakterler arasındaki ilişkileri ya da hikâyeyi geliştirmekle açıkçası pek uğraşmamış. Bütün enerjisini seyirciyi korkutmaya verdiği belli. Mestçi, korku sahnelerinde şoke edici kısa planlardan oluşan hızlı bir kurgu tercih ediyor ve yer yer gerçekten profesyonelce çekilmiş, yabancı korku filmlerini aratmayan ürpertici imgelerle karşımıza çıkıyor... Mesela Eda'nın rüyasında annesinin kendisini uyandırdığını görmesi ama yine de uyanamaması etkileyici... Melek'in annesinin kızına çiğ kıyma yedirdiği sahne ise mide bulandırıcı. Tüm bu sahneler, finale kadar korku gösterisi olarak süren filmi ayakta tutmayı başarıyor. Sonuçta vicdan azabıyla intikam duygusunun karşı karşıya geldiği ve bedduanın ilahi gücünün her şeye üstün geldiği bir film bu... Bir başka kayda değer özelliği de baştan sona kadınların kadınları korkuttuğu ve erkeklerin "her şeyi açıklayan hoca" dışında pasif kaldıkları bir film olması... "Beddua"nın hikâyesine kapılıp gittiğimi, karakterlerini ilgi çekici bulduğumu söyleyemem ama korku sahnelerinin yer yer çok tuhaf ve yaratıcı olduğu kesin.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Stephen King sever böyle hikâyeleri: Hayat, bilinçaltı, ilahi adalet; ne derseniz deyin çocukluk ya da gençlik günahları bir şekilde önünüze atılır. 'Üç Harfliler: Beddua' da aynı mantığa sahip. Lakin mesele öykü değil elbet, eldeki metnin sinematografik nasıl ifade edildiği, işlendiği. Mestçi, senaryosunu da kendisinin kaleme aldığı filminde tıpkı 'Siccin 3'te olduğu gibi rahatsız edici ses efektleri ve abartılı müzik kullanımıyla gerilimi sağlamaya çalışıyor. Öte yandan, bir noktadan sonra kendisini tekrarlayan kâbus sahneleri de korkutmak ya da germek yerine sıkıcı bir hale dönüşüyor. Film asıl etkisini finalde vermek istiyor ama burada da şöyle bir problem var: O noktaya gelene kadar anlatılan öyküyle final arasında pek bir bağlantı yok; ters köşeye yatırmanın da kendi içinde tutarlı olması gerekiyor bence. Neyse, yine de Mestçi'nin filmleri türün ehven-i şerleri. Ben kendi adıma atmosfer kurmada enikonu başarılı olan bir sinema emekçisinin bu türde takılıp kalmak yerine farklı sulara açılmasını isterdim (Farklı sular derken 'Sabit Kanca'ları kastetmiyorum tabii ki!).´




JURASSIC WORLD: YIKILMIŞ KRALLIK

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Yönetmen bu yeni filminde bir efsaneyi yeniden canlandırmayı deniyor. Tıpkı bitmeyen Star Wars serisi gibi... Ve 1993'lerden başlayarak yapılan ilk filmlerin yaratıcısı Steven Spielberg'in himayesi ve yapımcılığıyla, seriye yepyeni bir halka ekliyor. Hiç de fena olmayan... Bu kez üç yıl sonra çıkagelen bu yeni epizodda, aslında önemli bir yenilik yok. Ama biryandan farklı bir yaklaşım, öte yandan baş döndürücü biçimde ilerleyen teknolojinin yeni imkanları, filme tazelik ve heyecan taşımış... Oyunculuklar da ilginç. Gençler görevlerini gerekli biçimde yerine getirirken, kimi yaşlı oyuncular rol çalıyor. Yaşlı Lockwood'da James Cromwell, kötü adamlarda Toby Jones veya Ted Levine, sadece başta ve sonda gözüken bilim adamında Jeff Goldblum. Ve belki en büyük sürpriz, dadı İris'te yıllardır görmediğimiz Geraldine Chaplin. Evet, Charlie Chaplin'in bir aralar hayli ün yapmış kızı... Bu arada önemli rollerinde başarılı olan çocuk oyuncular da var. Ama kendi adıma, dinozor uzmanı Ross Geller'i de perdede görmek isterdim! (Bu esprimi ancak Friends dizisi müdavimleri anlayabilir!)´.

