Paylaş   
04.06.2011

07 ARALIK- 13 ARALIK 2018 HAFTASI

/

BİZİM İÇİN ŞAMPİYON

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film aslında çok zor bir işi başarıyor. Ve 1990'lardan itibaren İstanbul'daki tarihten gelen Veliefendi hipodromunda yaşanan her şeyi müthiş bir enerji, inanılmaz bir çaba ve titiz bir inatla karşımıza getiriyor: Kalabalık çekimlerle; heyecan yüklü tarihsel yarışlarla; kimi zaman daha dar çerçeveler içinde (bir kahve, bir ev odası, bir arkadaş grubu), olayın radyodan veya TV'den izlenmesini de göstererek... Ve de atları harika biçimde kullanarak...Özellikle Bold Pilot tüm inadı, başkaldırısı, gücü ve yeteneğiyle beliriyor: bir anıt-at olarak... Onun son jeneriklerde görüldüğü gibi aslında birkaç at kullanılarak yaratıldığına inanmak güç. Ama işte, bu başarılmış... Ama oyuncular da çok iyi. Halis Karataş'ta Ekin Koç, Begüm'de Farah Zeynep Abdullah, eski Türkiye Jokey Kulübü başkanı Özdemir Atman'da Fikret Kuşkan son derece etkileyici oyunlar veriyorlar. Serkan Güler'in kusursuz görüntüleri ve Toygar Işıklı'nın filmi sarıp sarmalayan müziği de birinci sınıf. Ve elbette tüm bunların 'maestro'su yönetmen Ahmet Katıksız. Serkan Yörük'le birlikte senaryoyu da yazan; 9 Eylül Üniversitesi'nden mezun olduğuna göre benim gibi İzmirli; birkaç TV dizisi ve Sonsuz Aşk filminden sonra ilk kez bu filmde tüm yeteneğini gösteren arkadaş. Hoş geldin! Tüm bunları söylerken, filmin yer yer aşırı (ve bence gereksiz) bir melodram duygusuna saptığını da belirteyim: bir eleştiri olarak.. Yine de filmden gözyaşlarımı silerek çıktım. Tüm yaratıcılarla birlikte Atman ailesinden hayatta olanların da katıldığı o güzel galadan sonra kameralara konuşmamı zorlaştıracak kadar!..´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Son yıllarda vurucu, etkileyici açılışlara kafayı takmış; duygu fırtınalarını fazla geciktirmeden estirmeyi hedefleyen popüler Türk sineması için gerçekten sakin ve serinkanlı bir "ilk perde" izliyoruz. Kuşkusuz, film finale doğru giderek daha da duygusallaşıyor; ama sağa sola savrulmadan, gereksiz yan yollara girmeden, ele aldığı meselelerin hakkını vermesini biliyor... "Bizim İçin Şampiyon"un spor filmi olarak en hoş yanı, hikâyenin ikili bir rekabet üzerine kurulmaması. Bold Pilot, Halis Karataş ve Begüm Atman, mücadelelerini öncelikle kendi içlerinde veriyorlar. Üçü arasındaki duygusal bağ, filmin en güçlü damarı. Bold Pilot ile Halis Karataş hipodromda, Begüm Atman ise başka bir alanda mücadele veriyor ve üçünün de başarısı aslında birbirlerine bağlı. Üçü için de kazanmak ya da kaybetmekten ziyade süreklilik ve mücadele arzusu önemli... "Bizim İçin Şampiyon"u sevdim. Sevmediğim yanları, geniş kitleye hitap etmek üzere çekilmiş Türk filmlerinin çoğu gibi müziği fazla fazla kullanması. Bu arada, filmin seyirciyi ağlatacağı ya da en azından çoğu kişinin gözlerini yaşartacağı kesin. Ama aşırıya kaçan bir duygu sömürüsünden söz edilemez. Yönetmen Ahmet Katıksız ölçüyü kaçırmıyor. Atların yer aldığı sahnelerde ve özellikle at yarışı çekimlerinde Hollywood filmlerini aratmayan bir anlatım düzeyi yakalamak konusunda da başarılı.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Türkiye ana akım sinemasında görmeye fazla alışık olmadığımız bir özen ve görsel atmosferle inşa edilmiş yılın dikkat çekici yapımlarından birisi olarak kayıtlara geçecektir kuşku yok ki "Şampiyon". Bitirirken, bir spor medyası klişesine başvuralım. Futbol medyası şampiyonluğa oynayan takımlar bitime kısa bir süre kala maç kazandığında "Şampi." başlığı atmayı çok severler. Bu şampiyonluğun çoğu geldi anlamına gelir. Bu klişeyi bozup film için de "Şampi." başlığını atabiliriz. 'Şampiyonluk' tam olarak gelmemiş olsa da, çok önemli bir kısmının elde edildiği kesin!´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Anaakım sinema anlayışı içinde gayet başarılı ve katmanlı bir senaryo var elde. Katmanlı, çünkü film, at yarışları dünyasında özel bir aile olan Atmanların da, jokey olup hayatının iplerini eline alan Halis Karataş´ın da, Bold Pilot´ın ve umuda hasret bir toplumun da hikayesini romantik, aynı zamanda dramatik bir aşk öyküsü ekseninde örmeyi başarıyor. Ayrıca Karataş ve Begüm Atman arasındaki dramatik aşkı işlerken melodram anlatıma pek de yüz vermeyerek, filmi evrensel bir hale getirebiliyor. Katıksız´ın senaryodaki olgunluğunu yönetmenlikte de görüyoruz. Hani, yönetmenler için hayvanlarla çalışmak çok zor denir ya, Katıksız bunun üstesinden geldiği gibi Bold Pilot´ın efsane yarışlarını bire bir çekmeyi başarıyor. O yarışların heyecanını, Bold Pilot´ın umut koşularını seyirciye iliklerine kadar hissettiriyor. Yerli yerinde bir oyuncu yönetimi sayesinde Ekin Koç ve Farah Zeynep Abdullah gayet başarılı performanslar sergiliyor. Ama bir not da düşelim: Abdullah´ın duygusal geçişlerdeki başarısı, Kelebeğin Rüyası´ndaki performansıyla eşdeğer. Fakat naçizane filmin yıldızı Bold Pilot´ın sahibi Özdemir Atman´ı canlandıran Fikret Kuşkan. Tüm ustalığını minimal bir tarzda öyle bir sergiliyor ki şapka çıkarmamak elde değil. Velhasıl elde, anaakım sinemamızda çıtayı yükselten, gerçek hikayelerin ne kadar etkili olabileceğini gösteren etkileyici bir film var. Kaçırmayın deriz!.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Katıksız'ın akıp giden rejisi, yarış sahnelerine (hem yakın hem de genel planlar itibariyle) hâkimiyeti, Serkan Güler'in kadrajları derken 'Bizim İçin Şampiyon' teknik anlamda sınıfı geçiyor. Öykü, ikinci yarıda melodrama fazlaca göz kırpıyor ki, basın gösterimi sonrası kimi eleştirmen dostlar filmin en büyük zaafının bu olduğunun altını çizdi. Ben de öykünün, el attığı harmanın duygusal tonlarına, evet biraz fazla yüklendiğini kabul ediyorum ama hedef buymuş. Ve başta 'Karataş-Bold Pilot ekürisi'nin 1996 yılı Gazi Koşusu'ndaki 2.26.22'lik hâlâ kırılamayan rekoru dahil birçok yarış başarısıyla birlikte sınıfsal farklılıklara rağmen yaşanan bir aşk hikâyesi, zaman zaman gözyaşları eşliğinde perdeye belli ölçülerde başarıyla taşınmış. Halis Karataş'ta Ekin Koç'un, Begüm Atman'da da Farah Zeynep Abdullah'ın canlandırdıkları karakterleri inandırıcı kıldıklarını söyleyebilirim. Finaldeki gerçek görüntüler ve yazıyla ifade edilen tarihsel hatırlatmalar biraz fazla tutulmuş, bu cephe daha kısa ve öz halledilebilirdi.
Sonuç itibariyle 'Bizim İçin Şampiyon', sinemamız adına kendi alanında bir ilk. Ve duygusal tortu bakımından seyirci zihnimizde 'Müslüm Baba' türü bir iz bırakıyor. En azından bendeki hissiyatı böyle oldu...´




