Paylaş   
04.06.2011

08 ARALIK-14 ARALIK 2017 HAFTASI

/

ÖTEKİ TARAF

ATİLLA DORSAY (ortakoltuk.com): ´... Öncelikle sinemamızda az işlenen psikolojik gerilim türüne el attığı için kutlanabilir, Özcan Deniz. Hernekadar özgün değil, bir yabancı filmden uyarlama olsa da.Çünkü sonuç olarak her film kendi soluğunu alır, kendi yoluna gider. Öteki Taraf'ın genel Hitchcock'vari havası, ayrıca kimi Avrupalı klasiklerle de buluşuyor. Ben özellikle Fransız H. G. Clouzot'yu, en çok da Les Diaboliques- Şeytan Ruhlu İnsanlar filmini düşündüm. Ayrıca Deniz akışkan, biçimci, gösterişli ve şık bir anlatım tutturmuş. Kimi sahnelerin 'mizanseni' çok başarılı. Ama bunları da o asıl filmden mi kopyalamış, onu bilemiyoruz!.. Bence asıl sorun, hikayenin inandırıcılık eksikliğinde.Ne kadar saf olsa da Ece'nin kendini öylesine bir tuzağa düşürmesi akla ziyan bir iş!.. Ve de o korkunç final öylesine abartılmış ki.Kötülüğün sonu gelmiyor, dehşet parantezi kapanmıyor. Fazla abartı yalnızca sanata değil, tür sinemasının gereklerine de ters düşüyor.
Yine de, bizde az görülen bir türde kendisini rahatça izleten bir film Öteki Taraf. Oyun düzeyi iyi: özellikle Aslı Enver'e bayıldım. Görüntü çalışması doyurucu. Müziğiyse çok uğraşılmış olsa da aşırı buyurgan, fazla hazır-nazır buldum.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Öteki Taraf, zekice hikayesiyle (ki bu noktada övgüleri The Hidden Face´in senaristleri hak ediyor) seyirci ilgisini diri tutan bir yapım. Deniz önceki filmlerinden farklı olarak aşk ve ilişkilerin karanlık yüzüne odaklanıyor. Karakterleri adeta kıskançlık, ihtiras, intikam gibi kötücül duyguların esiri olmuş. Filmin, insanın içindeki bu duyguların, dizginlenmediği zaman nelere yol açtığını göstermesi bakımından ilginç bir hikaye anlattığını söylemek gerek. Psikolojik gerilim türündeki yapım açıkçası seyirciyi avucunun içine almayı başarıyor. Deniz´in İkinci Şans´ta iyice su yüzüne çıkan yönetmenlik becerisini iyi bir şekilde kullanmasının da bunda katkısı var elbet. Deniz kendi sinema macerasında bir tür filmi çekerek yeni bir parantez açıyor. Gişe garantili formül filmi çekmek yerine, gösterildiği zaman övgüler alan bir yabancı filmi ´namuslu´ bir şekilde uyarlıyor...´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Deniz, eskisi gibi 'arabesk dünyasından kopmuş bir birey' ile 'Kubrick'i birleştirme gibi tuhaf gülünçlüklere düşmüyor. "Öteki Taraf"ta sadece ilk 20 dakikadaki 'karizmatik aşık' ve son 20 dakikadaki 'intikam alan aksiyon kahramanı' iddiasını bir kenara bırakmalıymış. Bunun dışında kendi yüzünü göstermeden bile gerilim yaratabiliyor. Özellikle Uzerli'nin otomatik aksanına karşın rolüne iyi çalıştığı kesin. Aslı Enver'in esmer haliyle ilk karedeki kayıttan itibaren gerilimi tetiklediği, Hitchcock'vari şüpheyi ateşlediği kesin. Filmin en başarılı oyuncusu o... Senarist-yönetmen; karakterleri iyi yazmış, ama iyi bağlayamamış. Nihayetinde 'yasak ilişki gerilimi'ne, yani işin ucunu James M. Cain'in 'Postacı Kapıyı İki Kere Çalar' romanına götüren damarı fena servis etmiyor. Elbette ki üçlü gerilim bize tesir ederken, kurgu da bir ahenk, denge unsuruna dönüşüyor çokça. Yönetmenin ilk iki filmindeki 'arabeskten pespayelik çıkarma bilinçsizliği' asla yok burada. Özcan Deniz sırasını bekleyip, sabredip atmosfer kurmayı çözmüş. Yer yer bu yıl izlediğimiz ilk film "Kaygı" (2017) kadar başarılı olmuş bu konuda. Orijinal eseri izlemeyenler için gizem duygusu filmin sonuna kadar devam ediyor. Ama çözülme aşamasında problemler devreye girebiliyor.´





KORKUSUZLAR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film aslında Amerikan tarzı bir başarı öyküsü. Ve temelde "çalış, sen de başarırsın!" formülüne dayanıyor. Ama o denli basit değil. Öncelikle tümüyle yaşanmış, orman raporlarına dayanan gerçek olayları anlatıyor. Sonra bu doğal felaket çok ikna edici biçimde ele alınıp gösteriliyor. Bir yandan kalabalık ekibin en azından yarım düzine kadarı aileleriyle, kişisel sorunlarıyla tanıyıp yakınlık duyduğumuz kişilere dönüşüyor. Ayrıca teknik olarak olayın kendisi de inandırıcı ve de ürkütücü biçimde veriliyor. Yangının inanılmaz bir hızla büyümesi, alevlerin birden çevreyi sarıvermesi. Ve insanları yutması. Allah korusun!... Kalabalık ekip içinde özlediğimiz Josh Brolin, Jeff Bridges, Miles Teller gibi oyuncuları doya doya izliyoruz. Taylor Kitsch, Geoff Stults, Alex Russell, Thad Luckinbill, Ben Hardy gibi yenilerle birlikte... Belki en büyük özlem gidermeyi ise Jennifer Connelly ile yaşıyoruz. Aslında tümüyle bir erkekler filmi olan yapımda, Eric Marsh'ın eşi Amanda olarak... Akıl Oyunları veya Sisler Evi'nin 48 yaşındaki (1970 doğumlu) unutulmaz oyuncusuna "Nerelerdeydin?" diye sormamak imkansız!... Yine çok özlediğimiz Andie McDowell'a ise bunu soramıyoruz. Rolü öylesine küçük ve önemsiz ki...´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Gerçek itfaiyecileri anlatan "Korkusuz", bu damarı ne abartılı görsel efektlerle ne de yapay melodramla sömürüyor. Aksine Miles Teller'dan Jeff Bridges'a uzanan oyuncu kadrosuyla göz dolduran, gerçekçi ve insani bir felaket filmine dönüşüyor. ´Korkusuzlar´, türdeşlerinin "Ekip 49" ("Ladder 49", 2003) gibi demode filmlere veya yeni nesille bağ kurma adına anlamsız görüntü erozyonlarına kaydığı yeni milenyumda tutarlı durmasıyla dikkat çekebiliyor. Bu çağın "Yangın Kulesi" ("The Towering Inferno", 1974) olma şansını eline geçiriyor. Ne abartılı görsel efektler, ne melodramın dip noktası devreye giriyor, her şey bir ahenkle servis edilip 'dram'a yarıyor./

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Korkusuzlar´da farklı olarak orman yangınlarına müdahale eden bir ekibin yaşadıklarını izliyoruz. Filmde bu adamların birbirleriyle, aileleriyle, hayatla kurdukları ilişkilerin göbeğinde mesleklerinin getirdiği tehlikenin nasıl belirleyici olduğu, yer yer dramatik yer yer epik bir şekilde anlatılıyor. Kosinski, klasik bir anlatımı tercih ediyor. Öyle çok da sinematik gösterişin peşinden koşmuyor. Bu da anlatılan hikayenin daha da ön planda olmasını sağlıyor. Bunun elbet bir sebebi var. O da yaşanmış gerçek hikayenin etkisini öne çıkarmak. Açıkçası kadrosunda Josh Brolin, Jennifer Connelly, Jeff Bridges, Andie MacDowell, Miles Teller, James Badge Dale gibi isimlerin olduğu ve iyi performanslar sergiledikleri, eli yüzü düzgün ve yer yer etkileyici bir yapım.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Oyuncu kadrosunda Josh Brolin, Miles Teller, Jeff Bridges, Taylor Kitsch ve Jennifer Connelly'nin de aralarında olduğu önemli isimlerin yer aldığı film ilk bakışta alışıldık Amerikan kahramanlık filmlerini andırıyor. Ancak gündelik ilişkileri gösterirken yakaladığı detaylar, itfaiyeciler arasındaki ilişkileri adım adım kurması, sıradan insanların yangın gibi bir güçle olan savaşını ortaya koyarken yakaladığı hakimiyet, filmi klasik kahramanlık öykülerinin bir adım önüne taşıyor ve ilgiye layık kılıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Bu tür yapımlarda genelde bıkkınlık derecesinde 'Kahramanlık' vurgusu yapılır. Bir kere 'Korkusuzlar' bu cephede sakin ve ölçülü takılıyor. Öte yandan yüzeysel olarak vâkıf olduğumuz helikopterle yangın söndürme gibi bir hamlenin dışında çok çabuk yayılan alevleri durdurma konusundaki kimi yöntemleri ve teknikleri de hatırlatıyor. Ama bence sakin akan ve sıradan görünen filmin en etkileyici yanı son derece gerçekçi çekilmiş, yaşanılan acıları yüreğinizde hissettiren final bölümü. Bazen hayatta kalmanın büyük bir vicdan azabına dönüşmesi meselesi de özellikle çok iyi vurgulanmış. Ya performanslar? Eric Marsh'ta Josh Brolin, patronu Duane Steinbrink'te Jeff Bridges, ekipten Christopher MacKenzie'de Taylor Kitsch gayet iyi. Amanda'da Jennifer Connelly hem iyi hem de hâlâ çok güzel. Filmin parlayan ismi ise Brendan'da karşımıza gelen Miles Teller. Tıpkı yönetmen Damien Chazelle gibi 'Whiplash'le çıkış yapan genç yıldız, 'Korkusuzlar'da adeta döktürüyor.´




DELİL.COM

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Açıkçası Nathalie Baye-Didier Bourdon ikilisinin vahşi cinselliğe, fantezilere kayması eğlence kat sayısını arttırıyor. Bu bağlamda Lacheau'nun ortak senaryo, reji ve başrolle birlikte üzerine aldığı sorumluluk, samimi bir ekipten destek alıyor. "Delil.com" (2017) da bu kaynaktan bizi farklı ufuklara değil de 'eğlenceli bir komedi filmi'ne taşıyor. İster istemez Fransa'nın "Amerikan Pastası"na ("American Pie", 1999) interaktif damar eklemesiyle eğleniyoruz. Alanında yaratıcı senaryo Hollywood'un ilgisini de çekebilir.´




ON ADIM

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Fatih Hacıosmanoğlu kendini Tarantino zannediyor olabilir. Ama esmerlik, eline silah almak ve gangster gibi yürümek bu anlama gelmiyor. Senarist-yönetmen, "Taş Yastık"ta (2008) kendine özgü düello sahneleri çekerken amatörlüğünü hissettirmişti. O 'çöp (trash) film'in ardından "On Adım" (2015) biraz toparlamış. En azından açık alanda spagetti western göndermeleri var. Ama başrolde profesyonel oyuncular, kamera arkasında gerçek bir yönetmen olmayınca bu hedef de boş bir prodüksiyon kalitesine dönüşmekle kalıyor. Açıkçası "On Adım"a yapaylık katan iç mekan sahnelerinin dışına çıkınca biraz olsun dirilebiliyoruz. Ama bu açık alan yolculuğu dahi tür sinemasında 'çaylak bir yönetmenin kıvranışları'nı duyuruyor. 'Doğaçlamanın doğaçlaması' bir mizansenle yüzleşiyoruz.




