Paylaş   
04.06.2011

22 EYLÜL-28 EYLÜL 2018 HAFTASI

/

DEHŞETİN YÜZÜ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Doğrusu film fena başlamıyor. Ve konusu aşınmış da olsa, yeterince ürperme umudu doğuyor. Ne var ki her şey kısa zamanda yozlaşıyor ve monotonlaşıyor. Ayni korkutma oyunlarına dayalı abartılı çekimler, özellikle The Exorcist- Şeytan'dan beri korku sinemasının ana motiflerinden olan Hrıstiyan diniyle bu yeni buluşmayı alabildiğine sömürmeye başlıyor. Daha önce de yazmıştım: klasik korku filmlerinde, bunun gibi "öteki alemden gelen ölmüş insanlar", hikayenin içinde maddi ve fiziksel bir güce sahip olmazlar; yaşayanları ancak dolaylı olarak ürkütürlerdi. Aniden esen bir rüzgar, uzaktan gelen bir fısıltı, kımıldayan bir eşya.... Şimdi öyle mi ya? Hele bu filmde? Adamı ya da kadını diri diri mezara sokmaktan suda boğmaya, üzerine atlamaktan kafasında tepinmeye her marifetleri var!... Ama bu ne yazık ki onları daha korkunç kılmıyor. Tersine olayı banalleştiriyor, sıradanlaştırıyor. Ve herhangi bir aksiyon filmine çeviriyor. Yazık... Meraklıları için yazık!....´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Öykü ve senaryo zayıf olunca, yönetmen Corin Hardy´nin filmi çok iyi çekmesinin açıkçası pek önemi kalmıyor. Kaldı ki, önceki filmlerde olduğu gibi öyle unutulmaz, korku gerilim sahneleri olduğu söylenemez. Filmin bütün numarası "rahibe görünümlü kötü ruh" olunca, sahneler ve korku gerilim trükleri birbirini tekrar ediyor. "Acaba rahibe mi, yoksa Valak mı?" diye düşündüğümüz, yüzün karanlıkta kaldığı o kadar çok çekim var ki... Bir korku gerilim filminde hep aynı numarayla korkutma çabası bir senaryo zaafıdır. Özetle, "Dehşetin Yüzü", her şeyiyle serinin en zayıf halkası... Sadece korku gerilim meraklılarına önerebilirim.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Dehşetin Yüzü'nde görüntü yönetmenliği başarılı, kadrajlar çekici. Mekânlar gotik korku kültürüne uygun (mum ışığının aydınlattığı koridorlar, karanlık bodrumlar). Ana karakterlerden biri (Peder Burke), 'The Exorcist' geleneğine bağlı; eh, atmosfer de fena sayılmaz ama gerilim sahneleri çok zayıf, çok zorlama, çok sıradan. Bu yanıyla da film bence 'The Conjuring' familyasının en başarısız halkası. Öyküde karşımıza çıkan kimi komik unsurlar (ya da espriler diyelim), mekânın Romanya olması bağlamında Transilvanya'ya ve uzaktan uzağa 'Dracula'ya selam gönderme çabası da durumu kurtaramıyor. Son olarak genç rahibe Irene'de, seride Lorraine Warren'ı canlandıran Vera Farmiga'nın kız kardeşi Taissa Farmiga'yı izlediğimizi hatırlatayım.´




BIRAKMA BENİ

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Begiç önceki filmlerinde olduğu gibi büyük laflar etmiyor. Hele hele mülteci meselesiyle ilgili olumlu olumsuz beylik yargılardan uzak duruyor. Çocukların yaşadıklarına büyük bir saygıyla yaklaşıyor ve onların acısını ajite etmeden bu büyük meseleyi insani bir noktada anlatma konusunda adeta ders veriyor. Geçen yıl Antalya Film Festivali´nde dünya prömiyerini yapan film, aslında bir savaşın kayıp nesillerinin içerden hikayesi... Bunun için Suriyelilerle ilgili bir yargıda bulunmadan önce bu filmi izlemenizi tavsiye ederim. Ki bu çocuklar bir gün karşımıza başka türlü de çıkabilir. Çünkü Begic´in sinemasını belirleyen, yaşadığı Bosna Savaşı olmuştu. Belki bu çocuklardan biri günün birinde sinemacı olur ve yaşadıklarını anlatır.´




GÜVERCİN

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Güvercin, bize, kendi kabuğu içinde yaşasa da, başkalarıyla, özellikle de melankolik bir aşk beslediği kızın sevgilisiyle rekabet eden, kuşlarıyla ilişkisinde başka bir boyuta geçen kusurlu ve orijinal bir karakter sunuyor Yusuf'la.
Yusuf'un favori kuşu Maverdi'yle ilişkisi en azından benim için unutulmaz anlar içeriyor. Maverdi'nin Yusuf'a kırgınlığını ifade edişi, kanadıyla onu tokatlayışı inanılmazdı, çünkü gerçekti.Güvercin, yan karakterleri, daha ayrıntılandırsa, mesela kaportacı karakterini derinleştirse çok daha iyi bir film olacakmış.
Fakat bir ilk film olarak başarılı bir iş çıkarmış Banu Sıvacı. Zaten filmin festivallerde aldığı ödüller bunu gösteriyor: 37. İstanbul Film Festivali'nde 'En İyi İlk Film' ve En İyi Özgün Müzik' ,Sofya'da 'En İyi Yönetmen' , Ankara Film Festivali'nde 'Mahmut Tali Öngören En İyi İlk Film' ve 'En İyi Erkek Oyuncu' ödülleri kazandı şu ana kadar Güvercin.´




İNTİKAM MELEĞİ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Adaletin tüm dünyada kapalı kapılar ardında ya da çok açık biçimde ortalardan yok olduğu/edildiği günümüz dünyasında, anlaşılan bu tür filmler de sürecek. Ve insanlara topluca boşalma fırsatı getirecek. Ama bu film bunu oldukça kaba biçimde yapıyor. Senaryo da, oyuncular da, anlatım da her şeyi kör kör parmağım dercesine gözümüzün içine sokuyor. Kişilikler birer karikatür gibi; her etkili olduğu düşünülen sahne defalarca yineleniyor; ayrıntı, nüans, incelik gibi sözcükler sanki tümüyle unutulmuş!Ve tüm bunlar IMDB sitesinde eleştirmenlere en düşük puanlar verdirmiş. Başta sadece X veren Roger Ebert sitesi olmak üzere...Buna karşılık seyirci notlarının oldukça yüksek olduğunu da belirtmeliyim. Bana gelince... Daha çok eleştirmenlerin yanındayım ve filmi beğenmedim.Buna karşın, en azından son yarım saatinde filmin toparlandığını ve finalin doyurucu olduğunu düşünüyorum. Uzun zamandır özlediğimiz iyi oyuncu Jennifer Garner'la buluşmak da ayrı bir keyif. Biraz yaşlanmış da olsa...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Senaryosunu Chad St. John'ın kaleme aldığı 'İntikam Meleği', yönetmen Morel'in etkileyici aksiyon sahneleri sayesinde eskilerin deyişiyle 'yağ gibi akıp giden' bir heyecan kurdelası (bu da eski bir sinemasal deyimdir!) olmuş. Filmin öncüllerinden farkı, çürümüşlüğün (aslında bildiğimiz türden) geniş resmini çizerken intikam parantezine sadece mafyayı değil ondan beslenen hukuk insanlarını ve rüşvetçi polisleri de dahil etmesi... 'İntikam Meleği' meseleyi günümüz refleksleriyle buluştururken işin içine sosyal medyayı ve cep telefonuyla çekilen 'olay yeri' canlı görüntülerini de dahil etmiş. Ki böylelikle adalet için elini kana bulayan bir ev kadınının, varoşların gözünde 'Melek' türü bir kahramana dönüşmesine de tanıklık ediyoruz...´




CANAVAR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film tam İngiliz usulü, gerçek bir gözlem ve sağlam bir kalemle oluşturulmuş son derece inandırıcı karakterlere dayanıyor. Senaryo öylesine ustaca yazılmış ki...Ve yazar-yönetmen bunu gereken tempo ve estetikle perdeye aktarmayı da bilmiş. Moll karakteri kolay bir karakter değil. İnişleri-çıkışları, sağduyuyla aşırılık arasında gidip gelen tavırları var. İlk kez izlediğimiz Jessie Buckley bu kimliği bir eldiven gibi giymiş sanki... Benzer şeyler 'tehlikeli yakışıklı' Pascal'deki Johnny Flynn için de söylenebilir.
Bir tür klasik polisiyeyle gotik melodram karışımı film, ayrıca çok özel bir aşk hikâyesi de sayılabilir. Finali ise hayli sürprizli. Ve gerçek olaylardan esinlenmiş olsa da, yaratıcılarının hayal gücü filme asıl değerini vermiş.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Michael Pearce'in önümüze koyduğu metin izleyicisi sıfatıyla bizi kimi ahlaki tartışmaların içine çekerken anlatım biçimi olarak da alttan alta BBC dizilerinin tadını alıyor gibiyiz. Ama sanırım 'Canavar'ı kısaca ifade etme yolunda en çok 'Korku, gerilim, melankoli, hüzün' gibi tanımlara ihtiyaç duyuyoruz. Moll'da Jessie Buckley'in, sevgilisi Pascal'da da Johnny Flynn'ın döktürdüğü filmde anne Hilary'de Geraldine James de çok iyi oynuyor. Bu tür filmleri finale bağlamak, çaresizlik içinde bir koridor ya da geçit bulma temalarına dayanılarak anlatılan öyküleri aklen, mantıken hatta vicdanen doğru noktalarda nihayete erdirmek zordur. 'Canavar' bu meselenin üstesinden de gelmeyi başarmış. Genel bir parantezle sonlandıralım: Bu yılki İstanbul Film Festivali'nde görüp beğendiğimiz kimi filmlerin ticari sinema ağında gösterileri son sürat sürüyor. Geçen hafta 'Transit', bu hafta da 'Canavar'la birlikte 'Western' sahne sırasını alan yapımlar. Üçü de bence çok iyi yapıtlar, 'hat-trick' yapın (!) ve bu çizgi üstü filmleri kaçırmayın derim.´




