Paylaş   
04.06.2011

12 EKİM- 17 EKİM 2018 HAFTASI

/

EL ROYALE´DA ZOR ZAMANLAR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bir eleştirmen film için "Tarantino'yla Hitchcock arasında" demiş. Doğru yanları olan bir yaklaşım. Ama hikayenin bir Hitchcock filmi için çok dağınık olduğu söylenebilir. Usta daha çok 'konsantrasyon' severdi. Tarantino içinse yeterince geveze değil!... Oyuncular harika. Jeff Bridges ve Jon Hamm zaten birer usta. AmaCynthia Erivo'ya nasıl hayran olmazsınız? Şarkıcılığıyla atbaşı giden giden oyunuyla? Hele gözde şarkılarımdan Unchained Melody'yi söylerken gözümden yaşlar geldi. Yepyeni Lewis Pullman, otel çalışanında öylesine iyiydi ki.. Ayni şey, bu filmdeki tarikat lideriyle yakışıklılığıını unutturacak kadar sağlam bir oyun veren Chris Hemsworth için de söylenebilir. Ayrıca 60'lardan gelen şarkılar da çok iyi kullanılmış. Hem bir dönem, hem bir gizem filmi olan, entrikası kadar müziğiyle de seçkinleşen bu ayrıksı filmi kaçırmayın.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Drew Goddard, tıpkı "Dehşet Kapanı"nda olduğu gibi bu filmde de iki taraflı ayna esprisini kullanıyor. Bu buluş, tıpkı aynanın gerçek işlevi gibi filme de genişlik kazandırıyor ve mekânı çok boyutlu hale getiriyor. Aynanın bir yanına, banka soygunu, adam kaçırma, cinayet, Vietnam Sendromu, güç ve suçluluk duygusu yansırken diğer tarafında birbirinin içine geçmiş ve artık kontrolden çıkmış 'derin' devlet oyunları görülüyor. Özel hayatın ihlali, şantaj için kurulan tuzaklar ve bir tür panoptikon olarak tasarlanmış otel ile her şeyiyle gözetim altına alınmış Amerikan toplumu ironisi. Hikayesiyle James Mangold'ın 2002 tarihli "Identity" (Kimlik) filmini, estetiği ve kurgusuyla Tarantino'nun ilk dönemini hatırlatan yapım, geçtiği zamanın estetiğine ve filmlerine saygı duruşunda bulunmayı da ihmal etmiyor. Birbirinden yetenekli oyuncularıyla bu alanda sıkıntı çekmeyen filmin tek 'eksik' tarafı biraz 'fazla' olması. Drew Goddard, seyircinin ilgisini diri tutmayı başarsa da kimi yerlerin uzaması filmin gücünü azaltan faktörlerin başında. Bu fazlalıkları görmezden gelirsek, "El Royale'de Zor Zamanlar" yılın sürpriz ve en iyi filmlerinden birisi olarak dikkat çekiyor.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Drew Goddard, filminde 60´ların sonu ve 70´lerin başında ABD´nin toplumsal ruh haline sırtını dayıyor. ABD eski başkanı Nixon´ın ve FBI eski başkanı J. Edgar Hoover´ın kaset şantajlarıyla devlet yönetme tercihiyle inceden bağlantı kuruyor. Bu dinleme, kaset, şantajın yarattığı ruh halinin insanları nasıl şizofren hale getirdiği, bu işlere bulaşanların yaşadığı ahlaki çıkmazı, bunun yarattığı şiddeti bir otelde geçen hikayede harmanlıyor. Mesela otelin ikiye bölünmüşlüğü bile toplumsal şizofreninin bir göstergesi. Şiddeti estetize etme çabaları, karakterlerin gevezeliği ilk elden Tarantino´nun sinemasıyla akrabalık kurulmasına neden olsa da Goddard´ın kamerası daha sakin. Hikaye anlatma biçimi Tarantino gibi sert ve laubali değil. Büyük laflar etmeden derdini anlatma peşinde.
Lakin Goddard´ın kendi yazdığı senaryoya kıyamamış gibi bir durum var ortada. Ya da belki de her biri önemli oyuncuların performanslarına alan açmak istedi. 141 dakikalık film hikayeye göre uzun kalıyor. Ama buna rağmen Drew Goddard iyi bir sinemacı kumaşı olduğunu gösteriyor. Hem bir oyunculuk şovu sunan hem de iyi bir sinemacıyı müjdeleyen bir yapım karşımızda. Ne diyelim Goddard´ı takibe devam...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'El Royale'de Zor Zamanlar'da Drew Goddard, 'film-noir' tadında bir dünya kurarken seyircisini kat kat açılan bir anlatımın peşine takıyor. Öykü, motelin farklı odalarından ilerlerken bu, bir anlamda her bir karakterin epizodik manada serüvenlerinin ifadesine dönüşüyor. Önde 'pulp' romanların havası eserken arkaplanda dönemin Amerika'sının alegorik bir tarifi var. Yani 'Başkanlık' koltuğunda Richard Nixon'ın oturduğu, Vietnam bataklığında sürüklenen bir ülke: Motel ise sistemin bir aynası adeta... Geçmiş konukları arasında iş insanları, politikacılar, kalburüstü simalar var ve bu artık demodeleşmiş mekân, uzun süre onların 'gizli kapaklı' kaçamaklarına şahitlik etmiş. Ucu FBI'ın, J. Edgar Hoover usulü 'gözetleme ve dinleme' tekniklerine uzanan göndermeler de cabası... Filmde bu dönemin panoramasından kimi unsurlar filizlenirken öyküye sonradan eklemlenen Billy Lee karakteri de Charles Manson'vari bir tipleme sunuyor. Müzikleri ve kostüm tasarımıyla da dönem ruhu başarıyla yansıtılıyor...´