SUBURBICON

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... IMDB'de baktım, özellikle Amerikan sinema yazarları filmi hiç sevmemiş gözüküyorlar. Baş nedenleri iki ana temanın hiç kaynaşmaması ve ırkçılık eleştirisinin çok arkada kalması. Bu doğru. Ama filmi tümüyle mahkum etmeye yeterli değil. En azından kara-film yanının başarısı açık. Ancak ABD dışından gelenler filmi hayli sevmiş. Özellikle de Fransızlar. Acaba niye? Bir Fransız yazarın görüşü belki buna açıklık getirebilir. Şöyle diyor: "Film ABD'nin yalnızca belli bir dönemine değil, Trump Amerika'sına da ışık tutuyor. Irkçılık, öteki'nden korku, yolundan çıkmış bir ahlakın ve sapkınlığın savunulması". Acaba en saygın ABD'li eleştirmenlerin bile bu filmi aşırı biçimde mahkum etmesi, bilinçaltlarına sızmış çağdışı bir milliyetçilikten kaynaklanmasın?´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Bütün mahalle kendi halinde yaşayan sakin bir ailenin hayatını cehenneme çevirmek için elinden geleni yaparken, komşu evde yaşanan suçları görmüyor. Diğer bir deyişle, beyazların ırkçı yaygarası, Lodge Ailesi'nde olup bitenleri görünmez kılarak kötülüğü maskeliyor. Filmin tam da bunu anlatmak için çekildiğini düşünüyorum. Finalde bir mahalle sakininin olayların bütün suçunu Afrikalı aileye atması tesadüf değil. Özellikle bu ayrıntı, Trump taraftarlarının her şey için göçmenleri, siyahları suçlayan ayrımcı tavırlarını akla getiriyor ve filmin günümüz Amerika'sında olup bitenlerle ilgisini gösteriyor. Hikâye olarak fazla hesaplı ve tatmin edici olmaktan uzak bir film bu... İlk bölümdeki gizem, filmin lehine çalışmıyor. Baba-oğul ilişkisinin finalde geldiği nokta ise olayları daha karanlık kılmaktan ziyade filmi soğuklaştırıp duygusuzlaştırıyor... Politik içeriği ne kadar güçlü olursa olsun, hikâye seyirciyi kuşatamıyor. Ama "Suburbicon" ın, yönetmen George Clooney'nin ironik yaklaşımı ve tüm oyuncularıyla belirli bir seviyeyi tutturmakta zorlanmadığını belirtelim. Robert Elswit'in bol güneşli banliyö bahçeleriyle iç mekânların karanlığını karşı karşıya getiren görüntüleri de akılda kalıcı.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Filmin bir türlü çerçevesini genişletememesi Coen Kardeşlerin neden çekmekten vazgeçtikleri hakkında da ipucu veriyor diyebiliriz! Çünkü tam olmamış bir senaryo var belli ki ortada. Film, açılışta seyirciye vaat ettiklerini çok kısa süre sonra unutuyor. Afro-Amerikan aileyi atıl bir noktaya itip mağduriyet gösterisi yaparken, onların karşısındakileri de 'güruh' olarak etiketleyip bırakıyor. Lodge ailesinin iç trajedisine fazla gömüldüğü için de hikayenin filme de adını veren banliyöde geçiyor olmasının bir anlamı kalmıyor, çünkü karakterlerin dünyası ile banliyö hayatı arasındaki ilişki tam olarak kurulamıyor. George Clooney "bir Coen Kardeşler filmi olmasın" diye uğraştıkça film de ne olacağına karar veremiyor sanki. Evet, seyircinin sıkılmayacağı, temposuyla dikkatleri toplamayı başaran bir film "Suburbicon". Ancak hem seyirciyi şaşırtmak için kurulan tuzaklar kendisini erken belli ettiği için hem de karakterlerini iyi tanımlasa bile çevreyi tanımlamada yetersiz kaldığı için vasat olmaktan kurtulamıyor.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Polis şiddetinin de, kendi kendini yeniden inşa eden aile kurumunun da, masum insanın kellesinin peşine düşüldüğü aile ahlakının da devreye girebildiği sistem çok sarsıcı. Afro-Amerikalılar çıkış arıyor. Bunun melankolik tarafı da 'Coenler usulü bir Clooney filmi'ni doğuruyor. "Suburbicon", Clooney'nin yönetmenlik koltuğundaki en iyi filmi. Baştan sona iyi planlanmış, karakter yaratımlarıyla Isaac'ten Monroe'ya kadar ironi depolaması yapan bir Coenesk dünya tasvir ediliyor. Her şeyden önce de bütün çatışmalar yukarıdan kameranın aldığı 'money shot' (prodüksiyonun görkemini gösteren üst açı) ile bitecek final sekansı için sanki. Klasik cinayet, aile içi katliam melankolik ve fotokopi hale geldiği noktada Matt Damon da nefes alıyor. Coenler'in kariyerinde de yeri olan 'kara komedi distopyası' çarpıcı sonuçlar veriyor. Elbette "Suburbicon", "Pleasantville"den önce çekilseydi daha kalıcı olabilirdi.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Coen Biraderler'in senaryosunu yazdığı, kayda değer bir yönetmenlik tecrübesine sahip Amerikan sistemini eleştiren muhalif aktörlerden George Clooney'nin yönetmenliğini üstlendiği "Suburbicon", kağıt üzerinde işleyecek bir proje. Aralarında Matt Damon ve Julianne Moore'un olduğu oyuncu kadrosu da dünya prömiyerini bu yılki Venedik Film Festivali'nin ana yarışmasında yapan filme dair iyi işaretler. En azından ortalama bir Coen Biraderler filminin seviyesinin izleyicileri beklemesi umulabilir. Ancak Clooney dönem atmosferi, oyunculuk performansları ve yapım şartları açısından belli bir düzeyi tutturan filmin tonunu bir türlü ayarlayamıyor. Film, sert ve şoke edici olmakla absürdleşebilen bir siyasi taşlama arasında bocalarken çok fazla şey söylemek istedikçe didaktikliğe saplanıyor, yolunu bulamıyor. Kariyerini banliyöler üzerinden Amerikan sistemini eleştiren Todd Solondz gibi yönetmenlerin varlığı da göz ardı edilemezken "Suburbicon", sık işlenen bu konuya kayda değer bir katkı sağlayamıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Kamera arkasına George Clooney'nin geçtiği 'Suburbicon'ın senaryosunu yönetmenin yanı sıra Coen Kardeşler ve Grant Heslov kaleme almış. Filmin genel havası, olay ve esrar örgüsü bizi 'Fargo'ya götürüyor. Matt Damon'ın canlandırdığı Gardner Lodge'un hırsı ve ihtirasları sonucu raydan çıkması, art arda gelen cinayetler, aileyi tehdit eden katiller derken film bittiğinde, kendinizi aynı suda bir kez daha yıkanmış gibi hissedebilirsiniz. Ama bu durum sizi 'Suburbicon'ı izlemekten alıkoymasın derim. Ayrıca öykünün 'ırkçılık' meselesine yaptığı vurgu da bence kayda değer...´




İNTİKAM

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Jackie Chan'in acılı babayı, Pierce Brosnan'ın da eskinin IRA militanı, şimdinin politikacısını oynadığı film, özellikle iki Bond filmi 'Goldeneye' ve 'Casino Royale'le hatırladığımız Martin Campbell'ın usta işi rejisinin yanı sıra entrikalara ve sürprizlere boğulmuş senaryosuyla (romanı perdeye David Marconi uyarlamış) son derece akıcı, dinamik, sürükleyici ve seyre değer bir film. Dövüş sahneleri koreografi açısından 'John Wick' serisi kadar yoğun ve estetize değil belki ama içerik ve hikâye açısından daha çok şey vaat ettiği kesin.´




GENÇ PEHLİVANLAR

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Ülkemizde kurmaca filmlerde kullanılan 'pehlivanlık' meselesi bu kez bir belgesele konu oluyor. "Genç Pehlivanlar", Şubat'ta Berlin Film Festivali'nde kazandığı ödülün hemen ardından vizyonda alıyor soluğu. Ama kamerayla güreşçi çocukların arasında rastgele dolaşmaktan başka bir şey yapmıyor.´




SARI SICAK

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Filmi özel yapan şey, bir bireyin hikâyesini anlatırken, onun içinde bulunduğu sosyoekonomik yapının değişimini de anlatıyor olması. Ve bunları yaparken hiç bir açıdan aksamaması, oyunculuk, görüntü yönetimi kısacası her şey dört dörtlük Sarı Sıcak'ta... Hem psikolojik hem de sosyal derinliği olan yerli ya da yabancı bir film izlemeyeli çok olmuştu. Malatya, Moskova ve İstanbul Film festivallerinden birçok ödül alan Sarı Sıcak, sinema için önemli bir adım. Yönetmen Fikret Reyhan bu ilk filmiyle bile bence Türk sineması içinde önemli bir yer edindi.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Reyhan senaryosunu da yazdığı ilk filminde olgun bir yapım ortaya koyuyor. Genelde Türk sinemasında kadrajın dışında kalan çiftçileri-tarım işçilerini kadraja sokarak bile önemli bir iş yapıyor. Ailenin ve İbrahim´in çıkışsızlığını yakıcı bir şekilde hissettiren Reyhan, aile içindeki feodalitenin biçimlendirdiği ataerkil yapının çöküşünü de baba-oğul ilişkisi üzerinden gösteriyor. Görüntü yönetmeni Marton Miklauzic´in ve oyuncuların performansıyla şekillenen filmde Reyhan´ın yönetmenliği takdire şayan. Çünkü senaryo kaynaklı kimi odaklanma sorunlarının üstesinden Rehyan´ın yönetmenlik tercihleri geliyor. Yaşar Kemal´in Sarı Sıcak kitabına ismi gibi ruhuyla da saygı sunan, Alin Taşcıyan´ın tespitiyle, hayatta kalmaya çalışan sıradan insanın dramını, çıkışsızlığını ve öfkesini Orhan Kemalvari bir şekilde önümüze koyan film yılın öne çıkan yapımlarından...´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Mehmet Özgür'ün önceki karakterlerinin uzakta duran bir silüetine dönüştüğü eser, Akdeniz'in güzel doğasına teslim olmuş. 'Hikaye ve senaryo' olmadan hareket edince başarılı görüntü yönetmeni Marton Miklauzic'i anlamsız bir başıboşluğa sürüklemiş. 'Gerçekçilik' ve 'ağır tempo' sadece bir 'sanat filmi üretme formülü' olarak zihnimize kazınıyor. Bunun ötesinde "Sarı Sıcak"ın kameranın nereye konacağını bilememesi ve röntgenci durmasını 'sanat' olarak sunması hakikaten çok acizce. Röntgenci kamera ve tarla hayatının her şey olmadığını ispatlamış Fikret Reyhan. Eline aldığı kamerayla Miklauzic'i sömürürken, aslında anlamsız sallantılarla da yorucu durmayı beceriyor. Gerçek bir 'taşra fetişizmi' sinemaya dönüşemiyor maalesef.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... "Sarı Sıcak"ı farklı kılan şey, ana karakterini "dertli adam" gibi kurmasına rağmen çevrede olup bitenlerden, kadraja girmeyen başka türlü değişkenlerden seyirciyi haberdar etmesi. Fabrikaların arasında kalmış bir tarlada eski usul iş yapmaya çalışan baba Necip Ağa'nın kişiliğinde işletmenin giderek yok oluşa doğru sürüklenmesi, değişen iş koşulları, artan tekelleşme, ticaretin mafyalaşması gibi İbrahim'in temas halinde olduğu alanları karakterin yüzü suyu hürmetine ele almaması, az da olsa bu dinamiklerin hikayenin içinde kendilerine özgün bir yer bulmasına izin vermesi filme başka bir alt metin daha ekliyor. Böylece, karakter kendinden menkul bir varlık olmaktan çıkıp, içinde bulunduğu koşullar tarafından da şekillendirilen birisi haline geliyor... "Sarı Sıcak", büyük balıklar küçükleri yutarken donup kalmak yerine son bir hamle yaparak, kendisinden daha küçük balıkların dünyasında izini kaybettirmek isteyen İbrahim'le tanıştırıyor seyirciyi. En alttaki balıkları kadraja dâhil edip hikayeye etmediği için eksik kalsa da, bir ilk film olarak dikkat çekici bir yapım "Sarı Sıcak".´




JÜPİTER´İN UYDUSU

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... ya çok sevilecek, ya da nefret edilebilecek filmlerden biri bu. Beni büyüledi, çünkü anlatımını son derece ilginç, çağdaş ve cüretkâr buldum. Ve filmden büyük bir sinemasal tat aldım. Ayrıca temalarını da sevdim: Dünyamızın yaşadığı şu büyük kargaşa içinde, kimi mistik ögelere başvurmak; kimi yerde bir tanrısal mesaj, bir mucize aramak; bir masalın kanatlarına sığınmak çok mu şaşırtıcı?... Hikâyenin yapısına yedirilmiş, kendini çok incelikle belli eden temalar da var. Örneğin görünürde tam bir etek düşkünü olan doktorun melek yüzlü delikanlıya duyduğu ilgi, aslında eşcinsel bir eğilimin işareti değil mi? En çok, doktorun bir sahnede söyleştiği bir hastanın kendi eşcinselliğinden söz ederken, doktorun çocukla ilişkisini de öyle yorumlamasında ortaya çıktığı gibi... Film işte böylesine farklı okumalara açık bir modern masal. Ve de çok kişisel bir sinema anlayışının zirvelerinden...Bir göz atmaya değmez mi?´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Açıkçası buradaki gerilla usulü 'Jupiter'in Uydusu'nu bulma arayışı bilimkurgu sinemasının 50'li 60'lı yıllardaki öteki gezegenlerle ilgili 'felsefe' yapma arzusuna denk düşüyor. 'Bir anda uçabilmek' yeni milenyumda 'mucizevi' bir durum değil. Üstelik gerilla usulü bilimkurgu da hiç işlemiyor burada. Aksine ilkel bir teknoloji ile Orta-Doğu Avrupa'nın türdeki klasiklerini aratır hale geliyor. "Jupiter'in Uydusu", B-sınıfı bir Macar bilimkurgusuna ne ihtiyaç vardı, dedirtiyor. Sadece 'Macarca' çekildi diye buna mülteci filmi deniyorsa günümüz sinemasının çekeceği var, orası kesin! 'Suriyeli mülteciler' kullanma taktiği belli ki 'takdir görme' getirmiş. Ama Cannes ana yarışmasına giremeyen Semih Kaplanoğlu imzalı "Buğday" (2017) çok daha iyi bir bilimkurgu filmi. Son kalemde zorlayıcı sahneler sebebiyle bu filmle Hollywood'a transfer olan Mundruczó'ya ise başarı dilemekten başka bir çaremiz kalmıyor.´