ÖLÜMCÜL MAKİNELER

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu fantastik masal, kabul etmek gerekir ki aslında çok parlak bir görselliğe yaslanıyor. Ardında Peter Jackson ve onunla görsel efekt uzmanı olarak çalışmış, burada ise yönetmenliği yüklenmiş olan Christian Rivers'in varlığıyla, bu sonuç şaşırtıcı değil... Gösterilen ırksal mozaik de ilginç. Kahramanların içinde beyazlar kadar siyahlar da var. Ayrıca Hintli ve uzak-doğulular da... Bu tür filmlerin kaçınılmazı olan aile ilişkileri de var: Özellikle ana-kız ve baba-kız arasında. Ve yoğun bir dramatik yük taşıyarak... Filmin özelliklerinden biri, tüm genç ve hemen hiç tanımadığımız oyuncuların göz alıcı olması: kızlar çok güzel, erkeklerse çok yakışıklı. Bunun başlı başına gençleri çekecek bir öge olduğuna inanıyorum. Shrike karakteri ise belki en ürkünç olanı. Ve filme yer yer otantik bir dehşet duygusu katabilen. Keşke daha çok işlenseymiş... Ama özellikle kahramanların onca cambazlıklar yaptıktan, gökyüzünde taklalar attıktan ve ölümcül darbeler aldıktan sonra, suratlarında tek bir bir çizik ve giysilerinde tek bir leke bile olmadan, 'pir-ü pak' karşımıza gelmesi bir tuhaf... Biliyorum, bu bir masal. Yine de asgari bir gerçeklik hissi fena olmazdı!..´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... "Ölümcül Makineler" özel efektlerle dolu, sürükleyici, heyecanlı bir aksiyon filmi olmak için gösterdiği enerjiyi hikâyesine pek yansıtamıyor... Bu tür filmlerin kalitesi benim için biraz da "kötü adam" karakterinin derinliğiyle ilgilidir. Hugo Weaving´in oynadığı Thaddeus Valentine, iyi işlense belki biraz daha ilgiye değer bir karakter olabilirdi. Kızı Katherine (Leila George), Hester ve Tom´la ilişkisi ikiyüzlülük, yalanlar ve çıkmazlarla dolu ama film bunları hakkıyla ele almıyor. Tom ve Hester´in duygusal ilişkisi sıradan şekilde gelişiyor. Tom gibi kurulu düzene alışkın, genç bir tarihçinin aksiyon kahramanına dönüşümü de çok inandırıcı değil... Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit serileriyle tanıdığımız Yeni Zelandalı yönetmen Peter Jackson, filmin yapımcılarından ve senaryo yazarlarından biri. İlk uzun filmi için kamera arkasına geçen yönetmen Christian Rivers, yıllarca Peter Jackson için farklı departmanlarda çalışmış, "King Kong"la Oscar kazanmış deneyimli bir özel efektçi... Rivers "Ölümcül Makineler"de set tasarımları, özel efektleri ve aksiyon sahneleriyle gösterişli bir film koyuyor ortaya ama daha ötesine geçemiyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Peter Jackson'ın senaryoya katkıda bulunmasının yanı sıra yapımcılığını da üstlendiği 'Ölümcül Makineler'de, yönetmen Christian Rivers bilgisayar vasıtasıyla yaratılmış son derece etkileyici bir dünya kurmuş (ki kendisi eski bir özel efektçi). Yürüyen kent Londra, tasarım olarak Pieter Bruegel'in 'Babil Kulesi'ni andırırken genel atmosfer 'Mad Max'i akla getiriyor. Kimi kadrajlar ve de araç dizaynları da fazlasıyla 'Star Wars' kokuyor, keza Tom karakteri de fizik olarak Luke Skywalker çağrışımı yapıyor. 'Kalpsiz' metal karakter Shrike'ın Hester'le 'baba-kız'vari ilişkisi, 'Avengers'taki Thanos-Gamora eşleşmesini andırıyor. Performanslara gelince; kadroda yer alan ve ilk kez izlediğimiz genç oyuncuların hepsi gayet iyi, öykünün 'kötü adam' Valentine'da ise Hugo Weaving etkileyici bir portre çiziyor. Malum, son dönemde çok satan serilerin yansıması olarak genç kuşaklara seslenen distopik uyarlamalar izliyoruz. 'Açlık Oyunları', 'Uyumsuz', 'Labirent' gibi serilerin ardından 'Yürüyen Kentler'in bu ilk adımı niteliğindeki filmin devamı gelir mi bilemiyorum ama 'Ölümcül Makineler' ilgi çekici bir evren sunuyor. 'Açlık Oyunları' hep belli bir standardı tutturdu ama ben bu filmin, aynı kulvardaki yapımların en iyisi olduğu kanaatindeyim. Özellikle sosyolojik göndermelerini (ve de 'Kentsel Darwincilik' tanımını) bir hayli beğendim. Sonlara doğru senaryo az biraz dağılsa da gelen toplamda kayda değer bir çaba olduğu düşüncesindeyim.´




DON KİŞOT´U ÖLDÜREN ADAM

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Gilliam kuşku yok ki sinemanın hâlâ en büyük görsellik ustalarından biri. Bu film bunu bir kez daha kanıtlıyor. Birbiri ardına dizilen ve kimi zaman mantıksal veya dramatik bir devamlılığı olmayan sahneler öylesine görkemli, öylesine fantezi yüklü ki... Zaten hemen tüm filmlerinde fantastiğe dek uzanan bir fanteziye yer veren ve insanoğlunun çılgınlığa dek giden aykırı serüvenlerine düşkün Gilliam için, edebiyat tarihinin bu belki en ünlü 'kaçık' karakterine, hayallerini gerçek sanan ve yeldeğirmenlerine savaş açan bu deliye dönüş, gerçek bir fırsat olmuş. Belki de son filmi olabilecek bir çaba sonunda... Yönetmenle tam üç filminde çalışmış emektar İngiliz aktörü Jonathan Pryce beklendiği gibi gayet iyi. Eskilerden Stellan Skarsgaard, Sergi Lopez; kadınlar cephesindeyse Olga Kurylenko, Joana Riberio, Rossy de Palma gibi isimler görevlerini yerine getiriyorlar. Bu değişik ve özgün film gerçi seyirciden biraz katılım çabası talep ediyor. Ama bunu yapabildiğiniz anda sizi alıp götürüyor. Hem büyük bir yazın klasiğini, hem de biraz unutulmuş bir büyük yönetmeni anmak için de eşsiz bir fırsat...´




SON ÇIKIŞ

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Kağıt üzerinde iyi duran yanı var Son Çıkış´ın... Anlatılan, yarattığı canavarın esiri olan bir insanın yaşadıkları... Canavarlar Sofrası, Kusursuzlar gibi kalburüstü filmler çeken Ramin Matin, beyaz yakalı dünyasının ya da orta sınıfın gözde hayalinin nasıl çelişkilerle dolu olduğunu kara mizahı da işin içine katarak anlatıyor. İşin kara mizah boyutu gayet iyi çalışıyor ama Son Çıkış´ın sorunu iyi bir fikri, senaryonun beklendiği ölçüde iyi işleyememesi... Karakter yerine daha çok olaylara odaklanması da bu durumun sebebi... Yine de filmin ağır bir meseleyi ´hafif ve mizahi´ bir anlatımla izlemek isteyenlere, ağlanacak halimize gülelim diyenlere hitap eden bir yanı var...´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... İstanbul'da hepimizin kabusuna dönüşen ve şehrin çoğu semtini tanınmayacak kadar çirkinleştiren inşaat furyasını arka planına alırken, gelişmesini tamamlamamış başka bir varlığı yani bir küçük burjuva erkeği odağına alan Son Çıkış, keyifle izlenen, iyi bir film. Özellikle başrol oyuncusu Deniz Celiloğlu, Tahsin rolünde çok iyi.´