PREDATOR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Filmin gerçekten dur-durak bilmez bir temposu, baş döndürecek bir hızı var. Olup bitenleri izleyip anlamaya çalışmak bile insanı yoruyor. Ve neredeyse nefes bile alınamıyor. Oysa bu tür filmlerde (evet, onlarda bile) yer yer sakin anlar, biraz yumuşak bir anlatım, biraz daha karakter irdelemesi ne hoş olurdu... Ama becerikli yazar-yönetmen Shane Black bu yolu seçmemiş. Sonuç olarak film, bu türün onulmaz meraklılarına ve özellikle fantastik sinema dağarcıkları bizim kadar dolu olmayan genç kuşaklara göre.´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Açıkçası ciddi bir şiddet ve kıyım var filmde ama Shane Black mizahı pek ihmal etmiyor ve altan alta "Olup bitenleri çok da ciddiye almayın" demeye getiriyor. Bu tavır, öyküyü hafifletiyor, basitleştiriyor ama filmi çekici kılıyor. En gergin anlarda bile diyaloglar gülümsetebiliyor. Kişisel olarak en sevdiğim bölüm, karakterlerin uzaylı yaratıklara "predator" isminin verilmesini eleştirdiği sahneler oldu...
Öte yandan filmde çok derinlikli olmasa da belirli ölçülerde politik bir alt metinden söz edilebilir. Filmdeki "derin devlet" teşkilatı, gerçekleri halktan gizlemek için masum insanları öldürmekten hiç kaçınmıyor... Yıllarca ABD için savaştıktan sonra kafayı sıyıran askerlere yapılan muamele de parlak değil. Kendilerine "deliler" diyen bu grup, bir noktadan sonra McKenna´nın önderliğinde sadece yaratıklara karşı değil, üniformalı askerlere karşı da savaşıyor. Kaldı ki, filmin önemli bölümünde insanlar kendi aralarında çatışıyor. Tüm bunlar filmi ABD milliyetçiliğinden uzak tuttuğu gibi güçlü erkekleri "yarı deli kahramanlara" dönüştürmesi itibarıyla filme farklı bir hava da veriyor... Bu yaklaşım filmi, 80´lerin güçlü erkek kahramanlarını eksen alan benzer filmlerden uzaklaştırıyor...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Predator da doğasına uygun (!) davranıyor, konuk olduğu gezegenin fani ev sahiplerini acımasızca yok ediyor. Bu açıdan filmdeki gelişmeleri genel olarak 'güle güle ölüyorlar' şeklinde tanımlamak mümkün. Oyunculuklara gelince: Başta Yüzbaşı McKenna'da Boyd Holbrook olmak üzere, oğlu Rory'de son dönem karşımıza sıkça çıkan minik yetenek Jacob Tremblay, biyolog Bracket'ta Olivia Munn, 'arıza' askerler grubunda Keegan-Michael Key, Trevante Rhodes, Thomas Jane, Alfie Allen, Augusto Aguilera vs. hepsi gayet iyiler...
Sonuç olarak 'Predator' hem nostaljik bir tat taşıyor hem de hınzır senaryo sayesinde aksiyonun yanı sıra komik sahnelerle dolu keyifli bir seyirliğe dönüşüyor. Malum, Ridley Scott 'Alien'ı artık bambaşka bir form içinde ilerleyen ve Tarkovski'vari 'uhrevi' dertlerle örülü bir seriye dönüştürdü. Black ise geleneksel takılıp işin içine mizah katmış. Özetle bu, 80'ler mirasını yeniden taçlandırmayı başarırken kendi ruhunu ortaya koymaya çalışan çabayı kaçırmayın derim...´




KÜÇÜK BİR RİCA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Son günlerde art arda izlediğimiz iki filmden Canavar ne kadar özgün ve sürükleyici ise, benzer temalara sahip Küçük Bir Rica da o denli abartılmış, temelsiz ve amaçsız gözüküyor. Kitabı bilmiyorum, ama tipik bir çok-satan mantığını yansıttığı kesin... Bu da hep hafif ve zekice komediler yönetmiş Paul Feig için aslında iyi bir malzeme.
Ama olmamış. Feig'in işin içine bolca komedi ögesini sanki boca etmesi filmin lehine işlemiyor. Gizem denen o kurulması zor ve hassas atmosfer, öyle yılan gibi dolambaçlı, birçok yöne giden ve gereksiz uzatmalarla dolu bir üslupla elde edilemez.
Bu filmde böyle olmuş. Onca viraj ve onca laf, seyirciyi avucunun içine almak yerine sanki itiyor. Ve filmin zaten aşırı uzun olan 117 dakikalık süresini daha da uzun gösteriyor. Bende son günlerin en düş kırıklığı yaratan filmi. Görmeseniz de olur.´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... "Küçük Bir Rica" Jessica Sharzer´ın Darcey Bell´in romanından yaptığı bir uyarlama... Bir romanda karakterin iç dünyasını, çelişkilerini, iç çatışmalarını, duygusal gelgitlerini ve ruhsal karmaşasını anlatmak bir filme göre daha kolay olabilir... Öte yandan, sinemada bunları hakkıyla anlattığınızda etki artar ama film, Stephanie´nin ruhuna uzak kalıyor. Üstüne üstlük, Stephanie sürekli değişiyor. Duygudan duyguya atlıyor... Filmler karakterleri yargılamadan kararları seyirciye bırakabilir. Hatta ana karakter, bir noktadan sonra seyircinin katlanamadığı bir anti-kahraman dahi olabilir. Tüm bunlara itirazım yok ama özellikle Stephanie konusunda kafası karışık, tam olarak nereye, nasıl gideceğini bilemeyen bir film bu... Bir başka sorun da filmin son 30 dakikasını karakterlerle duygusal bağ kuramadan seyrediyor olmamız. Öyle ki bir noktadan sonra olayların artık bir yere bağlanmasını ister hale geliyorsunuz ama bir türlü bağlanmıyor. Şaşırtmacalı, sürprizli hikâye merakı nedeniyle film adeta "kendi ayağına sıkıyor"... "Küçük Bir Rica"yı sevdiğimi söyleyemem. Açıkçası bu kadrodan çok daha iyisini bekliyordum... Ama yine de oyuncuları ve öyküsüyle haftanın öne çıkan filmlerinden biri olduğu kesin.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Darcey Bell'in aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan 'Küçük Bir Rica' ('A Simple Favor'), hayatına aniden dahil olan gizemli Emily'yle birlikte rutini bozulan Stephanie'nin yaşadığı gelgitler üzerine bir öykü anlatıyor. İş belli noktalardan sonra polisiye bir hal alıyor ve hem filmin ana karakteri hem de seyirciler bir entrikanın içinde dolanıp duruyoruz. Eski oyuncu kimliğiyle de hatırlanan, yönetmen olarak daha çok komedileri ('Nedimeler', 'Ateşli Aynasızlar', 'Ajan' ve son olarak da yeni nesil 'Hayalet Avcıları') imza atan Paul Feig (görüntüsü itibariyle Yves Saint Laurent'i andırdığını düşünüyorum), 'Küçük Bir Rica'da yine yer yer mizah dolu anlar yakalamış ama filmin temel derdi tonu. Öykü bir komedi gibi başlayıp sonraları ciddi bir gerilime dönüşmek istiyor (hatta kimi gelişmeler 'Gone Girl'ü hatırlatıyor) ama bu konuda pek de ikna edici olmuyor. Zaten hikâyenin gizemi de yapıştırma gibi duruyor.
Stephanie rolündeki Anna Kendrick'in sempatik ve etkileyici performansı ise filmin en iyi yanı. Emily'de izlediğimiz Blake Lively ise meseleye sadece güzellik ve hava katıyor gibi.´






