Paylaş   
04.06.2011

03 KASIM- 07 KASIM 2018 HAFTASI

/

OVERLORD OPERASYONU

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Doğrusu ilgiyle izlenen bir film. Görselliği kusursuz, temposu hep yüksek. Ve bir an bile sıkılmıyorsunuz. Özenle seçilmiş bir oyuncu kadrosu ise görevini fazlasıyla yerine getiriyor. Ve filmin kimi sahneleri korku türünün zirveleri arasına girebilir gözüküyor. Yine de hafif bir düş kırıklığı yaşamadım diyemem. Çünkü Nazi suçları beni hep çok ilgilendiren bir alan olmuştur. Ve Almanlar gibi uygarlığımıza büyük katkılarda bulunmuş bir halkın böylesine büyük bir insanlık suçuna, tarihin en büyük kıyımına girişmiş olmasını hala tam anlayamam. Ve bu konuda bize getirilebilecek her türlü yeni açıklamayı ve yorumu ilgiyle, merakla beklerim. Bu film bunu yapacak gibi başlıyor. Ama sonra korkunun ve fantastiğin kendine özgü dünyasına kayıyor. Keşke daha 'ciddi' olabilse, daha nesnel ve gerçekçi kalabilseydi diyorsunuz. Ama yine de bu bireşimin, tarihsel savaş filmiyle ürkünç fantastik sentezinin daha ilginç, daha özgün olduğunu düşünenler varsa...Onlara karşı çıkmak da zor!..´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... eski usul bir 2. Dünya Savaşı filmi gibi başlayan "Overlord Operasyonu", bir yerden sonra çağdaş özel efekt teknolojisinin kullanıldığı fantastik bir korku filmine dönüşüyor. Şiddetin dozu giderek artıyor. Bu dönüşümün şok edici olduğu kadar eğlenceli bir yanı olduğunu düşünüyorum. Gerçekçi bir savaş filminde değil, her şeyin bile bile abartıldığı fantastik bir korku öyküsünün içinde olduğunuzu anlıyor ve hikâyeyi çok ciddiye almamaya başlıyoruz. Hikâyenin gelişimi, filmi grafik anlamda başka bir düzeye taşıyor, beklentilerimizi değiştiriyor. Filmde bazı karakterlerin geçirdiği bedensel dönüşüm gibi "Overlord Operasyonu"nun da ikinci yarısında türünü değiştirerek görsel bir dönüşüm yaşadığı söylenebilir... Filmi ayakta tutan sadece alt metni değil. "Overlord Operasyonu" bence baştan sona iyi çekilmiş bir film... Yönetmen Julius Avery özellikle uçaktaki açılış sahnesini görsel ve işitsel olarak çok etkili kılabiliyor. Filmin geri kalanında da gerilim pek dinmiyor, tempo hiç düşmüyor. Karakterler belki çok derin değil ama aralarındaki ilişkilerin, çatışmaların iyi kurulduğu söylenebilir. Boyce´u oynayan Jovan Adepo dışında, Wyatt Russell (Ford), Mathilde Ollivier (Chloe), John Magaro (Tibbet) ve Nazi subayında Pilou Asbaet üstlerine düşeni yapıyorlar. Görüntü yönetmeni Laurie Rose ve Fabian Wagner´in de iyi iş çıkardığını belirtelim. Ama yine de beklentinizi çok yüksek tutmayın. "Operasyon Overlord", her şeyiyle tipik bir tür sineması örneği. Hikâyesi zayıf ama geri kalan her şeyi sağlam.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Julius Avery'nin yapıtı atmosfer olarak 70'lerde çekilen 'İkinci Dünya Savaşı filmleri'nin ruhunu ve atmosferini perdeye yansıtıp giriş jeneriği (özellikle yazı karakterleri) itibariyle 'retro' tadı yayarken hikâyenin ana göndermesi elbette genetik deneyleriyle tanınan, Nazi ideolojisinin 'hastalıklı ruhu'yla tarihe geçmiş Dr. Josef Mengele'si (lakabı 'Ölüm Meleği'ydi). Kilise sathına kurulmuş laboratuvarın başındaki Dr. Schmidt karakterinin ve çabalarının, Mengele'nin filmdeki uzantısı olduğu açık. Senaryo (Billy Ray-Mark L. Smith ikilisi kaleme almış) sanki "Mengele, işleri daha öte noktalara götürse nasıl olurdu?" türünden bir fantezinin peşine düşmüş (ki nihai amacı Nazi subayı Wafner şöyle ifade ediyor: "Bin yıllık Reich ideolojisinin ölümsüz askerlere ihtiyacı var.") ve ortaya bu 'melez film' çıkmış. Kötü mü olmuş? Yoo, 'Overlord Operasyonu' bence hedefine varıyor ve ortalamayı tutturuyor...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Er Ryan´ı Kurtarmak´ın açtığı yoldan ilerleyen, sonrasında 2009 yapımı korku filmi Dead Snow´un izinden giden film şık bir açılış sekansıyla başlasa da anlatımı tür filmlerine özgü klişeler üzerine inşa edilmiş. Gerçi klişeleri yerli yerinde kullanma başarısı gösteriyor ama yine de insanın dimağında özgün bir tat bırakmıyor. Mesela savaşın dehşeti üzerinden bir korku atmosferi yaratmayı hedeflemiyor.
Fakat buna rağmen ezber bozan yönleri de var filmin. Bu, en çok kahraman seçimlerinde ortaya çıkıyor. Malum bu tür filmlerde beyaz Amerikalılar kahramandır. Overlord Operasyonu´nun ana kahramanı bir siyah. Üstelik arkadaşlarının askerlik yapamayacağını düşündüğü bir siyah. Beyaz Amerikalı da var elbet ama o daha ikinci planda... Yani dünyayı yine Amerikalılar kurtarıyor ama bir farkla, bu sefer bir siyahinin kahramanlığıyla... Gerçi daha önce siyahilerin savaşlardaki kahramanlıklarını anlatan yapımlar izledik ama böylesi klişelere bel bağlayan bir yapımda beyaz adam klişesini yıkmak da önemli sayılabilir...´




