Paylaş   
04.06.2011

18 MAYIS-23 MAYIS 2018 HAFTASI

/

DAHA YENİ BAŞLADIK

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... "Daha Yeni Başladık" ABD gişelerinde tam bir hayal kırıklığı yaşadı. İlgi görmemesini, kadrosundaki eski kuşak oyunculara bağlayanlar çıkabilir ama "Cehennem Melekleri" nin seri haline geldiği, 60'ını, 70'ini geçmiş birçok oyuncunun başrollerden vazgeçmediği günümüz sineması için geçerli bir gerekçe değil bu... Hatta filmin en iyi yanının oyuncu kadrosu olduğu söylenebilir. Karizmatik rollerde tanıdığımız Freeman'ı serseri ruhlu Duke'da izlemek bir yana Glenne Headly, Elizabeth Ashley ya da Jane Seymour gibi oyuncuları görmek de ayrı bir keyif...´




DEADPOOL 2

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu filmde de durum değişmiyor. Bu gözü pek, küfürbaz, deli-dolu, üstelik konan kanser teşhisiyle ölüme mahkum gözüken ve suratı peksimete dönüşmüş asker, yine savaşırken güldürmeyi, devlere karşı koyarken espri yapmayı ihmal etmiyor. Ama sanki ağzı daha kalabalık, küfürleri daha çok. Cinsellik ise daha belirgin. Takımın tek kadını Domino bir tür siyahi "Wonder Woman" olurken, bir lezbiyen ikili de var. Ve gerçek bir mizah filmin dokusuna ustaca yerleştirilmiş. Örneğin Y Kuşağı, Papa, Karma, Uber, Jared Kuschner (Trump'ın damadı!) gibi günümüz kültüründen sözler yağıyor. Wade ölüm sahnesinde "umarım Oscar jürisi bizi seyrediyordur!" diyor. Ve 'rakip şirket' D. C. Comics ya da ünlü fast-food markası Arby's anılıyor!.. Oyuncular ilginç. Son dönemde meydanı adaşı Ryan Gosling'e bırakarak biraz ortadan kaybolan Ryan Reynolds iyi oyunculuğunu bize hatırlatıyor. Cable'da birçok isim arasından seçilen bir dönemin yakışıklısı Josh Brolin göz dolduruyor. Tombiş ergenç Russell'da Julian Dennison en iyilerden. Ve birçok sahneyi kurtarıyor. Kadın savaşçı Domino'da Zazie Beetz'e ise 'hoşgeldin' demek gerekiyor. Gerek ön, gerekse son jeneriklerin de espri yüklü olduğunu söylerken, seyirciye en sona dek sabredip jenerik-sonrası sahneyi kaçırmamalarını öğütlerim.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Senaristler Rhett Reese ve Paul Wernick ikilisinin ustalıkla başardığı şey, karakteri ilk filmin bir adım ötesine taşırken orijinalliğini kaybetmemesini sağlamadaki başarıları. Yönetmen David Leitch de karakterin seyirciyi yakalayan temel özelliklerini bozmadan yetişkinler dünyasında kendisini var etmesine ustaca yardımcı oluyor. "Deadpool 2"nin ilk filmin şaşırtıcılığını, karakterin hırçın ve kontrol edilemezliğini taşımasını beklemek saflık olurdu hiç kuşku yok ki. Dolayısıyla artık tanıdık bir karakter ve bildik bir evrenin içindeyiz. Bu bakımdan ilk film kadar heyecan uyandırıcı olmaması anlaşılır. Ama hem Deadpool'un hem de Ryan Reynolds'un kendi personasıyla da dalga geçen halleriyle yeterince komik, ilk filmin aksiyon sahnelerini aratmayacak kadar hareketli; doğru yer ve zamanda filmlere, oyunculara, süper kahramanlara yaptığı göndermelerle zeki bir film nihayetinde. İlk filmin yarattığı heyecan ve seyir zevkini aramak yerine karakterin kat ettiği mesafeyi, aradan geçen zamanda neler yaşadığını ve şimdi nerede durduğunu merak edenler için keyifli bir seyir deneyimi olacağı kesin.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Gerçi bu kadar referans belli bir noktadan sonra yer yer sıkıyor ama yine de sempatik, hınzır, aykırı bir kahraman olması bakımından 'Deadpool' bağrımıza basacağımız nadir 'Süper'lerden. Cable da iyi çizilmiş bir portre ama ben en çok 'Domino'yu beğendim. 'Marvel-DC Comics savaşı'nda solo ve koro seriler sürerken, 'Deadpool'un bir aileye sahip olması, "Daha sonra ekipte yer alan fertlerin de özel öykülerini mi izleyeceğiz?" türünden bir şüpheyle bizi baş başa bıraksa da ben özellikle 'Domino' ve şansı üzerine inşa edilecek bir serüvene kulak kabartılır diye düşünüyorum. Kadroda yer alan isimlerin gayet doyurucu performanslara imza attığı film, kamera arkasındaki 'eski dublör' ve dövüş koordinatörü David Leitch'in meseleye hâkimiyet rejisi sayesinde ölçülü ve tadında bir aksiyona dönüşmüş. Sonuç? Felsefi ve derin görünme çabasındaki 'Avengers: Sonsuzluk Savaşı' gibi zorlama 'Süperler gösterisi'nin yanında 'Deadpool' her zaman kalbimizi kazanmaya aday. Yeter ki ileride şımarmasın, bozulmasın, kimi çevrelerden arkadaş edinmesin!´