TRANSİT

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Alman sinema geleneği içinde Batı'nın vicdanı türünden bir refleksle hareket eden ve çoğunlukla ait olduğu topraklarla meselesi olup bir noktada "Gitmek mi zor, kalmak mı zor?" denklemiyle yüzleşmek durumunda kalan insanların öykülerini anlatan Christian Petzold, 'Transit'te de benzer refleksler üzerinden ilerleyen bir metni sinemaya uyarlamış. Bu uyarlama filmin ana karakteri, yönetmenin önceki çalışmalarından 'Barbara'daki kadın doktorun Doğu Almanya'yı terk edip etmeme noktasındaki tereddüdüyle aynı sularda geziniyor. Aslında meselenin ucu Seghers üzerinden Stefan Zweig'a kadar bile uzatılabilir. Dönemin Alman aydınlarında hep o ruh durumu ve ikilemi vardı: Ya ülke terk edilecek ve Nazizm belası atlatılana kadar yurtdışında bir hayat sürülecekti ya da durup mücadele edilecekti ama bu mücadele sonunda ölmek de vardı, üstüne üstlük Alman faşizminin ne olacağı da belirsizdi; Hitler'in rejimi baki de kalabilirdi. Petzold, romanı köklerine bağlı kalarak güncelleştirirken Yahudilerin, yerini göçmenler almış ve böylelikle zamanımızın öncelikli meselesi, 'mülteci sorunu'na dikkat çekmeye çalışmış. Ve bu dokunuşlar öyle zarifçe, öyle ince olmuş ki ortaya enfes bir film çıkmış...´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Nazi dehşetinden kaçan insanların arafta bekleme halinin sıkıntısı ve korkusu, bence filmin günümüzde geçiyor olması nedeniyle yeterince hissedilmiyor. Öte yandan bu korku dolu bekleme halini, bugünün Afrikalı göçmenleriyle ilişkilendirme çabası da çok zayıf kalıyor. Petzold, kostüme dramadan ve tarihi mekanları yeniden canlandırmaktan Lars von Trier'in Dogville'de uyguladığı yöntemle ya da benzeriyle kaçınsaydı keşke. Film benim için asıl, klasik Ödipal üçgen ya da bu vakada dörtgen kurulunca başladı. Casablanca'nın da klasik soruları olan kim gidecek, kim kalacak, kadını kim alacak soruları filmi asıl heyecanlı ve akılda kalıcı kılan. Ya da Georg'un Driss'le ilişkisinin alacağı şekil anlamlı. Psikanaliz bilgisinin şart olduğunu yineleyeceğim. Bu bilgiden yoksun olanlar, hikayede Driss ve Melissa'nın işlevini anlayamıyorlar. Keza Georg'un Marie'ye yönelik tek taraflı aşkı da anlaşılmaz kalabiliyor. Bitirmek lazım: Transit'i görün!´




ALFA KURT

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu alabildiğine sade ve şiirsel film, kuşku yok ki çocukları/gençleri aşıp tüm doğa ve hayvanseverlere sesleniyor. İnanılmaz bir teknoloji ve ince bir estetikle yaratılmış olan dünya, özellikle İMAX ekranda izlerseniz (biz İstinye-Park'ta öyle yaptık) daha da etkileyici oluyor. Bir yerde çocukluğumuzda gördüğümüz, bizler için bir geyiği, bir aslanı, bir kaplumbağa veya balığı ana kahraman yapan o ilk Disney filmlerinin naïf büyüsünü buluyoruz. Ve mutlu oluyoruz. Ayrıca o yıldızlarla ışıl ışıl yanan gökyüzü çekimleri; o müthiş fırtına; belki en çok da Keda buz tutmuş bir gölün dibinden çıkmaya çalışırken, onu yüzeyden izleyen Alfa sahnesi kolay unutulmayacak bölümler. ABD yapımı olsa da uluslararası gözüken kadrosunu ve Martin Gschlacht'in görüntü çabasını anmak gerekir. Ayrıca köpek (yoksa kurt mu?) Chuck'ı da...Ayrıca film kişilerinin bu kez nasılsa İngilizce değil de bir başka (ve elbette uydurma!) dil kullanmaları da kulağa hoş geliyor!... Kimi bölümlerin (örneğin bizon avının) nasıl, hangi teknolojiyle çekildiğini anlayamadığımı da belirtmeliyim.´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... "Alfa Kurt"u liderlikle merhamet arasında kurduğu bağ ve insan - kurt dostluğunu eşit bir ilişki olarak tanımlaması nedeniyle sevdim. Öte yandan, Albert Hughes´ün kurduğu görsel ve işitsel dünyayı da beğendim. Hem de ilk andan itibaren... Fantazi filmlerini bir yana bırakırsak tarih öncesi, Jean-Jacques Annaud´nun 1981 tarihli "Ateş Savaşı"ndan (La guerre du feu) bu yana galiba hiç bu kadar güzel anlatılmamıştı. Hughes, IMAX 3D formatında seyrederseniz daha da etkili olacak geniş ekran kadrajlarla, bizi 20 bin yıl önceki son Buzul Çağı´na götürmeyi başarıyor... Özellikle gece sahnelerinde, galaksilerin ve yıldızların ışıl ışıl parladığı gökyüzünün göründüğü kadrajların farklı bir havası var. Hughes, resimlerle hikâye anlatma konusunda gerçekten harika iş çıkarıyor. Sadece görüntülerin göze hoş gelmesinden söz etmiyorum. Keda ile kurdun vahşi doğadaki yalnızlıkları, birbirlerine bağlanmaları güçlü resimlerle anlatılıyor. Doğa, filmde bir tür karakter gibi... Ama olup biten her şeye kayıtsız bir karakter...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... "Alfa Kurt", bir yanıyla insan ve doğa arasındaki dolaysız ilişkiyi, karşılıklı tehdit ve dostluk bağlantılarını ortaya sermekte oldukça maharetli. Albert Hughes'in hikayesinden Daniele Sebastian Wiedenhaupt tarafından senaryolaştırılan film, ikisi de yaralı, kurt ile insan arasındaki mesafeyi doğalarına saygı içerisinde kapatmayı deniyor. Bunu da büyük oranda başarıyor. Kurt ve Keda'nın dayanışması ikisini de hayatta tutarken, aynı zamanda olgunlaşmalarını da sağlıyor. Örneğin Alejandro G. Iñárritu'nun "Diriliş"te (The Revenant) yaptığı gibi meseleyi insan ve doğa arasındaki sert rekabet ve her şeye rağmen insanın kazandığı bir mücadele olarak ele almıyor. Aksine, Keda doğa ile ne kadar fazla uyun içerisinde olursa hayatta kalma şansının da o kadar yüksek olduğunu anlıyor...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Orijinal ismi 'Alpha' olan ve bizde 'Alfa Kurt' Türkçe çevirisiyle gösterime giren film, öykü olarak yeni bir şey sunmuyor. Hatta belli bir noktadan sonra insan-hayvan dostluğunu işleyen yapımların klişelerine sırtını dayıyor. Ama yönetmenliğini Albert Hughes'un (kendisini, kardeşi Allen'la birlikte çektiği 'From Hell' ve 'The Book of Eli' gibi filmlerden hatırlıyoruz) üstlendiği 'Alfa Kurt', genel olarak enfes kadrajlarıyla dikkat çekiyor (bu noktada görüntü yönetmeninin ismini zikredelim: Martin Gschlacht). Ayrıca kimi yerlerde tercih edilen grafik anlatım, Zack Snyder'ın '300 Spartalı'sını akla getiriyor. Filmin asıl gönül çelen yanının ise dostluğun bir ucunda duran kurdun hal, tavır ve mizansenlerinin bir belgesel gerçekliğinde perdeye taşınması olduğunu düşünüyorum. Köpek ya da kedi besleyen sinemaseverler, 'Alfa Kurt'u bu yanıyla daha çok sevecekler... Salondan çıktığınızda filmin belki de en çok bu yönüyle zihninizde yer ettiğini fark edeceksiniz...´