KINGS

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film bir yanıyla da kullanılan belgesel/haber film görüntülerinin çokluğuyla dikkat çekiyor. O dönemden kalma bu genelde flu görüntülerde gündüz/gece çekimleri bize yer yer yanan, yıkılan bir Los Angeles'i, yürüyüş ve kavgaları değişik açılardan gösteriyor. Ama bunların teknik yetersizliği gözlerimizi zorlamıyor değil. Filmin aldığı eleştirilere gelince... Özellikle Amerikan kökenli olanların negatif olması dikkat çekiyor. Öyle ki ünlü eleştirmen Roger Ebert'in adını taşıyan sitenin yazarı filmi adeta filmin canına okumuş. Neden acaba? Böylesine tipik bir Amerikan hikayesinin gencecik bir kadın yönetmen, üstelik Fransa'da yaşayan bir Türk kadını tarafından yazılıp yönetilmesine mi karşılar? Buna karşılık Avrupa, özellikle de Fransız kökenli eleştiriler gayet olumlu. Halle Berry ve Daniel Craig çaplarına uygun, kendilerinden beklenen düzeyde iyi oyunlar veriyorlar. Tüm o siyahi genç veya çocuk oyuncular da iyi. Nick Cave ve daha önce Mustang'da da çalışan Warren Ellis'in müziğiyse filme çok şey katıyor.´




MİRASÇILAR

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Chela'da Ana Brun'un, Chiquita'da Margarita Irun'un (ikisi de tiyatro kökenli) zarif ve ayrıntılı performansları, Angy'de Ana Ivanova'nın dinamizmi, yaşlı Pituca'da Maria Martins'in etkileyici kompozisyonu derken film aynı zamanda özel bir oyunculuk gösterisine dönüşüyor. Bir zamanlar (özellikle 60'lar sonu ve 70'lerde) sınıfsal dekadans (çöküş), çok sağlam öyküler eşliğinde sinema perdesinde hayat bulurdu. 'Mirasçılar' bu geleneğin günümüzdeki uzantısı gibi duruyor. Bu yılki Berlin'de 'Gümüş Ayı' ve 'En İyi Kadın Oyuncu' (Ana Brun) ödüllerine uzanan ve bir noktadan sonra 'Driving Miss Daisy' türü hava da sunan bu güzelim yapıtı kesinlikle kaçırmayın derim... Kimi Batılı eleştirmenlerin 'Mirasçılar'da, Sebastian Lelio'nun 'Gloria'sından ve Lucrecia Martel'in erken dönem filmlerinden tatlar bulduklarını da belirtelim...´




VENOM: ZEHİRLİ ÖFKE

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... "Venom", seyri kolay bir film ama hikaye ve kast açısından ciddi sıkıntılar yaşıyor. Drake'nin bu kadar karikatür bir kötü olmasının, hayatını biline adamış, her şeyi adım adım gerçekleştiren bir adamın durup dururken her şeyi bir anda istemeye başlamasının iler tutar tarafı yok kuşku yok ki. Marvel evreninde, Örümcek Adam ile Venom arasında bir tür 'düşman kardeşler' durumu söz konusu. Kimi zaman birbirleriyle, kimi zaman ise birlikte ortak düşmana karşı savaşıyorlar. Yazının girişinde bahsettiğimiz filmde Venom, insanların içindeki kötü tarafı ortaya çıkaran ya da büyüten 'kötü' karakter olarak çizilmişti. Burada ise, ilk başlarda kötü gibi görünse de Brock ile karşılıklı birbirlerine bağlandıktan sonra daha makul bir karakter haline geliyor. Hatta komik olduğunu bile söyleyebiliriz. Ama açıkçası çok iyi bir oyuncu olmasına rağmen Tom Hardy'nin Brock karakterinde komik olmayı başarmaktan uzak olduğunun altını çizmek lazım. Dolayısıyla zaman zaman "Yenilmezler"de ama esas olarak "Deadpool"da karşımıza çıkan 'eğlenceli' süper kahramanı burada bulmak burada biraz zor. Bunda Venom karakterinin özellikleri de belirleyici hiç kuşku yok ki. Öte yandan, hikayenin klişe tarafları. Çok tanıdık ve artık bugün Hollywood için bile eskimiş duran karikatür 'kötü adam'ın da filmi aşağılara çektiğini belirtmeden geçmeyelim...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Ruben Fleischer'ın filmi, birkaç hafta önce izlediğimiz 'Upgrade'i fazlasıyla andırıyor. Söz konusu yapımda vücuduna takılan bir çiple hayatı 'yapay zekâ' tarafından yönetilen bir adamın hikâyesini izliyorduk. Bu kez 'düşmüş' ve hayata tutunacak dal arayan eski bir muhabirin, bir uzaylıyla birleşimine ve ikilinin 'kötüler'e karşı verdiği mücadeleye tanıklık ediyoruz. Dışarıdaki eleştirmenlerin yerden yere vurduğu ve çoğunun '1 yıldız' verdiği 'Venom: Zehirli Öfke'yi doğrusu ben beklediğimden çok daha iyi buldum. Düşmüşlük ve sahip olduğu değerleri kaybedip yeniden kazanmak için çabalama açısından girişte andığımız 'Örümcek Adam 3' ('Spider-Man 3') fazlasıyla hatırlatmasının yanı sıra esprili dil, kahramanın ve uzaylının sarkastik diyalogları, filmi sevimli kılıyor. Elon Musk'vari girişimci Carlton Drake de fena çizilmemiş bir karakter. Tom Hardy'nin Eddie Brock'ta sırıtmadığı, Michelle Williams'ın ana karakterin sevgilisi Anne Weying'de karşımıza geldiği yapımda, yeteneğine ilk kez 'Nightcrawler'da vâkıf olduğumuz Riz Ahmed de kayda değer bir 'kötü adam' profili çiziyor...´