CAMERON POST´A TERS TERAPİ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu yürekli hikâye, bu takım ve bu yönetimle görülmeye değer bir yapım olmuş. Tüm kadronun içinde en çok genç Amerikalı yıldız Chloe Grace Moretz güneş gibi parlıyor. Özellikle 2010'lu yıllarda art arda Let Me In- Kanıma Gir, Hugo, Dark Shadows- Karanlık Gölgeler, İf I Stay- Eğer Yaşarsam, The Equalizer- Adalet, Dark Places- Karanlık Yerler, bu hafta izlediğimiz Suspiria gibi nedense hepsi 'karanlık' filmlerle sivrilen bu 'ay yüzlü' oyuncu, bu filmde de çok iyi. Ayrıca Mark'da Owen Campbell ve doktor Lydia'da deneyimli Jennifer Ehle'i de çok beğendim. Ve elbette akla eşcinselliği tam bir koyu Hristiyan gözüyle bir büyük günah olarak gören o dönem Amerika'sıyla (giderek dünyasıyla) bugünü kıyaslamak geliyor. Elbette çok şey değişti. Hatta ABD'de kimi eyaletlerde ve ayrıca birçok ülkede eşcinsel nikah bile kabul görüyor. Ama bunun yeterince yaygın bir tavır olduğu ve bu sorunun tümüyle çözüldüğü söylenebilir mi? Sırf bu yüzden işlerini kaybeden, hayatları kayan, hatta dövülüp öldürülen onca insanın öyküleri hala medyaya yansırken?´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... 1990´ların ilk yarısında geçen "Cameron Post'a Ters Terapi", "dini terapi" uygulamasını doğru noktalardan eleştiren bir film. Ne var ki, benzer bir konuyu anlatan ve yine bu yıl seyirciyle buluşan "Boy Erased"in gölgesinde kaldığı kesin. "Boy Erased"i henüz seyretmedim ama "Cameron Post´a Ters Terapi", meseleyi daha çok gençlerin bakış açısından ele alıyor. Aileler filmde pek yok ama gençleri en çok etkileyen de zaten evlerinden, okullarından alınıp oraya gönderilmiş olmaları... Film, ergenlik çağında aileden dışlanma duygusunun altını çiziyor ve bunun gençlerde yaratacağı suçluluk duygusunun ağırlığını tahayyül etmemizi istiyor. "Appropriate Behaviour" (2014) ile tanınan Desiree Akhavan´ın anlatımı sade ve işlevsel... Başroldeki Chloe Grace Moretz ve "American Honey"den tanıdığımız Sasha Lane de anlatıma uygun abartısız performanslarıyla gayet iyiler. Belki hikâyenin çok iyi kurulduğu söylenemez. Sinemasal cazibe açısından da mütevazi bir film ama son birkaç haftanın en sevdiğim filmlerinden biri olduğunu söyleyebilirim.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Emily M. Danforth'un aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan filmi Desiree Akhavan yönetmiş. Chloe Grace Moretz'in çoğu kez gözleri, mimikleri ve vücut diliyle Cameron'ın hal ve gidişatını perdeye taşıdığı filmin öne çıkan diğer iki karakterinden Jane'i 'American Honey'den de hatırladığımız Sasha Lane, Kızılderili kökenli Adam Red Eagle'ı Forrest Goodluck canlandırmış. Kamp ortamının giderek ünlü klasik 'Guguk Kuşu'nu andıran bir çizgiye geldiği filmin bence en önemli vurgusu, 'duygusal istismar'a dikkat çekmesi. En güzel sahnesinde ise kamptaki bir grup öğrenci patates soyarken '4 Non Blondes'ın enfes şarkısı 'What's Up?'ı söylüyor. 90'larda geçen ve sanki daha derinlere gitme fırsatı varken böylesi bir tercihte bulunmayan film, yine de dertlerine seyircisine aktarmakta gayet başarılı.´




