Paylaş   
04.06.2011

20 NİSAN-26 NİSAN 2018 HAFTASI

/

İLİŞKİ DURUMU: AÇIK İLİŞKİ

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Film daha çok kadın karakterin yolculuğunu anlatıyor. Onun evcilik oynayan bir kadından, cinselliğine sahip çıkan özgür bir kadına evrilişi hikâye ediliyor. Erkek karakter kadına göre daha sığ ve daha çocuksu. Yaşadıklarından sonra değişip değişmediğini çok anlayamıyoruz. Rebeca Hall, Anna rolünde hem kırılgan, hem de güçlü; hem nahif, hem de seksi olabiliyor. Will'in hayatına giren kadın rolünü oynayan Gina Gershon da modern ve vamp kadında çok iyi. Filmin erkek karakterlerinin zayıflığı oyuncuları da etkilemiş. Akılda kalmıyorlar. Eli yüzü düzgün ve rahat izlenen bir film istiyorsanız...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... "Rahat battı" derler ya, konusu bu minvalde gelişen 'İlişki Durumu: Açık İlişki' ('Permission'), 70'ler furyasında karşımıza çıkan 'seks filmleri'nin sofistike bir çerçevede entelektüelize edilmiş haline benziyor. Anna'nın eşcinsel ilişki yaşayan erkek kardeşi üzerinden de felsefe yapmaya çalışan ama sonuçta hiçbir yere varamayan, sinematografik açıdan da vasatı aşamayan bir film var huzurlarımızda.
Belki de şöyle bir yargıda bulunmak lazım: 'Grinin Elli Tonu' serisi tadında ama şükür ki meseleyi üç yerine tek bir filmle geçiştirmişler...´




KÖPEK ADASI

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Ama canlandırma tekniği olarak olarak çok ilginçti doğrusu. Hala klasik Walt Disney veya onun mirasçısı Pixar vb. markaların tekniğini yenilemeye dönük ciddi bir çaba...Daha geometrik, daha radikal, benzerlikten çok stilizasyona önem veren... Buna uygun olarak, bu tür filmlere destek veren o duygusal şarkılar ve kulağa hoş gelen melodiler, yerini tümüyle Japon damgalı ve ritm egemenliğindeki bir müziğe bırakmıştı. Hiç dinmeyen davulların damgasını vurduğu sert bir müzik. Üstelik bu, sayısız filmde Batı tarzı müziğini dinleyegeldiğimiz Fransız Alexandre Desplat'nın eseriydi. Sevilir ya da sevilmez, ama kendi içinde tutarlı bir çaba... Film elbette birçok filmin ve akımın etkisini taşıyordu. Uzaktan uzağa büyük Japon ustası Kurosawa'nın, ayrıca Japon canlandırma sanatçısı Miyazaki'nin filmleri...Disney sinemasının köpekleri konu edinen Lady and the Tramp veya 101 Dalmaçyalı gibi başyapıtları. Ya da ada bölümlerinde türün zirvelerinden Wall-E...´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Filmin bana en çok dokunan yanı, çocuk-köpek arkadaşlığı oldu. Karşımıza insan sevmeyen, sürekli "ısırırım" diyen sert bir sokak köpeği olarak çıkan Chief ile Atari arasındaki yakınlaşmayı Anderson çok güzel anlatıyor, köpeklerin insanların yakın dostu olduğunu vurguluyor. Anderson'un "Köpek Adası"nda stop-motion estetiğine kendine özgü bir dokunuş getirdiği kesin. Yine ağırlıklı olarak simetrik çerçeveler ve her yanını kullandığı geniş ölçekli genel planları tercih ediyor. İnsan figürlerine hacim olarak çerçevede daha küçük olarak yer verirken, sözgelimi bazen ufak yazılarla kadrajın her yanını kullanıyor... "Köpek Adası" Japon kültürüne yapılan bir saygı duruşu ve aynı zamanda Anderson'un elinden çıkan bir distopya... Ama her şeyden önce naif ve duygusal bir film.´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Kötü bir diktatörün bir adaya gönderdiği köpeklerin dayanışması ve buradan kurtulma çabası anlatılıyor filmde. Müziğin son derece büyük bir rol oynadığı filmin ötekileştirme, dışlama, ırkçılık gibi eleştirdiği politik yaklaşımlar var. Büyük Budapeşte Oteli'nde belirginleşmeye başlayan politik ton bu filmde de hakim. Fakat Anderson'ın rahatsız edici bir tutumu da var. Tıpkı bütün Fatih Akın filmlerinde bir Batılının, tepki göstermeye öncelik etmesi gibi bu filmde de bir Amerikalı değişim öğrencisi, Japonlara tepkilerini göstermede öncülük ediyor. Neden? Japonlar kendileri bir mücadele başlatmaktan aciz mi? Japonluk, Lost in Translation'da olduğu gibi bir komiklik, bir ötekilik hali. Tam da eleştirdiği şeyi yapan bir film olmuş Köpek Adası. Hele, her patlamanın atom bombası bulutu yapmasına ne demeli? Seyretmeye elbette değer her Wes Anderson filmi gibi ama galiba benim favori Anderson filmim Steely Dan üyelerinin zamanında belirttiği gibi hala Bottle Rocket.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Anderson, Yaman Tilki´den sonra stop-motion tekniğiyle çektiği animasyon filmi Köpek Adası´nda bu sefer gerçek bir masal anlatıyor. Filmin hikayesi insan ve hayvan ilişkisi üzerine olsa da aslında otoriterleşen, her istediğini halka kabul ettirmeyi başaran bir liderle onun evlatlığı arasındaki mücadeleyi anlatıyor... Köpek Adası, çocuklardan ziyade büyükler için bir masal. Bir yandan insanın bencilliğini, kendi dışındaki türlere yaklaşımıyla eleştirirken diğer yandan özde değil sözde demokrasinin iktidarlar tarafından nasıl kullanıldığını ziyadesiyle anlatıyor.
Öteki nasıl yaratılır, tehlikeli ilan edilip düşmanlaştırılır, toplumdan tecrit edilir... Filmde bunu köpekler üzerinden izliyoruz. Bu süreçte karşımıza kah ´derin devlet´ kah ´algı operasyonları´ kah ´üst akıl´ çıkıyor. İşin aslı Anderson incelikli bir şekilde, sofistike ve politik bir masal anlatıyor bize....´