ÖRÜMCEK AĞINDAKİ KIZ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Filmin Hollywood cilasından sıyrılarak olayların anavatanına dönmesi belki bir avantaj. En azından hemen yukarda yazdığım özelliği nedeniyle...Hele son dönemde Kuzey Avrupa'dan gelen bu tür polisiye, siyaset ve bir doz da fantastik karışımı romanların büyük başarısını da dikkate alırsak... Ama bu kez de Uruguay kökenli İsveçli, Kötü Ruh- Evil Dead ve Don't Breathe- Nefes Alma gibi filmler imzalamış Fede Alvarez, işin biçim yanında biraz aşırıya kaçmış. Çok hareketli bir el kamerası, baş döndürecek kadar hızlı bir kurgu, karakterlerin yeterince derinleşememesi ve en dramatik olayların yüzeysel kalması yönünde çalışıyor. Ve bu da filmin lehine olmuyor. Başroldeki Claire Foy'un öncekileri aratmayan oyununa ve yetenekli İsveç karakter oyuncularına karşın, film seyredilip hemen unutulacak gibi gözüküyor. Herhalde bir seriye yol açması sanırım söz konusu olmaz.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... ' İsveçli Stieg Larsson'un ölümünden sonra popülerleşen 'Milenyum serisi'nin ana kahramanı Lisbeth Salander´ın yeni sinema macerası 'Örümcek Ağındaki Kız' ('The Girl in the Spider's Web') huzurlarımızda. Karakteri bu kez Claire Foy canlandırıyor (daha önceki isimler Noomi Rapose ve Rooney Mara'ydı). Salander'ı Bondvari bir profile dönüştüren film, Stockholm'e de Batman'in şehri Gotham tadı vermiş. Atmosfer kayda değer ama senaryo çok zayıf ve kendi içinde inandırıcılıktan fazlasıyla uzak.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Örümcek Ağındaki Kadın´da Lisbeth´in geçmişine ziyadesiyle vakıf oluyoruz. Bir suç örgütünün lideri olan babasının bir tacizci olduğunu öğrenip, onun neden erkekleri sevmediğini anlıyoruz. Ama fiziksel olarak bu kadar yetenekli hale nasıl geldiğini öğrenemiyoruz.
Bu neden önemli derseniz? Lisbeth Örümcek Ağındaki Kadın´da tıpkı Jason Bourne gibi gizli servislerin, organize suç örgütlerinin cirit attığı bir maceranın içine düşüyor ve ona sonradan bahşedilen yetenekleri sayesinde bu maceranın üstesinden geliyor... Dolayısıyla Örümcek Ağındaki Kadın, Lisbeth´in dört filmlik macerasına eklemlenmekte zorlanıyor. Hal böyle olunca şu söylenebilir film için: Karakterin yeniden yorumlanıp başka türlü bir kahraman olarak yoluna devam ettiği bir macera... Bu yeni yorumda Lisbeth temel özelliklerini koruyor. Hâlâ feminist bir anti-kahraman, hâlâ erkek şiddetine karşı, hâlâ zorda kalan kadınlara yardım ediyor. Ama o artık aksiyon kahramanı olmaya soyunuyor... Bu da Lisbeth´i başka bir yolun yolcusu yapıyor... En son Ay´da İlk İnsan filminde etkili bir performans sergileyen Claire Foy yeni Lisbeth´i başarıyla canlandırıyor. Son söz olarak ne olursa olsun ´Lisbeth her haliyle kabülümüzdür´ diyorsanız, film belirli bir noktaya kadar seyirlik keyif veriyor.´




YEŞİL REHBER

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film Hollywood'un çok sevdiği 'erkekçe dostluk' teması üzerine ünlü filmlere yeni bir halka ekler. Yağmur Adam, Kader Bağlayınca, Korkuluk gibi kahramanlarının son derece zıt kişilikleriyle hatırlanan filmler. Ya da Bayan Daisy ve Şoförü gibi duygusal yapımlar. Ama bu filmin kendine göre özellikleri ve avantajları var. O koyu ırksal kavga döneminde, bilindiği gibi bu barajı aşabilen tek siyahi grup müzisyenlerdi. Ve Louis Armstrong, Ella Fitzgerald, Billie Holliday ya da Nat King Cole gibi isimler inanılmaz yetenekleri sayesinde ulusun idolleri olabiliyordu. Yine de filmin bir yerinde Nat King Cole'un 1957'de bir kulüpte nasıl dayak yediği de anlatılıyor!... Ve en ilginç şeylerden biri, bu hikâyenin gerçek olması. Ayrıca da iki kahramanımız hep dost kalmışlar ve ikisi de aynı yıl, 2013'de ölmüşler. Tesadüfün böylesi!.. Kris Bowers'in enfes müziğinin yanı sıra, Viggo Mortensen ve Mahershala Ali'nin oyunculuklarını övmek şart. Öylesine iyiler ki insanın gözü yaşarıyor. İki kez Oscar adayı olmuş Mortensen'in bu kez kazanması beklenir. Öylesine "İtalo- American" olmuş ki. Üstelik aslen Danimarkalı olduğu halde. Siyahi Mahershala Ali ise 2017'de Moonlight- Ayışığı ile ödülü kucaklamıştı. Bu kez de adaylığı kesin. Almasa bile...´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... "Yeşil Rehber", bu yıl ABD´de yaşanan ırk ayrımcılığı sorununa "Karanlıkla Karşı Karşıya" (BlacKkKlansman) ve "Dul Kadınlar"a (Widows) kıyasla çok daha yumuşak, iyimser, naif bir noktadan bakıyor. Ama ele aldığı meselenin suyunu çıkarmıyor. ABD´nin bugününe dair herhangi bir şey söylemiyor ama ırkçılığın "nesilden nesile aktarılan, öğretilmiş bir küçümseme" olduğunun altını çiziyor. "Yeşil Rehber", zengin Yahudi bir kadınla, Afrika kökenli şoförünün hikâyesini anlatan 1989 yapımı 4 Oscarlı "Bayan Daisy ve Şoförü"nü (Driving Miss Daisy) hatırlatan bir film...
Kardeşi Bobby Farrelly´yle birlikte yönettiği filmlerle tanıdığımız Peter Farrelly tek başına kamera arkasına geçtiği "Yeşil Rehber"de elindeki hikâyenin hakkını vermiş. Kendi varlığını hiç belli etmeden, öncelikle karakterlere yoğunlaşmış ve oyunculara geniş bir alan açmış. Özellikle "Ay Işığı"nda canlandırdığı karakteri hatırlayanlar Mahershala Ali´nin kendi sade tarzı içinde rolü ne kadar derinden kavrayıp yorumladığını fark edebilirler. Don Shirley´nin kibarlıkla maskelediği kırılganlığını, öfkesini gerçekten mükemmel yansıtıyor. Viggo Mortensen ise kelimenin tam anlamıyla şov yapıyor; beden dili ve aksanıyla rolün gerektirdiği kişiliğe dönüşüyor. Don Shirley için için yanan bir kor gibi. Tony ise aniden alev alan biri... Karakterler arasındaki bu karşıtlık, filmin sadece mizahını değil ruhunu ve özünü de belirliyor. Gerçekten de zıt kişilikler bazen birbirlerine çok iyi gelmezler mi?... "Yeşil Rehber", komik ve duygusal olurken estetik seviyesini düşürmeyen filmlerden. Oscar başta olmak üzere ödül sezonunda adından söz ettirebilir. Kaldı ki, daha şimdiden National Board of Review (NBR) tarafından 2018 yılının en iyi Amerikan filmi seçildiğini belirtelim... Bence en iyisi olmasa da en iyilerden biri olduğu kesin...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Öte yandan her yol filminde olduğu gibi karakterlerin birbirlerini tanıdıkları, iç dünyalarını açtıkları ve giderek karşılıklı güven kazandıkları bir kanal da filmin içinde akıp gidiyor. Ve yine her yol filminde olduğu gibi, yolculuk bitip de başladıkları yere döndüklerinde karakterlerimizin hayatında da birçok şey değişmiş oluyor. Tony'yi canlandıran Viggo Mortensen'in hem fiziksel dönüşüm yaşaması hem de aksanlı konuşmasıyla Oscar akademisinin gözünden kaçmayacağı kesin. Bu tür performansları çok severler. Benzer şekilde Dr. Shirley'i canlandıran Mahershala Ali'nin iki yıl önce 'Moonlight' ile kazandığı yardımcı erkek oyuncu Oscar'ının güçlü adaylarından biri olacağı söylenebilir. "Yeşil Rehber", bu gerçek hikayeyi yalnızca ırkçılıkla ilgili değil, aynı zamanda sınıfsal kodlarla anlamaya çalıştığı ve bunu da bir noktaya kadar başardığı için yılın dikkate değer yapımlarından hiç kuşku yok ki.