CLIMAX

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film herşeyiyle yönetmenin şaşırtma, giderek şoke etme iradesini kanıtlıyor. Jeneriklerden başlayarak: çünkü bize önce upuzun 'sahte' jenerikler gösteriliyor: filmle ilişkisi olmayan...Asıl jenerik filmin ortasında yer alıyor. Sonda ise hiçbir şey yok!.. Sonra yönetmenin görkemli biçimselliği. En başta tüm dansçılar tek başlarına veya ikişer ikişer kameraya konuşuyor ve soruları yanıtlayarak kimliklerini, amaçlarını açıklıyor... Bu tuhaf ve iddialı film, sanırım anladınız, her Türk vatandaşı için değil. Ama en azından ruhen genç, yeniliklere açık ve deneylere hoşgörüyle bakan sinemaseverler sevebilir.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... "Climax" de köhne bir kulübeye Nuh'un Gemisi misali doldurulmuş her türden, renkten, cinsel yönelimden bir grup gencin kontrolden çıkan performanslarının, yine bir performansa dönüştürülerek görselleştirilmesinden ibaret neticede. Açılıştaki görkemli dans sahnesiyle seyirciyi içine alan, karakterleriyle yakınlaştırıp merak duygusunu uyandıran, 'içkiye katılan ilaç'la gecenin karabasana dönüşümünü ustaca gerçekleştiren, uzun plan sekansların, hareketli oyuncuların, rahatsız edici müziğin ortasına bırakılmış seyircinin de tıpkı karakterler gibi o kapana kısılıp kaldığı bir deneyim bu. Ama işte tıpkı finaldeki gibi, kapılar açılıp da kulübenin içine kardan yansıyan parlak ışık girdiğinde kendilerine gelirken bir önceki gecenin deneyiminin hiçbir anını hatırlamayacak karakterler gibi, biz de nabzımız normale döndüğünde başka bir gösterinin peşinden koşarken "Climax"i o kulübede unutup gideceğiz muhtemelen.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Gaspar Noé'nin sinemasına vâkıf olanlar için 'Climax', sınırları daha az zorlayan bir film olmuş. Lakin belli bir yaş üstü seyirci için (bunu daha çok kendimden yola çıkarak söylüyorum) fazla gürültülü (özellikle müzikler itibariyle), fazla kafa yorucu (özellikle diyaloglar itibariyle). Öte yandan Arjantin kökenli yönetmenin gösterişli ve provokatif sinemasına pek yakınlık duyduğumu da söyleyemem. İlk uzun metrajı 'Herkese Karşı Tek Başına'yı ayrı bir yere koyarım ama diğer yapıtları modern zamanların pek de sevmediğim şoke etmek, abartmak, zorlayarak sarsmak türünden reflekslerine sahiptir. Ki bence filmlerinin en önemli problemi ise eleştirir ya da altını çizer gibi yaptığı şeylerin parçasına dönüşmektir. Aynı problemin 'Climax'te de geçerli olduğu kanısındayım. Öte yandan 90'larda yaşanmış bir olaydan sinemaya uyarlanan bu öyküyü, 'bir kuşak eleştirisi' mi yoksa 'bütün bir insanlığın tasviri' (aslında bir noktadan sonra 'zombilere' dönüşüyorlar adeta) olarak mı okumak lazım bilemiyorum ama nasıl okursanız okuyun bence sonuç değiştirmiyor...´