SUNGU ÇAPAN (CUMHURİYET): ´... "Yaman Tilki"den sonra Anderson'un ikinci animasyonu olan "Köpek Adası", aşırı özenilmiş ayrıntıcılığı, parçalı anlatı yapısı ve simetrik kadrajlardan taşan, kalabalık oyuncu kadrosuyla Wes Anderson'a özgü masalsı bir görselliğin ürünü olarak birkaç kez görmelere layık, farklı bir animasyon. Bunca zamandır süregelmiş insan-köpek ilişkisi bağlamında, içerdiği faşizm tarihine göndermeleri ve ırkçılık, göçmen(lik) sorunsalı, dikta-baskı yönetimlerine direnme, vb. gibi günümüzün dünya gündemine ilişkin tüm çağrıştırdıklarıyla yönetmenin en politik okkalı filmi bu şaşırtıcı "Köpek Adası" şimdilik. Ele aldığı temalarla günümüzün gündemini yakalayan, göz alıcı bir ayrıntı çabasıyla, masalsı, naif bir yaklaşımın da itkisiyle, sığ bir didaktizm çukuruna düşmeksizin, ona özgü bir mizah öğesinin baştan sona ağır bastığı, son derece eğlencelikli, şenlikli, görkemli bir animasyon seyirlik ortaya koymuş "Bağımsızlar"ın genç ustası "Köpek Adası"nda. Gülmece eşliğinde baskı-şiddet sarmalını animasyon aracılığıyla tasvir etmeye girişen bu film, meraklısının her seyredilişinde yeni keşiflerde bulunacağı, ayrı keyifler alacağı, yeni anlamlar çıkaracağı, finalde bazı kolaycı çözümlere yönelse de sonuçta, beylik deyişle bu film, kaçırılmayacak, usta işi, çok zengin bir animasyon özetle.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... "Köpek Adası", Anderson'ın "Yaman Tilki"den sonraki ikinci stop motion animasyonu. Bu yılki Berlin Film Festivali'nin açılışını yapan ve En İyi Yönetmen Ödülü'nü kazanan film, Japonya'da geçiyor. Köpeklerin bir virüs yüzünden sürgün edilip bir adaya kapatıldığı bir dünyada bir grup köpeği takip eden film, Atari adlı çocuğun da kayıp köpeğini aramasıyla sürüyor. Anderson, köpek karakterlerini her zamanki eğlenceli ve duygusal altyapıyla sunarken Berlin'den aldığı ödülü hak eden bir yönetmenlik sergiliyor. Filmin içine girilmesi zor dünyası ise Anderson yaratıcılığı ve hakimiyetindeki bir yönetmen için sorun değil. Filmini birden çok izlemek için fazlasıyla detayla zenginleştiren Anderson, herkesin başka bir filmini favori olarak sayacağı ender başarıdaki yönetmenlerden. "Isle of Dogs"un bazıları için gözde Anderson filmi olması da şaşırtıcı olmaz.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Köpek Adası', Wes Anderson'ın o çocuksu coşkusuyla beslenen, delidolu, kendine özgü mizahından tonlar taşıyan bir animasyon olmuş. Alt metinde ise altı kalın çizgilerle çizilmiş bir 'Diktatörlük' tasviri var: Kendi zevkine, beğenisine, yaklaşımlarına göre dünyayı, toplumu dizayn etme çabasına soyunan bir belediye başkanı, komplo teorileriyle uyutulan bir toplum, suçu 'dış mihraklar'a yükleyen bir anlayış, 'köpek gribi'ne çözüm bulan bilim insanını önce hapse atan, sonra da zehirleyen bir zihniyet... Evet, "Wes Anderson'ı ilk kez bu kadar politik gördük" diyebilirsiniz, haklısınız. Öte yandan ben kendi adıma Anderson sinemasını ve mizah anlayışını kendime pek yakın görmem, 'Köpek Adası' da bana kalırsa yer yer güldüren, 'Politik doğruculuk' anlamında tabii ki 'doğru' yerde duran ama pek derinleşemeyen bir film olmuş. Anderson'ın grafik anlatımı ve görselliği elbette çok iyi. Ayrıca kimi Batılı eleştirmenler bazı sahnelerin Kurosawa'nın 1970 tarihli filmi 'Dodes'ka-den'e gönderme olduğunu yazmışlar ama söz konusu yapımı izlemediğim için bu konuda pek bir fikrim yok. Ancak bütün bu olumlu yanlarına karşın 'Köpek Adası' içerik ve ruh anlamında sanki mesela bir Miyazaki filmleri tadında, çarpıcılığında ya da etkileyiciliğinde gelmedi bana. Tabii ki bu 'Köpek Adası'nın bendeki tortusu; birçok eleştirmen arkadaşımın Anderson'ın filmini çok beğendiğini söylemeliyim...´







SESSİZ BİR YER

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu çok az konuşmalı ve çok az 'gürültülü' film, kısa zamanda seyirciyi öylesine avucunun içine alıyor ki... Doğadaki çekimler kadar, çok iyi tasarlanıp kurulmuş iç mekanların etki gücü yüksek.Ve en az düzeyde kullanılmış özel efektler ve usta besteci Marco Beltrami'nin çok ekonomik müziği de, bizleri ailenin tüm bireyleriyle birlikte olup bitenlerin tam içine atıyor sanki...Müzikte Neil Young'ın Harvest Moon şarkısını da unutmadan... Tüm o yapay, abartılmış ve görsel/işitsel şoklarla yürüyen son dönem korku filmlerinden sonra, Sessiz Bir Yer bambaşka bir etki yapıyor. Gerçek hayatta da bir çift olan Emily Blunt ve John Krasinski çok iyi birer portre çiziyorlar. Özellikle de Blunt. Ama evin kızında TV'den gelme gencecik oyuncu Millicent Simmonds'a özel bir övgü. Bu denli iyi olmasında doğuştan sağır olmasının da etkisi olabilir mi ? Belki... Ama tam rolüne oturduğu ve filme hayli katkıda bulunduğu kesin...´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Senaryoya da katkıda bulunan yönetmen John Krasinski'nin belli ki asıl amacı, sese duyarlı canavarlarla aile arasındaki mücadeleyi görsel olarak benzersiz bir gerilim filmine çevirmek... Krasinski'nin yönetmen olarak başarısı, sesin ölüm anlamına geldiği bir dünyayı itinayla kurması. Ama kendi adıma Emily Blunt'ın oynadığı anne karakterinin fiziksel olarak çok acı çektiği ve zor durumlarda kaldığı sahneleri sevdiğimi söyleyemem. Krasinski, anne için işkenceye dönüşen bu sahneleri gerilimin zirvesi olarak planlamış ama bence biraz zorlama olmuş. Ayrıca Krasinski'nin, canavarların olduğu sahnelerde 'Alien' başta olmak üzere benzer yaratık filmlerinden çok farklı bir kulvar açamadığını düşünüyorum. Yine de 'Sessiz Bir Yer'in, özgün konseptiyle baştan sona ilgiyle izlenen kayda değer bir korku gerilim filmi olduğunu söyleyebilirim.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Krasinski, 'Sessiz Bir Yer'de kendince bir atmosfer kurmayı başarıyor ama öykü kendi içinde inandırıcılık açısından o kadar defo barındırıyor ki, hele finalde gelinen nokta, filmin adeta kendi kendisini inkâr etmesine neden oluyor. Sessizliğin yaşamak için tek kriter olduğu bir ortamda yeni bir çocuk isteği de film boyunca yanıtını bulamadığımız bir mesele olarak duruyor. Daha önce kaybettikleri çocuklarının hatırasına mı böyle bir hamleye soyunuyorlar, anlaşılmıyor. Üstelik aile, "Böyle bir dünyaya çocuk getirmek istemiyorum"un gerçekten de karşılığının olduğu bir ortamda hayatını sürdürüyor... Öte yandan sessizliği bozma adına öykü boyunca sahaya sürülen istem dışı olayların birçoğu da fazlasıyla zorlama (dolayısıyla birçok sahne 'Seyirciyi gereyim' derken pek de germiyor). Ayrıca hikâyenin kilit noktalarından birini, Tim Burton'ın 'Mars Attacks'ı daha zekice ve esprili bir şekilde hallediyordu. Kimi kadrajları itibariyle 'Alien' ve 'Dünyalar Savaşı'nı fazlasıyla çağrıştıran 'Sessiz Bir Yer'in metaforik anlamda bir değerinin olduğunun altı çizilebilir: Sesini yükselten toplumlardan hoşlanmayanlar için ilham kaynağı olması... Bu arada ailenin kutsanmasında ya da göklere çıkarılmasında bir problem yok ama işin içinde Amerikan sineması olunca kameranın ayarı kayıyor.´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Nereden, nasıl çıkıp geldikleri bilnmeyen, kör ama çok hızlı ve muazzam iyi işiten yaratıklar insanoğlunun soyunu neredeyse tüketmiş. Geriye tabii ki bir Amerikalı aile kalmış, Rus aile kalacak değil ya! Tabii ki bu aile gelenekselliği ve muhafazakarlığı temsil etmekle yükümlü olduğu için, bir mısır tarlasının ortasında, kırsalda yaşıyormuş. New York'ta "açık ilişki" içinde olan liberal bir aile olacak değil ya! İşte onca teknolojiye sahip olan insanoğlu bu kör ve dişlerinden başka silahı olmayan yaratıklarla baş edememiş de bu aile baş edecekmiş. Yerseniz seyrediniz. Dediğim gibi, ben anlamadım bu filmin hakkında koparılan yaygarayı. Buna benzer binlerce film gördük, çoğu da daha mantıklıydı. Bu saçma sapan bir şey.´