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´.... Kardeşi Bobby'yle birlikte çektikleri 'Salak ile Avanak', 'Ah Mary Vah Mary', 'Kingpin' gibi absürd komedileriyle tanınan Farrrely Biraderler'den Peter'ın bu solo çalışması, sinema serüvenindeki baskın çizgilerin dışında bir yapım. 'Yeşil Rehber', genel olarak aynı rotanın klasiklerinden sayılan ve Güneyli yaşlı bir kadınla siyahi şoförünün süreç içinde biçimlenen dostluğunu anlatan 'Driving Miss Daisy' tadında bir yapıya sahip... 'Peter Farrelly, ismini 1936'dan 1966'ya kadar piyasada bulunan ve siyahların Güney'i ziyaret ettiklerinde problem yaşamamaları için nerede kalıp, nerelere rahatça girip çıkabileceklerini gösteren bir rehber kitaptan alan bu son yönetmenlik çabasında, yer yer komedinin de ön plana çıktığı ama daha çok duygusal gelgitlere dayalı bir anlatımı tercih etmiş. 'Yeşil Rehber'in en önemli yanı ise sanırım oyunculukları. Tony Rip'te Viggo Mortensen çok başarılı bir 'bıçkın İtalyan' portresi çiziyor. Danimarka kökenli aktör, muhtemelen bu filmdeki performansıyla Oscar'larda 'En İyi Erkek Oyuncu' dalının beş adayından biri olacak. Keza Aretha Franklin, Chubby Checker ya da Little Richard gibi popüler siyahi müzisyenleri tanımamış, hayatında hiç kızarmış tavuk yememiş 'elitist' Dr. Donald Shirley'de izlediğimiz Maherslaha Ali de çok başarılı. Fakat iki yıl önce 'Moonlight'taki performansıyla 'En İyi Yardımcı Erkek' ödülünün sahibi olmuştu; bu yıl yine aday olur mu bilemiyoruz tabii ki...´




PUT ŞEYLERE

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Alabildiğine karmaşık ilişkiler, nasıl daha da karmaşık bir hale gelir? Ve bu karmaşıklıktan kıyamet kopar mı? 'Put Şeylere', son dönemin en üretken yönetmeni Onur Ünlü'nün belki de fikriyat açısından en verimli, tartışma masasına sürdükleri bakımından da en çok malzeme sunan, barındıran çalışması. Eh, bu veriler ışığında da üzerinde yazıp çizmesi en zor filmi! Bir kere klasik bir anlatımdan, bildiğimiz dramaturgiden, kurgusal yapılardan uzak duruyor 'Put Şeylere'. Ama zor ve meşakkatli gibi görünen bu çaba, nihayetinde kendince bir rotaya oturuyor ve gemi, yeni bir limana varıyor. Öykü zaman zaman yamyamlık, ensest gibi meselelere uğrarken film, çoklukla kimilerince 'aşırı geveze' parantezi içinde tanımlanacak diyaloglar eşliğinde ilerliyor (ki ben Ünlü'nün bu gevezeliklerini sevenler safındayım). Metnin felsefi, edebi ve tarihsel göndermeleri de bütün bu diyaloglarda kıyıya vuruyor. Aynı olaylara sanki farklı açılardan, bireylerden, değişen konumlardan bakıyormuş hissi veren akış, kim bilir belki de Onur Ünlü'nün bilinçaltından ve de üstünden peliküle yansıyanlardır...´




GRİNÇ

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Scott Mosier ile Yarrow Cheney´in yönettiği film ilk Grinç gibi hem büyüklere hem küçüklere hitap eden bir yapım değil. Daha ziyade çocuklara yönelik bir animasyon. Ama hikayeden gelen, kızım sana söylüyorum gelinim sen anla durumu da var. Film, ortak ritüellerin insanları nasıl mutlu ettiğini anlatırken bu ritüellere bencilce karşı çıkmanın insanı nasıl yalnızlığa sürüklediğini ele alıyor. Tabii Grinç´in böylesi, mutluluk düşmanı, sevgisiz, bencil olmasının sebebi var. Sevgi yoksunu olarak yaşamış biri o. Mutlu olanı kıskanıyor. Mutluluğa düşmanlığı mutlu olmayı bilememesinden. Doğal olarak animasyon çocuklara yönelik olsa da son sözü yetişkinlere söylüyor: Sevgi verirsen, mutluluğun kapılarını açarsın...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Bu öyküyü en son 'Grinch'i Jim Carrey'nin canlandırdığı, 2000 tarihli Ron Howard imzalı yapımda izlemiştik. Yeni animasyon versiyon yetişkinler açısından çok heyecan verici olmasa da miniklere görsel açıdan renkli bir dünya sunuyor. Filmin orijinalinde Grinch'i Benedict Cumberbatch, Türkçe versiyonda ise Yekta Kopan seslendiriyor.´




YAZ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... İşte son Cannes ve de son FilmEkimi festivallerinin en büyük sürprizlerinden biri. Rusya'dan gelen bu film hem teknik, hem müzikal, hem sinemasal özellikleriyle oldukça şaşırtıcı gözüküyor. Bunlara ayrıca içerdiği son derece önemli siyasal boyut da eklenebilir. Eski Sovyetler'in 80'li yıllarından geliyor film. Yani rejimin son on yılından: 1989'da çöküp gidinceye dek... Bir zamanların başkenti Leningrad'da ve kentin biraz resmi, ama daha çok 'underground' (yeraltı) pop müzik dünyasındayız. Bu mekanlarda, rejimin hiç hoşlanmadığı, ancak bir ölçüde ve çok sıkı denetim koşuluyla izin verdiği rock müzik alemindeyiz. Gencecik insanlar Batı'daki örneklerini bin bir güçlükle de olsa yakından izledikleri, kendileri de oldukça özgün bir yaklaşımla yaptıkları bu müziği, kendi hayatlarında da yine Batı'daki gibi yaşıyorlar: Uygun dozda içki ve uyuşturucu, serbest seks, çılgın partiler. Ve de '68 sonrasına benzer bir özgürlük arayışı, gençliğini koşulsuz biçimde yaşama gayreti.

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... "Yaz"ın farklı yanı, rock müziği ve aşk üçgeni gibi malzemelere sahip bir film için beklenmedik derecede sakin olması... Belki de bu yüzden Serebrennikov, rock müziğinin dinamik enerjisini filmin içine video klip estetiğinde çektiği sahnelerle yerleştiriyor... Anlatımları ve grafik ağırlıklı özel efektleriyle farklı duran bu sahnelerde film, daha önce benzerini görmediğimiz ironik bir müzikale dönüşüyor. Talking Heads (Psycho Killer) ve Lou Reed (Perfect Day) şarkıları, 1980´lerin Leningrad´ında sokaklarda, caddelerde, tren ve otobüslerde, Amerikan müzikallerini hatırlatan bir koreografi eşliğinde seslendiriliyor. Böylece, rock müziğinin özgürlüğü ve enerjisiyle Rus toplumunun baskı altındaki donukluğu tam bir tezat oluşturuyor... Serebrennikov, tiyatro sanatından devraldığı anlatıcı tekniğiyle sunduğu bu video klip sahnelerinde Mike, Viktor gibi Rus rockçılarının esinlendiği şarkıları bize dinleterek onların hayallerindeki müziği ve özgürlük özlemini de yansıtıyor. Sonuçta, dünyada rock müziğinde o yıllarda yaşanan yeni dalgadan etkileniyorlar ama kafalarındaki müziği yapmaları henüz mümkün değil çünkü özellikle şarkı sözleri üzerinde yoğun bir sansür uygulanıyor...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Kirill Serebrennikov, döneme ait (iktidarda Brejnev vardı) bütün ana ve ara arterlerin detaylarını yansıttığı 'Yaz'da son derece dinamik bir anlatım ortaya koyuyor, zaman zaman klipvari bir üsluba göz kırpıyor, arada sahaya bir 'aktarıcı' (karakterin ismi 'Pank') sürüyor ve genel çizgileriyle çok başarılı bir filme imza atıyor. Mayk Naumenko rolünde gerçek bir müzisyen olan Roman Bilyk'i, Viktor Tsoy'da Teo Yoo'yu, Natasha'da da Irina Starshenbaum'u çizgi üstü performanslarıyla karşımıza getiren 'Yaz', bir döneme hüzünlü, melankolik bakış, sarsıcı bir ağıt sanki...
Yönetmeni ev hapsinde... Öte yandan film kuşkusuz Leningrad'da (şimdiki adı Saint Petersburg) geçmesi ve aynı dertler etrafında yüzmesi bakımından da, bu yılın en iyilerinden olan 'Dovlatov'la birinci elden akraba... Ayrıca 'Yaz', seyircisini 'Psycko Killer', 'All the Young Dudes', 'The Passenger' gibi rock klasikleriyle keyifli müzikal yolculuğa çıkarmak; David Bowie, Talking Heads, Iggy Pop, Blondie, The Velvet Underground, Bob Dylan, T. Rex, Led Zeppelin gibi şarkıcı ve gruplar üzerinden yapılan muhabbetlere kulak kabartılmasını sağlamak; 'Zoopark' ve 'Kino' gibi grupların varlığına dikkat çekmek türünden işlevlere (!) de sahip. Serebrennikov'un filmini özellikle 'Almost Famous', 'Velvet Goldmine', '24 Hour Party People' veya 'Backbeat' türü, geçmişte benzer rotaları kullanmış yapımlardan hoşlananlara tavsiye ediyoruz.´