ÇİZGİ ÖTESİ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Neredeyse 30 yıl sonra yeniden karşımıza gelen bu fantezi öykü, başlarda oldukça ilginç duruyor. Tıbbi yanı tartışılabilir. Ama bir yandan tıpta o günden beri atılan dev adımlar, öte yandan çağdaş sinemanın katkısıyla sıkça işlenen ölüm-sonrası temasının çekiciliği, iyi bir kadroyla birleşerek belli bir gerilim sağlıyor. Ama sonra işler çığırından çıkıyor. Film bilimsel fantezi yanını tümüyle terk ederek, kahramanlarını geçmişi hatırlayan, bu arada işledikleri günahları da acıyla anan ve sonunda onların kefaretini ödemek zorunda bırakılan insanlar olarak ele alırken, ahlakçı bir tavra ve klasik bir korku filmi atmosferine bürünüyor. İnandırıcılığını da bir yana iterek... Sonuç olarak belki vakit geçirtecek, ama hemen unutulacak bir film.´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... İlk film, ölüme meydan okuyan, aşkı, tutkuyu yoğun yaşayan, kendilerini bilim insanları olarak gören gençler üzerinedir ve meselesine iyi odaklanır. Yeni filmse başlarından büyük bir işe girişen rekabetçi tıp öğrencileriyle ilgili ve biraz dağınık... Öykü tam da bu nedenle ilk filmin ağırbaşlılığından mahrum kalıyor. 27 yıl önceki filmde, Rembrandt´ın "Anatomi Sınıfı" adlı tablosu sadece hikâyeye değil, ışığı ve rengiyle görsel atmosfere de yol gösterir. Yönetmen Joel Schumacher´in ölüm anlarındaki hızlı kurgu oyunları göz alıcıdır. Danimarkalı yönetmen Niels Arden Oplev de, ölüm anı tecrübeleri ve hızlı kurgu atraksiyonlarında Schumacher´den aşağı kalmıyor; gerilim sahnelerinde iyi iş çıkarıyor. Hayaletleri arka planda, karakterlerden önce bize gösterdiği sahneler de fena değil. Ama genel olarak ilk filmdeki kadar baskın bir görsel stil sergileyemiyor. 2017 model "Çizgi Ötesi", ilkinin gerisinde kalsa da bence kötü sayılmaz. Akıcı montajı, sürükleyici anlatımı ve genç oyuncularının katkısıyla sıkılmadan izleniyor ve hepimizi çocukluk, ergenlik günahları üzerine düşündürüyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 2017 model 'Çizgi Ötesi'nin kayda değer yönleri o kadar az ki, onlar da kimi göndermeler ve hatırlatmalar olarak dikkat çekiyor: 'Behçet hastalığı', Dr. Mehmet Öz göndermesi ve 'Ustalara saygı' kabilinden kadroda yer alan ve genç tıpçıların hocası olarak karşımıza gelen Kiefer Sutherland. Ben genelde hatıralarla oynanmamasından yanayımdır, şimdiki zamanın 'Çizgi Ötesi', zaten çok önemli bir film olmayan ama zihnimizde kendince bir tat bırakmış orijinalini fazlasıyla aratıyor... Ayrıca ilk filmin en önemli tortusu "Ölmek için güzel bir gün" cümlesiydi, bu bile yeni adımda hakkı verilerek tekrarlanmıyor.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Joel Schumacher'in 1990 yapımı, kusurlarına rağmen sevilen filmi "Çizgi Ötesi / Flatliners"ın yeniden çevrimi ilkinin de gerisinde kalıyor."Ejderha Dövmeli Kız"ın Danimarka yapımı uyarlamasının yönetmeni Niels Arden Oplev'in imzasını taşıyan "Çizgi Ötesi" orijinal filmin karakterlerini olmasa da ana fikrini koruyor.. Nesillerinin dikkat çeken isimlerinden oluşan kadronun varlığına rağmen "Çizgi Ötesi", ilkini eğlenceli kılan kendini ciddiye almama halinden de nasibini almıyor. Bu da filmi sıradan bir gerilimin ötesine taşıyamıyor. Hollywood'un gereksiz yeniden çevrimler serisine kısa sürede unutulacak bir halka daha ekleniyor.´




AİLE ARASINDA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Durum komedisinin en iyi halleri var filmde. Özellikle de Adana bölümlerinde...Bir rüya-şehir olarak gösterilmiş Adana (gerçi sahiden de öyledir!). Ama sinemanın büyüsü elbette başka. Ve bize İstanbul'un yanı sıra bu güney şehrimizi de sevdiriyor. Yon Thomas imzalı görüntü çalışmasının da katkısıyla... Düğün sahnelerindeyse film doruklara çıkıyor. Bir yandan 'kaçmış' koca ve erkeği kovmuş kadın geri dönüyorlar. Tüm çelişkiler, tüm yalanlar ortaya çıkıyor, tüm zıt değerler çatışmaya giriyor, tek sözcükle kıyamet kopuyor. Öte yandan Adanalı ailenin büyük-büyük babalarının ani ölümü ortalığı birbirine katıyor. Ve tüm sinema tarihinin belki en komik 'cenaze şamatası' perdeye geliyor!... Bu kargaşa içinde iki genç aşık (ve de geride duran iki orta yaşlısı!) birleşebilecek midirler acaba? Yazar-yönetmen ikilisi oyuncularını çok iyi seçmiş ve değerlendirmiş. Demet Evgar, hem çok güzel, hem ürkünç, hem de komik olabilen eşsiz 'lastik yüzü' ile harikalar yaratıyor. Büyük yeteneğini pek gösteremeyen Engin Günaydın ise sonunda çapına göre bir rol bulmuş, tam anlamıyla döktürüyor. Tüm karakter oyuncuları da kusursuz. Tek sözcükle: kaçırmayın...´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... İkiyüzlü ahlak ve namus anlayışını eleştiren, baştan sona feminen enerjiyle dolu bir film seyrediyoruz... Kadınlarla arası iyi olan Fiko'nun erkek dünyasına yabancı halleri ve bazen sert erkeğe dönüşmesi gerçekten çok komik... Engin Günaydın iyi bir komedi oyuncusu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Solmaz'ın kırılgan yanlarını incelikle vurgulayan yorumuyla Demet Evgar da filme duygusal bir sahicilik getiriyor. "Aile Arasında" bol bol gülerek seyrettiğim bir film oldu. Ama gereğinden fazla "komedi malzemesi" yle dolu olduğunu, bu yüzden çok dağıldığını ve yönetmen Ozan Açıktan'ın peş peşe gelen sahneleri toparlamakta zorlandığını düşünüyorum. Birsel yazar olarak komedide çok tecrübeli olsa da sinemada yeni... Umarım, gelecekte daha da iyi filmlere imza atar ve sinemada kalıcı olur.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Aile Arasında, konusu itibarıyla ilk elden Orhan Aksoy´un Neşeli Günler´i ve Mike Nichols´ın Kuş Kafesi´ni hatırlatan bir yapım. Ama maalesef onlar kadar etkileyici değil. Gülse Birsel´in sit-com yapaylığı içerisinde hedefi vuran mizah anlayışı, akıcı bir öykü içinde kendini çok da varedemiyor. Yani bir kan uyuşmazlığı var ortada. Bu durum yer yer oyuncu performansları ile tolore edilse de filmin elini zayıflatıyor. Ayrıca bu duruma bir de Silsile, Annemin Yarası gibi filmlerde belli bir dil ve atmosfer yarattığını gördüğümüz yönetmen Ozan Açıktan´ın vasat yönetimi eklenince Aile Arasında bekleneni veremeyen bir film olarak kalıyor elimizde.
Engin Günaydın´ın Demet Evgar´ın oyunculuğu ile şekillenen ve Erdal Özyağcılar, Devrim Yakut, Fatih Artman ve Ayta Sözeri´nin performanslarıyla yer yer lezzetli hale gelen film, kimi zaman güldürse bile bu kadar yetenekli bir kadronun potansiyelinin epey altında bir yapım.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Aslında 'yanlış anlaşılmalar', 'durum komiklikleri', 'mış gibi yapma' ve 'abartılı davranışlar'ı öne çıkaran, vodvil etkili bir mizansen anlayışı var. Görüntü yönetmeni Yon Thomas'ın katkısıyla renkli sanat yönetimine eklenen, mor, yeşil, kırmızı gibi cart renklerin hakim olduğu filtreler özenli bir görsel yapıyı duyuruyor. Adeta 'pavyon sahnesi'ni aile kurumunun arasına taşıyor. Ozan Açıktan "Çok Filim Hareketler Bunlar"dan (2010) bu yana ilk kez görsel dil üzerine bu kadar kafa yorabilmiş... "Aile Arasında"da aradığımız aile komedisi tanımı var. Ama örneğin Kanyon'da çekilen sahnelerde renkleri işlenmemiş görüntüler ve açılış sekansının 'diziye giriş' izlenimi bırakması da gözden kaçmıyor. Filmin aceleye getirilmiş tarafları var. Kıyafetiyle dikkat çeken Derya Karadaş'ın mizah anlayışı fazla karton duruyor. Senaryoda Evgar ile Günaydın'ın karşılaştığı anın inandırıcılık sorunu çektiği kesin...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Aile Arasında', senaryosunu Gülse Birsel'in kaleme aldığı bir komedi. Yönetmenliğini Ozan Açıktan'ın üstlendiği yapımda hayatlarının ilk yarısını yenik kapamış iki insanın, ikinci devrede yeni bir takım ruhuyla sahaya çıkıp sonucu kendi lehlerine çevirme çabasını anlatıyor. Başta Engin Günaydın ve Demet Evgar olmak üzere yeteneklerine daha önceden de vâkıf olduğumuz oyuncuların performanslarıyla sürükledikleri film bol kahkaha vaat ediyor. İster istemez 'Avrupa Yakası' ve 'Yalan Dünya'dan esintiler de sunan, uzaktan uzağa 'The Birdcage'e de selam gönderen senaryo bazı yerlerde elini belli etse de genel çerçevede film güldürme işlevini yerine getiriyor. Zamanımız yerli komedilerinin en büyük problemi, filmlerin skeçler toplamı biçiminde çekilmesi ve sunulmasıdır. 'Aile Arasında'da da aynı mantığa rastlıyoruz ama parçaların genel bir iskelete oturmasının üstesinden gelinmiş. Sonuç? Gülmek isteyenler, buyrun sizleri salona alalım...´





KÖRFEZ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Kimi çok başarılı ve sinemasal bölümler: yangın ve onu izleyenler, Selim'in bir bataklığa saplanması ve kurtulma çabası; arabasıyla tüm çıkışları bir biçimde kapatılmış dar sokaklarda kaybolması...Ya da hayli özgün biçimde (sadece ayakları göstererek!) çekilmiş bir seks sahnesi...Ve sonlarda, Selim'in enfes bir ışıklandırmayla keşfettiği, hemen hepsi emekçi (orman emekçisi?) olan insan yüzleri. Her yaştan, hepsi gülümseyen, iyilik dolu yüzler. Onca pis kokuya, onca var olma çabasına ve yaşam zorluğuna karşın umudunu yitirmemiş insancıklar. Bir yanıyla bir İzmir güzellemesi değil, bir İzmir korkutması!.. (Ki sevgili kentim için nadir bir şeydir!). Bir başka yanıyla kentlerimizin yaşanmaz hale gelmesinin bir parabolü. Öte yanda ne aradıklarını bilmedikleri için amaçlarına erişmeleri söz konusu bile olmayan bir başıboş gençlik gözlemi. Biraz Yeni-Dalga, biraz Antonioni dönemi İtalyan sineması. Ve de arayış içindeki Genç Türk Sineması. Sonuç olarak, 'entel soslu' bir azınlık filmi. Ama bu azınlık filmden gerçek bir zevk alabilir, söylemiş olayım...´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Yeksan, daha ziyade insan-şehir, birey-İzmir ilişkisini öne çıkaran bir içsel yolculuk planlıyor. Arka planda sürekli hareketlenip bitebilen olaylar dizisini de 'Gezi' sonrasından bir 'ortak bilinç'e malzeme ederek son noktayı koymuş. Bu final de varoluşsal yolculuğu, kayboluşu, 'komedi'den başlayıp 'melankoli'ye uzanan bir çizgide net bir şekilde tanımlanamayacak bir zıtlaşmayla dengeliyor. Zıt kutupların bir araya geldiği o karmaşık kıyamet paranoyasının filmi gibi "Körfez". Günümüz toplumunun psikolojik sorunlarından da destek alan bir anti-kıyamet filmine açılıyor. Rüyalardan beslenen yapısıyla bunu yaratma becerisinin dinginliği, bir bakıma Antonioni ile erken dönem Payne'in arasında gidip gelen uç noktaların yollarının kesiştirilmesiyle anlam kazanıyor. "Körfez", heyecan verici bir ilk film deneyimi vaat ediyor. Emre Yeksan'ın İzmir, yabancılaşma, komedi, plan sekans ve bilinçaltı vizyonu çok orijinal.´