VAHŞİLER

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu güzel film büyük bölümünde gözyaşlarıyla izleniyor. Özellikle ilk yarısında ve de finalinde....Ve ırkçılığı gerçek bir günah olarak sergileyip eleştirirken, son derece duygusal olmayı da başarıyor. Ama denetimli, akılcı bir duygusallık bu...İki büyük oyuncu, özlediğimiz iki mütevazi star tam anlamıyla döktürüyorlar: Christian Bale ve Rosamund Pike. İkisinin de gelecek yılın Oscar'larında aday olacağına bahse girerim!.. Ben özellikle korkuyu ve çılgınlığı yüzünde billurlaştırmayı öylesine başaran ve kendine özgü bir güzelliğe sahip Rosamund Pike'ın Rosalie'sine bittim. Kızılderililerin de yan rolleri aşıp (özellikle reiste) gerçek birer karaktere dönüşmüş olduklarını belirtmeliyim... Görülmesi gereken bir film, Western'e saygınlığını geri veren bir büyük adım.´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Ana fikrini, D. H. Lawrence'ın açılışta alıntılanan 'Amerikan ruhu' tanımı üzerinden şekillendiren 'Vahşiler', ırkçı şiddetin ve kan dökerek egemen olma politikasının çıkmazlarını anlatan sert ama duygusal bir film... Kimin vahşi, kimin medeni olduğu sorusunun cevabı da seyirciye bırakılıyor. Irklar arası gerilimin hâlâ sona ermediği günümüz ABD'si üzerine de kuşkusuz anlamlı bir öykü bu. Başta Christian Bale olmak üzere oyuncuların sağlam performanslar çıkardığı 'Vahşiler'in anlatımı ve görsel atmosferiyle sıkı bir western olduğunu da belirtelim.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Vahşiler' ('Hostiles'), sinema serüvenini uzun süre oyuncu olarak sürdüren, daha sonra da kamera arkasına geçen Scott Cooper'ın imzasını taşıyor. Yönetmenlik kariyerine Jeff Bridges'e 'En İyi Erkek Oyuncu'da Oscar getiren 'Çılgın Kalp'le ('Crazy Heart') başlayan Cooper, 'Vahşiler'de modernist bir western hikâyesi anlatırken hem muazzam bir atmosfer kuruyor hem de insanın insana zulmünün (bazılarımız buna 'ırkçılık' da diyor) tarihsel hatırlatmalarından birine soyunuyor. Öykü ise uzak ve yakın geçmişin acılarıyla yeterince nefretle dolmuş karakterlerin (buna kocası ve çocukları Komançiler tarafından katledilen Rosalie Quaid de dahil), bir noktadan sonra iç hesaplaşmaya girmeleri ve uzlaşma durumunda kalmaları gibi noktalardan beslenerek ilerliyor. Özellikle Christian Bale'in sürüklediği 'Vahşiler' (ki başta 'Posta Arabası' olmak üzere genel olarak 'John Ford filmleri' havasında), sayısal açıdan bereketli haftanın kayda değer seçeneklerinden.´




RAMPAGE: BÜYÜK YIKIM

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Daha önce de bir başta felaket filmini, 'San Andreas Fayı'nı yöneten Brad Peyton imzalı 'Rampage: Büyük Yıkım', formülleri uygulayan, öykü ve anlatım açısından sırtını klişelere dayayan bir yapım. Ama görsel efektleri gayet iyi, inandırıcı ve kendisini izleten türden. George da kendi çapında bir King Kong olarak yeterince sevimli. Bütün bunlar yetiyorsa salona alalım sizi...´




TAŞ DEVRİ FİRARDA

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET) ´... Öykü çatısı olarak 'Cehennemde İki Devre'yi ama daha popüler olduğu için de asıl olarak 'Zafere Kaçış'ı andıran, dönem itibariyle de kimi bölümleriyle 'A.R.O.G.'u da çağrıştıran 'Taş Devri Firarda', belki Nick Park'ın önceki yapıtları seviyesinde değil ama sevimli ve kimi esprileri itibariyle de çekici bir film. 'İngiliz humoru'yla bezeli yapım, bu sezon Premier Lig'de muhtemelen ilk iki sırayı alacak olan City ve United'a ithafen olsa gerek, öykünün geçtiği coğrafyayı da 'Manchester yakınlarında bir yer' (oysa bu sezon Avrupa'da fırtına gibi esen Jürgen Klopp'un Liverpool'u ama neyse!) olarak tarif etmiş.´




ARADA

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Fikirler güzeldir, özellikle de kâğıt üzerinde... Ama işin içinde sinema olunca, edebiyattan farklı olarak başka bir anlatım biçimine de ihtiyaç hâsıl olur. 'Arada', 'Ya sev ya terket' mantığının ortasında rotasını arayan gençlerin öyküsünü doğru noktalardan anlatma derdinde ama bunu sinematografik olarak başardığı söylenemez. Oyunculuklar da bazen iyi (bu arada en iyi tipleme 'Elazığlı korsan taksici' olmuş) bazen de çok amatörce. Ama nihayetinde şunu söylemek mümkün: Sinemamızın çeşitliğe ve farklı fikirleri ihtiyacı var. Bu açıdan bu tür çabalara soyunmak gerekiyor; ilk vuruşta top ağlarla buluşmasa da.´