ESKİ EVDEKİ BÜYÜLÜ SAAT

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Filmin artıları var; eksileri ve eksiklikleri var. O görkemli 'Victorian' (Victoria dönemi, tarzı) ve 'çıfit çarşısı' gibi evin içiyle/dışıyla yaratılması harika.Oyunculuklara gelince....Aslında Jack Black o statik ve sanki göbeğinin altında ezilen oyunculuğuyla tartışmalı. Şugünlerde Dijitürk sanırım yeni göstermeye başladıkları Kidding dizisinin hatırına, Jim Carrey'in kimi eski filmlerini oynatıyor. Orada bakıyorum: adam tam bir lastik surat!... Bırakınız perdenin o büyük komedi dehalarını; ama Carrey'le kıyaslayınca bile Black sanki devasa bir buzdağı gibi durmuyor mu? Cate Blanchett ise hiç kötü olabilir mi? Yine de sanki bir maske takmış gibi duruyor. Gerçi o maske de hesaplanmış-kitaplanmış ve karaktere uyan bir öge. Ama ondan hep en mükemmelini beklemeye öylesine şartlanmışız ki... Sonuç olarak, türüne yeni bir şeyler getirmese de ilginç bir film. Ama bir sorunu var: asıl hedef kitlesi çocuklar, ancak onlar için de fazla ürkünç!..Yine de bu yargımda ısrarcı olmayayım. Çünkü zamane çocuklarını korkutan/ korkutmayan şeyler öylesine değişti ki!..´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Oyuncu kadrosu yerli yerinde olan Otel ve Otel 2 filmlerinin yönetmeni Eli Roth´un yönettiği film anlatısındaki denge problemi nedeniyle vasat bir yapım olarak kalıyor. Film, büyükler için biraz hafif, daha doğrusu indirgemeci anlayışı nedeniyle ele aldığı meseleye yüzeysel bakabiliyor. Her ne kadar çocuklar dünyayı kurtaracak savını ortaya koyarak alkışı hak etse de filmin küçükler için ise fazla ciddi bir hali var. Senaryo düzeyindeki bu dengesizlik filmin yapısını ve doğal olarak da kaderini etkiliyor. Ve kendi kulvarında vasat bir film kalıyor Eski Evdeki Büyülü Saat. Yoksa ne oyuncu kadrosunun performansında ne de yönetmenliğinde öyle büyük problemleri yok filmin. Ama değil Harry Potter, Narnia Günlükleri´nin bile yanına yaklaşamıyor.´




JOHNNY ENGLISH: TEKRAR İŞBAŞINDA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Yepyeni bir yönetmen ve o filmlerden gelen bir yazar ikilisinin elinde, film kaçınılmaz olarak içerdiği "James Bond parodisi" yanıyla birlikte uluslararası dengenin yeni gelişmelerini de hesaba katıyor. Her şeyiyle "İngiliz kalması" aslında asıl erdemi: o tipik mizahı; siyasete en keskin bir alaycılıkla bakışı; Chaplin'vari sahneleri: O da 'aslen' İngiliz değil miydi? Özellikle (adı verilmeyen) başbakan da Emma Thompson bizlere Margaret Thatcher'le Theresa May arasında (veya ikisinden de esinlenen) öyle bir kompozisyon sunuyor ki...Onu ne denli özlediğimizi hissediyoruz. Ve Atkinson yine beceriksizliği bir sanat, sakarlığı bir erdem haline getiriyor. İster kalabalık bir Londra'da araba kullansın...İster turistik Cote d'Azur'de lüks bir lokantayı alevlere boğsun....Ya da hiç bilmediği Fransızcayla masalara servis yapsın. Hiç fark etmiyor...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Johnny English Tekrar İş Başında' bence çok hoş bir komedi olmuş. Ana karakterin sakarlığının yanı sıra demode yöntemlerle hareket etmesi, dijital çağın züppelerinden biri olan Jason Volta'ya karşı verdiği mücadele, Emma Thompson'ın canlandırdığı başbakan üzerinden Theresa May'i alabildiğine ti'ye alma, yaşlı ajanların buluştuğu girişteki bölüm, zırhlar içinde şövalyelik ruhuna gönderme vs... Evet, belki naftalin kokan bir komedi bu ama demodeliğin güzelliği üzerine çok şey söylüyor... Son olarak The Guardian gazetesi sinema eleştirmeni Peter Bradshaw, filme ilişkin yazısında "İngiliz film endüstrisi, Rowan Atkinson'a yeteneğinin hakkını veren bir rol bulamaz mı?" türünden bir soru sormuş. Genel durumu bilemem ama bu film üzerinden konuşursak bence haksızlık etmiş.´




KAYIP ARANIYOR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Her şeyin internet teknolojisinin kendine özgü yöntemleriyle kaydedilmiş olarak durduğu farklı bir film; hayli şaşırtıcı bir deneyim bu... Bu tuhaf hikâyeyi izlerken aile bağlarının kaçınılmazlığını, dostluğun ve arkadaşlığın önemini, sevgiyle nefretin bitmeyen ilişkisini, ana-baba olmanın ne yaman bir iş olduğunu da bir kez daha anlıyoruz. Ve oyuncular. Kendi çapında ünlü, ama bizim pek tanımadığımız John Cho; yepyeni bir yetenek olan Michelle La. Ama belki en çok Debra Messing. Dijitürk'teki Will and Grace'de Grace'i oynarken, 'eşcinsel dostu' kadını en frapan ve matrak biçimde canlandıran...Buradaysa çok yönlü bir kadın ajanda harikalar yaratıyor. Ve film, özellikle hayatları büyük-küçük ekranların başında geçen genç bir seyirci kitlesi için görülmeyi hak ediyor.´