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... "Yıkılmış Krallık", ilk filmden bu yana süren, "insanoğlunun laboratuvarda canlı yaratmasının doğru olup olmadığı" tartışmasını yeniden ısıtıp önümüze sürüyor. Yeni film de serinin "nasıl yaratılırsa yaratılsın, canlı canlıdır" tezine yaslanıyor ama meseleyi derinleştirip, ilginçleştiremiyor. Kaldı ki, hikâyenin dinozorlu sahneleri peş peşe sıralamanın ötesinde dişe dokunur bir yanı yok. Sonuçta, yönetmen Bayona, bir Jurassic filminin sınırlarının dışına çıkmıyor. Sahnelerin iyi çekildiği kesin ama filme farklı bir ruh ya da kişilik katamıyor.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Filmin yönetmeni J.A. Bayona olsa da iplerin, dinozor efsanesini sinema tarihine yazdıran, yeni serinin yapımcıları arasında olan Steven Spielberg´ün elinde olduğunu anlıyorsunuz. Filmde Spielberg´ün olmazsa olmazları net bir şekilde görülüyor. Yerli yerinde, daha doğrusu önceki filmlerde test edilip seyirci tarafından onaylanan bir aksiyon ritmi ve olay örgüsü var. Film Jurassic Park yapımlarının hem görsel hem de anlatım olarak alameti farikalarını gözetiyor. Ama en önemlisi serinin üçüncü filminde dinozor-insan ilişkisinde bir hesaplaşma yaşanacağına dair kapı aralanıyor. Ki zamanı da gelmişti. Lakin her şeye rağmen Jurassic World´de olduğu gibi Jurassic World: Yıkılmış Krallık´ta da bir tekrar duygusu üzerinize çöküyor. Bu da filmin yumuşak karnı işte.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Bir yanıyla tamamen eğlencelik olma iddiasıyla tasarlanmış ilk filme 'felsefi' bir derinlik katma zorunluluğu, öte yanıyla da üçüncü film için seyircinin ilgisini diri tutacak parlak fikirler gerekiyor. Bu noktada ilk filmin senaryo ekibinde de yer alan Colin Trevorrow ve Derek Connolly ikilisi devreye giriyor. "Yıkılmış Krallık" bir yandan ilk filmin yarattığı eğlence ve korku duygusunu vermeye çalışırken asıl olarak bugüne kadar seride bir korku unsuru olarak kullanılan dinozorlara yüklenen anlamı değiştiriyor. İlk filmde özel bir dinozor olduğunu anladığımız 'Blue'nin kat ettiği mesafeye ve filmin senaryo dinamiğine baktığımızda "Maymunlar Cehennemi" ile paralellikler hayli şaşırtıcı. Owen ile Blue arasındaki ilişkinin giderek "Maymunlar Cehennemi"nin Caesar- Will dinamiğine benzerliği, finalin hemen öncesindeki sahne, hikayenin gelip bağlandığı yer bu benzerliği daha da artırıyor açıkçası...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Boyana, geçmişteki işlerinde atmosfere hâkimiyeti ve germeyi başaran rejisiyle dikkat çeken bir isimdi, burada da belli noktalarda kendine özgü dokunuşlar sergiliyor, özellikle malikânede geçen aksiyon sahnelerinde. Bazı karelerse 'Canavarın Çağrısı'ndan alınmış gibi duruyor. Ama sonuçta bu büyük stüdyo işi bir çalışma ve malum, bu tür işlerde yönetmenin üslubu, bilgisayarlar tasarımlarının üslubunun önüne pek de geçemez! Lakin bu dengede bir problem yok, çünkü filmdeki yaratık tasarımları çok başarılı ve gerçekçi. Özellikle hayvansever seyirciler, başta Owen'ın 'eski öğrencisi' Blue adlı raptor olmak üzere öyküde yer alan birçok yaratığın çok içten, duygusal, özellikle kedi-köpek benzeri bir tasvirle sunulduğuna şahit olacaklar. Öykünün kötü adamlarına yönelik intikamın, bizatihi yaratıklar tarafından alınması ise izleyici kanadında "Oh, canımıza değsin!" türü bir rahatlama sağlıyor...´