KARANLIK SIR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Hikâyeyi anlatmak veya özetlemek mümkün değil. Çünkü filmin tüm tadı kaçar!.. Ama bu temelde ilginç öykünün, onu çok iyi anlatan yazar-yönetmenin ve yine çok düzeyli bir oyuncu kadrosunun çabalarına karşın, film tümüyle tatmin etmiyorsa... İşte bunun nedeni de ayni. Yani öykünün son derece karmaşık yapısı... Entrikanın fazla sofistike, aşırı incelikli iskeleti. Ve birden gelen sonun tam olarak kafamıza oturma güçlüğü. Yine de film, her şeye karşın bu türe düşkün, dikkat sahibi bir seyircinin ilgisini hak ediyor. Geçmişte de benzer kaynakları olan filmler gibi: The Others- Diğerleri, The Skeleton Key- İskelet Anahtar, Birth- Doğum ya da yukarda andığım filmler örneğin... Meraklısı kaçırmasın.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Son derece sakin anlatımı, gayet özenli görüntü çalışması, 60'lar sonunu başarıyla tasvir eden yapısı ve 'The Others'a selam yollayan bölümleriyle 'Karanlık Sır', bence sınıfı geçiyor. Öyküsündeki gizemi de ser verip sır vermeden ölçülü adımlarla paylaşıyor ve nihayetinde etkisini, seyircinin zihnine ve damarlarına adeta sindire sindire zerk ediyor. Genç oyuncuların performansları da cabası. Sonuç itibariyle 'Karanlık Sır' için, festival haftasında ticari sinemadaki en iyi seçenek diyebiliriz.´




ESKİ KOCAM(IZ)

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Pamela Katz'ın senaryosunun hoş yanı, farklı kuşaklardan üç kadının aralarındaki ilişkileri inandırıcı bir şekilde geliştirebilmesi... Özü itibarıyla kadın dayanışması üzerine bir film olduğu kesin ama inatlaşma, kapris ve kıskançlığın eksik olduğu da söylenemez. Dolayısıyla, hamasetten ziyade dürüstlük var. Aşk üçgeninden daha ilginç olabilecek bir üçgen bu... Zaten öyküyü de Jade, Maria ve Antonia arasındaki ilişkiler şekillendiriyor. Nick ise üç kadını birbirine bağlayan karakter. Öykünün gelişiminde önemli olsa da, dramatik olarak işlevsiz bir "eski koca" sadece... Ama onun bu işlevsizliği filmin mizahının bir parçası... "Eski Kocam(ız)" açıkçası biraz "ortaya karışık" bir film. Margarethe von Trotta'nın bir kadın veya anne olarak ayakta durmanın, kariyer yapmanın zorluklarını ön plana çıkarıp durumu kurtardığı söylenebilir. Sonuçta kötü değil ama kafası karışık bir film. Beklentinizi yüksek tutmazsanız iyi vakit geçirmeniz mümkün...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Kâğıt üzerinde pek de problemli görünmeyen bu öykü peliküle yansıdığında aynı sonuçları vermemiş. Bir zamanlar çok sevdiğimiz yönetmenlerden olan Margarethe von Trotta'nın, ne yazık ki demode ve hiçbir heyecan sunmayan anlatımıyla 'Eski Kocam(ız)', sezonun vasat altı çalışmalarından biri olarak
kayda geçecek gibi görünüyor.´




KELEBEKLER

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film öncelikle komedi yolunu seçmiş gözüküyor. Bir tür kara-komedi, ama özellikle 'absürd'e (Türkçesi: saçma) kaymayı tercih eden... Ve birçok sahnesiyle bu tarzın zirvelerine tırmanıyor: durdukları yerde 'patlayan tavuklar' (ama bir nedeni var!)...Ya da bir lokantada Suzan'ın görkemli sinir krizi....Ya da o ölüyü gömme sahnesi. Ya da finaldeki 'kör çoban' sürprizi. Ve de elbette perdenin sayısız kelebekle dolduğu final bölümü. Hikâye boyunca sözü edilen, ama gerçekleştiğinde kahramanlarımızın farkına bile varmadığı enfes bir bölüm. Film aile denen kurumu yeniden ve özel bir bakışla ele alıyor. Yok olup gitmiş bir çekirdek ailenin, onca yıl sonra yeniden buluşup barışması mümkün mü? Neden olmasın?... Film genelde birinci sınıf bir oyuncu kadrosundan destek alıyor. Hepsi öylesine iyi ki, hangi birinden söz etmeli? Bunun tam bir takım oyunculuğu olduğunu söylemekle yetineyim. Ve belki çok özel mizahı herkese geçmeyebilecek bu filmi tüm has sinemaseverlere öğütlemiş olayım. ´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Olayların ilginç bir şekilde geliştiğini ya da filmin net bir ana fikre odaklandığını öne süremem. Buna karşılık, Karaçelik karakterleri öylesine iyi yazmış ki film kendi dünyasını kurmakta hiç zorlanmıyor. Karakterler filmi alıp götürüyor ve onları yakından tanıdıkça ironi duygusu artıyor. Bu arada, oyuncular harika. Gece kulübü sahnesinde olduğu gibi, ego savaşları veren erkek kardeşlerin arasındaki testosteronlu gerilimi her seferinde eriterek aile duygusunu ortaya çıkaran kız kardeş rolünde Tuğçe Altuğ, kritik rolünün hakkını veriyor. "Rüzgârda Salınan Nilüfer"deki karakterinin ardından bambaşka bir kişilikle karşımıza gelen Tolga Tekin'in oyunculuğundaki farklı tarzlara şapka çıkarmamak elde değil. Bartu Küçükçağlayan ise rolüne getirdiği yorumla filmin mizah duygusuna önemli bir katkı sağlıyor. Öyle ki film bittikten sonra bile, Kenan´ın halleri aklıma geldikçe güldüm. Özetle "Kelebekler"i severek, keyif alarak seyrettim, bence Karaçelik'in en iyi filmi. Umarım siz de beğenirsiniz.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Gişe Memuru' ve 'Sarmaşık' filmleriyle tanıdığımız Karaçelik, 'Kelebekler'de öyküsünü absürd komedi şeklinde perdeye taşımış. Bu hedefe genel olarak varılmış. Film komedinin sularına ulaştığında rahatlıyor, ritmini buluyor ama duygusallaşmaya ve karakterler, özellikle baba figürü üzerinden hesaplaşmaya başladığında denge sağlanamıyor. Komediyle dram arasındaki geçişler sorunlu ve bu, filmin ritminde gelgitler yaşanmasına neden oluyor. Tabii ki tercih yönetmenindir her zaman ama belki de sadece komediye yüklenilse ve duygusallık aralarına, istasyonlarına gerek duyulmasa, uğranılmasa daha iyi olurmuş. Keza bu durum oyuncu performanslarının çizgisini de etkilemiş, özellikle Suzan'ı canlandıran Tuğçe Altuğ, hesaplaşmaya soyunulan sahnelerde fazla teatral kalmış. Üç kardeşe genel olarak bakıldığında karakter olarak Kenan (bu rolde Bartu Küçükçağlayan'ı izliyoruz) öykünün yıldızı gibi duruyor. Ara karakterlerde ise 'varoluşsal' sorunlar yaşayan ve giderek 'Don Camillo' tadına ulaşan imam (Hakan Karsak) ön plana çıkıyor ve belli bir noktadan sonra filmin en sürükleyici unsuruna dönüşüyor...´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... "Kelebekler" de Kültür Bakanlığı desteğinin çıkmamasıyla 'gerilla usulü bir isyan' kıvamında. Filmin post-prodüksiyon görmemiş gibi dururken, sallanan kamerayla ilerleyen, renkleri işlenmemiş yapısı, belki de çekim süresinin azlığı sebebiyle tek çekimde halledilen doğaçlama sahneler de içeriyor. Film, olgun bir yönetmenin geldiği noktayı asla yansıtmıyor. Aksine Karaçelik'in ilk filmi gibi duruyor. Bu durum da ister istemez 'yol filmi' klişeleriyle gelen Serkan Keskin, Hakan Karsak, Ezgi Mola, Ercan Kesal ve Serkan Ercan'ı, Joseph Campbell'ın 'kahramanın yolculuğu' mantığıyla ilerleyen mitik yan karakterlerinin kullanımına ortak ediyor. Bu tercih çok bayat duruyor. Sanki oyuncular tek sahnede oynamak, imece usulü katkıda bulunmak için böyle bir yapıya hizmet etmişler. Serkan Ercan ise "Gişe Memuru"ndan çıkıp gelmiş gibi tek bakışla kahkaha attırabiliyor... Karaçelik'in üzerine yıllarca uğraştığı, detaycı senaryosunda fazla problem yok. Karakterlerin yazılması, onların motivasyonları, çözümlemeleri boyutlu. "Kelebekler" elbette 'bir sürecin filmi'. Bu açıdan üzerine konuşulup değerlendirilecektir. Ama muhtemelen Karaçelik de yapmak istediğinin en iyisini gerçekleştirdiğini iddia etmeyecektir.´