YARINI YOK

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... "Yarını Yok", "John Wick" gibi gerçek dışı bir atmosferde geçen, çatışma sahnelerini şık bir koreografiye çeviren filmlerden değil. Güney Afrika dekorunu kullanmaktan gelen daha "natürel" bir havası var. Yönetmen Brian Smrz, çatışma sahnelerini daha gerçekçi bir tarzda çekmiş... Irkçılık ve ayrımcılığın en şiddetlisini yaşamış Güney Afrika, filme politik bir bakış açısı da getiriyor. "Yarını Yok" çok ciddiye alınacak bir film değil belki; ama iyilerin kötülere karşı savaştığı silahlı, hareketli ve sürükleyici filmleri sevenlerin hayal kırıklığına uğrayacaklarını sanmam.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Dublör koordinatörlüğü yapan Brian Smrz'in ikinci yönetmenlik denemesinde elbette çok ümitli olmamak lazım. İşin doğrusu en azından Ethan Hawke'un başrolüyle bir 'kalite' bekliyoruz. Fakat "Anarşi" ("Cymbeline", 2014), "Good Kill" (2014), "Predestination" (2014) bir yana, Ti West, Alejandro Amenabar, Paul Schrader gibi isimlerle çalışmayı sürdüren saygıya değer oyuncu dahi filmi kurtaramıyor. Sadece Rutger Hauer biraz 'tecrübe' ve 'alkış hissi' yaratmakla kalıyor. Avustralyalı görüntü yönetmeni Ben Nott, gri-beyaz arası doku ile 'gerçekçilik'in dibine vurmuş. Üç senarist ise onu bu dehlizden kurtaracak bir zeka katamamışlar. Bunun ötesinde film 'Taken' ile 'Tetikçi' ('Crank') arasından kendine özgü bir 'tetikçi aksiyonu' damarı bulamamış. Aksine klişe öğelerle örülü B-tipi aksiyona mahkum kalmış. 'John Wick' serisinden sonra bir kez daha dublör koordinatörüne tür filmi çektirmek tutmamış. Hatta Hawke'un kolundaki 'ölmeye 24 saat kaldı'yı anlatan 'teknolojik rötuş' da fazla ucuz ve bayat duruyor. 'Teknolojik aksiyon' alt türü/formülünden "Yüz Yüze" ("Face/Off", 1997) gibi bir John Woo klasiği çıkmıyor. Belki iflah olmaz B-tipi aksiyon hayranları "Yarını Yok"tan keyif alabilir. Ama gerisi muamma.´




BUĞDAY

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... İçinde "Hep bir rüyadayız. Ölünce uyanacağız" gibi şiirsel sözlerin uçuştuğu filmde asit yağmuru, satıhta yüzen cesetlerle dolu su, terkedilmiş mahalleler, sonsuz dağlar ve kayalıklar gibi sahneler çok sinemasal. Sonlarda ise vahşi güzelliğiyle Kapadokya filme ideal bir dekor sağlıyor. Okuyabildiğim tüm eleştirilerde, film Andrei Tarkovsky'nin ünlü Stalker (tam karşılığı: iz süren) filmiyle kıyaslanıyor (1979). Gerçekten de konu ve ana temalar açısından benzerlikler çok. Ancak Kaplanoğlu'nun filmi, bir maneviyat arayışıyla ekolojik (çevresel) bir kaygıyı birleştiriyor. Ve doğayla ilişkisini ihmal etmiş bir dünyanın nasıl bir felakete uğrayacağını gösteriyor. Bu bağlamda Soylent Green- Açlık adlı ünlü Richard Fleischer bilim-kurgusu da hatırlanabilir. Yine de kolay bir film değil bu... Seyirciden sabır istiyor, yoğunlaşma talep ediyor, gösterilenin gerisindekini kavramak için hayal gücüne başvuruyor. Ancak bunları yapabilenler belli bir keyif alabilir...´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Andrei Tarkovski´nin "Stalker" filminden esinlenen bir bilimkurgu "Buğday"... Kaplanoğlu, 35mm formatında siyah beyaz olarak çektiği filmde "yasak bölge", "rehberle yolculuk", "su kenarında uyumak" gibi bazı göndermelerle "Stalker"ı selamlamayı ihmal etmiyor. Üslubu değil ama hikâyesi itibarıyla Amerikan distopya geleneğine de yakın; çünkü sonuçta her şey, dünyanın kurtuluşuyla ilgili... Erol Erin´in (Jean Marc Barr) amacı, genetiğiyle oynanmış tohumların sürdürülebilirliği sorununa çözüm bulmak, açlık tehlikesini önlemek. "Buğday"da modern hayatı temsil eden şehir ve kıtlığın, salgınların hüküm sürdüğü yoksul kırsal kesim, ölümcül sınırlarla birbirinden ayrılmış durumda. "Şehir", mültecileri dışlayan Batı dünyasını simgeliyor sanki... Kendi adıma filmde en çok karınca hikâyesini sevdim; çünkü yalın ve basit. Sadece bu hikâye üzerinden baktığınızda dahi "Buğday", yerli bir distopya olarak önemli. İlk 30 dakikası itibarıyla nerdeyse ipnotize edici bir ritmi ve akışı var... Ne var ki, hikâye gereği bile olsa, bilimin yegâne iktidar biçimi olarak konumlandırılması rahatsız edici... Ayrıca, bir dünyayı kurtarma öyküsünün dinsel referanslarla anlatılması bence "Buğday"ı alternatif bir distopya kadar dini film haline de getiriyor. Kendi adıma, Kaplanoğlu´nun dini göndermelerini daha derinlere sakladığı, inancı öykünün özüne işlediği önceki filmlerini tercih ederim.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Buğday", besin, natüralizm ve doğa arayışının bilimkurgu sinemasında fazla kullanılmadığı günlerde, bu kavramlara bir de Kaplanoğlu penceresinden bakmamızı istiyor. Onun tasavvufi yaklaşımı ve Erol'da aradıkları da aslında tür sinemasında 'ustalıklı bir dinginlik'le karşılık buluyor. Siyah-beyazda sıkışmışlık ya da yok edilmişlik duygusunda İngilizce ana dilin hafif yapaylığı da biraz makineleşme ezberini düzlüğe çıkarma kaygısıyla geliyor. Yönetmenin en rahat izlenen filmi olarak anılabilecek "Buğday", alttan alta katmanlı bir arayış sunuyor. Günümüzün kirlilik, küresel ısınma, yabancılaşma gibi sorunlarına 'besin', 'buğday', 'karınca', 'tohum' ile yeni çözümler üretiyor. 'İnsanoğlunun yeniden doğumu'nu bulmak için çaba sarf ediyor. "Soylent Green"le "Stalker"ı birleştiren Kaplanoğlu, türe bir 'Müslüman' ideolojisi ve gözlemi getirmek istiyor. Amerikan distopyasından Rus mistisizmine geçişi böyle yorumluyor belki de...´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Berlin Film Festivali'nden büyük ödül Altın Ayı'yla dönen "Bal"ın yönetmeni Semih Kaplanoğlu, yedi yıl sonra karşımıza çıkan yeni filmi "Buğday"la ilk İngilizce filmine imza atıyor. Başrolünde Fransız aktör Jean-Marc Barr'ın rol aldığı film, manevi bir arayışa odaklanan bir bilimkurgu. Genetik olarak seçilmiş insanların şehirler ve seçilmemişlerin ise ekolojik olarak kirlenmiş topraklarda yaşadığı bir dünyada geçen film, Barr'ın canlandırdığı Erol adındaki bilim insanın yolculuğu üzerine.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Buğday', teknik açıdan sinemamızın standartlarının üzerinde seyrediyor. Giles Nuttgens imzalı siyah-beyaz görüntü çalışması çok başarılı. Keza Naz Erayda'nın prodüksiyon tasarımı da... Bütün bu çabaların birleşmesi sonucu ortaya çıkan atmosfer ve çizilen distopik dünya etkileyici. Lakin film adeta tam ortasından ayrılmış iki farklı bölümden oluşuyor gibi. İlk yarıda herhangi bir Batılı yapımda rastlayacağımız bir gelecek tasarımı ve bilimin hükmettiği bir düzen var, ikinci yarıdaysa Erol Erin'in, Cemil Akman'ı bulmasıyla birlikte çıktığı bir yolculuk ve bu yolculuk esnasındaki metaforlar ve göndermelerle yüklü, bilimin yerini inanca bıraktığı bir serüven... Semih Kaplanoğlu (senaryosunu da eşi Leyla İpekçi'yle birlikte yazmış), çok sevdiği Tarkovski'vari bir havaya büründürdüğü, kimi sahnelerinde görüntü bağlamında 'Kurban'ı ama genel olarak 'Stalker'ı hatırlatan filminde, 'İnanç sineması'nın teknik düzeyi yüksek bir ifadesine soyunmuş...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Kaplanoğlu Buğday´da Türk sinemasının birikiminin üstüne çıkan bir atmosfer kuruyor (görüntü yönetmeni Giles Nuttgens ve sanat yönetmeni Naz Erayda çok başalı bir iş çıkarıyorlar) filmde. İlk bölümünde anlatım olarak akıcı bir dile meyleden filmde, Erol´un sınırı geçip Cemil´i aradığı noktada, Kaplanoğlu sinemasının hem anlatı hem de görsel olarak özgün kodları karşımıza çıkıyor. Açıkçası bu yolculuğun Erol´un içsel yolculuğuna dönüşmesiyle film farklı bir düzleme geçiyor ve bildik distopya anlatısından farklılaşıyor. O zaman Buğday´ın dıştan içe, çevreden merkeze ve hatta öze bir yolculuk olduğu anlaşılıyor. Bu yolculukta film, insanın kendi yolculuğuna dair durum tespitler yapıyor sonra da çözümler sunuyor. İnsanın kurtuluşunu, inançta, maneviyatta ve kendi özünü yeniden keşfetmesinde görüyor. Naçizane bu noktada Buğday´ın iki kilit olgusu ´insan parçacığı´ ve ´budayın ortasındaki çizgi´, filmin anlamını bulmada belirleyici oluyor gibi geldi bana...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Semih Kaplanoğlu özellikle filmin ilk yarım saatlik bölümünde her ne kadar görsel olarak tatmin edici bir dünya kurmayı başarsa da, hikaye olarak beklentileri karşılayamıyor. Dünyanın içinde bulunduğu durumu anlamakta, manyetik alanın içinde ve dışında olmanın hangi saiklerle gerçekleştiğini kavramakta zorlanıyoruz. Erol Erin'in de parçası olduğu şirketin (Örneğin Blade Runner'daki Tyrell şirketi gibi) tek hükümdar olup olmadığı, gücünün nereden geldiği gibi sorular havada kalıyor. Kaldı ki, dünyanın en iyi genetik bilimcilerinden birisi olduğunu anladığımız Erol Erin'in bir anda Cemil Akman'ı bu kadar kafaya takması ve onu bulmak için yoğun bir çaba içine girmesinin altında yatan motivasyon da bizi ikna etmiyor. Ölü Topraklar'a geçtikten sonra Andrei'nin bir anda hikayeden çıkması ve unutulması da hikayeyi akamete uğratan taraflardan. Şiddetli çatışmalara ve protestolara tanıklık ediyoruz ama ne için ve kime karşı sorularına cevap verilmiyor filmde...´




MUCİZE

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film biraz yakın zamanda gördüğümüz Everything Everything- Her Şey filmi gibi, çok genç insanlara musallat olmuş onulmaz hastalık temasını işliyor. Ama oldukça inandırıcı ve sonuç olarak o film kadar etkileyici biçimde.. Bunun birçok nedeni var. Öncelikle senaryo ustalıkla yazılmış. Ve aşırı dram yükü, çok gerçekçi bir çevre tasviriyle dengelenmiş. Özellikle okul çevresi ve Amerikan tarzı eğitimin yüksek düzeyi etkileyici. Ah, biz de o bitmeyen eğitim sistemi tartışmalarımızı bir sonuca ulaştırıp bu kadarını yapabilsek!.. Ayrıca hikâyenin sınırlarını aşarak karşımıza gelen, son derece önemli bir mesajdır: Her türlü farklılığa hoşgörüyle yaklaşmak, onu anlamaya çalışmak...Modern deyimiyle empati kurmak...Siyasal bir özü de olan, hele ülkemizin şu dönemde duyması gereken bir mesaj!.. Oyunculuk ise en üst düzeyde. Ana-babada ilk kez bir araya gelen Julia Roberts ve Owen Wilson ikilisi ne kadar sempatik...Ve ikisini de ne kadar özlemişiz...´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Chbosky kendini yavaş yavaş geliştirip, Peter Bogdanovich'in "Günahlar"ına ("Mask", 1985) selam çakarken, temiz çekilmiş bir filme imza atıyor. Auggie Wilson, Eric Stoltz'un Rocky Dennis'inin Y kuşağından kardeşi gibi. Film de onun etrafını kurgusundan sinematografisine bir uyum içinde çalışılmış görsel yapıyla örüyor. Görüntü yönetmeni de, kurgucu da, besteci de şov yapmadan bir hedef doğrultusunda buluşuyorlar. Buna paralel olarak Owen Wilson biraz idare edip rolüne yakışmasa da oyuncu kadrosu cuk oturuyor. Ortak senarist-yönetmen, okul atmosferini ve genç oyuncuları iyi idare etmiş. Tremblay'nin inandırıcılığına etrafındaki karakterler de ısınıyor. Ama film, belki de üç senaristin elinden çıktığı için 'bakış açısından akma' stratejisini son 30 dakikada reddederek 'başarılı olacak birey'in ağlatmasına odaklanıyor. Bu noktada da biraz 'yarı yolda kalmış' hissi yaratıyor.´