BOHEMIAN RHAPSODY

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Eşcinsel bir rockçının hayatını izlerken bu kadar çok aile sözcüğünü bir daha duymayız diye umuyorum. Bu arada aileden nefret edenlerden kesinlikle değilim. İşlevsiz aile nedir gayet iyi biliyorum ama çocuk yetiştirmenin başka bir yolunu da bilmiyorum. Neyse film, eşcinsel bir Asyalı rockçıya bunu öneriyor işte, aile olarak kimi biliyorsa onlara sadık kalmasını. Tabii bu işten kârlı çıkan Mercury değil ailenin diğer üyeleri olacak, o da grubun ön koşulu. Asıl cazibe merkezi ve asıl besteci Freddie Mercury olsa da, grubun bir arada kalmasının ön koşulu olarak herkesin parayı eşit paylaşması gerekiyor. Bu eşitlikçi görünse de öyle değil. Asıl üreten Mercury çünkü. Filmin çok ciddi günahları da var. Beethoven'in hayatını anlatırken 9. Senfoniyi, 5.'nin önüne koyamazsınız herhalde. Ama Queen'in durumunda film bunu hep yapıyor. 'Fat Bottom Girls' şarkısını, 4-5 yıl geriye, Bohemina Rhapsoy öncesine kaydırabiliyor. Live Aid konseri öncesi grubu 5 yıl ayrı bırakıyor ki, bir araya gelmenin etkisi güçlü olsun. Ama öyle bir ayrılık grubun tarihinde yok. Ve daha birçok şey. Merak eden imdb'de goof'lar bölümüne baksın. May ve Taylor'ın yapımcılığında bu yanlışlar nasıl yapılıyor? Yanlış olmadıkları, bu saptırmaların daha çok para kazandıracağı düşünüldüğü için. Çok çirkin. Bu bir belgesel değil diye işin içinden sıyrılınacak şeyler değil bunlar...´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... "Bohemian Rhapsody"nin rock müziğinin ruhuna uygun, video klipleri hatırlatan, biçimci bir anlatım dili var. Çekimlerin bitmesine 16 gün kala "devamsızlık ve Rami Malek´e saygısız davranış gerekçesiyle" kovulduğu öne sürülen yönetmen Bryan Singer ve onun yerine gelen Dexter Fletcher, filmin görsel atmosferini, ritmini profesyonelce oluşturmuşlar... Ellerindeki müthiş soundtrack´i, yani Queen´in müziğini kullanarak sinemasal açıdan cazip bir sonuca ulaşmışlar. Özellikle finaldeki Live Aid konserinin çekimleri mükemmel. Tümüyle Singer´in çektiği söylenen bu sahnede grupla seyirci arasında kurulan bağ, Wembley´de hissedilen o enerji çok iyi yansıtılıyor. Bu arada, seyircilerin yakın plan çekimlerinin sahneye olan katkısının altını çizmek isterim...
Filmde beni rahatsız eden sorunlar anlatımdan ziyade senaryoyla, daha doğrusu dayatılan dar bakış açısıyla ilgili... Mercury, bir sahnede Queen´i "dışlanmışların grubu" olarak tanımlıyor ama filmin hiçbir anında bu dışlanmışlığı hissedemiyorsunuz. Ayrıca film, Parsi bir aileden gelen Mercury´nin etnik kökenlerinden utandığını ima ediyor ama bu konunun üzerine pek gitmiyor. Belirsizlik açıkçası rahatsız edici...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Yönetmenlerin Mercury´nin hayatını kronolojik olarak anlatma tercihi de bu zorluğa eklenince Mercury´nin derinlikli bir portresi ortaya çıkmıyor. Ama zaten bu da amaçlanmamış, makul bir Freddie Mercury portresi çizilmek istenmiş. İşin aslı film bunu başarıyor. Bir efsanenin yaldızını kazıyıp onun müzikle, grup üyeleriyle, arkadaşlarıyla, ailesiyle ilişkisi üzerinden zaafları, erdemleriyle insani yönleri anlatılıyor. Perdede özgüvenli, deli dolu ve az biraz kaprisli ama vicdanlı, sevdiklerine değer veren ve her şeye rağmen ailesini, aile gibi gördüğü Queen´i önemseyen bir insan beliriyor. Açıkçası bu portre herkesi tatmin eder mi, bilemiyorum. Ama dediğim gibi makul bir portre. Film Mercury´i ne yüceltiyor, ne de olmadığı gibi gösteriyor. Yeri geliyor müzisyenin kimi tabuları nasıl yıktığı da anlatılıyor, yeri geliyor nasıl kalp kırdığı da. Ama onun sahnede nasıl devleştiği ve konserlerinde binlerce insanı nasıl etkisi altına aldığı ziyadesiyle yansıtılıyor. Rami Malek´in muhteşem performansı, ki Brian May´i canlandıran Gwilym Lee de onun kadar başarılı, dönem atmosferini iyi yansıtması, Wembley dahil Queen konserleri ziyafeti sunmasıyla Bohemian Rhapsody en az Freddie Mercury kadar enerjik ve deli dolu ama tıpkı onun gibi yer yer ağırbaşlı. Daha iyisi çekilene kadar şimdilik onu en iyi anlatan film.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... İlginçtir, 'Bohemian Rhapsody' de İngiliz ve Amerikalı eleştirmenler tarafından yerden yere vuruluyor. Tabii ki beğenilmeme kıstası 'sosyolojik yaklaşım' değil, itiraz gerekçeleri şöyle: Daha cesur bir film bekliyorlarmış, Singer'ın başlayıp Fletcher'ın bitirdiği çalışmayı çok uysal bulmuşlar... 'En Karanlık Saat' ve 'Her Şeyin Teorisi' gibi filmlerin (biri Winston Churchill'in, diğeri de Stephen Hawking'in biyografisiydi) senaristi Anthony McCarten'in kaleme aldığı metni de beğenmişler, "Bu klasik bir hayat hikâyesi değil ki, film Mercury'nin cinsel kimliği üzerinden daha doğru noktalarda gezinmeliydi" mealinde itirazlar var. Benim ise bu türden beklentilerim olmadığı için belki, filmi çok beğendim. Perdede Freddie Mercury'nin hem Parsi kökenli bir Zerdüşt hem de bir eşcinsel olarak iki kere 'Öteki'liğine karşı müzik sayesinde hayata tutunuşunu, her daim yalnızlığını, grup üyelerinin aileleriyle birlikte mutlu tablolar çizdiği ortamda onun hüzünle dolu bilinçaltını yansıtmasını, Mary Austin'in ona erkek arkadaşını tanıttığındaki duygusal yıkımını, Queen'in çok sevdiğim (sevdiğimiz) o muhteşem şarkılarının yaratılma süreçlerine seyirci vasfıyla dahil olmamızı, tanıklık etmemizi, 1985'te 21 yaşındayken televizyondan izlediğim Wembley'deki 'Live Aid' konserini bu kez, 54 yaşında, adeta sahnenin içinden ve arkasından bir kez daha izleme fırsatının sunulmasını izledim; daha ne isteyeyim ki?´




FINDIKKIRAN VE DÖRT DİYAR

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Fındıkkıran ve Dört Diyar'da CGI teknolojisinin yardımıyla yaratılan müthiş bir görsel dünya var. Lakin film bu dünyayı besleyecek sağlam bir hikâyeden yoksun (bazı Batılı eleştirmenler öncelikli problemin Hoffmann'ın masalındaki melankolik karanlık havanın filmde olmadığını belirtmişler). Kadrosunda Keira Knightley'nin yanı sıra Helen Mirren, Richard E. Grant ve Morgan Freeman gibi isimlerin de yer aldığı yapım, yine de görselliğiyle cezbedici bir dünya sunuyor. Clara rolündeki Mackenzie Foy da çok iyi oynuyor.´