BAŞLAT: READY PLAYER ONE

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film bizlere distopya fasadı ardında o denli de berbat olmayan bir dünya sunar. Bellidir ki günümüzde tüm gençliği sarmış olan aşırı bir teknoloji merakı, video ve bilgisayar oyunları düşkünlüğü gibi şeyler artık kesinlikle her şeye egemendir. Ve bu açıdan film dur -durak bilmeyen çılgın temposu, yakın zaman filmlerinin hemen tümünü aşan özel efekt yağmuru ve engin hayal gücüyle, ergen kesime görkemli bir Spielberg armağanı gibi durmakta ve bizim yaş kesimine sanki kapıyı göstermektedir!.. Ama o kadar da değil...Tümüyle çılgın bir ilk yarım saat ve son 45 dakika arasında, bizi de ilgilendiren olaylar gözükür. Örneğin kimi kült-filmler sağlam biçimde anılır: The Shining'den Saturday Night Fever'e...Ve bu anma bölümleri, filme en ilginç ve başarılı bölümlerini armağan eder. Ayrıca adı geçmese de bulmacanın son aşamasında sözü edilen Rosebud- Gül Goncası lafı da elbette Yurttaş Kane filminden kalmadır. Tüm bunların yanı sıra Yüzüklerin Efendisi'nden Geleceğe Dönüş'e, Batman'den Elm Sokağı Kabusu'na, Star Wars'dan War Games'e, Tron'dan Avatar'a kimi filmlere veya karakterlerine göndermeler vardır. Michael Jordan'dan Duran Duran'a müzisyenler de anılır. Ki aslında romanda bu tür göndermeler çok daha fazla... Ve böylece biz 'yaşlılara' da gençlerin çoğunluğunun olasılıkla bilmediği bu kişileri ve eserleri anmanın keyfi düşer. Bu da az şey değildir!..´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´.,. "Ready Player One", bilimkurgu türlerinin harmanı niteliğinde. Distopya ve siberpunk gibi alt türler, video oyunu estetiğiyle buluşuyor. Bütün film, kişisel bilgisayarların ve video oyunlarının hayatımıza girdiği 1980'li yılların popüler kültürüne bir saygı duruşu... Gerçi filmde pek iyi vurgulanmıyor ama kurucusu Halliday'in '80'ler takıntısı nedeniyle sadece OASIS değil tüm dünya 1980'ler nostaljisiyle yaşıyor. "Ready Player One"da çizilen geleceğe çok uzak değiliz. Savaşların, terörizmin, yoksulluğun, eşitsizliğin, adaletsizliğin giderek arttığı bir dünyada insanların gerçeklikten yana umutlarını yitirmeleri ve mutluluğu sanal gerçeklik dünyalarında aramaları şaşırtıcı değil. Filmin en çarpıcı yanı bize bir ayna tutması galiba. Bu yüzden eğlendirici olduğu kadar uyarıcı bir yanı da var. Son olarak, Spielberg'in işin aksiyon kısmını çok sağlam tuttuğunu ve filmin dur durak bilmeyen hızlı bir tempoda su gibi akıp gittiğini söyleyebilirim ama "Ready Player One" bence yönetmenin en iyileri arasında değil.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Filmin içine girip OASIS'i 'başlat'ınca sunulan eğlenceden kopmak istemeyeceksiniz! Sözgelimi yerçekiminin yok olduğu uzun disko sekansı, dans filmi klasiği "Cumartesi Gecesi Ateşi"ni ("Saturday Night Fever", 1977) günümüzün gençlerinin arasına transfer ediyor. Parzival (Tye Sheridan) ile Art3mis'in (Olivia Cooke) eski şarkılarla bezeli dansı, John Travolta-Uma Thurman ikilisinin "Ucuz Roman"daki ("Pulp Fiction", 1994) retro dans sahnesinden bu yana en ikonik ve heyecan verici dans sahnesini duyuruyor. Uçarak böylesi bir elektronik ve interaktif cümbüşe adapte olmak zor iş, ama koreografi Spielberg'e rağmen dinamik kokuyor, sersemletiyor... Yönetmen, eskiden B tipini, A tipine dönüştürürdü. Şimdi bütün jenerasyonları içine katan dinamik ve coşkulu bir 'sanal gerçeklik bilimkurgusu'na imza atmış. Geçmişle günümüzün, ses ve görüntü anlamında birbiriyle yüzleştiği 'oyun oynama alışkanlığı'na giriş keyifli. İçine girmek de, dans etmek de, referans potpurisine eşlik etmek de kafa yapıyor. Bir yerinden 'Yüzüklerin Efendisi', bir yerinden 'Iron Giant', bir yerinden 'Mechagodzilla' çıkan epik final sekansı ise ömürlük!´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Bu tür göndermeler bütünü yapımlar, "Referanslar iyi hoş ama ya filmin kendisi?" sorusuna kapıyı aralar. Spielberg, bu meselenin üstesinden gelmiş, yönetmenin klasik 'naif yanlara' sahip bakış açısını da beraberinde taşıyan 'Başlat: Ready Player One', öyküsüyle sizi kendine bağlayan, görselliğiyle de büyülü bir dünyanın içine atan bir seyirlik olmuş. Avatarların (Parzival, Art3mis, Aech, Daito ve Sho) önce rekabeti, sonra da dayanışmaları üzerinden gerçek dünyada verilen savaş, Halliday'in eski stajyerlerinden Sorrento'nun 'kötü adam'a dönüşerek sistemi ele geçirme çabası derken 'Spielberg dede', bu kez de bize 'sanal gerçekçilik' âleminde geçen bir masal anlatıyor. Sonuç? Tye Sheridan, Olivia Cooke, Lena Waithe, Ben Mendelsohn, Mark Rylance ('Casuslar Köprüsü'nde de Spielberg'le çalışan İngiliz aktörün burada canlandırdığı ve Steve Jobs çağrışımı yapan Halliday karakteri, fiziksel açıdan da hafiften 'Wayne's World'deki Garth'ı andırıyor), Simon Pegg gibi oyuncuların sürükledikleri filmi kaçırmayın derim. 70'ler ve de 80'ler nostaljisi de cabası...