DEHŞETİN YÜZÜ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Doğrusu film fena başlamıyor. Ve konusu aşınmış da olsa, yeterince ürperme umudu doğuyor. Ne var ki her şey kısa zamanda yozlaşıyor ve monotonlaşıyor. Ayni korkutma oyunlarına dayalı abartılı çekimler, özellikle The Exorcist- Şeytan'dan beri korku sinemasının ana motiflerinden olan Hrıstiyan diniyle bu yeni buluşmayı alabildiğine sömürmeye başlıyor. Daha önce de yazmıştım: klasik korku filmlerinde, bunun gibi "öteki alemden gelen ölmüş insanlar", hikayenin içinde maddi ve fiziksel bir güce sahip olmazlar; yaşayanları ancak dolaylı olarak ürkütürlerdi. Aniden esen bir rüzgar, uzaktan gelen bir fısıltı, kımıldayan bir eşya.... Şimdi öyle mi ya? Hele bu filmde? Adamı ya da kadını diri diri mezara sokmaktan suda boğmaya, üzerine atlamaktan kafasında tepinmeye her marifetleri var!... Ama bu ne yazık ki onları daha korkunç kılmıyor. Tersine olayı banalleştiriyor, sıradanlaştırıyor. Ve herhangi bir aksiyon filmine çeviriyor. Yazık... Meraklıları için yazık!....´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Öykü ve senaryo zayıf olunca, yönetmen Corin Hardy´nin filmi çok iyi çekmesinin açıkçası pek önemi kalmıyor. Kaldı ki, önceki filmlerde olduğu gibi öyle unutulmaz, korku gerilim sahneleri olduğu söylenemez. Filmin bütün numarası "rahibe görünümlü kötü ruh" olunca, sahneler ve korku gerilim trükleri birbirini tekrar ediyor. "Acaba rahibe mi, yoksa Valak mı?" diye düşündüğümüz, yüzün karanlıkta kaldığı o kadar çok çekim var ki... Bir korku gerilim filminde hep aynı numarayla korkutma çabası bir senaryo zaafıdır. Özetle, "Dehşetin Yüzü", her şeyiyle serinin en zayıf halkası... Sadece korku gerilim meraklılarına önerebilirim.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Dehşetin Yüzü'nde görüntü yönetmenliği başarılı, kadrajlar çekici. Mekânlar gotik korku kültürüne uygun (mum ışığının aydınlattığı koridorlar, karanlık bodrumlar). Ana karakterlerden biri (Peder Burke), 'The Exorcist' geleneğine bağlı; eh, atmosfer de fena sayılmaz ama gerilim sahneleri çok zayıf, çok zorlama, çok sıradan. Bu yanıyla da film bence 'The Conjuring' familyasının en başarısız halkası. Öyküde karşımıza çıkan kimi komik unsurlar (ya da espriler diyelim), mekânın Romanya olması bağlamında Transilvanya'ya ve uzaktan uzağa 'Dracula'ya selam gönderme çabası da durumu kurtaramıyor. Son olarak genç rahibe Irene'de, seride Lorraine Warren'ı canlandıran Vera Farmiga'nın kız kardeşi Taissa Farmiga'yı izlediğimizi hatırlatayım.´




BIRAKMA BENİ

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Begiç önceki filmlerinde olduğu gibi büyük laflar etmiyor. Hele hele mülteci meselesiyle ilgili olumlu olumsuz beylik yargılardan uzak duruyor. Çocukların yaşadıklarına büyük bir saygıyla yaklaşıyor ve onların acısını ajite etmeden bu büyük meseleyi insani bir noktada anlatma konusunda adeta ders veriyor. Geçen yıl Antalya Film Festivali´nde dünya prömiyerini yapan film, aslında bir savaşın kayıp nesillerinin içerden hikayesi... Bunun için Suriyelilerle ilgili bir yargıda bulunmadan önce bu filmi izlemenizi tavsiye ederim. Ki bu çocuklar bir gün karşımıza başka türlü de çıkabilir. Çünkü Begic´in sinemasını belirleyen, yaşadığı Bosna Savaşı olmuştu. Belki bu çocuklardan biri günün birinde sinemacı olur ve yaşadıklarını anlatır.´




GÜVERCİN

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Güvercin, bize, kendi kabuğu içinde yaşasa da, başkalarıyla, özellikle de melankolik bir aşk beslediği kızın sevgilisiyle rekabet eden, kuşlarıyla ilişkisinde başka bir boyuta geçen kusurlu ve orijinal bir karakter sunuyor Yusuf'la.
Yusuf'un favori kuşu Maverdi'yle ilişkisi en azından benim için unutulmaz anlar içeriyor. Maverdi'nin Yusuf'a kırgınlığını ifade edişi, kanadıyla onu tokatlayışı inanılmazdı, çünkü gerçekti.Güvercin, yan karakterleri, daha ayrıntılandırsa, mesela kaportacı karakterini derinleştirse çok daha iyi bir film olacakmış.
Fakat bir ilk film olarak başarılı bir iş çıkarmış Banu Sıvacı. Zaten filmin festivallerde aldığı ödüller bunu gösteriyor: 37. İstanbul Film Festivali'nde 'En İyi İlk Film' ve En İyi Özgün Müzik' ,Sofya'da 'En İyi Yönetmen' , Ankara Film Festivali'nde 'Mahmut Tali Öngören En İyi İlk Film' ve 'En İyi Erkek Oyuncu' ödülleri kazandı şu ana kadar Güvercin.´