UPGRADE

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Bir noktadan sonra, heyecanlı olsun diye yazılıp çekilmiş bir bilimkurgu aksiyonunun ötesine geçemiyor. Karakterlerin iyi işlendiği ve yazıldığı da söylenemez. Şehir dışında toprağın altındaki bir evde yaşayan, kendi yağmur bulutunu icat etmeye çalışan Eron Keen ilgiye değer karakter aslında. Yer altı tanrısı Hades´i hatırlatıyor ama bir yerden sonra sıradanlaşıyor. Sürprizli hikâye takıntısı da açıkçası bizi şaşırtmaktan ziyade filme zarar veriyor... Finalden geriye dönerek olup bitenleri düşündüğünüzde bazı açmazlar, anlamsızlıklar bulmanız mümkün.
Tüm bu zayıf noktalarına rağmen, Leigh Whannell, insan bedeniyle makinelerin bütünleştiği David Cronenberg filmleriyle, siberpunk türünü hatırlatan bir filme imza atmış. Sonuç olarak, hikâyesi, anlatımı ve görsel atmosferiyle "Upgrade"in bilimkurgu sevenlere hitap edebilecek bir film olduğunu düşünüyorum.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Leigh Whannell, teknoloji ile insanın karşı karşıya geldiği anlatının dışına çıkıyor biraz. Daha çok Robocop filmleriyle akrabalık kuruyor. Robocop'ta dönemin koşullarına uygun olarak 'sanayi' teknolojisi kullanımıyla bir tür metal zırhla yeniden hayata döndürülen kahramanımız, burada küçük bir çip sayesinde bunu başarıyor. Filmin kendisini ayrıştırmayı başardığı nokta, Sten'in "Terminatör"deki Skynet'ten farklı olarak bir bedene ihtiyaç duyması. Tıpkı bir virüs gibi, girdiği bedeni ele geçiriyor ve hareket kabiliyeti kazanıyor. Bu fikrin filme evrenini genişletmek için olanaklar sunduğu gerçek. Özellikle de bir biçimde artık bedenimizin parçası haline dönüşen teknolojik aygıtların (cep telefonu örneğin) aynı zamanda bilincimiz ve hareketlerimiz konusunda da belirleyiciliği üzerine bir şeyler söyleme fırsatı da sunuyor. Ancak Leigh Whannell, hikayenin bu zorlu kısmını geliştirmek yerine daha çok Grey'in intikam duygusunu takip etmek ve finaldeki sürpriz ile seyirciyi şaşırtmak üzerine inşa ediyor filmin yapısını. Hal böyle olunca da ortaya 'ilginç' ama etkileyici olmaktan uzak bir iş çıkıyor. Film teknofobi anlatılarında önemli bir durak olabilecekken, küçük bir referans olarak kayıtlara geçiyor böylece.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Leigh Whannell çok orijinal fikirler içermese de belli bir sentez üzerine kurduğu filminin özellikle ilk yarısında gayet iyi bir atmosfer yaratıyor. Şehir silueti, Eron Keen'in (filmi izlerken bir ara 'Elon Musk'a mı gönderme diye düşündüm) evi, girişi, dijital endüstri ortamı, genel mimari, seyircinin zihninde "Burası ne türden bir evren" türü sorular doğuran kadrajlar vs. alabildiğine etkileyici ve sürükleyici... Lakin öykü ilerledikçe ve intikam meselesi ön plana çıktıkça felsefe geriye çekiliyor ve bilimkurgu unsurlarıyla destekli bildik bir 'aksiyon-gerilim'le karşı karşıya kalıyoruz... Grey Trace rolünde, hafiften Tom Hardy esintileri yayan Logan Marshall-Green'i seyrettiğimiz 'Upgrade', distopik öyküler üzerine bereketli bir üretime sahip 'Avustralya sineması'nın son örneklerinden biri olarak kayda geçecek. Keşke daha fazlasını sunsaydı da salondan, geleceğe 'klasik' olmasa da 'klasik'vari bir tanımla kalacak bir film izlemiş hissiyatıyla ayrılsaydık...´




ŞAFAKTAN ÖNCE

SUNGU ÇAPAN (CUMHURİYET): ´... Jonathan Hirscbein-Nick Saltrese imzalı senaryodan Fransız yönetmen Jean-Stephane Sauvaire'in çektiği " Şafaktan Önce ", boksör Billy'nin, Tayland boksu denen çok kanlı ve vahşi spor dalında, özgürlüğüne kavuşmak uğruna verdiği inanılmaz mücadeleyi perdeye taşıyor o Alcatrazvari, kanlı ve karanlık hapishanelerde, bildik klişelerle, bıktıran görüntülerle ve beylik bir kronolojik anlatıma dayanan, bıkkınlık verici bölümlerle. Çekim, anlatım, montaj ve oyunculuk bakımından çokça bir sinematografik değer ve önem taşımadığı, tersine şiddetin, vahşetin istismarını yaptığı da pekâlâ söylenebilir bu filmin. Fransız yönetmen Sauvaire'in vaktiyle genç bir 'aygır' halindeki Sylvester Stallone'u 45 yıl kadar önce dünya çapında ün ve para sahibi yapan "Rocky" filmleriyle yarattığı boks ve boksör mitosunun kaymağını uzun süre yiyen o bildik Hollywood tarzının şablonlarını, kalıplarını yineleyerek yer yer belgeselimsi, kanlı bir şiddet gösterisine dönüştürdüğü ve bu yılın Cannes Festivali resmi programına da dahil ettirdiği, çok sert ve kanlı bir seyirlik " Şafaktan Önce". Ancak midesi kaldıran seyircinin dayanabileceği bu filmi Billy Moore'u oynayan genç aktör Joe Cole sürüklüyor iz bırakan performansıyla...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Şiddetin hayatta kalmak için tek seçenek olduğu bir yerde tutunmaya çalışan bir yabancı... 'Şafaktan Önce' ('A Prayer Before Down'), Bangkok'un ünlü Klong Prem Hapishanesi'nde üç yıl kalan İngiliz Billy Moore'un anı kitabından sinemaya uyarlanmış. Yönetmenliğini Fransız Jean-Stephane Sauvaire'ın üstlendiği yapımda, babasıyla sorunlar yaşayan ve kurtuluşu Tayland'da bulan uyuşturucu bağımlısı bir İngiliz gencin çizgi dışı öyküsünü izliyoruz... Şiddet, kan, karanlık mekânlar, iletişimsizlik (film uzun süre Billy'nin yabancılığını seyirci olarak daha iyi hissedebilmemiz için olsa gerek 'Tayca' diyalogları çevirmeden yoluna devam ediyor) derken son derece etkileyici bir dil tutturan 'Şafaktan Önce', aynı zamanda hapishane ve boks filmlerinin bir karması gibi. 'Peaky Blenders' dizisinin John Shelby'si Joe Cole'un Billy Moore'da muhteşem bir performans sergilediği bu seyri zor film, haftanın en kayda değer seçeneği konumunda; naçizane 'kaçırmayın' derim...´




ADALET 2

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Filmin beğendiğim yanları da oldu, eksik bulduğum yanları da... Öncelikle olaylara ve kişilere gerektiğinde odaklanmayı bilen o yavaş temposunu sevdim: bu sürat çağında filmlerin de sanki çıldırdığı ve her şeyin akıl almaz bir hızla birbirini izlediği o aksiyonlardan öylesine bıkmışım ki... Ayrıca oyunculukları beğendim. Başta Denzel Washington: kimsenin okumadığı bu çağda, Herman Hesse'in Sidartha'sını ya da Marcel Proust'un Kayıp Zamanın Peşinde'sini elinden düşürmeyen bu Afro-Amerikan eski CİA ajanını ondan başka kim inandırıcı kılabilirdi?... Özellikle de son yarım saati. Burada McCall son derece ölümcül ve azılı bir çeteyle başa çıkmaya çalışıyor. Tek başına ve sahili altüst eden korkunç bir fırtınanın içinde... Burada perdeye öylesine apokaliptik, öylesine kıyameti düşündüren bir atmosfer egemen oluyor ki... Tam dördüncü kez bir araya gelen yönetmen Fuqua ve oyuncu Washington için bir başarı. Aynı biçimde görüntü yönetmeni Oliver Wood ve yeri gelmişken besteci Harry Gregson-Williams' da övelim. Ama yine de film tam olarak doyurmuyor. En çok da senaryonun eksikleri yüzünden...Tüm o insanlık-dışı örgütlerin, o ürkünç organizasyonların, o düğüm düğüm entrikaların gizi kolay çözülemiyor ve hikaye yer yer tökezliyor, en azından yüzeyselleşiyor...´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Adalet dağıtan, iyi kalpli bir kahraman olmak, onu sosyal olarak rahatlatan belki de tek şey. Denzel Washington'ın yorumu filmin artılarından biri. İkinci önemli artı, Antoine Fuqua'nın yönetmenliği. Sadece içi boş gösterişten ve ciladan söz etmiyorum. Öyle olsa her şey daha da çekilmez olabilirdi. Fuqua, mekân duygusu, oyuncu yönetimi, kamera kullanımı ve kurgudaki tercihleriyle bizi içine alan bir sahicilik inşa edebiliyor. Çektiği her sahneye, yansıtmaya çalıştığı duygulara ikna edebiliyor. Washington'ın özellikle Melissa Leo ve Ashton Sanders ile olan sahneleri, gayet iyi işliyor. McCall'un evine yapılan baskını telefonla takip ettiği bölümdeki gerilim duygusu da iyi. Finaldeki fırtına sahnesini unutmayalım. Açık havayı ve geniş bir mekânı kullanması itibarıyla westernleri hatırlatan bu sahnede Fuqua, sette jet motorlarıyla yapay bir fırtına yaratmış. Burada anahtar kelimeler özen ve prodüksiyon kalitesi değil, sinema duygusu. İşte bu yüzden, 'Adalet 2'yi sıkılmadan seyrettim ama hikâyesi ve temaları itibarıyla kayda değer niteliklerden kesinlikle söz edemem.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Fuqua, olgun ve sakin bir rejiyle bu öyküyü aktarıyor. Ben filmi genel olarak 'Western' türüne olan sevgi ve saygısı yüzünden beğendim. 'Adalet 2', şimdiki zamanda geçse de anlatılan 'Yalnız ve geçmişi yaralı bir kovboy'un mücadelesi. Atmosfer de buna uygun. 'Adalet 2'de hikâye, İstanbul'a giden bir trende başlıyor. Bu bölüm, James Bond filmi 'Skyfall'u akla getiriyor. Öyle ki kasırganın her şeyi savurduğu kasabadaki final, rüzgâr eşliğinde çalı topaklarının havada uçuştuğu western düellolarına gönderme... Oyunculuklara gelince: Denzel Washington elbette iyi ama filmin parıltılı performansı genç Miles'ta 'Moonlight'tan hatırladığımız Ashton Sanders'tan geliyor. McCall'un örgütten eski arkadaşı Dave York'ta da 'Narcos' dizisiyle tanınan Pedro Pascal karşımıza gelirken, Şili doğumlu aktör bazı kadrajlarda Marlon Brando'nun gençliğini fazlasıyla andırıyor. Girişteki İstanbul'a tren yolculuğu bölümünün, Bond filmi 'Skyfall'un Adana'da geçen sahnelerini hatırlattığı 'Adalet 2'yi özellikle Amerikalı eleştirmenler pek beğenmemiş. Ana karakterin toplumsal açıdan geleneksel erkek rolünü tekrarladığını ve öykünün hamasi olduğunu yazmışlar. Bense western havasına bayıldım, kendimi kaptırdım ve felsefi dokunuşlara sahip bir Clint Eastwood filmi (mesela 'Unforgiven') izliyormuşcasına zevk aldım. Yani bana sorarsanız 'Kaçırmayın' derim...´