THELMA

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Filmi, kadının özgürlüğüne övgü olarak okumak fazla basit ve indirgemeci bir okuma bence. Böyle bir yan hiç kuşkusuz var ama Thelma'ya bütünüyle sahip çıkmak da mümkün değil. Thelma'yı, sakatları iyileştiren (felçli annesini yürütüyor) yeni bir İsa figürü olarak görürsek, belki de yönetmen bize, eski dogmayı yıkan yeni dogma da eskisi gibi acılar üretmeye devam edecektir demek istemiştir ya da yönetmenin kafası tamamen karışıktır. Sanat sinemasının ağırlığı ve ciddiyetiyle anlatılan bu öykü yerine Carrie'nin pop yaklaşımını ve netliğini yeğlerim. Dengeli, iyi çekilmiş ve sabırlı bir çalışma. "Ginger Snaps"in (2000) Danimarka şubesi, gençlik-kurt adam filmi "Hayvan Düşü"nden ("Når Dyrene Drømmer", 2014) daha iyi. Ancak nihayetinde türünde çok müthiş bir yere yerleşmiyor. Hollywood dışından Güney Kore'nin biçimci olduğu için es geçilen yönetmeni Yim Pil-Sung'un plastik ve masalsı "Hansel ve Gretel"i ("Henjel Gwa Geuretel", 2007) çok daha yaratıcı bir denemeydi.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Telekinetik korku filmleri özellikle Hollywood'un tarihinde fazlaca karşımıza çıktı. Büyü filminin alt-alt türü olarak da görüldü. Hatta 'Village of the Damned' ve 'Carrie' gibilerinin fenomene dönüşüp yeniden çevrimlerle de son 20 yıla sıçradığını biliyoruz. "Thelma"da (2017) Joachim Trier, bu alana girmiş. Ana karakterinin dindar ailesinden çektiği bir Norveç doğasında, cinsel kimlik arayışını mercek altına alıyor. Bu açıdan ilgi çekici bir film "Thelma". Yönetmen, fazlasıyla dingin bir tür filmine imza atmış. Kameranın zoom hareketiyle genel plandan alınan açılar mest ediyor, çerçevelerin içi dolu. Bu durum filme 70'ler atmosferi katıyor. Synthesiser müziğin desteğiyle açılımları olan 'gençlik yolculuğu' içimize işleyebiliyor. Ama günümüzde 'korku' ile melezlik ilişkisi kuran 'gençlik' ve 'büyüme' hikayesi çok gördük (bkz. "Ginger Snaps", "Twilight"). Bunların çıkış noktası Brian De Palma başyapıtı "Carrie"dir (1976). Trier burada en iyi ihtimalle onun Norveçli ve lezbiyen ardılını ya da kardeşini yaratıyor. "Thelma", orada da gördüğümüz dini dayatmalara karşı çıkan birey temsilini kullanıyor. İşin içine cinsel kimlik arayışını sokmasıyla alt-alt tür örneği olarak fark yaratıyor...´




PASİFİK SAVAŞI: İSYAN

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Dövüş ve tahribatın birbirine eşlik ettiği "Pasifik Savaşı: İsyan", seyircinin beklediğini vermeyi başarıyor. Dövüş çekimlerinin ardı arkası kesilmiyor ve diyaloglu sahneler aksiyonun hızını kesmiyor. Ancak hikâye açısından kayda değer bir numarası yok. Dünyayı kurtaran efsane Pentecost'un oğlu Jake (John Boyega), barış döneminde kayıt dışı ekonomik faaliyetlerle yolunu bulmaya çalışan bir genç olarak çıkıyor karşımıza. Amara Namani (Cailee Spaeny) ise kafayı "jaeger"lara takmış marifetli bir genç kız... İkisi, yasadışı minik bir jaeger kullandıkları için tutuklanıyor ve orduya gönderiliyorlar. Sonra da kendilerini dünyanın sonunu getirebilecek bir savaşın orta yerinde buluyorlar. "Transformers" serisiyle "Godzilla" filmlerinin uzaylı istilası öyküleriyle buluştuğu yapım, ilk filmde olduğu gibi farklı etnik kökenlerden gelen karakterlerin buluştuğu, alt metinleri itibarıyla dünya halklarının kardeşliği fikri üzerinden ilerleyen, mizah ve duygusallık da içeren gösterişli bir aksiyon. Yönetmen Steven S. DeKnight'ın da teknik açıdan iyi bir iş çıkardığı kesin. Ama daha fazlasını beklemeyin...´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... "Pasifik Savaşı: İsyan" ("Pacific Rim: Uprising", 2018), Del Toro'nun nostaljik dokunuşuyla "Godzilla vs. Mechagodzilla"yı ("Gojira tai Mekagojira", 1974) İngilizce ve daha yüksek bütçeli çekme arzusuyla gelen 'haşmetli düello sahneleri'ni bile barındırmıyor. Her şey 2.35:1'e zoraki sıkışan kitsch (bayağılık estetiği) bir şovdan ibaret. Yalapşap kullanılan görsel efektler, bir Hasbro oyuncağının potpurisine malzeme ediliyor sanki. Anlamsız boşlukta debelenen robotlar, 'Transformers' sonrası moda oldu. 'Pasifik Savaşı' da bu yolda 'çakma Japon' olma yolunu seçti. Buradan nereye kadar gider bilinmez, ama video kalitesi baki gözüküyor. Ortada B-tipi eğlenceyi idare edecek bir Del Toro olmayınca, seviye 'trash'e geriliyor ve 'tekno-çöplük'e ait bir devam filmi daha izliyoruz.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Yönetmenliğini, daha çok kimi TV dizilerinde çalışmış olan Steven S. DeKnight'ın üstlendiği yapımda, devasa robot karakterlerden dolayı öncelikle 'Transformers' serisi akla geliyor. Öte yandan savaşçı gençler aralarındaki hiyerarşi, dayanışma ve dostluğun yanı sıra üniformalı görüntüler filme, 'Star Wars' (ki ana karakterlerden Jake'te, yeni 'Star Wars' serisinde Finn'i canlandıran John Boyega'yı izliyoruz) tadı veriyor. İşin içine 'yeni güç' Çin'i de dahil eden öykü, orijinal olmasa da film beklentileri belli ölçülerde karşılıyor, ayrıca görsellik de yeterince tatmin edici. Tek problem, son dönemdeki diğer örneklerde (buna duruma elbette 'Süper kahraman'lı yapımları da dahil ediyoruz) olduğu gibi alabildiğine gürültülü
aksiyon sahneleri.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Ana akım eğlencenin Guillermo Del Toro yönetmenliğinde bir örneği olarak vaat ettiğini sunan ilk filmin izleği ikincide de takip ediliyor. Mizaha yer veren, kendisini ciddiye almayan ve izleyiciyi eğlendirmek dışında bir hedefi olamayan ilk filmin bu anlayışları "Pasifik Savaşı: İsyan / Pacific Rim Uprising"de de göze çarpıyor. Ancak Del Toro'nun eksikliği hissediliyor. İkinci film, ilkine göre daha dağınık ve an an çok karakterli yapısında kayboluyor. Devam filminin ilkinin gerisinde kalması kuralı bu seride de bozulmuyor.´