FANTASTİK CANAVARLAR: GRINDELWALD´IN SUÇLARI

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... İlk filmin yönetmeni David Yates yine işine hakim. Harry Potter filmlerini de yönettiği için ilk filmde de ikinci filmde de atmosfer ve görsel olarak aynı dünyayı bize tekrar kuruyor ve fantastik bir ortamda hikayeyi inandırıcı kılabiliyor. İkinci filmde J. K. Rowling hikayeyi, Newt ve Grindelwald arasındaki mücadeleyi katmanlı hale getirmeyi başarıyor. Böylece seri toparlanıyor. Fakat işin bir başka boyutu var. O da son derece tartışmaya açık. X-Men (Magneto), Yenilmezler (Thanos) serisinde beliren, kendi türünü özgürleştirmek için insanları yok etmeyi amaçlayan kötü adam prototipi bu filmde de Grindelwald üzerinden ortaya çıkıyor. İnsanın doğasında kötülük olduğu, kendi haline bırakınca da birbiriyle mücadele ettiği, en iyisinin onların elinden yönetim gücü almak hatta onları yok etmek düşüncesi bu tip kötü adamların ana fikri. Yani uzaktan soykırım fikrini aşılıyor bu kötü adamlar...´




WHITNEY

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Sinemada bir star üzerine yapılagelmiş en ilginç, en hüzünlü ve etkileyici belgesellerden biri. Ve üst üste müzik filmleri izlediğimiz şu günlerde, gerçek bir yıldıza bu kez belgelerle yaklaşımın parlak bir örneği... Sanatçıya ait çok zengin bir arşive ulaşması, yönetmenin en büyük şansı olmuş. Ve de film için onca insanla konuşabilmesi. Böylece annesi, kardeşleri ve kocasının yanı sıra Aretha Franklin, Merv Griffin, Dionne Warwick, Marvin Gaye gibi müzik insanları ya da en bilinen filmi olan The Bodyguard- Badigard'daki (1992) partöneri Kevin Costner gibi birçok ünlü filmde boy gösteriyor. Ve en çok da bizzat Whitney Houston: Çeşitli dönemlerdeki çekimleri, konserleriyle... Sonuç olarak çok düzeyli bir belgesel. En çok da müzik tutkunları için...´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´.. Bütün bu trajik Hikâyelerin başında hep olduğu gibi Whitney'nin Hikâyesinin de başında mutsuz bir çocukluk ve işlevsiz bir aile var. Bunlara ek olarak Whitney'nin Hikâyesinde bir kuzen tarafından taciz edilme de var ki, birçok şeyi belirliyor. Whitney'nin cinsel kimliğinde yaşadığı karmaşadan uyuşturucu bağımlılığına kadar. Karmaşa dedim ama belki de hem erkeklerle hem de kadınlarla birlikte olan Whitney doğuştan biseksüeldi ve sağlıklı bir şekilde cinsel kimliğini yaşıyordu. Bütün bunları filmden öğrenebilirsiniz ve kendi kararınızı verebilirsiniz. "Whitney" filminin ilk belgesel "Can I Be Me?"ye kıyasla dezavantajı bana göre Houston'ın Robyn Crawford adlı hayat arkadaşıyla yaşadığı ilişkiyi çok geride bırakması. Whitney Houston'ın koruyucusu, kollayıcısı, tur menajeri ve büyük ihtimalle sevgilisi olan Robyn ikinci filmde neredeyse bir dipnot düzeyine inmiş...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Daha önce de Mick Jagger ('Being Mick') ve Bob Marley ('Marley') gibi müzisyenlerin belgesellerine de imza atan Kevin Macdonald, 'Whitney'de neredeyse sanatçının hayatında yer alan herkesi kamera karşısına oturtmuş ve görüşlerini almış. Kronolojik bir akışla ilerleyen film, çeşitli görüşlerden ve arşiv görüntülerinden oluşan parçalar birleştiğinde, son derece etkileyici bir genel resme ulaşıyor. (Bazı anlarda da öykünün geçtiği döneme ait tarihsel notları buluyoruz.) Ayrıca 'Whitney', sanatçının serüvenindeki kimi karanlık yerlere de giriyor. Öte yandan mesela 'Müslüm Baba' filmi üzerinden konuşursak Gürses'le kıyaslandığında Houston'ın hayatındaki trajediler bambaşka; onun derdi sanki varlık içinde psikolojik yokluk, mutsuzluk ve yalnızlık... Ve bu haliyle son derece ışıltılı hayat, sizi yüreğinizin bir yerinden yakalıyor ve kimi anları itibariyle sarsıyor, gözyaşlarınızı teslim alıyor. Bazı yanlarıyla, kurgusal bir öykü anlatan 'A Star Is Born'un gerçek hayattaki karşılığı türünden çağrışımlarda da bulunan 'Whitney'i kaçırmayın derim.´




CAMERON POST´A TERS TERAPİ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu yürekli hikâye, bu takım ve bu yönetimle görülmeye değer bir yapım olmuş. Tüm kadronun içinde en çok genç Amerikalı yıldız Chloe Grace Moretz güneş gibi parlıyor. Özellikle 2010'lu yıllarda art arda Let Me In- Kanıma Gir, Hugo, Dark Shadows- Karanlık Gölgeler, İf I Stay- Eğer Yaşarsam, The Equalizer- Adalet, Dark Places- Karanlık Yerler, bu hafta izlediğimiz Suspiria gibi nedense hepsi 'karanlık' filmlerle sivrilen bu 'ay yüzlü' oyuncu, bu filmde de çok iyi. Ayrıca Mark'da Owen Campbell ve doktor Lydia'da deneyimli Jennifer Ehle'i de çok beğendim. Ve elbette akla eşcinselliği tam bir koyu Hristiyan gözüyle bir büyük günah olarak gören o dönem Amerika'sıyla (giderek dünyasıyla) bugünü kıyaslamak geliyor. Elbette çok şey değişti. Hatta ABD'de kimi eyaletlerde ve ayrıca birçok ülkede eşcinsel nikah bile kabul görüyor. Ama bunun yeterince yaygın bir tavır olduğu ve bu sorunun tümüyle çözüldüğü söylenebilir mi? Sırf bu yüzden işlerini kaybeden, hayatları kayan, hatta dövülüp öldürülen onca insanın öyküleri hala medyaya yansırken?´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... 1990´ların ilk yarısında geçen "Cameron Post'a Ters Terapi", "dini terapi" uygulamasını doğru noktalardan eleştiren bir film. Ne var ki, benzer bir konuyu anlatan ve yine bu yıl seyirciyle buluşan "Boy Erased"in gölgesinde kaldığı kesin. "Boy Erased"i henüz seyretmedim ama "Cameron Post´a Ters Terapi", meseleyi daha çok gençlerin bakış açısından ele alıyor. Aileler filmde pek yok ama gençleri en çok etkileyen de zaten evlerinden, okullarından alınıp oraya gönderilmiş olmaları... Film, ergenlik çağında aileden dışlanma duygusunun altını çiziyor ve bunun gençlerde yaratacağı suçluluk duygusunun ağırlığını tahayyül etmemizi istiyor. "Appropriate Behaviour" (2014) ile tanınan Desiree Akhavan´ın anlatımı sade ve işlevsel... Başroldeki Chloe Grace Moretz ve "American Honey"den tanıdığımız Sasha Lane de anlatıma uygun abartısız performanslarıyla gayet iyiler. Belki hikâyenin çok iyi kurulduğu söylenemez. Sinemasal cazibe açısından da mütevazi bir film ama son birkaç haftanın en sevdiğim filmlerinden biri olduğunu söyleyebilirim.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Emily M. Danforth'un aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan filmi Desiree Akhavan yönetmiş. Chloe Grace Moretz'in çoğu kez gözleri, mimikleri ve vücut diliyle Cameron'ın hal ve gidişatını perdeye taşıdığı filmin öne çıkan diğer iki karakterinden Jane'i 'American Honey'den de hatırladığımız Sasha Lane, Kızılderili kökenli Adam Red Eagle'ı Forrest Goodluck canlandırmış. Kamp ortamının giderek ünlü klasik 'Guguk Kuşu'nu andıran bir çizgiye geldiği filmin bence en önemli vurgusu, 'duygusal istismar'a dikkat çekmesi. En güzel sahnesinde ise kamptaki bir grup öğrenci patates soyarken '4 Non Blondes'ın enfes şarkısı 'What's Up?'ı söylüyor. 90'larda geçen ve sanki daha derinlere gitme fırsatı varken böylesi bir tercihte bulunmayan film, yine de dertlerine seyircisine aktarmakta gayet başarılı.´