NİL KURAL (MİLLİYET). ´... Film, sadece Auggie'nin bakış açısını sunmuyor. Arkadaşları ve ablası Via da hikayelerini Auggie etrafında takip ettiğimiz karakterler olarak kendilerini tanıtma fırsatı buluyor. Bu da "Mucize"yi sadece Auggie'nin değil, herkesin olgunlaşıp ilişkilerindeki düğümleri çözdüğü bir hale büründürüyor. Ana akım sinemanın kenarında kalan bu uyarlama, dünyaya pembe gözlüklerle bakıp zaman zaman klişelere teslim olsa da hoş bir seyirlik.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Aslında belli noktalara kadar da dengeli ve pozitif bakış, filmi sevimli, sıcak, samimi ve kayda değer kılıyor. Ama sonlara doğru o klasik Hollywood bakışı ve yaklaşımı kendisini altı kalın çizili sahneler ve diyaloglarla sahaya sürüyor ve 'Mucize'nin büyüsü belli ölçülerde zedeleniyor. Çünkü bu bölümde senaryo gereksiz bir gevezelikle neredeyse öykünün bütün kahramanlarına ahlak dersi vermeye ve 'Kötüler cezasız kalmaz'ı gözümüze fazlasıyla sokmaya başlıyor.
Oyunculuklara gelince: 'Room'la hatırlanan minik Jacob Tremblay, Auggie'de makyajla elde edilmiş bambaşka bir yüzle seyirci karşısına çıkarken aksamayan bir performans sunuyor. Julia Roberts da anne Isabel de gayet iyi. Baba Nate'de Owen Wilson biraz fazla abartılı oynuyor. Abla Via'da Izabela Vidovic de ortalama tutturanlardan. Bence filmde en kayda değer performanslar minik oyuncular Noah Jupe ('Jack Will') ve Bryce Gheisar'dan ('Julian') geliyor.´






JUSTICE LEAGUE: ADALET BİRLİĞİ

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Keşke filmin ana teması, tanıtımlarda kullanılan "Dünyayı tek başına kurtaramazsın" sloganı olsaydı. Ama öykü, bu sloganı geliştiremiyor. Steppenwolf'un gücü karşısında kimsenin "Dünyayı kurtarırım" gibi bir iddiası zaten yok. Filme damgasını vuran ama çok da iyi ele alınamayan asıl mesele, başta Batman (Ben Affleck) olmak üzere herkesteki "Ah keşke Superman sağ olsaydı" temennisi... Kaldı ki, Steppenwolf da dünyaya Superman öldüğü için geliyor..."Adalet Birliği" süper kahraman filmi meraklılarını tatmin edecek gösterişli bir prodüksiyon. Aksiyon sahneleri ağırlıkla süperlerin kendi aralarındaki fiziksel çatışmalar üzerine kurulu. Flash karakteri dışında, sizi gayet ciddi ve ağırbaşlı bir filmin beklediğini de hatırlatalım...´

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Ama artık işin suyu çıktı. Marvel veya DC, Disney veya Warner Bros, fark etmiyor. Bir üstün-adam, iki üstün-adam yetmiyor. İlla da yarım düzinesini bir araya toplayacaklar, özel efektleri üstüste yığacaklar, aksiyonu baş atraksiyon yapıp hızından izlenemez hale getirecekler!... Filmde bu tür çizgi-romanların bence asıl malzemesi olması gereken mizah duygusu pek yok. Ama yer yer 'entel' espriler yapma çabası var. Elbette hikâyenin başlıca kötüsünün Steppenwolf, yani İsviçreli ünlü ve Nobelli yazar Herman Hesse'nin çok tanınmış roman kahramanı olması filmin suçu değil: asıl 'eserde' de öyleymiş. Ama ya gencecik 'super-hero' Barry Allen/ Flash, o 'normal' sokaklardan birinde rastladığı ürkmüş iki küçük çocuğu yatıştırmak için yaptığı konuşmayı, durup dururken hangi sözcükle bitiriyor dersiniz? Bir isim bu: Dostoyevski...Eğer bunu da gerçekten, entel veya değil, bir espri sayıyorsanız...O zaman hiç tartışmayalım!....´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... "Adalet Birliği" ("Justice League"), DC Comics'in Marvel'in 'Yenilmezler' serisine aşırı klasik ve bol gürültülü cevabı. Ama Ezra Miller'ın enerjik The Flash'i dışında filmin tatmin ettiği söylenemez. "Watchmen"i çeken tavizsiz Snyder mumla aranıyor.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Çizgi roman uyarlamaları dünyasının iki devi Marvel ve DC Comics, yıllardır sürdürülen rekabeti süper kahramanları filmlerde süper takımlara dönüştürme formülüyle devam ettiriyor. Marvel'ın "Avengers" serisinin DC Comics'teki karşılığı olan "Justice League: Adalet Birliği / Justice League", bu dünyanın Batman, Superman, Wonder Woman gibi filmlerde alıştığımız karakterlerine Aquaman ve The Flash'i de ekleyerek bir süper takım kuruyor... "Avengers"ın dozundaki mizahının tersine ciddi ve asık suratlı bir dünyada geçen film; dağınık ve bir ritim içinde bir araya gelmeyen parçaların birleşimi. Süper kahraman filmlerinin gişe başarısı bir yana popüler sinemanın en sık sunduğu yemek olmasının ve bu durumun kabak tadı vermeye başladığının sorgulanması için yeni bir vesile olması belki de filmin en iyi yönüne dönüşebilir.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Filmin giriş bölümü çok güzel, Norveçli şarkıcı Sigrid tarafından seslendirilen Cohen bestesi 'Everybody Knows' ve finalde de Gary Clark Jr.'ın söylediği Beatles klasiği 'Come Together' de filmin diğer güzellikleri. Snyder, konu hâkim bir rejiyle karşımıza gelirken bazı sahnelerde aksiyon ve sürükleyicilik gayet tatmin edici ama genel olarak ne Snyder'ın kariyeri ne de 'Süper kahramanlar' galerisi açısından vasatı aşmayan bir çalışma olmuş 'Justice League: Adelet Birliği'. Oyuncu kadrosuna gelince: Önceki çalışmalardan aşina olduğumuz Ben Affleck, Henry Cavill, Gal Gadot, Amy Adams, Jeremy Irons, Diane Lane, Connie Nielsen, J.K. Simmons gibi yüzlere bu kez Flash'te Ezra Miller, Aquaman'de Jason Momoa ve Cyborg'de Ray Fisher eklenmiş. Son olarak bu tür yapımlar belli bir yaş üzeri seyirci için aşırı gürültü kaynağı. 'Adalet Birliği'nde ise 'desibel' ortalama düzeyde seyrediyor.´




SEN KİMİNLE DANS EDİYORSUN ?

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Filmin son 30 dakikasını ilk 30 dakikasına bağlasanız yine buradaki 'çorba' halini elde edebilirsiniz. Bu sebeple de Aksak'ın fikirlerini başkasına çektirmesi daha sağlıklı olur. Aksi takdirde "Sen Kiminle Dans Ediyorsun?" gibi işitsel ve görsel açıdan her telden çalan, ölüm ve yerçekimi ile dalga geçerken kendisi alay konusu olan dizi kafalı 'şeyler' yapmayı sürdürür. Burada karaktere dönüşemeyen Binnur Kaya ve debelenen Nergis Öztürk'e yazık olmuş. Gerisi ise plansız bir şekilde hareketlenebilen müzikli skeçler. Aksak, sinemada ilerlemek istiyorsa biraz daha Onur Ünlü'nün yanında eğitim almalı.´



İÇİMDEKİ GÜNEŞ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Gösterilen ilişkiler, bilinen dram ve komedi tanımlamalarını ve sınırlarını aşıyor. Ve Denis, bu ilişkilere farklı biçimde yaklaşıyor: yer yer bir belgesel, zaman zaman keskin bir güldürü, çokluk yürek acıtan insan gözlemleri olarak. Her biri çok iyi çizilmiş, kimilerinde hayli ayrıntıya inilmiş, kimilerinde biraz yüzeysel kalmış, ama sonuç olarak hepsi birer karaktere dönüşebilen kişiler. Bazen karikatür düzeyinde kalır gibi olsalar da, bu durum hemen toparlanıyor.

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Claire Denis'nin 13. uzun metrajı "İçimdeki Güneş", Juliette Binoche'un karizması ve performansıyla akılda kalabilir. Ama film olarak fazla kasıntı durup yönetmenin önemsiz eserleri arasına yerleşiyor... Denis, 'sanat filmi' çekmek için kasarken cinsel hayata dair bir şey söylememeyi becermiş. Halen de Fransız Yeni Dalgası dönemindeki 'kapanış jeneriğinde film devam eder' klişesinden medet umuyor. Binoche bile bu anlamsız girişimlerden onu alıkoyamıyor. "İçimdeki Güneş", sanat olduğu zannedilen ama bu iddianın altını dolduramayan Fransız filmlerinin arasına katılıyor rahatlıkla. Xavier Beauvois ise yönetmenlik kariyerindeki 'sinema' problemini oyunculukta en azından 'inandırıcılık'la bertaraf edebiliyor.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Fransız sinemasının özgün yaratıcılarından Claire Denis'in bu yıl Cannes Film Festivali'nde "Yönetmenlerin 15 Günü" bölümünü açan yeni filmi "İçimdeki Güneş / Un beau soleil intérieur", Roland Barthes'ın "Bir Aşk Söyleminden Parçalar"ının serbest bir uyarlaması... Claire Denis'in entelektüel romantik komedisi, Binoche'un başarılı performansının ve Isabelle karakterinin ilginçliğinin de yardımıyla modern zaman ilişkileri üzerine hem hafif hem zekice bir film.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Deneyimli yönetmen 'İçimdeki Güneş'te Isabelle'in anlık mutluluklarını ve genel mutsuzluğunu gayet güzel, ince ve dengeli anlatmış. Öyküyü bağladığı final de zekice olmuş... Başrolde Juliette Binoche'u izlememiz de ayrı bir mutluluk kaynağı. Fransız yıldız, üzerindeki hiç batmayan güneşiyle yer aldığı sahneleri parlatmayı sürdürüyor. Hâlâ çekici, güzel ve zarif... Son olarak 'İçimdeki Güneş'in belli bir yaşın, belli bir kuşağın filmi olduğu gibi bir not düşersem, daha hakkaniyetli olur kanısındayım. Sonra, belli bir yaş kuşağındaki seyirci filmi izleyip salondan çıktığında, "Bunun neresi güzel, neresi çekici, neresi kaçış?" demesin, itirazlarını kabul etmem!´




SENİ GİDİ SENİ

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Belki de 'Çalgı Çengi' sonrası 'kara komedide iki kafadar' arayışı kolaycılığa yol açabiliyor. "Seni Gidi Seni" bu furyanın son ürünü. Yönetmenin kadın olması fark etmezken, Ahmet Kayakesen-Serdar Sezgin ikilisi eğlendirmekten ziyade yoruyor. Elbette böylesi eserlerin aranan ismine dönüşen Burak Satıbol ve Ayhan Taş artık 'kalite'yi arttırmak ne kelime, 'fazlalık' gibi durmakla kalıyorlar. "Seni Gidi Seni"; Kübilay Birkan Çopur'un hızlı çekime sarabilen ve zaman zaman gaza basabilen canlı kurgusuna karşın Ulaş Zeybek'ten sinematografik bir dokunuş alamamış. Oyuncular arasındaki uyum ise 'ekip komedisi elektriği' getirmiyor. Bu sebeple de bir başka 'olmamış kara komedi' daha kafa şişirmekle ve özenti durmakla kalıyor.´




KUTSAL GEYİĞİN ÖLÜMÜ

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Lanthimos, günümüz dünyasının bir kabus olduğuna dair ilk görüşünü mizahın ve sertliğin yer bulduğu bir anlatımla göstermeyi bu filmle de sürdürüyor. Seyri huzursuz ancak dünyası özgün bu filmle Lanthimos; aile, insan ve topluma dair karanlık görüşünü tutarlı bir filmografiye çevirmeye devam ediyor.´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Bu karanlık filmden geriye tek bir şey kalıyor: Sinemadan bir an önce çıkıp gitme arzusu. Duygusuz insanlar, duygusuz seks, duygusuz arkadaşlıklar, duygusuz babalık. Evet, bir tek anne duygulu yani Kidman'in karakteri. Yeter mi? Yetmiyor. Ki o da bir yere kadar duygulu. Bu filmin dünyasında insani değerlerini koruyarak hayatta kalmak kullara özgü değil. Tamam kardeşim Lanthimos, ben de senin kadar karamsarım. Dünyanın hali berbat. Kendimi ait hissettiğim mahallemin ahalisinin hali de pek acıklı. Ama sinemaya gidip de bir de gerçek hayatın daha da kötü bir versiyonunu izlemeyi niye isteyeyim? Niye cezalandırılmayı bir mazohist gibi arzu edeyim? Hem sen kimsin? Gerçekten de kendini tanrı mı sanıyorsun? Başta yazdıklarım mecazdı, ciddiye alma. Ama benim dememin bir anlamı yok. Yaşadığımız "gerileme" çağında, regresif sinema baş tacı edilecektir. Başka alternatif de yok, işin acıklısı.´

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Evet, bu iş böyle. Kim ne derse desin, isterse kimileri ayılıp bayılsın, adamları sanatın tepesine çıkarsın... Vız gelir!.. 'Benim yönetmenim' olmasına yetmez bu...Bir filmi sevmek, bir kitabı, bir tabloyu, bir şarkıyı sevmek kadar kişisel bir şeydir. Ve kimi zaman azınlıkta kalsanız da, kendi zevkinizi, 'gustonuzu' ve sinemaya bakışınızı savunmanız gerekir. Böylece baştan bu saptamayı yapıp rahatladım!... Kabul etmek gerekir ki karşımızda ilginç bir film var. Büyük aile dramı, psikolojik soslu bir polisiye, masumiyet maskesi ardında gizlenmiş genç bir ruhun bir kötülük kumkuması kimliği taşıması...Üstelik iyi çekilmiş, Amerikan taşrasını iyi vermiş. Ve de iyi oynanmış. Lahtnimos'un yeniden Colin Farrell'e başvurması ve Farrell- Kidman ikilisinin Sofia Coppola'nın The Beguiled filminden sonra ikinci kez biraraya gelmesi de ilginç. Ancak filmin asıl yıldızının genç Martin'deki Barry Keoghan olduğunu da belirtmek gerek.´




DOĞU EKSPRESİNDE CİNAYET

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Oyunculuk da ayrı bir alem... İngiliz dehası, tiyatro ve sinemada yazar-oyuncu-yönetmen Kenneth Branagh, Belçikalı detektife Albet Finney, Peter Ustinov, David Suchet gibi öncüllerinden sonra yepyeni bir lezzet katıyor: ince zekasından her şeyde kusursuzluk arayışına, bir yazarın dediği gibi "aslan yelesini andıran bıyığı"ndan abartılı aksanına...
Kalabalık kadroda öne çıkanlar Rus prensesinde 'Dame' ünvanlı Judi Dench, kötülük simgesi Ratcheff'de Johnny Depp, uşağında Derek Jacobi, özel sekreterinde Josh Gad. Ama en başa yeniden parlak bir dönüş yapan Michelle Pfeiffer'i ve onun erkek avcısı Amerikan dulu Mrs. Hubbard kişiliğini koymak gerek... Sonuç olarak Agatha Christie uyarlamaları içinde saygın bir yer tutmaya aday, nostaljimize seslenirken modern olmayı da unutmayan bir polisiye; hoş bir toplu oyunculuk gösterisi.