TOMB RAIDER

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... filmin aksiyon sahnelerinde yönetmenin hakimiyeti, görüntü yönetmeninin ustalığı ve dur-durak bilmeyen bir tempo da hoşa giden şeyler oluyor. Ama özellikle ikinci yarı ilerledikçe, filmin hikayesi bir çizgi-romanın ya da bilgisayar oyunun sınırları dahilinde bile aşırı fanteziye kaçıyor. Ve her şey inandırıcılığını yitirmeye doğru gidiyor. Lara'nın marifetleri artık bir masala dönüşürken, onca dövüşten, beladan ve badireden sadece birkaç uyduruk çizikle çıkabilen kişiler de artık komedinin sınırlarını zorluyor. Dominic West kayıp babada, en son TV'de Vice Principals komedi dizisinde karşımıza gelen Walton Goggins kötü adam Vogel'de orta karar tipler çiziyorlar. İki klas İngiliz oyuncusu, Kristin Scott Thomas ve Derek Jacobi'ye doyamıyoruz: Çok az gözüküyorlar. Japon aktörü Daniel Wu'yla tanışmaksa bir zevk.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Angelina Jolie'li Lara Croft bir tür 'dişi Indiana Jones'tu. Karakteri Alicia Vikander'ın canlandırması bu çağrışımda farklılık yaratmıyor ama İsveçli oyuncu ufak tefek fiziğiyle bu role pek oturmamış gibi (benimki de eleştiri olsun yani, sanki bu tür filmlerde inandırıcılık gerekiyormuş gibi!) Bir de senaristler, Mısır'da yüzyıllardır mezar odalarında sessiz sakin yatan firavunları ve bilumum kötü ruhları uyandırıp ortalığı karıştırmak fikrinden sıkılmış olmalılar ki, bu kez rotayı Japon hanedanlığına çevirmişler. Yamatai Adası da başlarda, hafiften King Kong'un adasını hatırlatıyor. İyi haber (en azından benim için), 'Tomb Raider' beklediğimden daha izlenesi çıktı; kötü haber, devamı da çekilecek...´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... İkinci filmle aynı bütçeye çekilen "Tomb Raider", ada efektinin CGI kokmasıyla bile aslında sanki Vikander'ın bir şeylerin önünde takıldığını hissettiriyor. Oyuncu seriye dönüşen popüler aksiyon filminin son halkası "Jason Bourne"daki (2016) güçlü karakteri kadar kalıcı bir tipleme yaratmıyor burada. Aksine ormanda koşuşturarak, frikik vermemek için hiç değiştirmediği kıyafetiyle film sürecine 'ucuzluk' katıyor. Angelina Jolie gibi teşhir malzemesine dönüşmüyor. Ama Tomb Raider'ın keyif verebilmesi için de böyle öğelere ihtiyaç var. Burada Vikander'ın 'yeni bir seri' arayışında zaten en anlamsız bir projeye atlaması kariyerini bir yere taşımayacaktır. Dominic West, Walton Goggins ve Daniel Wu'nun tek boyutlu sakallarıyla 'maço kültürünün karikatürize tezahürleri'ne dönüşmeleri ise 'feminist alt metinleri' güçlendirmiyor, aksine yan karakter yaratımındaki zafiyeti öne çıkarıyor. "Tomb Raider", Hollywood'un aynı kaynakları aradan kısa süre geçse de kullanarak 'seri üretim bataklığı'na dönüşmesi konusunda en trajik örneklerden.´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... "Maksat aksiyon ve gizemli macera olsun" niyetiyle yazılmış senaryosuyla "Tomb Raider"in ciddiye alınabilir bir hikâyesi olduğu söylenemez. Filmin herhangi bir anında olup bitenleri sorgularsanız, öykünün inandırıcılığı tuzla buz olabilir. Aslında ufak tefek değişikliklerle her şeyi bir komedi filmine çevirmek de mümkün. Ama Norveçli yönetmen Roar Uthaug'un özene bezene yaptığı çekimler sayesinde film ciddiyetini koruyor ve akıp gidiyor. Özellikle, Lara'nın hep son anda paçayı kurtardığı gerilim ve dövüş sahneleri peş peşe geliyor. En iyi aksiyon sahnesi ise şehirde geçen bisikletli kovalamaca... Lara Croft, çağdaş bir Indiana Jones gibi... Ancak "Tomb Raider"da, Indiana Jones filmlerindeki karakter zenginliği ve mizah duygusunun zerresi yok. Türe yeni ve yaratıcı bir yaklaşım getirmediği gibi, hikâyesi de zayıf. Öyle ki, Lara'nın nasıl olgunlaştığını bile anlamıyoruz. Indiana Jones ve benzeri filmleri hiç bilmeyenleri etkiler mi bilmiyorum ama ben vasat bulduğumu söyleyebilirim.´