İNANILMAZ AİLE 2

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Filmin teknik düzeyine, 14 yılda teknolojide alınan mesafeye hayran olmamak elde değil. Ayrıca filmin genel tavrının günümüzün feminist ve 'me-too'cu siyasetine yakınlığı da görmezden gelinecek gibi değil. Üstelik besteci Michael Giacchino'nun Bond filmlerini anımsatan müziği de gayet hoş. Ama ya hikaye yanı? Perdede gerçek bir ilgiyle izlenecek, asgari bir mantığı; minimum bir inandırıcılığı; klasik, yarı-klasik veya tümüyle modern bir dramatürjisi olan bir olaylar zinciri kurma, ilgi çekebilecek ve kaderlerine ortak olma arzusu verecek karakterler yaratma gayreti var mı? Tüm bunlar yok. Oysa üstatlar ne derse desin ve de bu tür filmlerin asıl seyircisi ne denli genç olursa olsun...Yine de olmuyor. Ve ben kendi adıma, üstelik 14 yıl önce ilk bölümünü sevip X X X verdiğim ve hayli övdüğüm bir filmin devam filmini, hem de o okur tepkilerini hiç bilmeden oflayıp puflayarak izledikten sonra, o olumsuz tepkilerle sanki teselli buluyorum. "Bu sadece bir yaş sorunu değilmiş" diyerek.... Demek ki bu kez sadece fizik veya akıl yaşı küçük olanlara bırakılabilecek bir seyirlik...´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... "İnanılmaz Aile 2" hikâyesi ve alt metinleri itibarıyla da yabana atılamayacak bir film. Her iki filmi de "süper kahramanlık, toplum, devlet ilişkileri" üzerinden okumanız mümkün. Süper kahramanların dünyayı kurtarmak isterken sivillere ve çevreye verdikleri zarar konusunun "Batman v Superman" ve "Kaptan Amerika: İç Savaş"tan çok önce 2004 yapımı "İnanılmaz Aile"de işlendiğini unutmamak gerek... Brad Bird ilk "İnanılmaz Aile"yi 60´lı yılların ajan filmleri gibi tasarlamıştı... Yeni filmse çağdaş aksiyon sinemasına daha yakın. Her ikisinin de ortak özelliği, Marvel´ın ya da DC´nin süper kahramanlar filmlerinden farklı bir vizyona sahip olmaları. Ama dipten dibe X-Men serisine yakın oldukları söylenebilir. X-Men serisinde devlet, süper güçlere sahip mutantları kontrol altına almak ister. Burada da durum farklı değil. Süper güçlere sahip insanların yeteneklerini bastırmaları ve kendilerini saklamaları gerekiyor...
"İnanılmaz Aile 2", seyri çok keyifli, eğlenceli bir film ve üstüne düşündükçe derinleşiyor... Bence şimdiden 2018´in en iyilerinden biri olmaya aday...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Portföyünde 'Görevimiz Tehlike 4-Hayalet Protokol' gibi büyük stüdyo yapımı bir aksiyon da bulunan ama köken olarak animasyon yönetmeni olan Brad Bird'ün yazıp çektiği (ilk film de onun eseriydi) 'İnanılmaz Aile 2', senaryosunda zekice dokunuşlarla dolu, ilgiye değer karakterlerle süslenmiş, aksiyonla dengelenmiş, izlenmesi zevkli bir animasyon. Bird, geçmişte 'Simpson Ailesi'ne de 'bulaşmıştı', bu açıdan 'İnanılmaz Aile'de bir parça aynı ruhu ve hınzırlıkları bulmak mümkün (mesela Dash zaman zaman Bart gibi davranabiliyor, keza bebek Jack-Jack'te de benzer refleksleri görmek mümkün). Sonuç olarak 'minikler kadar yetişkinlere de seslenen' animasyonlar sınıfının bu son üyesini kaçırmayın diyoruz...´




YÜZ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Baştaki bölüm eşsiz bir tüketim çılgınlığı parodisiydi. Sonraki bölümlerde başka şeyler geliyor. Örneğin modern bir ırkçılık. Şu fıkranın en iyi özetlediği: "Bir musevi, bir müslüman, bir de zenci altıncı kattan atlamışlar/ Hangisi kurtulmuş?/ Toplum kurtulmuş!". Ve yeni usül bir dindarlık; koyu bir katolikliğe dönüş. Her yerde dinsel törenler, her an dua etmeler. Şeytan filmini andıran şeytan çıkarmalar. Hemen her gündelik olayın günah çıkarmaya yol açması. Ve rahibin pornografik detaylara merakı!... Elbette bir gerçek olan o dev İsa heykeli. 52 metrelik yüksekliği ve 1.5 milyon dolarlık maliyetiyle, Rio de Janeiro'daki benzerini aşarak Guinness rekorlar kitabına giren... Ve de o sarsılmış aile bağları. Babanın ölümünden hemen sonra acımasız bir miras kavgasına girişen oğullar. Ne acıklı!.. Filmin bir başka bir teknik özelliği de var. Görüntüler geniş perdenin ortasında net, ama iki yana gittikçe hafiften flu oluyor. Yönetmen bunu özellikle istemiş: "kahramanın suratı şekilsizleştiğinde, etrafının da biçimsizleştiği izlenimini vermek için!" İlginç değil mi?´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... 'Yüz'ün gözümüze soktuğu, her koyunun kendi bacağından asıldığı, tüketim çılgınlığının yaşandığı, azgın rahipleriyle güven vermeyen bir kurum olan kilisenin gittikçe güçlendiği yeni kapitalist Polonya tablosu irkiltici. Fakat filmin orijinal bir fikri ya da daha önce söylenmemiş bir sözü yok. Çok kaba fırça darbeleriyle çizilmiş bir tablo izletiyor seyirciye. Bu kabalık bilinçli bir tercih de olabilir ama sonuç değişmiyor. Filmin tek orijinal sayılabilecek tercihi biçimsel bir numaradan ibaret. Film boyunca perdenin çok küçük bir alanı net, geri kalan herşey flulaştırılmış. İsteyen, bu biçimsel numaranın anlamı üzerine derin tartışmalar yapabilir elbette...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Daha açılış sahnesinden itibaren dertlerini çok doğrudan anlatmayı tercih eden bir yapım var karşımızda. Bir yandan ağır bir muhafazakarlık atmosferi içinde yaşayan ama öbür yandan da tüketimin parçası olmaktan kurtulamayan iki yüzlü ahlakın kol gezdiği bir laboratuvar ortamında geçiyor film sanki. Jacek'in 'aynı' insan olmasına rağmen yüzündeki değişimin ardından sadece sevgilisinin değil, annesinin bile on sırt çevirmesi aslında tam da 'imajlar çağı'nın bir sonucu olarak da görülebilir. Jacek ile İsa arasındaki belli belirsiz paralellik, ahir zamanlarda 'ruh'un o kadar da kıymeti harbiyesinin kalmadığını anlatıyor belli ki. Filmin en büyük sıkıntısı, ameliyattan sonra çevresinin Jacek'e karşı davranışlarındaki değişimde değil; tam tersine karakterin bizzat kendisinde. Jacek'in bebek yüzlü, hayata dair hayalleri olan bir adamken karşı karşıya kaldığı durumu bu kadar kolay kabullenmesi, ancak başkalarının tutumları karşısında üzüntü duyması ve yeni halinden fazlasıyla memnun olması film içinde anlaşılır olmaktan uzak. Malgorzata Szumowska ve Michal Englert ikilisi daha öncee "W imie." ve "Beden" filmlerinin senaryolarını da birlikte yazmışlardı. İlkini izleme fırsatımız olmadı ama "Beden", özellikle de bedende gelişen hadiselerin, insan ruhunda yarattığı dönüşümü göstermesi açısından oldukça başarılıydı. "Yüz" için bunun böyle olmadığını söylersek, filmin temel sıkıntısını da anlatmış oluruz sanki.