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Haris Zambarloukos'ın nokta atışı genel plan tercihleri ve kamera kaydırmalarıyla filmin 'detaycılık' depoladığı kesin. Bunun ötesinde de Branagh, "Ölümcül Oyun"da ("Sleuth", 2007) renk oyunlarıyla yaptığı 'tek mekan filmi'nin teatrallik tuzağından çıkma taktiğini burada başka metotlarla devreye sokuyor. Shakespeare metinlerine hakim Branagh, "Frankenstein"da (1994) da bir klasiğin ruhuna ihanet etmemişti. Yönetmen-başrol oyuncu olarak devreye giren deneyimli isim, burada başlangıçtaki dijital imalat gibi duran anlar haricinde ağırlığını koymuş. O bölümlerin tarihi İstanbul'u, Eminönü'nden ve 'pide'den başlatma ezberi biraz oryantalist. Ama trenin içine girince, işini yemek kabininde halletmiyor. Aksine 'whodunit (dedektif araştırması) senaryosu'nu üst açılar ve genel planlar bir yana, pencerelerden yansımalar da alan zeki objektiflerle yansıtıyor. Her kare üzerine uğraşılıyor ve sabit bir mekandan ziyade trenin içi ve çevresi için planlama yapılıyor...´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Yeni film de vasatın üstünde. Bunda Kenneth Branagh'ın özenli yönetimi ve Michelle Pfeiffer, Johnny Depp, Daisy Ridley, Penelope Cruz, Willem Dafoe, Judy Dench, Josh Gad gibi oyuncuların katkısı azımsanamaz. Branagh, yönetmen olarak öyküye hız katmak, "tek mekânda geçen, diyaloglara dayalı durağan film imajı"ndan kurtulmak için elinden geleni yapmış. Hatta biraz aksiyon, kovalamaca ve dövüş bile eklemiş. Çığ düşme sahnesini de unutmayalım. Tüm bunlar filme kuşkusuz heyecan, hareket ve tempo katıyor ama hikâyeyi derinleştirdiği söylenemez. Filmin iyi yanları arasında kuşkusuz "oryantalist tablo" güzelliğindeki İstanbul sahneleri var. Karaköy limanı, Tarihi Yarımada'da ilerleyen tren görüntüleri ve fırından taze çıkan susamlı pidelerle betimlenen 1930'ların İstanbul'u, dijital efekt yardımıyla da olsa filme farklı bir hava katıyor. İlk filmin mütevazı İstanbul sahneleri ve gerçek dışı egzotizmine oranla daha iyi bir Türkiye imajı sunuluyor. Görüntü yönetmeni Haris Zambarloukos'un filmin bütününde de göz alıcı bir iş çıkardığını not edelim.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Filmin başrolünde de Poirot rolünde bulunan Branagh, aynı Lumet gibi aralarında Depp, Cruz, Jacobi'nin de olduğu saygın ve ünlü oyunculardan oluşan bir kadroyu bu polisiye hikayenin hizmetine sunuyor. Poirot, trendeki tekinsiz iş adamı Ratchett'ın öldürülmesinin ardından trendeki yolcuları tek tek sorgularken, yalanlar ve beklenmedik bağlantılar, büyük bir polisiye bilmecesine dönüşüyor. "Doğu Ekspresinde Cinayet", metne ve 1974 yapımı yeniden çevrime sadık, klasik bir akışı tercih eden, risk almaktan uzak bir yeniden çevrim. Bu da onu kuru, eski moda hissi veren ve 1974'dekinden daha taze gözükmeyen bir filme dönüştürüyor. Kağıt üzerinde ümit veren, rahatlıkla izlenen ancak akılda kalmayan yeniden çevrimler furyasına ekliyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Daha önce 1974'te Sidney Lumet'ın rejisiyle sinemaya taşınan metin, bu kez Kenneth Branagh'ın yönetiminde huzurlarımıza geliyor. Kuzey İrlanda doğumlu yönetmenin aynı zamanda Christie'nin dedektifi Hercule Poirot'yu kendisinin canlandırdığı filmde, yolculuk esnasında işlenen bir cinayet çözülmeye çalışılıyor. Dijital teknolojinin yardımıyla çekilen kimi sahnelerin bende 'The Polar Ekspress' hissi yarattığı yapım, doğrusu meseleyi kitaptan ya da ilk uyarlamadan bilenler için pek bir heyecan yaratmıyor (ya da benim hissiyatım öyle diyelim, çünkü diğer eleştirmen arkadaşlar filmi bir hayli beğenmiş gözüküyor). Branagh'ın Poirot yorumu ise karakteri daha önceden canlandıran Albert Finney, Peter Ustinov, Ian Holm gibi büyük ustalar galerisine 'yaramaz ve hınzır' bir tipleme olarak eklenecek gibi...´




YOL AYRIMI

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu modern masal aslında fazla uzun (iki buçuk saat), bir parça ´mamul´ (imal edilmiş) ve de aşırı tiyatrovari duruyor. En azından biraz daha kısa olabilseymiş... Yine de hayli etkileyici bir film bu.....Sanki bunca yıl sonra kapitalizmin temel yapısına radikal bir saldırı gibi duran....Ve onun gerçek hayata, hayatı en doğal biçimde yaşama hakkına karşı çıkan zalim mantığının yeniden gündeme getirilmesi gibi. Sonuç olarak, bir tür sınıfsal melodram bu... Melodram diyorum, çünkü her şey dramı aşıp duygularımızla ustaca oynayan bir melodram havasına ulaşıyor. Ama çok iyi seçilip yönetilmiş oyuncu kadrosu, bu moralist fanteziyi sonuna dek inandırıcı kılmayı başarıyor. Başta artık inatla söylendiği gibi bir komedi oyuncusu değil, gerçek bir kompozisyon ustasına dönüşen Şener Şen olmak üzere.....

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Karakterlerini romanın ana teması üzerinde konuşturmayı seven eski Rus yazarlarını hatırlatan bir yanı da var filmin. Turgul bir sahnede filmin özünü Tolstoy alıntısı üzerinden Altan´a söyletiyor: "Kalbimizde Tanrı´nın ışığı vardır, onun adı da vicdandır."
"Yol Ayrımı" sadece memleketin körelen vicdanları üzerine değil, birbirlerinden giderek kopan kesimleri için de çekilmiş bir film. Mazhar´ın hayalini gerçekleştireceğine inanmak zor belki; ama onun şiire inanan bir adama dönüşmesi bile bir devrim aslında... Yer yer "Yurttaş Kane"in öyküsünü de hatırlatan "Yol Ayrımı"nı sadece söyledikleriyle değil; sade, ölçülü anlatımı ve tüm oyuncularıyla sevdim. Şener Şen´in oyunculuğuna sözüm yok ama aynı karakterde öykü gereği daha genç bir oyuncu iyi olabilirdi diye düşünmeden edemiyorum. Çiğdem Selışık Onat ve Şerif Erol´un performanslarının çok iyi olduğunu da belirtelim.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Yavuz Turgul, bu hikâyeyi 150 dakikalık süresine rağmen sıkılmadan izleyeceğiniz bir üslupla anlatıyor. Senaryo kuşkusuz yine bir ana karakter üzerinden ilerliyor ama kimi ara karakterler de devreye girerek öyküye ve gidişata katkıda bulunuyor, renk katıyorlar (özellikle Altan, Emine ve Firdevs). Hikâyeyi genel olarak büyük burjuva eleştirisi olarak da nitelemek mümkün, Mazhar´ın dönüşümü ve paylaşımcılığı açısından "Hâlâ, şimdi sosyalizm" olarak da... Peki eksiklikler? Basın gösterimi sonrası filme ilişkin yöneltilen eleştirilerin başında ´TV dizisi´ havasında olduğuna dair vurgu yapıldı. Doğrusu pek dizi izlemeyen biri olarak kendi adıma ben böyle bir duyguya kapılmadım. Bence eleştirilebilecek en önemli nokta, bazı yerlerde filmin kendisini fazla açıklaması; bu yüzden de didaktik görünmesiydi. Bir de pilavdan taş çıkması ve köpeğe araba çarpması sahneleri, filmin dingin akışı içinde çok da oturmuyor gibiydi. Sonuç? ´Yol Ayrımı´, kendinizi öyküsüne kaptırdığınızda akıp giden ve kimi yerlerinde, fark etmeden inceden inceye gözyaşlarınızı da teslim alan bir yapım olmuş. Kaçırmayın derim.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... 76 yaşındaki Şener Şen için yazdığınız belli olan bir hikayeye onun annesini de eklerseniz ve bu rol için ondan sadece iki yaş büyük olan Çiğdem Selışık Onat´ı tercih ederseniz film boyunca kimseyi ikna edemezsiniz. Hatta bazı sahnelerde Şener Şen´in karakterinin annesinden daha yaşlı görünüyor olması gibi deneyimler yaşatırsınız seyirciye. Yine aynı şekilde Şener Şen´den 22 yaşı küçük bir oyuncuyu da yanına çocukluk arkadaşı olarak koyarsanız, hikayeniz ne kadar iyi olursa olsun seyirciyi yaşadığı yabancılaşmadan bir türlü kurtaramazsınız. Oyuncudan vazgeçemiyorsanız, hikayenizden taviz vermek zorundasınız belki de... 2010 tarihli "Av Mevsimi"nden bugüne (hatta Eşkıya´dan) bu kadronun heyecanlandırmaktan uzak olduğunu söylemek gerekiyor. Bir yönetmen/senaristin sadece bir oyuncu için iş ürettiği, bir oyuncunun da sadece tek yönetmenle çalışmakta ısrar ettiği başka bir örnek var mı, bilmiyorum ama bu takımın artık eski görkemli günlerinden uzak olduğunu söylemek boynumuzun borcu. "Yol Ayrımı", toplumsal sorunlara da dokunan hikayesi, zaman zaman eğlenceli de olabilen anları, uzun süresine rağmen kolay izlenen yapısıyla seyircinin ilgisini çekecektir muhtemelen ama üstünde imzası bulunanların yarattığı beklentiye karşılayıp karşılayamayacağı biraz muallak.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Turgul, elbette uzun planlarla oyuncu yönetimine yükleniyor. Kariyerinde benimsediği bir üslup bu. Ama HD sebebiyle belki de filmi 150 dakikaya bağlayınca senaryosunu yazdığı "Kabadayı" (2007) gibi tonu tutmamış bir filme imza atmak durumunda kalmış. Şener Şen´in ardı arkası kesilmeyen didaktik dersler vermesiyle yorucu hale gelen bir Yeşilçam piyesi beliriyor bu sayede. Dizi piyasasında daha tutarlı olabilecek "Yol Ayrımı", yol yakınken Şener Şen´in de Turgul´un kariyerinden ibaret kalan filmografisini renklendirmesini salık veriyor. Sinemasını da 80´lerdeki Yeşilçam´ın geleneğini bozan dekupajdan daha farklı bir aşamaya taşımalı artık. Konuşmalardan ibaret gibi duran film bu sayede anlamsız hale gelebiliyor zira. Turgul, bu ´yol ayrımı´ndan kolayca dönmeli, aksi takdirde konuşan kafalara varan sinema anlayışının esiri olabilir. Onun sinemasındaki diyalog-oyuncu-kamera dengesi çok hassas bir tarifle tutturulmuştur. Bu sayede de kendisi Türkiye´nin en önemli yönetmenleri arasına girmiştir. Ama yapısı, iki-üç kritik yerde es verince sonuç "Yol Ayrımı" gibi olabilir: Teatral, didaktik ve TV kalitesinde...´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Yavuz Turgul ve Şener Şen işbirliğinin yeni halkası "Yol Ayrımı", bir değişme öyküsü. Kendine, ailesine ve etrafındaki herkese çok sert davranan, gülümsemeyi bile başaramayan tekstil devi bir şirketin sahibi iş adamı Mazhar Kozanlı (Şener Şen), bir araba kazası geçirir. Bu kazanın ardından hayatını tamamen değiştirmeye başlar ve işten kovduğu işçilerden, yolda gördüğü bir köpeğe hayatını sevgiye açar. "Yol Ayrımı", Turgul´un klasik bir hikaye anlatımını takip ettiği ancak kariyerinde daha önce işlediği temaları tekrarlarken sinemasal anlamda yaratması gereken heyecanı veya izleyiciyle kurması gereken duygu bağını bir türlü yakalayamayan bir film.´