MÜSLÜM BABA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Filmin büyük bir bütçeyle, özen ve maharetle çekildiği açıkça görülüyor. İlk bölümde genç Müslüm'ü oynayan Şahin Kendirci'nin büyük başarısının da katkısıyla, dönemin taşra Türkiye'si beliriyor: Adana halkevinde ona sazı ve Bektaşiliği öğreten Limon Ali'nin temsil ettiği halk kültürü, halkevlerinin önemi... Sonra şöhret geliyor ve özellikle Karadeniz turunda ustaca saptanmış kadın-erkek köylü ve emekçi yüzleri, bizi sanki gerçekten halka götürüyor. Sahneye Muhterem Nur'un girmesiyle işler değişiyor. Ve inanılmaz bir aşk ve bağlılık öyküsü izliyoruz. İnişli-çıkışlı, kavgalı-dövüşlü, ayrılıp yeniden birleşmeli. Tam bir Türkiye efsanesi, ikisinin de halka mâl olmuşluğuyla hepimiz için ulusal bir masal. 27 yıl, Müslüm'ün ölümüne dek süren... Çifte yönetmenlerimiz iyi bir iş başarmış. Farklı kentlerin dekorları iyi seçilmiş, mekanlar iyi değerlendirilmiş. Konser sahneleri harika. Gerçi Ayla'daki Marilyn konserini çekebilmiş bir ekip için şaşırtıcı değil, ama yine de o Açıkhava Tiyatrosu ve özellikle Gülhane konserleri tam bir sinemasal başarı.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Yönetmenler Can Ulkay ve Ketche Hakan Kırvavaçt trajik epik bir hikayeyi melodram anlatıya sırtını dayayarak anlatmayı tercih etmiş. Müzik kullanımı konusunda yer yer filmin çapaklı hale gelmesi de bu yüzden. Anlaşılan seyirci Müslüm Gürses´in yaşadıklarıyla güçlü bir duygusal bağ kursun istenmiş. Bu bağ kuruluyor kendinizi Gürses´in hayatına ağlarken buluyorsunuz ama bu çapaklar da göze çarpıyor. Buna rağmen iyi bir senaryo, yerinde bir yönetmenlik, sanat yönetmeni ve görüntü yönetimi konusundaki titizlik ve uyum, dört dörtlük oyunculuklar Müslüm Baba yılın öne çıkan yerli yapımlarından biri haline getiriyor.
Elbet böylesi filmlerde hikayesi anlatılan kişiyle canlandıran kişi arasındaki benzerlik önemsenir. Bu konuda Timuçin Esen tam bir Müslüm Gürses kılığına bürünüyor. Ama asıl ezberi oyunculuğu ile bozuyor ve oyunculuk oktavının nasıl geniş olduğunu tekrar gösteriyor. Esen´in bu performansı ile Gürses´in gençliğini canlandıran Şahin Kendirci´nin performansı bir araya gelince bütünlüklü bir Müslüm Gürses portresi ortaya çıkıyor. Ki bu zor bir iştir...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Bir türlü yerine oturamayan ise 'Müslüm' fenomeninin diğer özellikleri. Karakterin barındırdığı malzemenin ana akım seyirciyi çekmek için oldukça bereketli olduğunu bilen filmin yaratıcılarının yalnızca bu özelliklere yüklenmeleri 'ticari' olarak anlaşılır bir durum. Ancak Müslüm Gürses'i "Baba" statüsüne yükselten sosyolojik arka planı filmde göremiyoruz. Gürses'in kendisini var eden kitle ile Gülhane konseri sahnesine kadar herhangi bir temasını görme fırsatımız da olmuyor. Gayet steril, ana akım sinema estetiğini uygun bir biçimde aydınlık, ferah feza mekanlarda geçen bir hikaye bu. Müslüm Gürses gibi bir 'yeraltı' figürünü bu kadar parlak renkler, tiril tiril dönem kostümleri içinde anlatmayı tercih etmek ana akım seyirci alışkınlıkları için anlaşılabilir kuşku yok ki. Ancak, bu tercih Müslüm Gürses evrenini ve onunla bağ kuran sevenlerini temsil etmek yerine 'izlenilir' kılmaktan öteye bir işlev taşımıyor maalesef. Bu bakımdan filmin Müslüm yorumunun onu ortaya çıkaran atmosfer ve sosyolojik bir vaka haline getiren kitlelerin değil, 2000'li yıllar sonrası bir anda onu keşfeden 'kent elitleri'nin gözünden olduğunu söylemek mümkün...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Müslüm Gürses (ki gerçek soyadı Akbaş, 'Müslüm Gürses' sahne adı), her şeyiyle bir duygu insanı. Şarkılarına, sesine, sanatına ruhundaki inişler çıkışlar, hayatın onda bıraktığı derin izler damga vuruyor. 'Müslüm Baba' böylesi bir portreyi perdeye taşırken aslında fazlasıyla klişelere başvuruyor ama bence zaten filmin başarısı biraz bu tavrında ama asıl olarak ele aldığı duygularını seyirciye geçirmesinde yatıyor. Belki de şöyle bir tarif daha doğru: 'Müslüm Baba' duygusu olan bir film...
Performanslara gelince: Kuşkusuz Müslüm Gürses'i canlandıran Timuçin Esen'in nasıl bir portre ortaya koyduğu merak konusuydu. Cevap: Başarılı, inandırıcı, etkileyici... Şarkıları kendisinin seslendirmesi ve bu yükün de altından kalkması ayrı bir alkışı hak ediyor. Keza sanatçının gençliğini canlandıran Şahin Kendirci de gayet iyi... Muhterem Nur'da izlediğimiz Zerrin Tekindor da performans olarak başarılı ama Müslüm Gürses'te öne çıkan fiziki benzerlik Muhterem Nur karakterinde niye tercih edilmemiş, orasını pek anlamadım. 'Limoncu Ali'de Erkan Can ise her zamanki klasında. Öte yandan filmin kostüm tasarımı ve sanat yönetimi de gayet iyi. Öykünün uğradığı zaman aralıklarındaki giyim-kuşam, araba modelleri vs. dönem ruhunu yansıtacak biçimde gerçekçi... Nihayetinde 'Müslüm Baba', sinemasal olarak belki üst düzey bir çalışma değil ama hem kendi derdini hem de ele aldığı karakterlerin dertlerini aktarmanın üstesinden geliyor...´