KAYBEDENLER KULÜBÜ YOLDA

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Yolda' ise öyküsünü, özellikle Kaan üzerinden yeni bir ilişkinin etrafında kurarken açmazlarla dolu bir aşkı perdeye taşımış. Film, kısaca eski bir görüşü dile getiriyor: Kadınlar serseri ruhlu adamları sever, âşık olur ama iş evlenmeye gelince, işte orada durmak lazım... Peki bu görüşün şimdiki zamanda bir karşılığı var mı? Bir 'klinik psikolog', evlilik kurumu diye özellikle niye diretir? Bu da 'Kaybedenler Kulübü Yolda'nın eski soruya yeni bağlaçlar ekleyerek önümüze attığı bir tartışma olsun... Murat karakteri üzerinden geliştirilen Murat Menteş ve Tuna Kiremitçi esprileri iyi olmuş, ilk filmin yönetmeni Tolga Örnek'in 'Devrim Arabaları'na yapılan gönderme de şık duruyor. Keza seçilen parçalar da bir dönemin müzikal referansları türünden bir etki yapıyor. Mehmet Ada Öztekin'in sağlam ve sakin rejisi, Nejat İşler ve Yiğit Özşener'in karakterlerinin ruhuna uygun performansları, Hande Doğandemir ve Merve Çağıran'ın canlandırdıkları kişiliklere hayat katan başarılı oyunculukları, Rıza Kocaoğlu ve Sarp Akkaya'nın yayınevi dahilindeki çekişmeleri derken 'Kaybedenler Kulübü Yolda', kayda değer bir devam filmi olmuş. Ayrıca bir kuşak için de sanki nostaljik bir yolculuk...´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... "Kaybedenler Kulübü: Yolda", kapanış jeneriğinde üçüncü film arayışıyla 'insani yapısı'ndan sıyrılıp anlamsız bir 'seri üretim coşkusu'na kapılıyor. Ama her şeyden önce özgürlükçü iki ana karakterinin varoluş muhakemesine dair söyleyecekleri olan bir yapıt. Bu kaynaktan da yol filmi damarlı radyo filmini anlamlı hale getiriyor. Howard Stern'ün çapkınlığını ve alemciliğini alaya alan "Gizli Noktalar" ("Private Parts", 1997) ile "Easy Rider"ın yollarını kesiştiriyor. Bir estetik dahilik yok. Zaten ilk filmdeki duvar yazısı/karikatür estetiği ile gelerek bütüne uyum sağlayan karikatürize karakterler ve yoğun mizah canlanmıyor. Rıza Kocaoğlu bu sebeple oradaki kadar öne çıkma şansı bulamıyor. Yine de Murat Menteş ve Tuna Kiremitçi ile diyaloglarında gülümsetiyor. "Kaybeden Kulübü: Yolda", hovardalık günlerinden sonra birazcık olgunlaşan iki radyocunun yeni dersler almasını, varoluşçu sorular çerçevesinde, 'yol' metaforu üzerinden aydınlatıyor. Yaş grubunu değiştirerek aydınlanma ve düzenli yaşam çağına gelme, melankolisiyle ve dramasıyla iç burkuyor. Üzerine düşünülmüş sahnelere anlam yüklüyor. Filmlerinde 'vasat'ı aşamayan Mehmet Ada Öztekin için ise bu eli yüzü düzgün film 'üzerine uğraşılmış anlamlı bir dönüm noktası'na dönüşebilir.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Mehmet Ada Öztekin´in senaryosunu yazdığı ve yönettiği filmde iki karakterin 2000´lerde altlarında motosiklet, bir tatil macerasını izliyoruz. Kaan´ın yeni tanıştığı bir kadınla yaşadığı aşk ve sonrasındaki gelişmeler, Mete´nin alkol problemleri filmin odağında yer alıyor. İkili ilk filmdeki gibi yine asi ve bohem fakat bu sefer yaş almanın getirdiği ´sıkıntıların´ içindeler. Aslında bir aşk hikayesi, romantik bir film gibi düşünülürse atmosferiyle, oyunculuklarıyla yapım belli bir ortalamayı tutturuyor. Ama Easy Rider esintileri, ilk filmde karakteri şekillendiren toplumsallığın ikinci filmde kullanmama eğilimi 90´ların erkek jarganonun sıklıkla yer alması düşünülürse film ilkine göre dimağımızda eksik bir tat bırakıyor.´




TUT YÜREĞİMDEN ANNE

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Tut Yüreğimden Anne", çok matah bir şeymiş gibi otizm ile ölümcül hastalığın aynı potada eritildiği, Sermiyan Midyat ile Naz Elmas'ın ise yapaylık rekoru kırdığı trash (çöp) bir melodram. Aynı ezgileri ve boyutsuz yavaş çekim kullanımını üzerimize atıp kafa şişirme uzmanına dönüşürken, solgun renk paletiyle Flash TV seviyesine gerilemek zor olmamış.´




DİRENİŞ; KARATAY

KEREM AKÇA (POSTA): ´... senaryonun ilkokul birinci sınıf seviyesinde olması baştan itibaren bir problem. Film, "Dersimiz: Atatürk" (2010) gibi planlanmış. Karakterimsilerin sürekli ders vermesi istenmiş. Bu didaktizm de 10 yaşında bir çocuğun senaryo yazdığına inandırıyor bizi. Bu durum oyuncuları rezil etmek için yeterli. O gülünç taraflara girmeyince 'görsel efekt' çabası işin B-tipi boyutunu hareketlendiriyor. Eğlenmek istersek malzeme veriyor... Oyunculardan sadece Tuğrul Tülek başarılı, Mehmet Aslantuğ idare ediyor, Fikret Kuşkan ise niye var çözülemiyor. Nefise Karatay "Fatih'in Fedaisi: Kara Murat"tan sonra bir kez daha kendini rezil ediyor. Elbette ucuz 'Malkoçoğlu kültürü' ile büyüdüğümüz bir ülkede böylesi eserleri yadırgamamak lazım. Dövüş kültürünü de, sıraya dizilen askerleri de gülünç göstermek, pespayelikten bir dil yaratmak önlenemez bir durum. Burada 'tarihi-epik egosu'nda bu, daha da baskın bir şekilde hissediliyor. Filmi izleyince "Fetih 1453"ün değeri daha da açığa çıkıyor. Ve onun ardından 'yerli 300 Spartalı' olma derdinin arttığına dikkat çekiliyor. Medreselere övgüde bulunmak ise sanki işin ucundaki 'günümüze uygun kahramanlık propagandası' arzusunu tasdikliyor. 'Kurtlar Vadisi'vari bir hamaset yüklüyor filme.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... ´Direniş: Karatay', Anadolu Selçuklu Devleti'nin çöküşüne hız kazandıran 'Kösedağ Savaşı' ekseninde bir dönemi anlatıyor. Film, deneyimli görüntü yönetmenlerinden Selahattin Sancaklı'nın görselliğe hâkim rejisi, aksiyon sahnelerinde gösterdiği ustalıkla rahatça izleniyor. Lakin işin içerik boyutunda aynı çizgiyi bulmak zor... Aslında senaryonun bir derdi var; o da 'Ahi Evran' karakteri üzerinden 'Ahilik' müessesesine dikkat çekmek ve işin sadece kılıç kuşanmakla bitmediğini de hatırlatmak. Ama film kendisini 'dönem rüzgârları'na o kadar teslim etmiş ki, diyaloglarda hamasetten ve kutsiyetten başka bir şey yok. Bu da bütün karakterler aslında hep bir ağızdan aynı şeyi konuşuyormuş gibi bir izlenim yaratıyor... Sonuç olarak kadrodaki deneyimli isimlerin (başta Mehmet Aslantuğ olmak üzere) performans olarak üzerlerine düşeni yerine getirdikleri 'Direniş: Karatay', görsel açıdan çekici olsa da içerik açısından vasatı aşamıyor.




AİLECEK ŞAŞKINIZ

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Daha çok, gişede büyük iş yapan 'Düğün Dernek' serisiyle tanıdığımız ikilinin yukarıda konusunu özetlediğimiz son filmi 'Ailece Şaşkınız', gezindiği coğrafya itibariyle İç Anadolu'dan Marmara'ya, taşradan şehir merkezine taşınmış görünüyor. Filmi yine ikilinin karşılıklı gösterileri sürüklese de bu kez Cengiz Bozkurt katkısı çok yoğun olarak hissediliyor. Hele bir 'şükür namazı' sekansı var ki, filmin en akılda kalıcı yanlarından. Keza Elif Komiser'de izlediğimiz Saadet Işıl Aksoy da komedinin üstesinden geldiğini gösteriyor. Yönetmenlik koltuğunda, ikilinin en başından beri bütün filmlerinde birlikte çalıştığı Selçuk Aydemir'i gördüğümüz 'Ailecek Şaşkınız', girişte az biraz tökezliyor ama sonradan ritmini buluyor ve çok sayıda komik sahne sunuyor. Alt metindeki iyiliğe ve yardımseverliğe vurgu da bütün naifliğine rağmen olumlu ve pozitif ayrımcılık hak eden türden bir etki yapıyor. Bence 'Ailecek Şaşkınız', 'Düğün Dernek' serisinin iki filminden de daha iyi bir noktada. Doya doya gülmek ve Mudanya-Tirilye havası almak isteyenler, buyurun salona diyoruz...´




Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
128
0
164
0
125
0