AHLAT AĞACI

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Bu geniş yelpaze içinde film kıvamını ve ruhunu bulurken ortaya bir 'başyapıt' çıkıyor. Başkaları ne der ya da nasıl düşünür bilemem ama 'Ahlat Ağacı', bence Nuri Bilge Ceylan'ın en iyi filmi. Ya da şöyle söyleyeyim, benim kendime en yakın hissettiğim, içinde kaybolmaktan, gezinmekten, her bir karakteri için ayrı ayrı düşünmekten, yönetmeninin kendi adına farklı sulara açılmasından en çok hoşnut olduğum adımı oldu. Filmin, Ceylan'ın önceki yapıtlarıyla arasındaki temel farklarının önemli dönüşümleri de işaret ettiği kanısındayım. Bir kere Nuri Bilge'nin bu kadar güldüğüm bir filmini hatırlamıyorum (elbette önceki hamlelerinde de güldüğümüz bölümler vardı ama çoğu ya durum komedisi ya da o ana ait bir çelişkinin ifadesiydi), 'Ahlat Ağacı'nda o kadar çok (hem de zaman zaman arka arkaya sıralanmış) komik sahne var ki (bu arada Amerika'da yaşayan ve Village Voice'da yazan Türk kökenli sinema yazarı Bilge Ebiri de, filme ilişkin eleştirisinde "Bir Nuri Bilge Ceylan filminde bu kadar güleceğimi hiç düşünmemiştim" notunu düşmüş), farklılığını öncelikle bu cephede gösteriyor. Sadece çok güldürmüyor, ağlatıyor da. Sinan'ın kitabı üzerinden önce annesi, sonra da babasıyla bir anlamda ödeşmesi filmin gözyaşlarımızı teslim aldığı anları...´

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bizde 200 kopyayla gösterime çıkan filmin seyircisi bu sinefil davete koşacak mıdır? Kendi adıma kuşkuluyum. En azından Kış Uykusu ile o 'sanat filmi' korkusunu yenip salonlara giren ve 300 bin bilet sattıran başarının sürmesi bana zor gözüküyor. Ama bu sonuçta yine Ceylan'ın lehine bir tavır değil mi? Tam seyircisini bulmuş gözükürken böylesi farklı bir film yaparak riske girmesi, onun yaratıcı ve deneyci yanını göstermiyor mu? Bunu eleştirmeye hakkımız var mı, olabilir mi? Yok elbette...Bu açıdan şimdi aradan çekilip, filmi seyircisiyle baş başa bırakma zamanı demeliyiz. Son sözüm ise oyuncular üzerine olacak. Çünkü bence filmin en değerli yanlarından biri bu. O kalabalık kadro, kimileri ünlü, kimileri yepyeni oyuncular nasıl o rollere cuk oturacak biçimde bulunup kullanıldı!.. Özellikle iki başrol, Sinan ve babası için TV'den gelen Doğu Demirkol ve Murat Cemcir nasıl akıl edildi? Bilinen oyunculardan Serkan Keskin, Tamer Levent, Ahmet Rifat Şungar'ı, kadınlardan Bennu Yıldırımlar veya Özal Fecht'i yeniden bulmak ne güzeldi!.. Ya da daha az bildiğimiz Öner Erkan, Ercüment Balakoğlu, Kubilay Tunçer, Kadir Çermik, Sencar Sağdıç'ı izlemek veya güzellikle oyunculuğu birleştiren Hazar Ergüçlü'yü tanımak ne keyifti!... Hepsine teşekkürler.