ÇİRKİN KRAL EFSANESİ

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Kimdi Yılmaz Güney? Onun yaşamına tanıklık eden insanlarla yapılan görüşmeler eşliğinde ilerleyen belgeselde ortaya çıkan Yılmaz Güney portesi, efsaneleşen, dokunulmaz olarak görülen Yılmaz Güney´den farklı. Yoksullukla, yoklukla, imkansızlıklarla mücadele eden, bu mücadele sırasında zaman zaman zik zaklar çizebilen, deli dolu bir insan var karşımızda. Kardeş, eş, baba, sinemacı, hapishane arkadaşı olarak nasıl biriydi Güney? Belgeselde Tabak bunların hepsine cevap arıyor ve insan Yılmaz Güney´i arıyor ve kanımca buluyor da... Ve bir anlamda zihinlerde efsanesinin içine hapsolan Yılmaz Güney´i insanileştirerek özgürleştiriyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Yıllar önce Antalya'da (2012), artık yerinde yeller esen 'Ulusal Yarışma'da yönettiği 'Güzelliğin On Par' Etmez'le 'En İyi Film' ve 'En İyi Senaryo' dallarında ipi göğüsleyen Hüseyin Tabak, 'Çirkin Kral Efsanesi' adlı belgeseliyle Yılmaz Güney'in hayat serüveninden kimi önemli pasajları perdeye taşıyor. Film, sanatçının hayatı, sineması, travmaları, dramı, devrimci kişiliği, olaylar karşısındaki tavrı, cesareti, aile çevresi, doğruları ve yanlışlarıyla insani özelliklerine ilişkin gayet etkileyici ve üzerinde uzun süre çalışılmış, emek verilmiş bir belgesel... Dönemin tanıklarına elden geldiğince başvurması da önemli; ki içlerinde artık aramızda olmayan Tuncel Kurtiz, Tarık Akan gibi değerler de var. Ayrıca Costa Gavras, Michael Haneke, Jack Lang, Duygu Sağıroğlu, Nebahat Çehre, Halil Ergün, Abdurrahman Keskiner gibi simaların da Yılmaz Güney'e ilişkin görüşleri belgeselde yer alıyor. Toparlarsak, kaçırmayın derim.´




NAPOLİ´NİN SIRRI

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Özpetek hiç saklamadığı eşcinselliğiyle sanki İtalyan sinemasının çağdaş Pasolini'si. Ama onun gibi tarihin içinden fışkıran, ölümcül ve meydan okuyan bir sinema yerine daha yumuşak ve duygusal bir tarzı seçiyor. Ne de olsa Akdenizli olmanın yanı sıra bir doğulu... Müze bölümüyse Özpetek'in özelliğini aşarak, tüm bir büyük uygarlığın da aslında bağrında taşıdığı eşcinsel estetiği sergiliyor. Gerçekten de, antik Yunan hep ve inatla erkek bedenlerini işleyen yapısıyla o özelliğe sahip değil mi? Müzeyi sabırsızlıkla erkeğini arayarak dolaşan Adriana'nın bakışlarıyla dolaşırken, bunu fark etmemek olanaksız. Gian Filippo Corticelli'nin görüntüleri, Pasquale Catalano'nun müziği filme büyük katkıda bulunuyor. Oyunculara gelince... Özpetek'in 15 yıl önce Karşı Pencere'de çalıştığı Giovanna Mezzogiorno, önceleri hanım-hanımcık duran fiziğiyle yadırganırken, giderek açılıyor ve dört başı mamur bir kompozisyon çiziyor. Gizemli teyzede Anna Bonaiuto, Pasquale'de Peppe Barra da ön plana çıkıyorlar. Ve bu Napoli soslu büyük aile dramı ve giderek çözülen gizem yumağı, ağızlarda buruk, ama leziz bir tat bırakarak sonuçlanıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Kaybolan değerlerin izini süren, eski büyük aile buluşmalarının sıcaklığını hatırlatan, arada da hayattaki seçimlere ilişkin sırlar üzerinden öyküler anlatan Ferzan Özpetek, son çalışması 'Napoli'nin Sırrı'nda ('Napoli velata') bu kez de seyircisini 'polisiye' tatlar taşıyan bir sırrın peşine takıyor.... Daha önce de Özpetek'le 2003 tarihli 'Karşı Pencere'de ('La Finestra di fronte') çalışan Giovanna Mezzogiorno'nun sürüklediği film, düşle gerçeğin karıştığı, bir yandan da Hitchcock'vari bir polisiye gerilim tadının hikâyeye sirayet ettiği bir yapıya sahip. Son toplamda yeterince doyurucu olmasa da yönetmenin bir önceki çalışması 'İstanbul Kırmızısı'ndan çok daha iyi bir film 'Napoli'nin Sırrı'. Bu arada girişteki 'seks sahnesi'nin 'Paris'te Son Tango'yu, finalin de 'Blow-Up'ı çağrıştırdığını düşünen eleştirmenlerin olduğunu belirtelim...´