İNTİKAM MELEĞİ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Adaletin tüm dünyada kapalı kapılar ardında ya da çok açık biçimde ortalardan yok olduğu/edildiği günümüz dünyasında, anlaşılan bu tür filmler de sürecek. Ve insanlara topluca boşalma fırsatı getirecek. Ama bu film bunu oldukça kaba biçimde yapıyor. Senaryo da, oyuncular da, anlatım da her şeyi kör kör parmağım dercesine gözümüzün içine sokuyor. Kişilikler birer karikatür gibi; her etkili olduğu düşünülen sahne defalarca yineleniyor; ayrıntı, nüans, incelik gibi sözcükler sanki tümüyle unutulmuş!Ve tüm bunlar IMDB sitesinde eleştirmenlere en düşük puanlar verdirmiş. Başta sadece X veren Roger Ebert sitesi olmak üzere...Buna karşılık seyirci notlarının oldukça yüksek olduğunu da belirtmeliyim. Bana gelince... Daha çok eleştirmenlerin yanındayım ve filmi beğenmedim.Buna karşın, en azından son yarım saatinde filmin toparlandığını ve finalin doyurucu olduğunu düşünüyorum. Uzun zamandır özlediğimiz iyi oyuncu Jennifer Garner'la buluşmak da ayrı bir keyif. Biraz yaşlanmış da olsa...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Senaryosunu Chad St. John'ın kaleme aldığı 'İntikam Meleği', yönetmen Morel'in etkileyici aksiyon sahneleri sayesinde eskilerin deyişiyle 'yağ gibi akıp giden' bir heyecan kurdelası (bu da eski bir sinemasal deyimdir!) olmuş. Filmin öncüllerinden farkı, çürümüşlüğün (aslında bildiğimiz türden) geniş resmini çizerken intikam parantezine sadece mafyayı değil ondan beslenen hukuk insanlarını ve rüşvetçi polisleri de dahil etmesi... 'İntikam Meleği' meseleyi günümüz refleksleriyle buluştururken işin içine sosyal medyayı ve cep telefonuyla çekilen 'olay yeri' canlı görüntülerini de dahil etmiş. Ki böylelikle adalet için elini kana bulayan bir ev kadınının, varoşların gözünde 'Melek' türü bir kahramana dönüşmesine de tanıklık ediyoruz...´




KÜÇÜK BİR RİCA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Son günlerde art arda izlediğimiz iki filmden Canavar ne kadar özgün ve sürükleyici ise, benzer temalara sahip Küçük Bir Rica da o denli abartılmış, temelsiz ve amaçsız gözüküyor. Kitabı bilmiyorum, ama tipik bir çok-satan mantığını yansıttığı kesin... Bu da hep hafif ve zekice komediler yönetmiş Paul Feig için aslında iyi bir malzeme.
Ama olmamış. Feig'in işin içine bolca komedi ögesini sanki boca etmesi filmin lehine işlemiyor. Gizem denen o kurulması zor ve hassas atmosfer, öyle yılan gibi dolambaçlı, birçok yöne giden ve gereksiz uzatmalarla dolu bir üslupla elde edilemez.
Bu filmde böyle olmuş. Onca viraj ve onca laf, seyirciyi avucunun içine almak yerine sanki itiyor. Ve filmin zaten aşırı uzun olan 117 dakikalık süresini daha da uzun gösteriyor. Bende son günlerin en düş kırıklığı yaratan filmi. Görmeseniz de olur.´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... "Küçük Bir Rica" Jessica Sharzer´ın Darcey Bell´in romanından yaptığı bir uyarlama... Bir romanda karakterin iç dünyasını, çelişkilerini, iç çatışmalarını, duygusal gelgitlerini ve ruhsal karmaşasını anlatmak bir filme göre daha kolay olabilir... Öte yandan, sinemada bunları hakkıyla anlattığınızda etki artar ama film, Stephanie´nin ruhuna uzak kalıyor. Üstüne üstlük, Stephanie sürekli değişiyor. Duygudan duyguya atlıyor... Filmler karakterleri yargılamadan kararları seyirciye bırakabilir. Hatta ana karakter, bir noktadan sonra seyircinin katlanamadığı bir anti-kahraman dahi olabilir. Tüm bunlara itirazım yok ama özellikle Stephanie konusunda kafası karışık, tam olarak nereye, nasıl gideceğini bilemeyen bir film bu... Bir başka sorun da filmin son 30 dakikasını karakterlerle duygusal bağ kuramadan seyrediyor olmamız. Öyle ki bir noktadan sonra olayların artık bir yere bağlanmasını ister hale geliyorsunuz ama bir türlü bağlanmıyor. Şaşırtmacalı, sürprizli hikâye merakı nedeniyle film adeta "kendi ayağına sıkıyor"... "Küçük Bir Rica"yı sevdiğimi söyleyemem. Açıkçası bu kadrodan çok daha iyisini bekliyordum... Ama yine de oyuncuları ve öyküsüyle haftanın öne çıkan filmlerinden biri olduğu kesin.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Darcey Bell'in aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan 'Küçük Bir Rica' ('A Simple Favor'), hayatına aniden dahil olan gizemli Emily'yle birlikte rutini bozulan Stephanie'nin yaşadığı gelgitler üzerine bir öykü anlatıyor. İş belli noktalardan sonra polisiye bir hal alıyor ve hem filmin ana karakteri hem de seyirciler bir entrikanın içinde dolanıp duruyoruz. Eski oyuncu kimliğiyle de hatırlanan, yönetmen olarak daha çok komedileri ('Nedimeler', 'Ateşli Aynasızlar', 'Ajan' ve son olarak da yeni nesil 'Hayalet Avcıları') imza atan Paul Feig (görüntüsü itibariyle Yves Saint Laurent'i andırdığını düşünüyorum), 'Küçük Bir Rica'da yine yer yer mizah dolu anlar yakalamış ama filmin temel derdi tonu. Öykü bir komedi gibi başlayıp sonraları ciddi bir gerilime dönüşmek istiyor (hatta kimi gelişmeler 'Gone Girl'ü hatırlatıyor) ama bu konuda pek de ikna edici olmuyor. Zaten hikâyenin gizemi de yapıştırma gibi duruyor.
Stephanie rolündeki Anna Kendrick'in sempatik ve etkileyici performansı ise filmin en iyi yanı. Emily'de izlediğimiz Blake Lively ise meseleye sadece güzellik ve hava katıyor gibi.´