CLIMAX

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film herşeyiyle yönetmenin şaşırtma, giderek şoke etme iradesini kanıtlıyor. Jeneriklerden başlayarak: çünkü bize önce upuzun 'sahte' jenerikler gösteriliyor: filmle ilişkisi olmayan...Asıl jenerik filmin ortasında yer alıyor. Sonda ise hiçbir şey yok!.. Sonra yönetmenin görkemli biçimselliği. En başta tüm dansçılar tek başlarına veya ikişer ikişer kameraya konuşuyor ve soruları yanıtlayarak kimliklerini, amaçlarını açıklıyor... Bu tuhaf ve iddialı film, sanırım anladınız, her Türk vatandaşı için değil. Ama en azından ruhen genç, yeniliklere açık ve deneylere hoşgörüyle bakan sinemaseverler sevebilir.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... "Climax" de köhne bir kulübeye Nuh'un Gemisi misali doldurulmuş her türden, renkten, cinsel yönelimden bir grup gencin kontrolden çıkan performanslarının, yine bir performansa dönüştürülerek görselleştirilmesinden ibaret neticede. Açılıştaki görkemli dans sahnesiyle seyirciyi içine alan, karakterleriyle yakınlaştırıp merak duygusunu uyandıran, 'içkiye katılan ilaç'la gecenin karabasana dönüşümünü ustaca gerçekleştiren, uzun plan sekansların, hareketli oyuncuların, rahatsız edici müziğin ortasına bırakılmış seyircinin de tıpkı karakterler gibi o kapana kısılıp kaldığı bir deneyim bu. Ama işte tıpkı finaldeki gibi, kapılar açılıp da kulübenin içine kardan yansıyan parlak ışık girdiğinde kendilerine gelirken bir önceki gecenin deneyiminin hiçbir anını hatırlamayacak karakterler gibi, biz de nabzımız normale döndüğünde başka bir gösterinin peşinden koşarken "Climax"i o kulübede unutup gideceğiz muhtemelen.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Gaspar Noé'nin sinemasına vâkıf olanlar için 'Climax', sınırları daha az zorlayan bir film olmuş. Lakin belli bir yaş üstü seyirci için (bunu daha çok kendimden yola çıkarak söylüyorum) fazla gürültülü (özellikle müzikler itibariyle), fazla kafa yorucu (özellikle diyaloglar itibariyle). Öte yandan Arjantin kökenli yönetmenin gösterişli ve provokatif sinemasına pek yakınlık duyduğumu da söyleyemem. İlk uzun metrajı 'Herkese Karşı Tek Başına'yı ayrı bir yere koyarım ama diğer yapıtları modern zamanların pek de sevmediğim şoke etmek, abartmak, zorlayarak sarsmak türünden reflekslerine sahiptir. Ki bence filmlerinin en önemli problemi ise eleştirir ya da altını çizer gibi yaptığı şeylerin parçasına dönüşmektir. Aynı problemin 'Climax'te de geçerli olduğu kanısındayım. Öte yandan 90'larda yaşanmış bir olaydan sinemaya uyarlanan bu öyküyü, 'bir kuşak eleştirisi' mi yoksa 'bütün bir insanlığın tasviri' (aslında bir noktadan sonra 'zombilere' dönüşüyorlar adeta) olarak mı okumak lazım bilemiyorum ama nasıl okursanız okuyun bence sonuç değiştirmiyor...´




BOHEMIAN RHAPSODY

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Eşcinsel bir rockçının hayatını izlerken bu kadar çok aile sözcüğünü bir daha duymayız diye umuyorum. Bu arada aileden nefret edenlerden kesinlikle değilim. İşlevsiz aile nedir gayet iyi biliyorum ama çocuk yetiştirmenin başka bir yolunu da bilmiyorum. Neyse film, eşcinsel bir Asyalı rockçıya bunu öneriyor işte, aile olarak kimi biliyorsa onlara sadık kalmasını. Tabii bu işten kârlı çıkan Mercury değil ailenin diğer üyeleri olacak, o da grubun ön koşulu. Asıl cazibe merkezi ve asıl besteci Freddie Mercury olsa da, grubun bir arada kalmasının ön koşulu olarak herkesin parayı eşit paylaşması gerekiyor. Bu eşitlikçi görünse de öyle değil. Asıl üreten Mercury çünkü. Filmin çok ciddi günahları da var. Beethoven'in hayatını anlatırken 9. Senfoniyi, 5.'nin önüne koyamazsınız herhalde. Ama Queen'in durumunda film bunu hep yapıyor. 'Fat Bottom Girls' şarkısını, 4-5 yıl geriye, Bohemina Rhapsoy öncesine kaydırabiliyor. Live Aid konseri öncesi grubu 5 yıl ayrı bırakıyor ki, bir araya gelmenin etkisi güçlü olsun. Ama öyle bir ayrılık grubun tarihinde yok. Ve daha birçok şey. Merak eden imdb'de goof'lar bölümüne baksın. May ve Taylor'ın yapımcılığında bu yanlışlar nasıl yapılıyor? Yanlış olmadıkları, bu saptırmaların daha çok para kazandıracağı düşünüldüğü için. Çok çirkin. Bu bir belgesel değil diye işin içinden sıyrılınacak şeyler değil bunlar...´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... "Bohemian Rhapsody"nin rock müziğinin ruhuna uygun, video klipleri hatırlatan, biçimci bir anlatım dili var. Çekimlerin bitmesine 16 gün kala "devamsızlık ve Rami Malek´e saygısız davranış gerekçesiyle" kovulduğu öne sürülen yönetmen Bryan Singer ve onun yerine gelen Dexter Fletcher, filmin görsel atmosferini, ritmini profesyonelce oluşturmuşlar... Ellerindeki müthiş soundtrack´i, yani Queen´in müziğini kullanarak sinemasal açıdan cazip bir sonuca ulaşmışlar. Özellikle finaldeki Live Aid konserinin çekimleri mükemmel. Tümüyle Singer´in çektiği söylenen bu sahnede grupla seyirci arasında kurulan bağ, Wembley´de hissedilen o enerji çok iyi yansıtılıyor. Bu arada, seyircilerin yakın plan çekimlerinin sahneye olan katkısının altını çizmek isterim...
Filmde beni rahatsız eden sorunlar anlatımdan ziyade senaryoyla, daha doğrusu dayatılan dar bakış açısıyla ilgili... Mercury, bir sahnede Queen´i "dışlanmışların grubu" olarak tanımlıyor ama filmin hiçbir anında bu dışlanmışlığı hissedemiyorsunuz. Ayrıca film, Parsi bir aileden gelen Mercury´nin etnik kökenlerinden utandığını ima ediyor ama bu konunun üzerine pek gitmiyor. Belirsizlik açıkçası rahatsız edici...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Yönetmenlerin Mercury´nin hayatını kronolojik olarak anlatma tercihi de bu zorluğa eklenince Mercury´nin derinlikli bir portresi ortaya çıkmıyor. Ama zaten bu da amaçlanmamış, makul bir Freddie Mercury portresi çizilmek istenmiş. İşin aslı film bunu başarıyor. Bir efsanenin yaldızını kazıyıp onun müzikle, grup üyeleriyle, arkadaşlarıyla, ailesiyle ilişkisi üzerinden zaafları, erdemleriyle insani yönleri anlatılıyor. Perdede özgüvenli, deli dolu ve az biraz kaprisli ama vicdanlı, sevdiklerine değer veren ve her şeye rağmen ailesini, aile gibi gördüğü Queen´i önemseyen bir insan beliriyor. Açıkçası bu portre herkesi tatmin eder mi, bilemiyorum. Ama dediğim gibi makul bir portre. Film Mercury´i ne yüceltiyor, ne de olmadığı gibi gösteriyor. Yeri geliyor müzisyenin kimi tabuları nasıl yıktığı da anlatılıyor, yeri geliyor nasıl kalp kırdığı da. Ama onun sahnede nasıl devleştiği ve konserlerinde binlerce insanı nasıl etkisi altına aldığı ziyadesiyle yansıtılıyor. Rami Malek´in muhteşem performansı, ki Brian May´i canlandıran Gwilym Lee de onun kadar başarılı, dönem atmosferini iyi yansıtması, Wembley dahil Queen konserleri ziyafeti sunmasıyla Bohemian Rhapsody en az Freddie Mercury kadar enerjik ve deli dolu ama tıpkı onun gibi yer yer ağırbaşlı. Daha iyisi çekilene kadar şimdilik onu en iyi anlatan film.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... İlginçtir, 'Bohemian Rhapsody' de İngiliz ve Amerikalı eleştirmenler tarafından yerden yere vuruluyor. Tabii ki beğenilmeme kıstası 'sosyolojik yaklaşım' değil, itiraz gerekçeleri şöyle: Daha cesur bir film bekliyorlarmış, Singer'ın başlayıp Fletcher'ın bitirdiği çalışmayı çok uysal bulmuşlar... 'En Karanlık Saat' ve 'Her Şeyin Teorisi' gibi filmlerin (biri Winston Churchill'in, diğeri de Stephen Hawking'in biyografisiydi) senaristi Anthony McCarten'in kaleme aldığı metni de beğenmişler, "Bu klasik bir hayat hikâyesi değil ki, film Mercury'nin cinsel kimliği üzerinden daha doğru noktalarda gezinmeliydi" mealinde itirazlar var. Benim ise bu türden beklentilerim olmadığı için belki, filmi çok beğendim. Perdede Freddie Mercury'nin hem Parsi kökenli bir Zerdüşt hem de bir eşcinsel olarak iki kere 'Öteki'liğine karşı müzik sayesinde hayata tutunuşunu, her daim yalnızlığını, grup üyelerinin aileleriyle birlikte mutlu tablolar çizdiği ortamda onun hüzünle dolu bilinçaltını yansıtmasını, Mary Austin'in ona erkek arkadaşını tanıttığındaki duygusal yıkımını, Queen'in çok sevdiğim (sevdiğimiz) o muhteşem şarkılarının yaratılma süreçlerine seyirci vasfıyla dahil olmamızı, tanıklık etmemizi, 1985'te 21 yaşındayken televizyondan izlediğim Wembley'deki 'Live Aid' konserini bu kez, 54 yaşında, adeta sahnenin içinden ve arkasından bir kez daha izleme fırsatının sunulmasını izledim; daha ne isteyeyim ki?´