MUTLULUK ZAMANI

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Filmin eski bir kaset dinlermiş gibi izliyoruz. Cengiz Bozkurt'u da idare eden 'mutlu-et.com.tr' sahibi Mert'in 'fantastik komedi'ye teğet geçtiği kesin. Capraesk etki, özellikle Bozkurt'un üzerinde de hissediliyor. Ama ikiliden yaratılması gereken 'mutlu adama dönüştürdüm' numarası, mantıklı bir dramatik yapıya ve yerinde bir bütçeye malzeme edilmiyor. Aksine Şenol Sönmez, porselen bebek gibi kırılacak izlenimi bırakan dizi yüzü Elçin Sangu'yu 'genç Ajda Pekkan' modundan koparmak bile istemiyor. Ona yan hikaye yazılarak 'denizkızı' olması istenmiş. Kısa video kliplerden destek almasıyla aslında öpüşme anları ve tutku var. Ama filmin bütünü, kimi yabancı filmlerden parçalar alırken dahi bir yere oturmuyor. İyi niyetli bir çaba olsa da "Mutluluk Zamanı" gereksiz kafa şişiriyor ve fantastik potansiyelini iyi kullanamıyor. Cengiz Bozkurt'un devreye girip şov yapmasını bekliyor. Buğra Gülsoy, "Mahalle"den (2016) sonra ikinci senaryosunu da canlandıracak gerçek bir yönetmen bulamamış. Filme benzemeyen sinemaya girişi "Rina"nın (2010) kısa sürede üzerine koysa da Sönmez´in daha kırk fırın ekmek yemesi lazım.´




KARE

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... "Kare", vicdani sorumluluk ve ikiyüzlülük üzerine bir film. Östlund, çağdaş sanatın günümüzün sorunlarına karşı duyarlı olabileceğini ama hitap ettiği kitle için aynısını söylemenin zor olduğunu ima ediyor. Filmde çağdaş sanatla ilgili iki önemli sahne var. İlkinde bir adam, basın toplantısında sanatçıya sürekli küfrediyor. İkincisinde sanatçı, performansı sırasında bir çeşit primata dönüşerek davetlilerin huzurunu kaçırıyor. Tuhaf şeylerin yaşandığı her iki sahne de uygarlıkla barbarlık, elitizmle bayağılık, bastırılmış içgüdülerle şiddet arasındaki sınırın inceliği üzerine... Östlund'un önceki filmi "Turist"e oranla "Kare", doğru şeyleri dolambaçlı yollardan söyleyen, biraz hantal, yer yer zorlama bir film. Ama sözü getirdiği yer ve orijinal yapısıyla Östlund'un kayda değer bir yönetmen olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Film, gerçek bir sanat eseri. Bunu kimse reddedemez. Ama bunun kişisel tatmine kaymasıyla 'entelektüel anlar'ın sefasının sürülmesi bir yana uzayıp sıkma ihtimali de olabiliyor. Bu da riskli bir yapboza yol açabiliyor ister istemez. Nokta atışı hamlelerle 'daha net' olunabilirmiş. Ama film ciddi bir sanatsal şov yapma peşinde. Buna da kendini kaptırmış. Bu sebeple de Amerikalı oyuncuları iyi kullansa da özüne döndüğünde kendi 'kare'sini yaralayabiliyor. Bu da Östlund için içine girmesi keyifli ve felsefi ama çok kalıcı olmayacak bir işi duyuruyor. Modern sanatın ve kapitalizmin insanoğlunu hayvana dönüştürdüğü günümüz dünyasıyla ilgili cümleler de fazla tesir etmiyor bu sayede. Sosyal taşlamanın dozu iliklerimize işlemiyor, aksine belli bir düzeyde kalıyor.´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Bir olay örgüsü olmayan bu 2,5 saatlik film bir şekilde kendisini sonuna kadar seyrettiriyor ve kolay hazmediliyor. Östlund kendisini ne derece ciddiye alıyor bilemiyorum ama bence Kare çok da ciddiye alınacak bir film değil. Hoş, Cannes jürisi Altın Palmiye'yi verirken filmi herhalde ciddiye aldı ama Kare'yi gelecek senelerde pek de hatırlamayacağız. Belki bir sahnesi hariç: Müzenin destekçilerine verilen yemeğe yine açıklanamaz bir şekilde davet edilmiş olan bir performans sanatçısının, kontrol dışına çıkıp vahşi bir maymuna dönüştüğü ve tehlikeli olduğu sahne geriyor seyirciyi. Zaten filmin afişine de bu sahneden bir fotoğraf konulmuş...Film zaten gerçekçilik, gerçeküstücülük gibi türler arasında serbestçe dolaşıyor. Bize söylediği, bizden adam olmazdan ibaret. Neyse ki bunu da dalga geçer bir tarzda söylüyor. Kavramsal sanatını "mavra"msal bir biçimde servis ediyor. Filmde, son zamanların yükselen yıldızı Elisabeth Moss da küçük bir rolde parlıyor. Bu yıl yapılan en iyi film bu değildir diye umuyorum.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... "Kare"yi beğenip beğenmemekten ziyade, filmin dünyasının temas ettiği alanlarla bambaşka bir ilişki kurduğunu, onları anlamlandırma biçimiyle kendisini ayrıştırdığını söylemeden geçmemek gerek. Östlund, ana odağı olmasa da, 'talihsiz' bir anın ardından sarsıntı geçiren aile kurumunun hem kendilerine hem de çevreye karşı geliştirdikleri küçük performanslarla yeniden inşa edilişini gösteriyordu bir bakıma. Bu performans hissi, yazının girişinde de belirtildiği gibi "Kare"nin ana duygusu olarak şekilleniyor. Üstelik yalnızca sanat ya da onunla ilgili alanlarda değil. Gündelik hayatın da bir tür performans alanına dönüştüğünü ve bu durumun giderek sanat ile günlük hayatı iç içe geçiren ve Christian'ın kimliğinde neredeyse aynılaştıran bir hal aldığını da gösteriyor bizlere.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Refahın ve düzenin eksiksiz göründüğü Avrupa kültüründeki sterilliğin ne kadar sorunlu olduğunu sanat dünyası ve elbette Christian üzerinden gösteren Östlund, bir kez daha güven ihtiyacının elzemliğine ve gerçek bir iletişimin nasıl kurulup kurulamayacağına kafa yoruyor ve izleyicisinden de bunu talep ediyor. Östlund'un elindeki en büyük araç bir kez daha karakterlerine karşı oldukça acımasız olan bir mizah. Dolayısıyla işaret ettiği meselelere yaklaşırken izleyiciyi zaman zaman rahatsız ederken güldürmeyi hiç ihmal etmeyen Östlund, Avrupa sinemasının en parlak isimlerinden biri olduğu algısını kuvvetlendiriyor. Ancak Östlund'un filmlerini üzerine kurduğu zemin üstten bir bakış içeriyor ve bunun sonucunda filmleri zaman zaman ahlakçılığa meylediyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Kare', genç tanıtımcılar üzerinden günümüz dünyasının sosyal medya merakları, gösteriş ve ilgi histerisi gibi duraklara da uğruyor. Ayrıca filmin isminin aynı zamanda 'Meydan' anlamına gelmesi de, öyküyü farklı bir metaforun sularına çekiyor. 'Kare' asıl darbesini final bölümünde vuruyor. Bir sanat buluşmasında, davetlilere sunulan ve bir noktadan sonra rayından çıkan 'özel performans', modern insanın sabrının, korkularının, suskunluğunun, güce karşı boyun eğmesinin sınırları etrafında seyircisini de özel bir teste tabi tutuyor... 'Kare', belki 142 dakikalık süresi boyunca farklı noktalara (sanat, ifade özgürlüğünün sınırları) da uğrayarak odak kayması yaratıyor ve yer yer dağılıyor gibi gelebilir ama nihayetinde Östlund her şeyi toparlıyor. Bazı noktalarda (vatandaşı) Roy Andersson dokunuşu hissedilse de aslında filmin genel havası Batılının 'öteki'yle olan vicdani hesaplaşması açısından Haneke'nin 'Saklı'sını fazlasıyla andırıyor. Gelecek ne getirir, bilmek zor tabii ama ben naçizane, İsveçli yönetmenin insanlık dertleri açısından Avusturyalı ustanın izinden gittiği ve giderek bayrağı da devralacağı kanısındayım.´





OHA DİYORUM

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Açıkçası yol komedisi ´Sağ Salim´ ve 'Kardeşim Benim'in tutmasıyla artan işler akla geliyor. Bu üçlünün antipatikliği sayesinde filmi izlerken, ´acaba komedi ekibi arkadakilerle bir bütün olarak mı canlanacak?´ sorusu devreye girebiliyor. Filmin 90 dakikayı geçmemesi avantaj. Okan Sarul gibi bir kurgucu ile en azından ritim duygusuyla aşılayan film zaman zaman içine alabiliyor. Ama sinematografinin dizi piyasasındaki ucuz işçilikleri akla getirdiği kesin. Öte yandan ağızdan ateş çıkma, suya doğru sallanma gibi efektler de bayağı duruyor. Prodüksiyon kalitesi kullanılamıyor. Yol komedisi hiçbir şekilde o iddialı, kaba ve boyutsuz isminin altını dolduramıyor. Aksine içinizden ´Oha yeter artık!´ deyip geri çekilmemizi salık veriyor. Egemen Sancak, filmin tek başarılı ismi ve kazancı.´

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film biraz BKM güldürüleri havasında ve skeçlerle ilerliyor. Ki bunların hemen tümü gayet tuhaf, hafiften gerçek-üstücü, görsellikle (yani küçük özel efektlerle) desteklenmiş olarak karşımıza geliyor. Ben hemen başlarda kediye bittim: Üç kahramanımız söyleşirken öylesine oynak, cilveli ve hareketli bir kedi var ki...Görmelere seza!...
Sonrası da geliyor. Parmak ısırma (!), kıskanç abinin Alper'e reva gördüğü ceza (Boğaz kıyısında bir duvara gömülme işkencesi!), işeme, direksiyonda uyuma veya silecek sahneleri... Kahramanları da ayni adları taşıyan Melih Abuaf, Fırat Sobutay ve Alper Rende hoş ve yetenekli insanlar. Ayrıca Egemen Taşkın, Bahar Şahin, Begüm Çağla Taşkın da yeterince iyiler. Bu internet fenomeni salonlarda da fenomen olur mu, bilmem. Ama oyalanmak için gönül rahatlığıyla gidebilirsiniz.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'OHA Diyorum', sinematografik olarak heyecan vermese de hayranları için, sevdikleri yüzlerin sürüklediği, kendilerine özgü jargonun ya da simgelerin öne çıktığı bir yapım olmuş. Sözün özü bize seslenmese de kitlesi açısından uygun bir proje olduğu açık. Filmin oyunculuk bakımından en iyi performansı ise 'Hırsız kız' rolündeki Zeliha Gümüş'ten geliyor.´




İŞE YARAR BİR ŞEY

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Filmin yapısı, hikâyenin kuruluşu bence tartışmaya açık. Aslında gayet ilginç başlayan, kısa süre sonra bir tren yolculuğu ve orada karşılaşan iki farklı yaş ve kimlikte kadının ilerleyen dostluğuna dönüşen hikâyeye, kimi tren yolcularının kattığı çeşni ve lezzet ekleniyor. Tüm bunlar, sıra dışı görüntüler eşliğinde (ve elbette Gökhan Tiryaki'nin katkısıyla) bir yol filmini haberler gibi... Tek bir çekim, ama çok yavaş olsa da hareket eden bir kamera. Çok yavaşça masanın çevresini dolanan, her bir kişi ya da grup önünde yeterince duran...Sinemada traveling- kaydırma denen o önemli olayın en güzel örneklerinden biri, şapka çıkarılacak bir bölüm... Ve o gizemli finalle bu biçimsel cesaret bir araya gelince, sanırım sonuç olarak gayet ilginç sayılabilecek bir film ortaya çıkıyor.
Oyuncular da çok iyi. İkisini de uzun zamandır göremeyip özlediğimiz iki oyuncudan Başar Köklükaya başrolde parlak bir kompozisyon çizerken, görece olarak kısa Yavuz rolünde Yiğit Özşener de süper. Öykü Karayel'in Canan'ını da çok sevdim. Ama o kalabalık yardımcı oyuncuları da kutlamak gerekir: trendeki şarkıcı/dansöz ikilisinden, o yemekteki tüm kişilere. Adlarını bile bilmediğimiz bu insanlar (belki profesyonel oyuncu bile değiller), sinemada takım oyunculuğunun önemini bir kez daha hatırlatıyor.