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Öncelikle 188 dakikalık, çok katmanlı, bol karakterli; edebiyattan dini metinlere, mitolojiden günümüz Türkiye toplumuna uzanan onlarca göndermeyle bezeli bir filmi, üstelik izledikten birkaç saat sonra, bütünüyle değerlendirmenin zorluğunu belirterek başlamakta yarar var. Bu notu düştükten sonra ilk elden "Ahlat Ağacı"nın birbirinin içine geçirilmiş iki ayrı koldan akan bir hikâye yapısı olduğunu belirtelim. Bir yanda Sinan'ın kendisi ve babası ile olan dertleri, diğer yandan ise belki de bu dertlerin 'üst çerçevesi' olarak tanımlayabileceğimiz aşk, yaratıcılık, inanç gibi sorgulamalar. Sinan'ın eve dönme, aile sorunlarıyla yüzleşme, kitabını bastırmaya çalışma, atamasını bekleme, babası ile hesaplaşma vb. gibi 'dünyevi' dertlerinin yanında; Nuri Bilge Ceylan sinemasında "Bir Zamanlar Anadolu'da" ile başlayan "Kış Uykusu" ile görünür olan ve burada neredeyse 20 dakikayı bulan karşılıklı konuşmaların yer aldığı 'bölümler' var. 'Bölümler' diye tanımlamak tam karşılamasa da Homeros'un "Odysseia" hikâyesinde olduğu gibi Sinan'ın yolculuğu boyunca birileriyle karşılaşıp uzun uzun konuştuğu anlar bunlar...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Bu epiklik belki roman-film hissi verse de Kış Uykusu kadar sırtını edebiyata teslim etmiyor Ahlat Ağacı. Karaktere, gündelik hayatın hakikatine, yüzleşme ve yüzleşememe arasında savrulan insan ilişkilerine daha çok sırtını dayıyor. Filmin meselesi ağır ve derinlikli yani. Ama 188 dakikalık filmin son derece dinamik bir yapısı var.
Bu dinamikliğin en önemli etkeni senaryo (Nuri Bilge Ceyla, Ebru Ceylan, Akın Aksu imzalı) elbette. Ama Ceylan, Ahlat Ağacı´nda o bilinen mükemmelliyetçi estetiğini öykü lehine esnekleştiriyor. Bu karar kamerasının önceki filmlerine göre daha hareketli olmasını sağlıyor. Bu hareketlilik senaryonun dinamikliğinin ortaya çıkmasına neden oluyor. Ki aslında olan şu: Ceylan ilk döneminin estetik ustalığı ile ikinci döneminin derinlikli ve epik öykü anlatma ustalığını Ahlat Ağacı´nda çok iyi harmanlayıp sinemasında yeni bir hamle yapıyor. Ahlat Ağacı´nda bunun dışında önemli bir şey daha var. Ceylan´ın taşraya olan bakışındaki değişiklik. İlk filmi Kasaba ile taşraya sinemasal bir bakış getirirken (ki bu bakış sinemamızda yıllar içinde bir damar oluşturdu) taşranın durağanlığını öne çıkarmıştı. Yıllar sonra Ceylan, Ahlat Ağacı´nda bu bakışı tersine çevirip taşranın değişen dinamik yüzünü ortaya koyuyor. Bu dinamizmin pek çok soruna gebe olduğunu da görmek mümkün. Netice olarak Ahlat Ağacı çok çok iyi bir film. Oyunculuklar, görüntü yönetmenliği, senaryosuyla Ceylan´ın Kış Uykusu ve Uzak ile eşdeğer tuttuğum bir filmi. Cannes´da ödül alamasa da gönlümüzün Altın Palmiye´sini kazanmış durumda.