MÜSLÜM BABA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Filmin büyük bir bütçeyle, özen ve maharetle çekildiği açıkça görülüyor. İlk bölümde genç Müslüm'ü oynayan Şahin Kendirci'nin büyük başarısının da katkısıyla, dönemin taşra Türkiye'si beliriyor: Adana halkevinde ona sazı ve Bektaşiliği öğreten Limon Ali'nin temsil ettiği halk kültürü, halkevlerinin önemi... Sonra şöhret geliyor ve özellikle Karadeniz turunda ustaca saptanmış kadın-erkek köylü ve emekçi yüzleri, bizi sanki gerçekten halka götürüyor. Sahneye Muhterem Nur'un girmesiyle işler değişiyor. Ve inanılmaz bir aşk ve bağlılık öyküsü izliyoruz. İnişli-çıkışlı, kavgalı-dövüşlü, ayrılıp yeniden birleşmeli. Tam bir Türkiye efsanesi, ikisinin de halka mâl olmuşluğuyla hepimiz için ulusal bir masal. 27 yıl, Müslüm'ün ölümüne dek süren... Çifte yönetmenlerimiz iyi bir iş başarmış. Farklı kentlerin dekorları iyi seçilmiş, mekanlar iyi değerlendirilmiş. Konser sahneleri harika. Gerçi Ayla'daki Marilyn konserini çekebilmiş bir ekip için şaşırtıcı değil, ama yine de o Açıkhava Tiyatrosu ve özellikle Gülhane konserleri tam bir sinemasal başarı.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Yönetmenler Can Ulkay ve Ketche Hakan Kırvavaçt trajik epik bir hikayeyi melodram anlatıya sırtını dayayarak anlatmayı tercih etmiş. Müzik kullanımı konusunda yer yer filmin çapaklı hale gelmesi de bu yüzden. Anlaşılan seyirci Müslüm Gürses´in yaşadıklarıyla güçlü bir duygusal bağ kursun istenmiş. Bu bağ kuruluyor kendinizi Gürses´in hayatına ağlarken buluyorsunuz ama bu çapaklar da göze çarpıyor. Buna rağmen iyi bir senaryo, yerinde bir yönetmenlik, sanat yönetmeni ve görüntü yönetimi konusundaki titizlik ve uyum, dört dörtlük oyunculuklar Müslüm Baba yılın öne çıkan yerli yapımlarından biri haline getiriyor.
Elbet böylesi filmlerde hikayesi anlatılan kişiyle canlandıran kişi arasındaki benzerlik önemsenir. Bu konuda Timuçin Esen tam bir Müslüm Gürses kılığına bürünüyor. Ama asıl ezberi oyunculuğu ile bozuyor ve oyunculuk oktavının nasıl geniş olduğunu tekrar gösteriyor. Esen´in bu performansı ile Gürses´in gençliğini canlandıran Şahin Kendirci´nin performansı bir araya gelince bütünlüklü bir Müslüm Gürses portresi ortaya çıkıyor. Ki bu zor bir iştir...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Bir türlü yerine oturamayan ise 'Müslüm' fenomeninin diğer özellikleri. Karakterin barındırdığı malzemenin ana akım seyirciyi çekmek için oldukça bereketli olduğunu bilen filmin yaratıcılarının yalnızca bu özelliklere yüklenmeleri 'ticari' olarak anlaşılır bir durum. Ancak Müslüm Gürses'i "Baba" statüsüne yükselten sosyolojik arka planı filmde göremiyoruz. Gürses'in kendisini var eden kitle ile Gülhane konseri sahnesine kadar herhangi bir temasını görme fırsatımız da olmuyor. Gayet steril, ana akım sinema estetiğini uygun bir biçimde aydınlık, ferah feza mekanlarda geçen bir hikaye bu. Müslüm Gürses gibi bir 'yeraltı' figürünü bu kadar parlak renkler, tiril tiril dönem kostümleri içinde anlatmayı tercih etmek ana akım seyirci alışkınlıkları için anlaşılabilir kuşku yok ki. Ancak, bu tercih Müslüm Gürses evrenini ve onunla bağ kuran sevenlerini temsil etmek yerine 'izlenilir' kılmaktan öteye bir işlev taşımıyor maalesef. Bu bakımdan filmin Müslüm yorumunun onu ortaya çıkaran atmosfer ve sosyolojik bir vaka haline getiren kitlelerin değil, 2000'li yıllar sonrası bir anda onu keşfeden 'kent elitleri'nin gözünden olduğunu söylemek mümkün...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Müslüm Gürses (ki gerçek soyadı Akbaş, 'Müslüm Gürses' sahne adı), her şeyiyle bir duygu insanı. Şarkılarına, sesine, sanatına ruhundaki inişler çıkışlar, hayatın onda bıraktığı derin izler damga vuruyor. 'Müslüm Baba' böylesi bir portreyi perdeye taşırken aslında fazlasıyla klişelere başvuruyor ama bence zaten filmin başarısı biraz bu tavrında ama asıl olarak ele aldığı duygularını seyirciye geçirmesinde yatıyor. Belki de şöyle bir tarif daha doğru: 'Müslüm Baba' duygusu olan bir film...
Performanslara gelince: Kuşkusuz Müslüm Gürses'i canlandıran Timuçin Esen'in nasıl bir portre ortaya koyduğu merak konusuydu. Cevap: Başarılı, inandırıcı, etkileyici... Şarkıları kendisinin seslendirmesi ve bu yükün de altından kalkması ayrı bir alkışı hak ediyor. Keza sanatçının gençliğini canlandıran Şahin Kendirci de gayet iyi... Muhterem Nur'da izlediğimiz Zerrin Tekindor da performans olarak başarılı ama Müslüm Gürses'te öne çıkan fiziki benzerlik Muhterem Nur karakterinde niye tercih edilmemiş, orasını pek anlamadım. 'Limoncu Ali'de Erkan Can ise her zamanki klasında. Öte yandan filmin kostüm tasarımı ve sanat yönetimi de gayet iyi. Öykünün uğradığı zaman aralıklarındaki giyim-kuşam, araba modelleri vs. dönem ruhunu yansıtacak biçimde gerçekçi... Nihayetinde 'Müslüm Baba', sinemasal olarak belki üst düzey bir çalışma değil ama hem kendi derdini hem de ele aldığı karakterlerin dertlerini aktarmanın üstesinden geliyor...´