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Popüler anlatıma sahip bir yönetmenin ya da Hollywood'vari bir sinemanın elinde öyküsü itibariyle duyguları alabildiğine sömürecek bir filme dönüşebilecek 'Yüz', Malgorzata Szumowska'nın tercihleri doğrultusunda serinkanlı, mesafeli bir üslupla ve çelişkilerin altı kimi durum komedileri eşliğinde çizilerek perdeye taşınmış. Filmde Jacek'in kazayla birlikte kaybettikleri (yüzü, hayalleri, sevgilisi vs.) ön plana taşınırken arka planda da Polonya toplumunun genel refleksleriyle yüzleşiyoruz. Giriş sekansı ise 'Tüketim histerisi'nin günümüz insanını nasıl bir haysiyetsizliğin parçasına dönüştürdüğünü son derece etkili bir şekilde sembolize ediyor. Bireysel bir acıyı toplumsal panorama eşliğinde aktaran 'Yüz', değişik dertlere sahip filmlerin peşinde koşan seyirci profili için uygun bir seçenek. Bu arada öyküdeki devasa İsa heykelinin, gerçekte de Swiebodzin kasabasında inşa edildiğini ve 6 Kasım 2010'da ziyarete açıldığını not düşelim.´




SİCCİN 5

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Mestçi, seyirciyi kurgu teknikleri, özel efekt, makyaj ve ses efektleriyle korkutmayı tercih ediyor; şok unsurunu kullanıyor. "Siccin 5"te makyaj ve özel efektle korkunç, ürpertici, deforme, yaralı, irinli korku masklarını andıran yüzler görüyoruz sürekli... Bu yüzler ara planlar olarak aniden karşımıza çıkıyorlar. Ses efektleri de aynı anda yükseliyor. Daha uzun planlarda ise bir kızın yüzünü kesmesi ya da korkutucu varlıkların yaklaşması gibi katlanılması zor görüntüler, gürültülü ses efektleriyle birleşiyor. Ses değişimleri, yerli korku yönetmenlerin sevdiği trüklerden biri. Gaipten gelen boğuk sesler bir yana, karakterler bir anda korkutucu seslerle konuşmaya başlıyor... "Siccin 5"i seyrederken gerildiğimi ya da korktuğumu, etkilendiğimi söyleyemem ama o korkunç yüzlerin ürpertici olduğu kesin. Sadece Türk korku filmi meraklılarına tavsiye edebilirim.´




KÖPEK DİŞİ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Ailenin bir tür tarikata dönüştüğü, yapay bir denge içinde ahlak ve mantığı dışlayan bir statükonun sağlanmaya çalışıldığı görülüyor. Sanki her tür tarikatta söylenen yalanların, yaratılan efsanenin ve kurulan sahte dünyanın bir başka biçimi... Bu baskıcı ve mantık-dışı sistem eleştirisinin yönetmenin kendi ülkesine, tarih içinde demokrasinin ilk temellerini atmış olsa da bunu modern zamanlarda hemen hiç uygulayamayan Yunanistan'a yönelik olduğunu düşünenler de var. Ki haklı olabilirler!.. Geçmişte izlediğimiz kimi filmlerden anılar getiriyor film: Village of the Damned (iki kez çekilmişti), The Village, Truman Show... En son A Quiet Place- Sessiz Bir Yer. Ya da bizden Kar filmi gibi... Yine de kendine özgü bir atmosferi ve çarpıcı bir dünyası var. Has sinemaseverler görmeli. Bu arada Lanthimos'un yeni bitirdiği The Favourite- Gözde filmini de merakla bekliyoruz elbette...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Seyirciyle randevusu dokuz yıl sonra gerçekleşen yapım, gerçeküstücü bir tarzda 'Baba' (Tanrı?) figürü üzerine çeşitlemelerde bulunuyor. Filmin ismi de bir çocuğun evini terk etme kriterinin ifadesi: "Sağ ya da sol, fark etmez, 'köpekdişi' düşen bir çocuk evi terk etme çağına gelmiştir."... Film fikirsel düzeyde sahaya sürdüğü onca sembolik sahne ve diyaloglar eşliğinde çekici olsa da sinematografik açıdan Lanthimos'un sonraki yapıtlarının gerisinde. Örneğin 'The Lobster'da seyircisini alıp götüren ve alabildiğine sürükleyen anlatım burada yok. Ama elbette anlatılanlar, karakterler, çizilen dünya çarpıcı ve bu yönüyle de hâlâ ilgiye değer. Bir de meseleye kronolojik bakmak lazım sanırım, bu filmle birlikte gelen ilgi, Yunan yönetmenin sonraki filmlerine ilişkin merakı ve beklentiyi yükseltmişti...´




BEYAZ DİŞ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film klasik canlandırma filmlerinden kimi önemli noktalarda ayrılıyor. Öncelikle bu bir 'stop-motion' teknolojisi. Yani nerdeyse 20 yıldır denenen ve en azından Robert Zemeckis'in The Polar Express- Kutup Ekspresi (2004) filmiyle zirveye çıkmış olan bir teknik. Bu karikatürden çok gerçekliğe yaklaşmayı deneyen teknik, bu filmde gayet iyi uygulanmış. Ayrıca bir çok animasyonda kullanılan 'hayvanları konuşturma' çabası da yok. Yani her şey gerçeğe daha yakın. Birinci sınıf fon müziği ve bizim (açıklanmadığı için!) adını bilmediğimiz sanatçılarımızın seslendirmesi de filme katkıda bulunuyor. Belki de çocuklarınızla bir salonda buluşup film izlemek için ideal bir fırsat!...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Beyaz Diş´in roman olarak 1900´lerin başında yayımlandığı düşünülürse, bu ilişkinin yaklaşık bir asırlık süreçte pek değişmediği söylenebilir. Ki birkaç ay önce izlediğimiz Wes Anderson´ın Köpek Adası filmini hatırlayın. Gerçi yakın gelecekte Japonya´da geçiyor olsa da filmde günümüzdeki insan-hayvan ilişkinin yansımalarını görüyorduk. Köpekler düşman ilan edilip tecrit edilir hale gelmişti. Yani Beyaz Diş ve Köpek Adası´nı yan yana getirince köpek dostlarımızla hâlâ sorunlarımızı tamamen bir asır boyunca çözemediğimiz ortaya çıkıyor.´




MEG: DERİNLERDEKİ DEHŞET

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Filmin en zayıf yanıysa, son derece klişe bir kahramanlık öyküsü anlatması. Jason Statham´ın canlandırdığı "deniz dibinden insan kurtarma" uzmanı Jonas Taylor, eski usul bir kahraman. Açılış sahnesinde izlediğimiz operasyonda iki yakın arkadaşını kurtaramaması nedeniyle suçlamalara maruz kalmış ve her şeyden uzaklaşmış durumda... Dolayısıyla, "Meg" biraz da "kahramanın dönüşü"nü anlatan bir film ama Jonas´ın kahramanlığı demode ve yer yer biraz komik... Çin'in sevilen kadın yıldızlarından Li Bingbing´in canlandırdığı Suyin´le Jonas arasındaki duygusal ilişki de fazlasıyla sıradan gelişiyor. Ama "Cehennem Melekleri" (The Expendables) serisinin gösterdiği gibi seyirci Jonas gibi mükemmel kahramanları hâlâ seviyor. Filmin güçlü yanı çekim kalitesi. Yönetmen Jon Turteltaub özel efektlerin desteğiyle Meg´in marifetlerini gösterme konusunda iyi iş çıkarıyor. Jason Statham´ın Meg´in önünde adeta oltanın ucuna takılmış yem gibi sürüklendiği sahnenin yanı sıra finale doğru denizdeki binlerce insanı yukarıdan gösteren hava çekimleri de akılda kalıcı. Ama Turteltaub denizaltında geçen ilk bölümde gerilim yaratma konusunda parlak bir iş çıkaramıyor...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... "Üşütük Popolar", "Mucize", "İçgüdü", "Sihirbazın Çırağı" ve "Last Vegas" gibi filmlere imza atan yönetmen Jon Turteltaub'ın bir kez daha vasatı aşamadığını söyleyebiliriz. Steve Allen'in kitabından uyarlanan senaryonun ise yer yer mantık hataları barındırdığını not düşelim. "Meg: Derinlerdeki Dehşet", sıcak yaz günlerinde klimalı ortamda iki saat eğlenceli vakit geçirme hayali kuranlar için bir seçenek olabilir belki. Ama kadim zamanlardan çağırdığı yaratığın sinemanın unutulmazları arasına gireceğini söylemek çok zor.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Yönetmen türün klişelerini yerli yerinde kullanıyor. Mesela bu tür filmlerde aşina olduğumuz, bilinmeyenin tehlikelerle dolu olduğu kuralı Meg: Derinlerdeki Dehşet´te de karşımıza çıkıyor. Ayrıca başrolde Jason Statham´ın olması ve onun sinema personasına uygun olarak filmde kullanılması filme farklı bir katman daha katıyor. Böylece canavar balık türüyle-kahramanlık türü harmanlanıyor. Tabii ortalama bir yaz filmi olsa da bu filmde insanın doğaya hükmetme çabasının nasıl tehlikelerle dolu olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Doğal yaşam döngüsü insan eliyle bozulunca illaki bunun bir bedeli oluyor savını, film bir güzel işliyor. Hele hele bu doğal yaşama müdahale, para kazanma amacıyla olunca, devreye ´film icabı ilahi adalet´ kuralı giriyor ve doğa acı bir şekilde o para babasından intikamını alıyor. Bu tür yapımlarda filmin sonunda ABD bayrağının gösterilmesi adettendir. Lakin Meg: Derinlerdeki Dehşet´te Çin bayrağını görüyoruz. Bunun özel bir sebebi yok, film Çin-ABD ortak yapımı.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... En dipten yeryüzüne kafasını uzatan ve araştırmacı grubundan sonra tatilcilere gözünü diken bu devasa yaratığı yok etme çabasını anlatan film, son derece klişelerle örülü bir senaryo eşliğinde ilerliyor. Geçmişteki bir kararından dolayı bir grup insanı kurtarırken bir grubun da hayatını kaybetmesine neden olan ve vicdan azabından dolayı köşesine çekilmiş bir kahraman meseleye dahil ediliyor ve yaratıkla mücadele başlıyor. Belli bir noktadan sonra cazibesini kaybeden ve klişelerle sırtını dayayan film, ne bir 'Jaws' ne de bir 'Open Water'... Ama kendisini bilgisayar efektleri eşliğinde izlettiriyor. Bir de işin içinde Çin sermayesi var ve film, karakterleri ve mekânlarıyla Uzakdoğu pazarına da sesleniyor...´