ANONS

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... "Anons"un sıkıntısı anlattıklarında değil de anlatmamayı tercih ettiklerinde daha çok. Kuşkusuz bir filmi, neden bunları anlatmadın diye 'eksik' bulmak doğru bir yöntem olmayabilir her zaman ama Türkiye'nin hem yakın hem de geriye dönük 60 yıllık tarihinin kaderini belirleyen en önemli siyasi gelişmelerin başarılan ya da başarılamayan darbelerle kurulu olduğu düşünüldüğünde, böyle bir filmin 'siyasal' alana girmeden nasıl kotarılabildiğini de anlamak güçleşiyor. 1963 yılındaki başarısız darbe girişimi sırasında İstanbul Radyosu'nu basarak darbe bildirisini okuma görevi verilen dört subayın absürt hikayesi, yoktan var edilmiş bir öykü olarak büyük bir yaratıcılığın eseri olabilirdi hiç kuşku yok ki. Ama 'gerçek bir olaydan esinlenmek' tanımı filmin bir yerlerine sindiğinde o zaman gerçeğin ne kadarının filmin içine girip girmediği, gerçeğin etkisinin bugünün insanları üzerinde nasıl bir iz bırakacağını da görmek istiyor insan ister istemez. Böyle bir girişimin okunacak bildirideki genel geçer gerekçeler dışındaki amaçlarını, karakterleri ülke yönetimini ele geçirecek kadar hırsla dolduran motivasyonlarını göremeyince, ortaya çıkan şey tarihi bir olayın 'laboratuvar ortamında' yeniden canlandırılmasından öteye gitmiyor maalesef. Tarihle ve toplumla organik bağları koparılmış, geçmiş ve gelecekten yalıtılmış bir yapı kurunca ortaya çıkan şey 'politik hiciv' bile olamadan 'absürt komedi' olarak kalıyor...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Anons'ta genel olarak perdeye Coen Kardeşler ve Aki Kaurismäki mizahı ve de Corneliu Porumboiu imzalı 'Bükreş'in Doğusu' tadı yayılıyor. Mahmut Fazıl Coşkun'un temiz rejisi (ben özellikle girişte 'Film-noir' hissiyatı veren gece yolculuğu bölümündeki yönetmen dokunuşunu çok beğendim), Ercan Kesal'ın dönem ruhunu ve Türkçesini perdeye taşıyan diyaloglardaki ustalığı ve de gerçekçiliği, görüntü yönetmeni Krum Rodriguez'in etkileyici kadrajları, yapım tasarımında Laszlo Rajk'in titiz çalışması ve tabii ki oyunculuk cephesinde karşımıza çıkan uyum ve ortak ritm (Batılıların deyişiyle 'Ensemble') filmin artıları... Öte yandan darbelerin bu coğrafya üzerinde kapıyı sık sık çalma ve insanların hayatlarını karartma, demokrasinin gidişatını sürekli sekteye uğratma ısrarı düşünülürse, meselenin sadece gülmece unsuru olarak ele alınması elbette bir tercih ama bu limana uğranılmışken filmin siyasi açıdan da daha akılda kalıcı cümleleri olsaydı diye düşünüyorsunuz (ya da ben öyle düşündüm)... Bir de kendi adıma şunu söylemeliyim; Mahmut Fazıl Coşkun'un duygularımıza direkt seslenen, hüznü ve melankoliyi öne çıkaran eski filmlerinin ('Uzak İhtimal' ve 'Yozgat Blues' yani) tonunu ve havasını daha çok seviyorum.´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Bana göre film bir tipolojiyi anlatıyor. Mozaik Müzik Topluluğu'nun 1990'da "Emekli Albay Hilmi Ertunç" şarkısında karikatürize ettiği asker tipini ete kemiğe büründürüyor. Evet bu adamların ideolojik duruşları, kime karşı darbe yapmaya çalıştıkları, politik görüşleri filmde anlatılmıyor. Ama ben, bir "yüce"yi temsil ettiği inancıyla - bu "yüce" vatan, millet olabilir; din, kutsal kitap, tanrı olabilir ya da tarih olabilir - kendinden menkul bir misyonla hareket eden bir insan tipinin anlatıldığını düşündüm. Bir kez bir yüceyi temsil ettiğini düşünmeye başlayan kişi için gerisi teferruattır... Ve filmin bıyık altından gülerek gösterdiği bir şey daha var: Bu yüce misyonların adamları, gündelik hayatın acemileri. Zihinleri çok yukarlarda dolaştığından, yeryüzü işlerinde çok beceriksizler. Her hâlükârda verimli bir tartışmaya kapı açabilir Anons. Kaçırmayın.´