TRANSİT

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Alman sinema geleneği içinde Batı'nın vicdanı türünden bir refleksle hareket eden ve çoğunlukla ait olduğu topraklarla meselesi olup bir noktada "Gitmek mi zor, kalmak mı zor?" denklemiyle yüzleşmek durumunda kalan insanların öykülerini anlatan Christian Petzold, 'Transit'te de benzer refleksler üzerinden ilerleyen bir metni sinemaya uyarlamış. Bu uyarlama filmin ana karakteri, yönetmenin önceki çalışmalarından 'Barbara'daki kadın doktorun Doğu Almanya'yı terk edip etmeme noktasındaki tereddüdüyle aynı sularda geziniyor. Aslında meselenin ucu Seghers üzerinden Stefan Zweig'a kadar bile uzatılabilir. Dönemin Alman aydınlarında hep o ruh durumu ve ikilemi vardı: Ya ülke terk edilecek ve Nazizm belası atlatılana kadar yurtdışında bir hayat sürülecekti ya da durup mücadele edilecekti ama bu mücadele sonunda ölmek de vardı, üstüne üstlük Alman faşizminin ne olacağı da belirsizdi; Hitler'in rejimi baki de kalabilirdi. Petzold, romanı köklerine bağlı kalarak güncelleştirirken Yahudilerin, yerini göçmenler almış ve böylelikle zamanımızın öncelikli meselesi, 'mülteci sorunu'na dikkat çekmeye çalışmış. Ve bu dokunuşlar öyle zarifçe, öyle ince olmuş ki ortaya enfes bir film çıkmış...´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Nazi dehşetinden kaçan insanların arafta bekleme halinin sıkıntısı ve korkusu, bence filmin günümüzde geçiyor olması nedeniyle yeterince hissedilmiyor. Öte yandan bu korku dolu bekleme halini, bugünün Afrikalı göçmenleriyle ilişkilendirme çabası da çok zayıf kalıyor. Petzold, kostüme dramadan ve tarihi mekanları yeniden canlandırmaktan Lars von Trier'in Dogville'de uyguladığı yöntemle ya da benzeriyle kaçınsaydı keşke. Film benim için asıl, klasik Ödipal üçgen ya da bu vakada dörtgen kurulunca başladı. Casablanca'nın da klasik soruları olan kim gidecek, kim kalacak, kadını kim alacak soruları filmi asıl heyecanlı ve akılda kalıcı kılan. Ya da Georg'un Driss'le ilişkisinin alacağı şekil anlamlı. Psikanaliz bilgisinin şart olduğunu yineleyeceğim. Bu bilgiden yoksun olanlar, hikayede Driss ve Melissa'nın işlevini anlayamıyorlar. Keza Georg'un Marie'ye yönelik tek taraflı aşkı da anlaşılmaz kalabiliyor. Bitirmek lazım: Transit'i görün!´




İNANILMAZ AİLE 2

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Filmin teknik düzeyine, 14 yılda teknolojide alınan mesafeye hayran olmamak elde değil. Ayrıca filmin genel tavrının günümüzün feminist ve 'me-too'cu siyasetine yakınlığı da görmezden gelinecek gibi değil. Üstelik besteci Michael Giacchino'nun Bond filmlerini anımsatan müziği de gayet hoş. Ama ya hikaye yanı? Perdede gerçek bir ilgiyle izlenecek, asgari bir mantığı; minimum bir inandırıcılığı; klasik, yarı-klasik veya tümüyle modern bir dramatürjisi olan bir olaylar zinciri kurma, ilgi çekebilecek ve kaderlerine ortak olma arzusu verecek karakterler yaratma gayreti var mı? Tüm bunlar yok. Oysa üstatlar ne derse desin ve de bu tür filmlerin asıl seyircisi ne denli genç olursa olsun...Yine de olmuyor. Ve ben kendi adıma, üstelik 14 yıl önce ilk bölümünü sevip X X X verdiğim ve hayli övdüğüm bir filmin devam filmini, hem de o okur tepkilerini hiç bilmeden oflayıp puflayarak izledikten sonra, o olumsuz tepkilerle sanki teselli buluyorum. "Bu sadece bir yaş sorunu değilmiş" diyerek.... Demek ki bu kez sadece fizik veya akıl yaşı küçük olanlara bırakılabilecek bir seyirlik...´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... "İnanılmaz Aile 2" hikâyesi ve alt metinleri itibarıyla da yabana atılamayacak bir film. Her iki filmi de "süper kahramanlık, toplum, devlet ilişkileri" üzerinden okumanız mümkün. Süper kahramanların dünyayı kurtarmak isterken sivillere ve çevreye verdikleri zarar konusunun "Batman v Superman" ve "Kaptan Amerika: İç Savaş"tan çok önce 2004 yapımı "İnanılmaz Aile"de işlendiğini unutmamak gerek... Brad Bird ilk "İnanılmaz Aile"yi 60´lı yılların ajan filmleri gibi tasarlamıştı... Yeni filmse çağdaş aksiyon sinemasına daha yakın. Her ikisinin de ortak özelliği, Marvel´ın ya da DC´nin süper kahramanlar filmlerinden farklı bir vizyona sahip olmaları. Ama dipten dibe X-Men serisine yakın oldukları söylenebilir. X-Men serisinde devlet, süper güçlere sahip mutantları kontrol altına almak ister. Burada da durum farklı değil. Süper güçlere sahip insanların yeteneklerini bastırmaları ve kendilerini saklamaları gerekiyor...
"İnanılmaz Aile 2", seyri çok keyifli, eğlenceli bir film ve üstüne düşündükçe derinleşiyor... Bence şimdiden 2018´in en iyilerinden biri olmaya aday...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Portföyünde 'Görevimiz Tehlike 4-Hayalet Protokol' gibi büyük stüdyo yapımı bir aksiyon da bulunan ama köken olarak animasyon yönetmeni olan Brad Bird'ün yazıp çektiği (ilk film de onun eseriydi) 'İnanılmaz Aile 2', senaryosunda zekice dokunuşlarla dolu, ilgiye değer karakterlerle süslenmiş, aksiyonla dengelenmiş, izlenmesi zevkli bir animasyon. Bird, geçmişte 'Simpson Ailesi'ne de 'bulaşmıştı', bu açıdan 'İnanılmaz Aile'de bir parça aynı ruhu ve hınzırlıkları bulmak mümkün (mesela Dash zaman zaman Bart gibi davranabiliyor, keza bebek Jack-Jack'te de benzer refleksleri görmek mümkün). Sonuç olarak 'minikler kadar yetişkinlere de seslenen' animasyonlar sınıfının bu son üyesini kaçırmayın diyoruz...´