´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Ahlat Ağacı epissotik yapıda bir film. Kimi epizotlar çıkarılsa da film ayakta durur, yeni kimi epizotlar eklense de... Bu açıdan dramatik yapısına belki Brechtyen anlamda epik diyebiliriz. Teknik açıdan kusurlara en çok izin verilmiş, kusurlu olması çok da dert edinilmemiş filmi de diyebiliriz yönetmenin. Diyalogların kitabiliği bazen batıyor. Cemcir ile Demirkol'un arasında baba-oğuldan çok iki kardeşe yakışan bir yaş farkı oluşunu da uzun süre yadırgadım. Kahramanların farklı aksanlarda konuşması da yine dert edilmemiş öğelerinden biri filmin. Kimi İstanbul, kimi Ege, kimi Ankara aksanında konuşuyor kahramanların. Biçimsel kaygıların azalması bir açıdan iyi belki ama öz/içerik her zaman çok da etkili olmuyor filmde. Dediğim gibi, Haticeli sahne, filmin mükemmeli yakaladığı an. Sırf bu sahne için bile filme gidilir. Hatta belki bir daha da gidilir. Bir Ceylan filmi bir Ceylan filmidir, en kusurlusu bile bütün bir yıl göreceğiniz filmlerin yüzde doksanından iyidir.´




DEADPOOL 2

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu filmde de durum değişmiyor. Bu gözü pek, küfürbaz, deli-dolu, üstelik konan kanser teşhisiyle ölüme mahkum gözüken ve suratı peksimete dönüşmüş asker, yine savaşırken güldürmeyi, devlere karşı koyarken espri yapmayı ihmal etmiyor. Ama sanki ağzı daha kalabalık, küfürleri daha çok. Cinsellik ise daha belirgin. Takımın tek kadını Domino bir tür siyahi "Wonder Woman" olurken, bir lezbiyen ikili de var. Ve gerçek bir mizah filmin dokusuna ustaca yerleştirilmiş. Örneğin Y Kuşağı, Papa, Karma, Uber, Jared Kuschner (Trump'ın damadı!) gibi günümüz kültüründen sözler yağıyor. Wade ölüm sahnesinde "umarım Oscar jürisi bizi seyrediyordur!" diyor. Ve 'rakip şirket' D. C. Comics ya da ünlü fast-food markası Arby's anılıyor!.. Oyuncular ilginç. Son dönemde meydanı adaşı Ryan Gosling'e bırakarak biraz ortadan kaybolan Ryan Reynolds iyi oyunculuğunu bize hatırlatıyor. Cable'da birçok isim arasından seçilen bir dönemin yakışıklısı Josh Brolin göz dolduruyor. Tombiş ergenç Russell'da Julian Dennison en iyilerden. Ve birçok sahneyi kurtarıyor. Kadın savaşçı Domino'da Zazie Beetz'e ise 'hoşgeldin' demek gerekiyor. Gerek ön, gerekse son jeneriklerin de espri yüklü olduğunu söylerken, seyirciye en sona dek sabredip jenerik-sonrası sahneyi kaçırmamalarını öğütlerim.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Senaristler Rhett Reese ve Paul Wernick ikilisinin ustalıkla başardığı şey, karakteri ilk filmin bir adım ötesine taşırken orijinalliğini kaybetmemesini sağlamadaki başarıları. Yönetmen David Leitch de karakterin seyirciyi yakalayan temel özelliklerini bozmadan yetişkinler dünyasında kendisini var etmesine ustaca yardımcı oluyor. "Deadpool 2"nin ilk filmin şaşırtıcılığını, karakterin hırçın ve kontrol edilemezliğini taşımasını beklemek saflık olurdu hiç kuşku yok ki. Dolayısıyla artık tanıdık bir karakter ve bildik bir evrenin içindeyiz. Bu bakımdan ilk film kadar heyecan uyandırıcı olmaması anlaşılır. Ama hem Deadpool'un hem de Ryan Reynolds'un kendi personasıyla da dalga geçen halleriyle yeterince komik, ilk filmin aksiyon sahnelerini aratmayacak kadar hareketli; doğru yer ve zamanda filmlere, oyunculara, süper kahramanlara yaptığı göndermelerle zeki bir film nihayetinde. İlk filmin yarattığı heyecan ve seyir zevkini aramak yerine karakterin kat ettiği mesafeyi, aradan geçen zamanda neler yaşadığını ve şimdi nerede durduğunu merak edenler için keyifli bir seyir deneyimi olacağı kesin.