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Barış Bıçakçı'nın kitabından yola çıkan özenli "İşe Yarar Bir Şey"de (2017) yönetmen feminist sinemaya, kadın yönetmenlerin işlerine, kadınların dünyasına örnek olacak bir bilinçaltı yolculuğuna imza atıyor. Gökhan Tiryaki'nin çok yakın ve yakın planları, geniş planları kullanırken şair-edebiyatçının yansımalarını oyun alanına dönüştüren görsel zekası dahice!... Ama film, trenin dışına çıkınca ayakta kalamıyor. Yiğit Özşener'in Yavuz'u, Nejat İşler'in "11'e 10 Kala"daki kapıcı karakteri Ali'den farksız bir 'karton' ve 'karikatürize' durma probleminden mustarip. Esmer'in erkek karakter yazmaması gerektiği bu sayede açığa çıkıyor bir kez daha. Film de formda olduğu tren bölümlerinden uzaklaşınca, özellikle son 30 dakikada kendi özgünlüğünü, kontrolünü, feminist sinema içindeki haykırışını biraz olsun yitiriyor. Perde serüvenini de kitabi diyaloglara boğularak noktalıyor. 80'lerin kadın filmi mantığıyla, sinemasız entelektüel haykırışlarıyla finali zar zor görebiliyor. Pelin Esmer için büyük, dünya için küçük bir adıma dönüşüyor.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Film, modern zaman insanının arzularından, amaçlarından, kırgınlık ve küskünlüklerinden, verdiği yaşam mücadelesinden yola çıkarak bize, hayata, kaygılarımıza ve insan olmanın verdiği ağırlığa dair derinlikli, incelikli ve lirik hikaye anlatıyor.
Ömer Kavur sinemasıyla akrabalığı İşe Yarar Bir Şey, senaryosu, üst düzey oyunculuk performansları ve yönetmenliği ile Pelin Esmer´in en iyi filmi. Kaçırmayın...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'İşe Yarar Bir Şey'in en önemli yararı, uzun bir süredir sinemadan uzakta kalan Başak Köklükaya'yı (Leyla'yı canlandırıyor) yeniden karşımıza çıkarması olmuş. Özlemişiz... (Performansıyla Adana Film Festivali'nde 'En İyi Kadın Oyuncu' ödülünü kazandı.) Öykü Karayel de (Canan'a hayat veriyor), Zeki Demirkubuz'un 'Bulantı'sında küçük bir rolle adım attığı 'Uzun metraj' âlemindeki üçüncü (ikincisi 'Toz'du) hamlesinde gayet iyi. Ben filmde en çok trenin pencereleri üzerinden elde edilen yansımaları, üst üste bindirilen görüntüleri, dışarıdaki hayatları içeriye taşıyan kadrajları, yani Gökhan Tiryaki'nin (ki Adana'da 'En İyi Görüntü'yü kazandı) usta işi çerçevelerini beğendim. Sonuç? 'İşe Yarar Bir Şey', sezonun üzerinde konuşulmaya değer yapımlarından, kaçırmayın...´




AYLA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´Yönetmen Can Ulkay nerede, hangi sinema eğitimi aldı? Yazarı Yiğit Güralp´ı biraz daha iyi tanıyoruz: birkaç TV dizisi, Sınav ve Uzun Hikaye gibi filmlerden...Ama böyle bir senaryo yine de kolay yazılır mı?...
Ya oyunculuklar? İsmail Hacıoğlu´nun ne iyi bir oyuncu olduğunu unutmuşuz. Hatırlamak iyi geldi. Ayni şey Ali´de Ali Atay, yaşlılarda Çetin Tekindor ve Meral Çetinkaya için de söylenebilir. Taner Birsel, Altan Erkekli kendilerini sevgiyle hatırlatırken, genç kızlarda Damla Sönmez´le Büşra Develi de çok iyiler. Ayrıca filmin sonunda hikayenin gerçek kahramanlarının gösterilmesi de çok iyi olmuş. Gerçi bu genelde biyografik filmler için son dönemde çok yapılan bir şey. Ama burada, bu büyük sevginin, bu inanılmaz romansın kahramanları, bunca yıl sonra bir araya gelince....Onların bugünkü hallerini göstermek, gerçekten dokunaklı bir final oluşturuyor. Ve hikayeye inancımızı pekiştiriyor. Sonuç olarak, Ayla´nın iyi bir film olma konumunu aşıp, içine düştüğü (ya da beceriksizce düşürüldüğü) bu yalnızlık döneminde, Türkiye´ye çok şey kazandırabilecek bir film olduğunu düşünüyorum.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´. Yönetmenlik koltuğundaki Can Ulkay´ın becerisi de hayranlık uyandırıcı. "Sarıkamış Çocukları"nda (2017) ortak yönetmenlikle kumaşını kanıtladıktan sonra ilk kez yalnız başına direksiyona geçiyor. Bir dönem filminde biçimci reklam estetiği ülkemizde çok rastlanan bir şey değil. Bu sebeple de onun kadraj dengesinden yavaş çekim zekasına kadar her şeyin yerli yerine oturduğu yönetmenlik tatmin ediyor. Bizi filmin duygusuna çekiyor... Öte yandan son 15-20 dakikadaki dönüş filmi, günümüz TV kitlesini tatmin edecek ucuz bir Yeşilçam melodramına dönüştürüyor. Özellikle Sinem Öztürk ile Çetin Tekindor ne yapıyor çözmek güç. Bu bölümde Koreli oyuncular da seviyeyi düşürüyor. Film, "Babam ve Oğlum" (2005) ile "Hayat Güzeldir"i birleştirme arzusundaki bir Kore Savaşı dostluğu filmine dönüşüyor son kalemde.´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´. Çarpıcı bir hikâye bu... Sinemaya uyarlanması da doğru bir karar. Peki, senaryosunu Yiğit Güralp´in yazdığı, Can Ulkay´ın yönettiği film, hikâyenin hakkını veriyor mu? Eğer mesele, öncelikle Türkiye gişesinde başarılı olacak bir film çekmekse, "Evet" diyebiliriz. Türkiye´de başarılı olan dizi ve filmlerin senaryo, yönetmenlik ve yapım anlayışı temel alınırsa, gereken her şey yapılmış. Ünlü bir oyuncu kadrosu toplanmış, kısa roller için dahi yıldız isimlerle anlaşılmış. ´Hikâyenin hakkını verme´ konusuna dönersek, soruya kendi adıma olumlu yanıt vermem mümkün değil. Ayla ile Süleyman arasındaki baba-kız bağının oluştuğu süreci anlatırken dahi film bizi müziğe ve duygusal coşkuya boğuyor. Oysa burası öykünün şekillendiği, sevgi ve şefkatin ortaya çıktığı yer değil mi? Fakat film, bu duygusal bağdan ziyade filmdeki erkek karakterler arasındaki ilişkilere, savaşa ve kahramanlıklara daha çok odaklanıyor.
Asıl amaç, kahraman ve fedakâr Türk askerlerinin Kore´nin özgürlüğüne yaptığı katkıları vurgulamak, zulüm gören halklara yardımcı olduğumuz mesajını vermekse film hedefine ulaşıyor. ´Ayla´ bu haliyle öncelikle milli bir film, bir kahramanlık öyküsü...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´. Son yıllarda ülkedeki ´gişe filmi´ kalitesi o kadar aşağılara düşmüş durumda ki, "Ayla" eli yüzü düzgün olarak kendisini ayırmayı başarıyor. Hem prodüksiyon kalitesi hem yönetmen mahareti hem de senaryo etkisi açısından amaçlarına ulaşmış görünüyor. Nedir bu amaç? Seyirciyi duygusal bir hikayenin içine atmak ve finalde mümkün olduğunca çok ağlatmak. O zaman filmin işlevini yerine getirdiğini belirtelim. Uzun yıllar (belki de Babam ve Oğlum´dan sonra ilk kez) sonra seyircinin "ağla ağla öldük" diye başkalarına anlatabileceği bir film olmaya aday "Ayla". Nihayetinde yönetmen Can Ulkay seyirci dostu bir filme imza atıyor ve amaç buysa sınıfı geçiyor. Ancak filmin Hollywoodvari olma iddiasının gerçeklikten çok uzak olduğunu, bu amaçla çıkılan yolun nihayetinde Yeşilçam´da bittiğini belirtelim. Bence doğru adres de orası zaten!

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Senaryosu, yönetmenliği ve oyuncu performansları (bütün oyuncular iyiydi) düşünülünce Ayla için, Türkiye´de anaakım sinemanın son yıllardaki iyi örneklerinden biri olduğunu söylenebilir.
Açıkçası Korelilerin Türkiye´ye yaklaşımındaki vefayı ve Türk-Kore dostluğunun arkasındaki güçlü duygusal bağı bir baba-kız hikayesi üzerinden anlamamızı sağlayan bir yanı var Ayla´nın. Bunun için iki ülke seyircisi için çok şey ifade edebilir. Ama bu hikayede, iyi işlenildiği zaman herkesi etkileyecek bir cevher var. Masumiyetin, savaş zamanlarındaki özellikle erkekler üzerindeki etkisi ya da savaşın ortasında asker bile olsa yaşamı savunan insanların mücadelesindeki asillik gibi... Film belki gerçek hikayeyi, bu tür anlayışların üzerine güçlü bir şekilde inşa etmiş olsaydı daha iyi olabilirdi. Böylece Türk ve Kore seyircisi dışında dünyanın herhangi bir yerinde bu filmi izleyecek insanlar için de Ayla, etkileyici bir hale gelebilirdi. Bu noktada önemli bir fırsat kaçırıldığını düşünmüyor değilim...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET):... 'Ayla', popüler sinema adına 'Eli yüzü düzgün' ifadesini hak eden bir çalışma olmuş. Filmin teknik işçiliği sağlam, dönem atmosferi iyi, görüntü yönetmenliği birinci sınıf, kadro da fena değil ama tavrı seyirciyi ağlatmak üzerine inşa edilmiş gibi duruyor. Genel görünüş yeni bir 'Babam ve Oğlum' çabasına soyunulmuş sanki. Lakin Çağan Irmak'ın filmindekine benzer bir arka plan ve bakış açısı 'Ayla'da pek yok. Örneğin "Niye oraya asker yolladık?" daha radikal bir tavırla deşilebilirdi ama bu mesele filme pek sızmamış. Murat Yıldırım'ın canlandırdığı 'Komünist' eğilimli 'Üsteğmen Mesut' karakteri üzerinden hafif politik soslar katılmış, bir de kadınların 'sezgisel' yanlarıyla savaşa karşı duruşları var; o kadar. Daha çok 'milliyetçi' yaklaşımların ön planda olduğu yapımın zaten asıl derdi Ayla ve Süleyman Astsubay arasındaki baba-kız ilişkisi olduğu için bu tür dertler perdeye yansımamış... Sonuç? Daha çok duygulara seslenen 'Ayla', sinematografik yanından ziyade, seyircinin gözyaşlarını teslim alan atmosferiyle dikkat çekiyor. Bu özelliğiyle de gişede iş yapar türünden bir beklenti oluşturuyor. Peki 'Oscar' yarışında 'İlk beş'e kalır mı, orası zor görünüyor... ´




THOR: RAGNAROK

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu yeni filmde en çok dikkat çeken, mizah yanının güçlenmesi. Öylesine ki, bu anlayış filmin her sahnesine sinmiş: bu macerayı bir büyük oyuna, bir keskin taşlamaya dönüştürerek; komedi ögesini neredeyse ön plana alarak...Yeni Zelanda kökenli yazar-oyuncu-yönetmen Taika Waititi küçük bir rolle (Korg) ekrana geliyor Ama sanırım asıl marifeti, filmin akıcılığıyla birlikte o uçuk ve uçarı havasını sağlamasında. Velhasıl oyalayıcı bir film. Hattâ, çocuklar ve çocuk ruhunu korumuş olanlar için tam bir şölen...´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Marvel filmlerinin kendi aralarındaki geçişler ve tanıdık karakterleriyle zenginleştirilen filmin diğer Marvel uyarlamalarından en büyük farkı mizahı öne çıkaran yapısı. Kaçış sinemasının bu yeni üyesi, kısa süre sonra hatırlanmayacak bir öyküye rağmen yüksek yapım ve teknik seviyesiyle, esprileri ve zaten kendilerini izleyiciye sevdirmiş karakterle eğlenceli iki saat vadediyor. İlk Hollywood filmini yöneten Taika Waititi ise Marvel evreni yönetmenleri arasında yerini alıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Ragnarok'a gelince: Bu kez filme 'Her yer espri, her yer komiklik' türünden bir mantık hâkim olmuş. Daha ilk sahneden itibaren Thor, sözde kendisini, 'Süper kahramanlık' kavramını ti'ye alıyor ve bu tavır, bütün film boyunca sürüyor. Tabii ki böylesi bir yaklaşımda bir problem yok ama sanki genel bir parantez dahilinde istenilen hedef tam olarak gerçekleşememiş gibi. Espriler arka arkaya geliyor ama bir bütünlükten ziyade, "Her yere bir şeyler serpiştirelim" mantığının ifadesi gibi duruyor... 'Thor: Ragnarok' görsel, işitsel ve öyküsel anlamda bir karmaşanın ifadesi. Marvel'in iç içe geçmiş kahramanlarının da bir anlamda kısa bir resmi geçidi. Filmdeki bazı espriler iyi ama 'büyük resme' baktığınızda 'Thor: Ragnarok' vasat bir hamle... Bir de hafif zorlarsak gezegensizlik üzerinden 'Mülteci sorunu'na gönderme yapıldığını ve filmin politik bir mesaja sahip olduğunu düşünebiliriz...´








Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
128
0
164
0