SİCCİN 5

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Mestçi, seyirciyi kurgu teknikleri, özel efekt, makyaj ve ses efektleriyle korkutmayı tercih ediyor; şok unsurunu kullanıyor. "Siccin 5"te makyaj ve özel efektle korkunç, ürpertici, deforme, yaralı, irinli korku masklarını andıran yüzler görüyoruz sürekli... Bu yüzler ara planlar olarak aniden karşımıza çıkıyorlar. Ses efektleri de aynı anda yükseliyor. Daha uzun planlarda ise bir kızın yüzünü kesmesi ya da korkutucu varlıkların yaklaşması gibi katlanılması zor görüntüler, gürültülü ses efektleriyle birleşiyor. Ses değişimleri, yerli korku yönetmenlerin sevdiği trüklerden biri. Gaipten gelen boğuk sesler bir yana, karakterler bir anda korkutucu seslerle konuşmaya başlıyor... "Siccin 5"i seyrederken gerildiğimi ya da korktuğumu, etkilendiğimi söyleyemem ama o korkunç yüzlerin ürpertici olduğu kesin. Sadece Türk korku filmi meraklılarına tavsiye edebilirim.´




MEG: DERİNLERDEKİ DEHŞET

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Filmin en zayıf yanıysa, son derece klişe bir kahramanlık öyküsü anlatması. Jason Statham´ın canlandırdığı "deniz dibinden insan kurtarma" uzmanı Jonas Taylor, eski usul bir kahraman. Açılış sahnesinde izlediğimiz operasyonda iki yakın arkadaşını kurtaramaması nedeniyle suçlamalara maruz kalmış ve her şeyden uzaklaşmış durumda... Dolayısıyla, "Meg" biraz da "kahramanın dönüşü"nü anlatan bir film ama Jonas´ın kahramanlığı demode ve yer yer biraz komik... Çin'in sevilen kadın yıldızlarından Li Bingbing´in canlandırdığı Suyin´le Jonas arasındaki duygusal ilişki de fazlasıyla sıradan gelişiyor. Ama "Cehennem Melekleri" (The Expendables) serisinin gösterdiği gibi seyirci Jonas gibi mükemmel kahramanları hâlâ seviyor. Filmin güçlü yanı çekim kalitesi. Yönetmen Jon Turteltaub özel efektlerin desteğiyle Meg´in marifetlerini gösterme konusunda iyi iş çıkarıyor. Jason Statham´ın Meg´in önünde adeta oltanın ucuna takılmış yem gibi sürüklendiği sahnenin yanı sıra finale doğru denizdeki binlerce insanı yukarıdan gösteren hava çekimleri de akılda kalıcı. Ama Turteltaub denizaltında geçen ilk bölümde gerilim yaratma konusunda parlak bir iş çıkaramıyor...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... "Üşütük Popolar", "Mucize", "İçgüdü", "Sihirbazın Çırağı" ve "Last Vegas" gibi filmlere imza atan yönetmen Jon Turteltaub'ın bir kez daha vasatı aşamadığını söyleyebiliriz. Steve Allen'in kitabından uyarlanan senaryonun ise yer yer mantık hataları barındırdığını not düşelim. "Meg: Derinlerdeki Dehşet", sıcak yaz günlerinde klimalı ortamda iki saat eğlenceli vakit geçirme hayali kuranlar için bir seçenek olabilir belki. Ama kadim zamanlardan çağırdığı yaratığın sinemanın unutulmazları arasına gireceğini söylemek çok zor.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Yönetmen türün klişelerini yerli yerinde kullanıyor. Mesela bu tür filmlerde aşina olduğumuz, bilinmeyenin tehlikelerle dolu olduğu kuralı Meg: Derinlerdeki Dehşet´te de karşımıza çıkıyor. Ayrıca başrolde Jason Statham´ın olması ve onun sinema personasına uygun olarak filmde kullanılması filme farklı bir katman daha katıyor. Böylece canavar balık türüyle-kahramanlık türü harmanlanıyor. Tabii ortalama bir yaz filmi olsa da bu filmde insanın doğaya hükmetme çabasının nasıl tehlikelerle dolu olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Doğal yaşam döngüsü insan eliyle bozulunca illaki bunun bir bedeli oluyor savını, film bir güzel işliyor. Hele hele bu doğal yaşama müdahale, para kazanma amacıyla olunca, devreye ´film icabı ilahi adalet´ kuralı giriyor ve doğa acı bir şekilde o para babasından intikamını alıyor. Bu tür yapımlarda filmin sonunda ABD bayrağının gösterilmesi adettendir. Lakin Meg: Derinlerdeki Dehşet´te Çin bayrağını görüyoruz. Bunun özel bir sebebi yok, film Çin-ABD ortak yapımı.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... En dipten yeryüzüne kafasını uzatan ve araştırmacı grubundan sonra tatilcilere gözünü diken bu devasa yaratığı yok etme çabasını anlatan film, son derece klişelerle örülü bir senaryo eşliğinde ilerliyor. Geçmişteki bir kararından dolayı bir grup insanı kurtarırken bir grubun da hayatını kaybetmesine neden olan ve vicdan azabından dolayı köşesine çekilmiş bir kahraman meseleye dahil ediliyor ve yaratıkla mücadele başlıyor. Belli bir noktadan sonra cazibesini kaybeden ve klişelerle sırtını dayayan film, ne bir 'Jaws' ne de bir 'Open Water'... Ama kendisini bilgisayar efektleri eşliğinde izlettiriyor. Bir de işin içinde Çin sermayesi var ve film, karakterleri ve mekânlarıyla Uzakdoğu pazarına da sesleniyor...´