DOVLATOV

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu ilgi çekici filmin temel özelliği kuşku yok ki tümüyle yazmak ve yazarlık eylemi (tutkusu da diyebiliriz) üzerine olması. Böylece film (zaten amaçlamadığı) bir yazar biyografisi olma çabasını aşıyor. Ve soruna daha geniş bir bakış açısından yaklaşıyor. Ama tüm o sıcak iç mekan çekimlerine, komik anlara ve belgeselci üsluba karşın dramatik, hatta trajik anlar da var. Örneğin emekçi-yazarın ilgi gören bu etkinliğini bir kırık aşk macerası yüzünden bırakması. Dovlatov'un aslında onca sevdiği ülkesini kader arkadaşı şair Josef Brodsky ile birlikte bırakıp ABD'ye göçme kararını alması (Nitekim orada, New York'ta ölecektir: 1990 yılında...Yani tam da komünizmin çöküş yıllarında!..) Ve herhalde en acıklısı: Ressam dostlarının tutuklanıp götürülürken polisin elinde ölüp gitmesi... Ayrıca yazarın sonradan tescil edilmiş tüm yeteneğine karşın yazmak uğruna onca çekmesi de acaba yarı Yahudi- yarı Ermeni olmasından mı kaynaklanıyordu? Sovyet rejimi diğer günahlarının yanı sıra ırkçı damgasını da mı hak ediyordu? Gel de yanıtla... Bu gerçekten sıra dışı film herkese göre olmayabilir. Ama anlattığım temalara ilgi duyanlar kaçırmasın.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Film, döneme ve kahramanlarına genel bir ağıt sanki. Bu ağıtı görsel ve ruhsal açıdan ortaya koyarken de Polonyalı görüntü yönetmeni Lukasz Zal'ın enfes kadrajları ve Elena Okopnaya'nın (ki yönetmenin eşidir kendileri) dönem çizgilerini yaşatan titiz sanat tasarımı en büyük yardımcısı olmuş. 'Dovlatov'un duygusal açıdan en hüzünlü bölümünde metro kazısı sırasında Leningrad kuşatmasında ölen çocukların bulunmasını, en komik sahnesinde ise tersanede çekilen bir filmde Rus edebiyatının üç ulu çınarı; Tolstoy, Puşkin ve Dostoyevski'yi canlandıran amatör oyuncular üzerinden Sergey Dovlatov'un iğneleyici eleştirilerine maruz kalınmasını izliyoruz... Bu arada yazarın, rüyasında Devlet Başkanı Leonid Brejnev'le karşılaştığı ve Hemingway'le Castro hakkında konuştukları sahne de çok iyiydi... Yakın bir zaman önce 'Stalin'in Ölümü' adlı bir film izledik. Benzer meselelerde gezinirken kasa saba bir mizaha sığınan, sisteme dışarıdan bakan (İngiliz yapımıydı), kimi sahneleri itibariyle bütün bir ulusu aptal yerine koyan bir komediydi. 'Dovlatov' ise aynı sisteme ilişkin eleştirilerini içerden, zarifçe, dönemin mağdurlarının yaşadıklarını izleyicinin ruhunda ve kalbinde hissettirerek, romantizmden taviz vermeden, edebi ve sosyolojik bakışı elden bırakmadan yapıyor.´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Filmin başarısında, Lukasz Zal imzası taşıyan o donuk, soluk ve gerçekçi görüntülerin büyük payı olduğunu düşünüyorum. Renklerin adeta kaybolup gittiği bir görsel dünya bu... İç mekânlarda sarı, dışta ise beyazın ağırlıkta olduğu bir film... O yılların Sovyet filmlerinin hatırlatan bu renk dokusu, geçmiş hissini güçlendirirken, hüzün duygusunu da artırıyor. Yönetmen Aleksey German, Amerikan sinemasının aksine duygusal gerilim yaratmak yerine, sakin ve gözlemci bir tavır benimsiyor. Duygularımıza müdahale etmeden her şeyi yakından gözlemlememizi istiyor. Uzun süren sahnelerde kamerayı telaşsızca karakterlerin yakınında hareket ettiriyor. German, birçok oyuncunun yer aldığı kalabalık çekimlerde oyuncuların mizansenleriyle kamera hareketlerini senkronize etmekte çok başarılı. Bu anlatım tarzı, karakterlerle birlikte aynı zamanı ve mekânı paylaşma duygusunu güçlendiriyor.´




MISSION IMPOSSIBLE-YANSIMALAR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Filmin tam 145 dakikalık uzunluğu şurup gibi akıp gidiyor. Hayli karışık ve kalabalık hikâyesi belki tüm ayrıntılarıyla kavranamıyor. Ama ne gam! Çünkü görsellik tek sözcükle muhteşem. Öncelikle seçilmiş mekanlar sonuna dek ve inanılması zor biçimde kullanılmış. Mekan derken büyük kentleri kastediyorum: Berlin, Londra. Ama öncelikle Paris. Hikâyenin en büyük bölümü orada geçiyor. Ve o hiç değişmeyen rüya-kent, görkemli yarışlara, kaçıp kovalamacalara, gerilim ve dehşet anlarına tanıklık ediyor. Bu sanki Paris'i tüm ruhuyla ve kimliğiyle kavramak için müthiş bir fırsat. Sinemanın şimdiye dek sunageldiğinin en iyisi. Ayrıca aksiyon yine inanılmaz bir tempoda sürüyor. Ve son dönemin büyük prodüksiyonlarının tersine, bunda özel efektlerin hemen hiç katkısı yok. Her şey en doğal biçimde tasarlanıp çekilmiş. Ve en büyük rol de bizzat Tom Cruise'a düşmüş...´