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Gerçi bu kadar referans belli bir noktadan sonra yer yer sıkıyor ama yine de sempatik, hınzır, aykırı bir kahraman olması bakımından 'Deadpool' bağrımıza basacağımız nadir 'Süper'lerden. Cable da iyi çizilmiş bir portre ama ben en çok 'Domino'yu beğendim. 'Marvel-DC Comics savaşı'nda solo ve koro seriler sürerken, 'Deadpool'un bir aileye sahip olması, "Daha sonra ekipte yer alan fertlerin de özel öykülerini mi izleyeceğiz?" türünden bir şüpheyle bizi baş başa bıraksa da ben özellikle 'Domino' ve şansı üzerine inşa edilecek bir serüvene kulak kabartılır diye düşünüyorum. Kadroda yer alan isimlerin gayet doyurucu performanslara imza attığı film, kamera arkasındaki 'eski dublör' ve dövüş koordinatörü David Leitch'in meseleye hâkimiyet rejisi sayesinde ölçülü ve tadında bir aksiyona dönüşmüş. Sonuç? Felsefi ve derin görünme çabasındaki 'Avengers: Sonsuzluk Savaşı' gibi zorlama 'Süperler gösterisi'nin yanında 'Deadpool' her zaman kalbimizi kazanmaya aday. Yeter ki ileride şımarmasın, bozulmasın, kimi çevrelerden arkadaş edinmesin!´




KELEBEKLER

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film öncelikle komedi yolunu seçmiş gözüküyor. Bir tür kara-komedi, ama özellikle 'absürd'e (Türkçesi: saçma) kaymayı tercih eden... Ve birçok sahnesiyle bu tarzın zirvelerine tırmanıyor: durdukları yerde 'patlayan tavuklar' (ama bir nedeni var!)...Ya da bir lokantada Suzan'ın görkemli sinir krizi....Ya da o ölüyü gömme sahnesi. Ya da finaldeki 'kör çoban' sürprizi. Ve de elbette perdenin sayısız kelebekle dolduğu final bölümü. Hikâye boyunca sözü edilen, ama gerçekleştiğinde kahramanlarımızın farkına bile varmadığı enfes bir bölüm. Film aile denen kurumu yeniden ve özel bir bakışla ele alıyor. Yok olup gitmiş bir çekirdek ailenin, onca yıl sonra yeniden buluşup barışması mümkün mü? Neden olmasın?... Film genelde birinci sınıf bir oyuncu kadrosundan destek alıyor. Hepsi öylesine iyi ki, hangi birinden söz etmeli? Bunun tam bir takım oyunculuğu olduğunu söylemekle yetineyim. Ve belki çok özel mizahı herkese geçmeyebilecek bu filmi tüm has sinemaseverlere öğütlemiş olayım. ´
MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Olayların ilginç bir şekilde geliştiğini ya da filmin net bir ana fikre odaklandığını öne süremem. Buna karşılık, Karaçelik karakterleri öylesine iyi yazmış ki film kendi dünyasını kurmakta hiç zorlanmıyor. Karakterler filmi alıp götürüyor ve onları yakından tanıdıkça ironi duygusu artıyor. Bu arada, oyuncular harika. Gece kulübü sahnesinde olduğu gibi, ego savaşları veren erkek kardeşlerin arasındaki testosteronlu gerilimi her seferinde eriterek aile duygusunu ortaya çıkaran kız kardeş rolünde Tuğçe