BİR YILDIZ DOĞUYOR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... İlk yönetmenliği olmasına karşın (hemen bir ikincisi geliyor!) Bradford Cooper sürekli olarak akışkan, hareketli ve estetik bir anlatım tutturmayı başarmıştı. Matthew Libatique'in görüntü çalışması enfesti. Ve şarkılar, ister Cooper'in, isterse ve de özellikle Lady Gaga'nın olsun, gerçek bir müzik şöleniydi. Ki benzer şeyler oyuncular için de söylenebilirdi. Cooper kendini bu role, bu filme adamıştı ve belki en iyi oyununu veriyordu. Lady Gaga ise gerçek bir sürprizdi. Aslında güzel olmayan, hatta kimilerine açıkça çirkin gelebilecek bu tuhaf kadın, film boyunca öylesine karizmatik ve de patetik olabiliyor, öylesine çelişkili, ama zengin ve çok-boyutlu bir kişilik kurabiliyordu ki... Hatta önceki filmlerin yıldızlarından Judy Garland'ı (belki daha çok kızı Liza Minnelli'yi) ve de Barbra Streisand'i de andırıyordu. Onlar da klasik anlamda güzel kadınlar değildiler ki... Film sonuç olarak belki bir başyapıt değil. Ama bu neredeyse seriye dönüşmüş filmlerin içinde gururla yer alabilecek bir deneme. Özellikle müzikseverler ve de operavari büyük melodram sevdalıları için...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Ünlü bir country şarkıcısı ile onun barda keşfettiği ve sonrasında yıldızlaştırdığı bir müzisyenin aşk öyküsü olan filmin iyi bir yeniden çevrim olduğu söylenebilir. Cooper yine etkili bir oyunculuk performansı sergilediği gibi yönetmenlik konusunda da iyi bir kumaşı olduğunu gösteriyor. Lady Gaga özellikle filmin ilk yarısında gayet iyi... Bir aşk filmi olarak düşünüldüğünde etkili denilebilir. Ama böylesi filmlerin kaderi öncekileriyle kıyaslanmasıdır. Açıkçası 1976 yapımı filmde Barbra Streisand ve Kris Kristofferson´ın uyumu, performansları bu peri masalının zirvesiydi. Cooper ve Gaga iyi olsalar da o zirveyi aşamıyor. Peri masalı sevenler için iyi bir tercih olabilecek filmin kazananı ise Bradley Cooper. Nihayetinde yönetmenliğe iyi bir başlangıç yapmış oluyor...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Cooper'ın 'Bir Yıldız Doğuyor'u iyi başlıyor, özellikle bir barda 'La Vie en rose'u söylerken farkına vardığı Ally'yle tanışıp yakınlaştığı, âşık olduğu ve nihayetinde sahneye çıkarıp düet yaptığı bölümler gayet iyi. Ama film, ikili arasında problemler başlayıp çöküşe doğru ilerlerken büyüsünü kaybediyor sanki. Oyunculuklara göz atarsak: Bence Bradley Cooper, Jackson Maine'de çok iyi ve muhtemelen 'En İyi Erkek Oyuncu'da Oscar'a aday olacak. Lady Gaga (bu arada fizik olarak Liza Minelli'yi hatırlatıyor) da iyi ama zaten profesyonelce yaptığı işi (şarkıcılık) filme taşımış gibi. Frank Sinatra takıntılı babada Andrew Dice Clay, işbilir menajer Riz'de Ravi Gavron da başarılı ama benim gözdem tabii ki üvey ağabey Bobby'de izlediğimiz, her devrin klas aktörü Sam Elliott'tı. Son olarak şu durumun altını çizmek gerekiyor sanırım: Bizim kuşak bu öyküyü Kris Kristofferson-Barbra Streisand ikilisinden (yönetmeni Frank Pierson'dı, yapım yılı da 1977) izledi ve çok sevdi; yani ilk göz ağrısı meselesi. Dolayısıyla hatıralarımıza sadık kalıyor ve Bradley Cooper'ın filmini (en azından 'yabancı eleştirmenler' kadar) bağrımıza pek basamıyoruz...´




VENOM: ZEHİRLİ ÖFKE

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... "Venom", seyri kolay bir film ama hikaye ve kast açısından ciddi sıkıntılar yaşıyor. Drake'nin bu kadar karikatür bir kötü olmasının, hayatını biline adamış, her şeyi adım adım gerçekleştiren bir adamın durup dururken her şeyi bir anda istemeye başlamasının iler tutar tarafı yok kuşku yok ki. Marvel evreninde, Örümcek Adam ile Venom arasında bir tür 'düşman kardeşler' durumu söz konusu. Kimi zaman birbirleriyle, kimi zaman ise birlikte ortak düşmana karşı savaşıyorlar. Yazının girişinde bahsettiğimiz filmde Venom, insanların içindeki kötü tarafı ortaya çıkaran ya da büyüten 'kötü' karakter olarak çizilmişti. Burada ise, ilk başlarda kötü gibi görünse de Brock ile karşılıklı birbirlerine bağlandıktan sonra daha makul bir karakter haline geliyor. Hatta komik olduğunu bile söyleyebiliriz. Ama açıkçası çok iyi bir oyuncu olmasına rağmen Tom Hardy'nin Brock karakterinde komik olmayı başarmaktan uzak olduğunun altını çizmek lazım. Dolayısıyla zaman zaman "Yenilmezler"de ama esas olarak "Deadpool"da karşımıza çıkan 'eğlenceli' süper kahramanı burada bulmak burada biraz zor. Bunda Venom karakterinin özellikleri de belirleyici hiç kuşku yok ki. Öte yandan, hikayenin klişe tarafları. Çok tanıdık ve artık bugün Hollywood için bile eskimiş duran karikatür 'kötü adam'ın da filmi aşağılara çektiğini belirtmeden geçmeyelim...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Ruben Fleischer'ın filmi, birkaç hafta önce izlediğimiz 'Upgrade'i fazlasıyla andırıyor. Söz konusu yapımda vücuduna takılan bir çiple hayatı 'yapay zekâ' tarafından yönetilen bir adamın hikâyesini izliyorduk. Bu kez 'düşmüş' ve hayata tutunacak dal arayan eski bir muhabirin, bir uzaylıyla birleşimine ve ikilinin 'kötüler'e karşı verdiği mücadeleye tanıklık ediyoruz. Dışarıdaki eleştirmenlerin yerden yere vurduğu ve çoğunun '1 yıldız' verdiği 'Venom: Zehirli Öfke'yi doğrusu ben beklediğimden çok daha iyi buldum. Düşmüşlük ve sahip olduğu değerleri kaybedip yeniden kazanmak için çabalama açısından girişte andığımız 'Örümcek Adam 3' ('Spider-Man 3') fazlasıyla hatırlatmasının yanı sıra esprili dil, kahramanın ve uzaylının sarkastik diyalogları, filmi sevimli kılıyor. Elon Musk'vari girişimci Carlton Drake de fena çizilmemiş bir karakter. Tom Hardy'nin Eddie Brock'ta sırıtmadığı, Michelle Williams'ın ana karakterin sevgilisi Anne Weying'de karşımıza geldiği yapımda, yeteneğine ilk kez 'Nightcrawler'da vâkıf olduğumuz Riz Ahmed de kayda değer bir 'kötü adam' profili çiziyor...´




Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
128
0
164
0
125
0