KELEBEKLER

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film öncelikle komedi yolunu seçmiş gözüküyor. Bir tür kara-komedi, ama özellikle 'absürd'e (Türkçesi: saçma) kaymayı tercih eden... Ve birçok sahnesiyle bu tarzın zirvelerine tırmanıyor: durdukları yerde 'patlayan tavuklar' (ama bir nedeni var!)...Ya da bir lokantada Suzan'ın görkemli sinir krizi....Ya da o ölüyü gömme sahnesi. Ya da finaldeki 'kör çoban' sürprizi. Ve de elbette perdenin sayısız kelebekle dolduğu final bölümü. Hikâye boyunca sözü edilen, ama gerçekleştiğinde kahramanlarımızın farkına bile varmadığı enfes bir bölüm. Film aile denen kurumu yeniden ve özel bir bakışla ele alıyor. Yok olup gitmiş bir çekirdek ailenin, onca yıl sonra yeniden buluşup barışması mümkün mü? Neden olmasın?... Film genelde birinci sınıf bir oyuncu kadrosundan destek alıyor. Hepsi öylesine iyi ki, hangi birinden söz etmeli? Bunun tam bir takım oyunculuğu olduğunu söylemekle yetineyim. Ve belki çok özel mizahı herkese geçmeyebilecek bu filmi tüm has sinemaseverlere öğütlemiş olayım. ´
MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Olayların ilginç bir şekilde geliştiğini ya da filmin net bir ana fikre odaklandığını öne süremem. Buna karşılık, Karaçelik karakterleri öylesine iyi yazmış ki film kendi dünyasını kurmakta hiç zorlanmıyor. Karakterler filmi alıp götürüyor ve onları yakından tanıdıkça ironi duygusu artıyor. Bu arada, oyuncular harika. Gece kulübü sahnesinde olduğu gibi, ego savaşları veren erkek kardeşlerin arasındaki testosteronlu gerilimi her seferinde eriterek aile duygusunu ortaya çıkaran kız kardeş rolünde Tuğçe Altuğ, kritik rolünün hakkını veriyor. "Rüzgârda Salınan Nilüfer"deki karakterinin ardından bambaşka bir kişilikle karşımıza gelen Tolga Tekin'in oyunculuğundaki farklı tarzlara şapka çıkarmamak elde değil. Bartu Küçükçağlayan ise rolüne getirdiği yorumla filmin mizah duygusuna önemli bir katkı sağlıyor. Öyle ki film bittikten sonra bile, Kenan´ın halleri aklıma geldikçe güldüm. Özetle "Kelebekler"i severek, keyif alarak seyrettim, bence Karaçelik'in en iyi filmi. Umarım siz de beğenirsiniz.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Gişe Memuru' ve 'Sarmaşık' filmleriyle tanıdığımız Karaçelik, 'Kelebekler'de öyküsünü absürd komedi şeklinde perdeye taşımış. Bu hedefe genel olarak varılmış. Film komedinin sularına ulaştığında rahatlıyor, ritmini buluyor ama duygusallaşmaya ve karakterler, özellikle baba figürü üzerinden hesaplaşmaya başladığında denge sağlanamıyor. Komediyle dram arasındaki geçişler sorunlu ve bu, filmin ritminde gelgitler yaşanmasına neden oluyor. Tabii ki tercih yönetmenindir her zaman ama belki de sadece komediye yüklenilse ve duygusallık aralarına, istasyonlarına gerek duyulmasa, uğranılmasa daha iyi olurmuş. Keza bu durum oyuncu performanslarının çizgisini de etkilemiş, özellikle Suzan'ı canlandıran Tuğçe Altuğ, hesaplaşmaya soyunulan sahnelerde fazla teatral kalmış. Üç kardeşe genel olarak bakıldığında karakter olarak Kenan (bu rolde Bartu Küçükçağlayan'ı izliyoruz) öykünün yıldızı gibi duruyor. Ara karakterlerde ise 'varoluşsal' sorunlar yaşayan ve giderek 'Don Camillo' tadına ulaşan imam (Hakan Karsak) ön plana çıkıyor ve belli bir noktadan sonra filmin en sürükleyici unsuruna dönüşüyor...´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... "Kelebekler" de Kültür Bakanlığı desteğinin çıkmamasıyla 'gerilla usulü bir isyan' kıvamında. Filmin post-prodüksiyon görmemiş gibi dururken, sallanan kamerayla ilerleyen, renkleri işlenmemiş yapısı, belki de çekim süresinin azlığı sebebiyle tek çekimde halledilen doğaçlama sahneler de içeriyor. Film, olgun bir yönetmenin geldiği noktayı asla yansıtmıyor. Aksine Karaçelik'in ilk filmi gibi duruyor. Bu durum da ister istemez 'yol filmi' klişeleriyle gelen Serkan Keskin, Hakan Karsak, Ezgi Mola, Ercan Kesal ve Serkan Ercan'ı, Joseph Campbell'ın 'kahramanın yolculuğu' mantığıyla ilerleyen mitik yan karakterlerinin kullanımına ortak ediyor. Bu tercih çok bayat duruyor. Sanki oyuncular tek sahnede oynamak, imece usulü katkıda bulunmak için böyle bir yapıya hizmet etmişler. Serkan Ercan ise "Gişe Memuru"ndan çıkıp gelmiş gibi tek bakışla kahkaha attırabiliyor... Karaçelik'in üzerine yıllarca uğraştığı, detaycı senaryosunda fazla problem yok. Karakterlerin yazılması, onların motivasyonları, çözümlemeleri boyutlu. "Kelebekler" elbette 'bir sürecin filmi'. Bu açıdan üzerine konuşulup değerlendirilecektir. Ama muhtemelen Karaçelik de yapmak istediğinin en iyisini gerçekleştirdiğini iddia etmeyecektir.´




Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
128
0
164
0
125
0