Altuğ, kritik rolünün hakkını veriyor. "Rüzgârda Salınan Nilüfer"deki karakterinin ardından bambaşka bir kişilikle karşımıza gelen Tolga Tekin'in oyunculuğundaki farklı tarzlara şapka çıkarmamak elde değil. Bartu Küçükçağlayan ise rolüne getirdiği yorumla filmin mizah duygusuna önemli bir katkı sağlıyor. Öyle ki film bittikten sonra bile, Kenan´ın halleri aklıma geldikçe güldüm. Özetle "Kelebekler"i severek, keyif alarak seyrettim, bence Karaçelik'in en iyi filmi. Umarım siz de beğenirsiniz.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Gişe Memuru' ve 'Sarmaşık' filmleriyle tanıdığımız Karaçelik, 'Kelebekler'de öyküsünü absürd komedi şeklinde perdeye taşımış. Bu hedefe genel olarak varılmış. Film komedinin sularına ulaştığında rahatlıyor, ritmini buluyor ama duygusallaşmaya ve karakterler, özellikle baba figürü üzerinden hesaplaşmaya başladığında denge sağlanamıyor. Komediyle dram arasındaki geçişler sorunlu ve bu, filmin ritminde gelgitler yaşanmasına neden oluyor. Tabii ki tercih yönetmenindir her zaman ama belki de sadece komediye yüklenilse ve duygusallık aralarına, istasyonlarına gerek duyulmasa, uğranılmasa daha iyi olurmuş. Keza bu durum oyuncu performanslarının çizgisini de etkilemiş, özellikle Suzan'ı canlandıran Tuğçe Altuğ, hesaplaşmaya soyunulan sahnelerde fazla teatral kalmış. Üç kardeşe genel olarak bakıldığında karakter olarak Kenan (bu rolde Bartu Küçükçağlayan'ı izliyoruz) öykünün yıldızı gibi duruyor. Ara karakterlerde ise 'varoluşsal' sorunlar yaşayan ve giderek 'Don Camillo' tadına ulaşan imam (Hakan Karsak) ön plana çıkıyor ve belli bir noktadan sonra filmin en sürükleyici unsuruna dönüşüyor...´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... "Kelebekler" de Kültür Bakanlığı desteğinin çıkmamasıyla 'gerilla usulü bir isyan' kıvamında. Filmin post-prodüksiyon görmemiş gibi dururken, sallanan kamerayla ilerleyen, renkleri işlenmemiş yapısı, belki de çekim süresinin azlığı sebebiyle tek çekimde halledilen doğaçlama sahneler de içeriyor. Film, olgun bir yönetmenin geldiği noktayı asla yansıtmıyor. Aksine Karaçelik'in ilk filmi gibi duruyor. Bu durum da ister istemez 'yol filmi' klişeleriyle gelen Serkan Keskin, Hakan Karsak, Ezgi Mola, Ercan Kesal ve Serkan Ercan'ı, Joseph Campbell'ın 'kahramanın yolculuğu' mantığıyla ilerleyen mitik yan karakterlerinin kullanımına ortak ediyor. Bu tercih çok bayat duruyor. Sanki oyuncular tek sahnede oynamak, imece usulü katkıda bulunmak için böyle bir yapıya hizmet etmişler. Serkan Ercan ise "Gişe Memuru"ndan çıkıp gelmiş gibi tek bakışla kahkaha attırabiliyor... Karaçelik'in üzerine yıllarca uğraştığı, detaycı senaryosunda fazla problem yok. Karakterlerin yazılması, onların motivasyonları, çözümlemeleri boyutlu. "Kelebekler" elbette 'bir sürecin filmi'. Bu açıdan üzerine konuşulup değerlendirilecektir. Ama muhtemelen Karaçelik de yapmak istediğinin en iyisini gerçekleştirdiğini iddia etmeyecektir.´




Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
128
0
164
0
125
0