MEHMET AÇAR (haberturk.com: ´... "Yanılsamalar" serinin klasikleşmiş sahnelerine en az 3 tane daha ekliyor. Senaryoya da imza atan yönetmen Christopher McQuarrie, onca aksiyon ve gürültünün arasında inandırıcı karakterlerle geliyor karşımıza. Dublör kullanmayı sevmeyen Tom Cruise, aksiyon sahnelerindeki performansının yanı sıra dramatik sahnelerin de hakkını veriyor. Ving Rhames ve Simon Pegg, filmin mizah yanını ayakta tutarken, merhametsiz CIA ajanında Superman'den hatırladığımız Henry Cavill ve kötü adam Lane'de Sean Harris üstlerine düşen görevlerini yerine getiriyorlar. Serinin eski filmlerinden hatırladığımız Julia'da Michelle Monaghan hikâyeye duygusal bir dokunuş eklerken, Beyaz Dul'u canlandıran Vanessa Kirby ise kısa ama akılda kalıcı bir kompozisyon sergiliyor. Rebecca Ferguson'un da Ilsa Faust karakteriyle seriye katkılarının giderek arttığını belirtelim. 2 saat 27 dakikalık süresini hissettirmeyen "Yansımalar", bence 2018 yazının en iyi filmlerinden biri. Aksiyon severler kesinlikle kaçırmasın.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... "Olağan Şüpheliler"in senaryo yazarı olarak dikkat çeken, bir süre düşüşe geçtikten sonra yeniden toparlanan ve serinin beşinci filminde senaryo-yönetmen görevi üstelen Christopher McQuarrie'in serinin çıtasını yeniden yükselttiğini ifade etmek gerek ilk elden. Hem 'kötü' karakterleri ete kemiğe büründürmedeki becerisi hem de aksiyon tasarımındaki hayal gücüyle. Buna bir de espri zamanlamasındaki mahareti de eklediğimizde bu film de tam bir seyirlik olarak karşımıza çıkıyor. Hem yukarıda belirttiğimiz gibi entrika içinde entrika barındıran hikayesiyle hem de başta Paris'teki kovalamaca sahneleri olmak üzere, final bölümündeki aksiyona kadar her şey yerli yerinde. Adet olduğu üzere 'içeriden' bir hain şüphesinin film boyunca kol gezdiği ama senaryonun elini gizli tutmayı başardığı ve 'sürpriz olmayan bir sürpriz' ile seyirciyi karşı karşıya bıraktığını da ekleyelim. Tom Cruise gösterdiği performansla rolü bırakacakmış gibi görünmüyor ama rol onu bırakır mı bekleyip göreceğiz...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... bu filmde sadece macera, entrika, soluksuz aksiyon yok. McQuarrie, Hunt´un yaşadığı psikolojik değişimleri de hikayeye yedirerek imkansız görevlerin ajanı Hunt´un da bir insan olduğu vurgusunu yapıyor. Hatta olayı bir adım öteye götürüp Hunt´un bunca yıl uğruna ölümler atlattığı görevini sorgulamasını sağlıyor. Hunt, tüm bu görevleri, kimin ve ne için yapıyor, dünyadaki gizli servisler aslında kim için çalışıyor, emirleri verenlerin asıl niyeti nedir? Ki tam da gizli servislere yönelik bu sorgulamalarda film ve bence seri anlamını buluyor...
Malum Soğuk Savaş sırasında başlayan, 90´larda sinemaya transfer olan Görevimiz Tehlike´de, anlatılanlar da kahramanlıklar da abartılıydı. Ama yaşadığımız dünya artık gittikçe Görevimiz Tehlike´nin abartılı maceralarını aratmaz hale geldi galiba. Bunun için film bitince ve son iki filmi birlikte düşününce sahi gizli servisler kimin emrinde sorusunu sormadan edemiyorsunuz...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Yansımalar' birinci sınıf bir aksiyon filmi. Ancak birçok yabancı eleştirmenin vurguladığı gibi serinin en iyisi mi, burası tartışmalı. Sanırım ben bir önceki filmi, yani 'Rouge Nation'ı yeğlerdim. Ama tabii 'arkaik' bir eleştirmen kuşağının mensubu olarak tarafım belli; benim için 'casus ya da ajan filmi' kategorisi ve yakın çevresinde gezinen yapımlar için tarif, John Le Carré ekolü ya da tadıdır... Bu geleneğin günümüzdeki uzantısı da birebir olmasa da belli çizgiler itibariyle Jason Bourne'dur...
Özellikle final bölümündeki kimi sahneler itibariyle James Bond'un Roger Moore'lu filmlerini (ki 'Beyaz Dul' karakteri de ruhu ve tavırları açısından 'Majestelerinin Ajanı'nın kadınları ekolünden gibi görünüyor) çağrıştıran, 'Beş saniye içinde' repliğiyle 'retro' tadını bırakmayan (oysa bu çağda mesajlar böyle mi gelir!), Hunt'ın iki kadın arasında kalan kalbiyle romantizm peşinde de koşan 'Mission Imposibble: Yansımalar', klas bir aksiyon filmi olarak kayıtlardaki yerini alacak gibi...´




KELEBEKLER

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film öncelikle komedi yolunu seçmiş gözüküyor. Bir tür kara-komedi, ama özellikle 'absürd'e (Türkçesi: saçma) kaymayı tercih eden... Ve birçok sahnesiyle bu tarzın zirvelerine tırmanıyor: durdukları yerde 'patlayan tavuklar' (ama bir nedeni var!)...Ya da bir lokantada Suzan'ın görkemli sinir krizi....Ya da o ölüyü gömme sahnesi. Ya da finaldeki 'kör çoban' sürprizi. Ve de elbette perdenin sayısız kelebekle dolduğu final bölümü. Hikâye boyunca sözü edilen, ama gerçekleştiğinde kahramanlarımızın farkına bile varmadığı enfes bir bölüm. Film aile denen kurumu yeniden ve özel bir bakışla ele alıyor. Yok olup gitmiş bir çekirdek ailenin, onca yıl sonra yeniden buluşup barışması mümkün mü? Neden olmasın?... Film genelde birinci sınıf bir oyuncu kadrosundan destek alıyor. Hepsi öylesine iyi ki, hangi birinden söz etmeli? Bunun tam bir takım oyunculuğu olduğunu söylemekle yetineyim. Ve belki çok özel mizahı herkese geçmeyebilecek bu filmi tüm has sinemaseverlere öğütlemiş olayım. ´
MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Olayların ilginç bir şekilde geliştiğini ya da filmin net bir ana fikre odaklandığını öne süremem. Buna karşılık, Karaçelik karakterleri öylesine iyi yazmış ki film kendi dünyasını kurmakta hiç zorlanmıyor. Karakterler filmi alıp götürüyor ve onları yakından tanıdıkça ironi duygusu artıyor. Bu arada, oyuncular harika. Gece kulübü sahnesinde olduğu gibi, ego savaşları veren erkek kardeşlerin arasındaki testosteronlu gerilimi her seferinde eriterek aile duygusunu ortaya çıkaran kız kardeş rolünde Tuğçe Altuğ, kritik rolünün hakkını veriyor. "Rüzgârda Salınan Nilüfer"deki karakterinin ardından bambaşka bir kişilikle karşımıza gelen Tolga Tekin'in oyunculuğundaki farklı tarzlara şapka çıkarmamak elde değil. Bartu Küçükçağlayan ise rolüne getirdiği yorumla filmin mizah duygusuna önemli bir katkı sağlıyor. Öyle ki film bittikten sonra bile, Kenan´ın halleri aklıma geldikçe güldüm. Özetle "Kelebekler"i severek, keyif alarak seyrettim, bence Karaçelik'in en iyi filmi. Umarım siz de beğenirsiniz.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Gişe Memuru' ve 'Sarmaşık' filmleriyle tanıdığımız Karaçelik, 'Kelebekler'de öyküsünü absürd komedi şeklinde perdeye taşımış. Bu hedefe genel olarak varılmış. Film komedinin sularına ulaştığında rahatlıyor, ritmini buluyor ama duygusallaşmaya ve karakterler, özellikle baba figürü üzerinden hesaplaşmaya başladığında denge sağlanamıyor. Komediyle dram arasındaki geçişler sorunlu ve bu, filmin ritminde gelgitler yaşanmasına neden oluyor. Tabii ki tercih yönetmenindir her zaman ama belki de sadece komediye yüklenilse ve duygusallık aralarına, istasyonlarına gerek duyulmasa, uğranılmasa daha iyi olurmuş. Keza bu durum oyuncu performanslarının çizgisini de etkilemiş, özellikle Suzan'ı canlandıran Tuğçe Altuğ, hesaplaşmaya soyunulan sahnelerde fazla teatral kalmış. Üç kardeşe genel olarak bakıldığında karakter olarak Kenan (bu rolde Bartu Küçükçağlayan'ı izliyoruz) öykünün yıldızı gibi duruyor. Ara karakterlerde ise 'varoluşsal' sorunlar yaşayan ve giderek 'Don Camillo' tadına ulaşan imam (Hakan Karsak) ön plana çıkıyor ve belli bir noktadan sonra filmin en sürükleyici unsuruna dönüşüyor...´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... "Kelebekler" de Kültür Bakanlığı desteğinin çıkmamasıyla 'gerilla usulü bir isyan' kıvamında. Filmin post-prodüksiyon görmemiş gibi dururken, sallanan kamerayla ilerleyen, renkleri işlenmemiş yapısı, belki de çekim süresinin azlığı sebebiyle tek çekimde halledilen doğaçlama sahneler de içeriyor. Film, olgun bir yönetmenin geldiği noktayı asla yansıtmıyor. Aksine Karaçelik'in ilk filmi gibi duruyor. Bu durum da ister istemez 'yol filmi' klişeleriyle gelen Serkan Keskin, Hakan Karsak, Ezgi Mola, Ercan Kesal ve Serkan Ercan'ı, Joseph Campbell'ın 'kahramanın yolculuğu' mantığıyla ilerleyen mitik yan karakterlerinin kullanımına ortak ediyor. Bu tercih çok bayat duruyor. Sanki oyuncular tek sahnede oynamak, imece usulü katkıda bulunmak için böyle bir yapıya hizmet etmişler. Serkan Ercan ise "Gişe Memuru"ndan çıkıp gelmiş gibi tek bakışla kahkaha attırabiliyor... Karaçelik'in üzerine yıllarca uğraştığı, detaycı senaryosunda fazla problem yok. Karakterlerin yazılması, onların motivasyonları, çözümlemeleri boyutlu. "Kelebekler" elbette 'bir sürecin filmi'. Bu açıdan üzerine konuşulup değerlendirilecektir. Ama muhtemelen Karaçelik de yapmak istediğinin en iyisini gerçekleştirdiğini iddia etmeyecektir.´




Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
128
0
164
0
125
0