ÇİRKİN KRAL EFSANESİ

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Kimdi Yılmaz Güney? Onun yaşamına tanıklık eden insanlarla yapılan görüşmeler eşliğinde ilerleyen belgeselde ortaya çıkan Yılmaz Güney portesi, efsaneleşen, dokunulmaz olarak görülen Yılmaz Güney´den farklı. Yoksullukla, yoklukla, imkansızlıklarla mücadele eden, bu mücadele sırasında zaman zaman zik zaklar çizebilen, deli dolu bir insan var karşımızda. Kardeş, eş, baba, sinemacı, hapishane arkadaşı olarak nasıl biriydi Güney? Belgeselde Tabak bunların hepsine cevap arıyor ve insan Yılmaz Güney´i arıyor ve kanımca buluyor da... Ve bir anlamda zihinlerde efsanesinin içine hapsolan Yılmaz Güney´i insanileştirerek özgürleştiriyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Yıllar önce Antalya'da (2012), artık yerinde yeller esen 'Ulusal Yarışma'da yönettiği 'Güzelliğin On Par' Etmez'le 'En İyi Film' ve 'En İyi Senaryo' dallarında ipi göğüsleyen Hüseyin Tabak, 'Çirkin Kral Efsanesi' adlı belgeseliyle Yılmaz Güney'in hayat serüveninden kimi önemli pasajları perdeye taşıyor. Film, sanatçının hayatı, sineması, travmaları, dramı, devrimci kişiliği, olaylar karşısındaki tavrı, cesareti, aile çevresi, doğruları ve yanlışlarıyla insani özelliklerine ilişkin gayet etkileyici ve üzerinde uzun süre çalışılmış, emek verilmiş bir belgesel... Dönemin tanıklarına elden geldiğince başvurması da önemli; ki içlerinde artık aramızda olmayan Tuncel Kurtiz, Tarık Akan gibi değerler de var. Ayrıca Costa Gavras, Michael Haneke, Jack Lang, Duygu Sağıroğlu, Nebahat Çehre, Halil Ergün, Abdurrahman Keskiner gibi simaların da Yılmaz Güney'e ilişkin görüşleri belgeselde yer alıyor. Toparlarsak, kaçırmayın derim.´




NAPOLİ´NİN SIRRI

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Özpetek hiç saklamadığı eşcinselliğiyle sanki İtalyan sinemasının çağdaş Pasolini'si. Ama onun gibi tarihin içinden fışkıran, ölümcül ve meydan okuyan bir sinema yerine daha yumuşak ve duygusal bir tarzı seçiyor. Ne de olsa Akdenizli olmanın yanı sıra bir doğulu... Müze bölümüyse Özpetek'in özelliğini aşarak, tüm bir büyük uygarlığın da aslında bağrında taşıdığı eşcinsel estetiği sergiliyor. Gerçekten de, antik Yunan hep ve inatla erkek bedenlerini işleyen yapısıyla o özelliğe sahip değil mi? Müzeyi sabırsızlıkla erkeğini arayarak dolaşan Adriana'nın bakışlarıyla dolaşırken, bunu fark etmemek olanaksız. Gian Filippo Corticelli'nin görüntüleri, Pasquale Catalano'nun müziği filme büyük katkıda bulunuyor. Oyunculara gelince... Özpetek'in 15 yıl önce Karşı Pencere'de çalıştığı Giovanna Mezzogiorno, önceleri hanım-hanımcık duran fiziğiyle yadırganırken, giderek açılıyor ve dört başı mamur bir kompozisyon çiziyor. Gizemli teyzede Anna Bonaiuto, Pasquale'de Peppe Barra da ön plana çıkıyorlar. Ve bu Napoli soslu büyük aile dramı ve giderek çözülen gizem yumağı, ağızlarda buruk, ama leziz bir tat bırakarak sonuçlanıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Kaybolan değerlerin izini süren, eski büyük aile buluşmalarının sıcaklığını hatırlatan, arada da hayattaki seçimlere ilişkin sırlar üzerinden öyküler anlatan Ferzan Özpetek, son çalışması 'Napoli'nin Sırrı'nda ('Napoli velata') bu kez de seyircisini 'polisiye' tatlar taşıyan bir sırrın peşine takıyor.... Daha önce de Özpetek'le 2003 tarihli 'Karşı Pencere'de ('La Finestra di fronte') çalışan Giovanna Mezzogiorno'nun sürüklediği film, düşle gerçeğin karıştığı, bir yandan da Hitchcock'vari bir polisiye gerilim tadının hikâyeye sirayet ettiği bir yapıya sahip. Son toplamda yeterince doyurucu olmasa da yönetmenin bir önceki çalışması 'İstanbul Kırmızısı'ndan çok daha iyi bir film 'Napoli'nin Sırrı'. Bu arada girişteki 'seks sahnesi'nin 'Paris'te Son Tango'yu, finalin de 'Blow-Up'ı çağrıştırdığını düşünen eleştirmenlerin olduğunu belirtelim...´




BİR YILDIZ DOĞUYOR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... İlk yönetmenliği olmasına karşın (hemen bir ikincisi geliyor!) Bradford Cooper sürekli olarak akışkan, hareketli ve estetik bir anlatım tutturmayı başarmıştı. Matthew Libatique'in görüntü çalışması enfesti. Ve şarkılar, ister Cooper'in, isterse ve de özellikle Lady Gaga'nın olsun, gerçek bir müzik şöleniydi. Ki benzer şeyler oyuncular için de söylenebilirdi. Cooper kendini bu role, bu filme adamıştı ve belki en iyi oyununu veriyordu. Lady Gaga ise gerçek bir sürprizdi. Aslında güzel olmayan, hatta kimilerine açıkça çirkin gelebilecek bu tuhaf kadın, film boyunca öylesine karizmatik ve de patetik olabiliyor, öylesine çelişkili, ama zengin ve çok-boyutlu bir kişilik kurabiliyordu ki... Hatta önceki filmlerin yıldızlarından Judy Garland'ı (belki daha çok kızı Liza Minnelli'yi) ve de Barbra Streisand'i de andırıyordu. Onlar da klasik anlamda güzel kadınlar değildiler ki... Film sonuç olarak belki bir başyapıt değil. Ama bu neredeyse seriye dönüşmüş filmlerin içinde gururla yer alabilecek bir deneme. Özellikle müzikseverler ve de operavari büyük melodram sevdalıları için...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Ünlü bir country şarkıcısı ile onun barda keşfettiği ve sonrasında yıldızlaştırdığı bir müzisyenin aşk öyküsü olan filmin iyi bir yeniden çevrim olduğu söylenebilir. Cooper yine etkili bir oyunculuk performansı sergilediği gibi yönetmenlik konusunda da iyi bir kumaşı olduğunu gösteriyor. Lady Gaga özellikle filmin ilk yarısında gayet iyi... Bir aşk filmi olarak düşünüldüğünde etkili denilebilir. Ama böylesi filmlerin kaderi öncekileriyle kıyaslanmasıdır. Açıkçası 1976 yapımı filmde Barbra Streisand ve Kris Kristofferson´ın uyumu, performansları bu peri masalının zirvesiydi. Cooper ve Gaga iyi olsalar da o zirveyi aşamıyor. Peri masalı sevenler için iyi bir tercih olabilecek filmin kazananı ise Bradley Cooper. Nihayetinde yönetmenliğe iyi bir başlangıç yapmış oluyor...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Cooper'ın 'Bir Yıldız Doğuyor'u iyi başlıyor, özellikle bir barda 'La Vie en rose'u söylerken farkına vardığı Ally'yle tanışıp yakınlaştığı, âşık olduğu ve nihayetinde sahneye çıkarıp düet yaptığı bölümler gayet iyi. Ama film, ikili arasında problemler başlayıp çöküşe doğru ilerlerken büyüsünü kaybediyor sanki. Oyunculuklara göz atarsak: Bence Bradley Cooper, Jackson Maine'de çok iyi ve muhtemelen 'En İyi Erkek Oyuncu'da Oscar'a aday olacak. Lady Gaga (bu arada fizik olarak Liza Minelli'yi hatırlatıyor) da iyi ama zaten profesyonelce yaptığı işi (şarkıcılık) filme taşımış gibi. Frank Sinatra takıntılı babada Andrew Dice Clay, işbilir menajer Riz'de Ravi Gavron da başarılı ama benim gözdem tabii ki üvey ağabey Bobby'de izlediğimiz, her devrin klas aktörü Sam Elliott'tı. Son olarak şu durumun altını çizmek gerekiyor sanırım: Bizim kuşak bu öyküyü Kris Kristofferson-Barbra Streisand ikilisinden (yönetmeni Frank Pierson'dı, yapım yılı da 1977) izledi ve çok sevdi; yani ilk göz ağrısı meselesi. Dolayısıyla hatıralarımıza sadık kalıyor ve Bradley Cooper'ın filmini (en azından 'yabancı eleştirmenler' kadar) bağrımıza pek basamıyoruz...´




Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
128
0
164
0
125
0