YAKIŞIKLI PRENS

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Günümüz animasyonları için ayırt edici özellik farklı sulara, ilgi çekici konulara, minikler kadar yetişkinleri de içine çekecek meselelere sahip olması sanırım. Bu açıdan mesela bu yıl Oscar'a uzanan 'Coco' eğlendirici, sempatik, kültürel kodlara sahip ve aynı zamanda güncel politik mesajlar içeren bir filmdi. Yukarıda konusunu özetlediğimiz haftanın yenilerinden 'Yakışıklı Prens' ('Charming') ise yola çıkış aşamasında gayet iyi bir fikre sahip ama sonrasında orijinalliğini kaybediyor ve vasatlaşıyor. Klişe olacak ama 'Senaryo daha iyi işlenebilirmiş'.
Son olarak 'Prens'in 'soylu' seçenekleri reddedip gönlünü kaptırdığı eli çabuk hırsız Lenore, Suat Yalaz klasiği 'Karaoğlan'daki 'Bayırgülü'nü hatırlatıyor. Filmdeki Prens karakterinin yüzü de Can Bonomo'yu andırıyor.´




KİRAZ MEVSİMİ

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Kiraz Mevsimi', geçen yılın öne çıkan filmlerinden 'Sarı Sıcak'la aynı sularda (aralarında 'kaplumbağa kardeşliği' bile var!) yüzüyor: Çıkışsızlık ortamında ayakta kalmaya çalışan gençler... Senaryosunu da kendisinin kaleme aldığı filminde Durmuş Akbulut, doğup büyüdüğü yörelerde (Konya-Karaman) gezinen ve sahici dertleri olan bir yapıta imza atmış. Lakin kâğıt üzerinde ilgi çekici görünen hikâye sinemalaştırılırken aynı etkiye ulaşmaktan uzak. Film daha kısa (ki uzunluk tekrarlara düşmesine neden oluyor), daha vurucu olabilir, kimi klişelerden uzak kalabilirmiş. Bir başka söyleyişle dertlerinin derinliği sinematografik açıdan aynı noktaya ulaşamamış. Ayrıca senaryo da saptığı bazı yollardaki gizemi (mesela yöredeki kaçak) açıklamaktan uzak.
Zaman zaman İran sineması (özellikle Kiarostami) etkileri hissedilen ve uzaktan uzağa 'Yılmaz Güney'in 'Umut'una selam gönderen 'Kiraz Mevsimi', 'Rahmetli' Turan Özdemir'i son kez perdeye taşıyan filmlerden biri (diğeri de yine Durmuş Akbulut imzalı 'Bekçi'ydi) olarak da dikkat çekiyor.´




10 X 10

ATİLLA DORSAY ( t24.com.tr): ´... bu aslında sıradan biçimde anlatılmış filmin gerçekten de sürprizli bir öyküsü var. Ve bunları ima etmek bile seyircinin keyfini kaçırabilir. Böylece, bir avuç kahramanın yaşamının söz konusu olduğu bu hikâyeye kapılmak, kadın-erkek ilişkileri kadar geçmişten gelen sırlarla, suçlarla, pişmanlıklarla yüklü olayları izlerken bir bulmacayı çözmenin tadını duyumsamak da az şey değil. Bu açıdan, vakit geçirmek için kolayca öğütlenebilecek bir film denebilir.´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Film finale kadar karakterler arasında "iyi-kötü" ayrımı yapmıyor. Dolayısıyla iyi ve kötünün değil, iki insanın mücadelesini izliyoruz. Aslına bakarsanız, her ikisi de kendi önyargıları ve hataları nedeniyle "hapis hayatı" yaşıyor ama film sanki bu durumun farkında değilmiş gibi davranıyor. Belki ilk uzun filmi olması itibarıyla yönetmen Suzi Ewing, elindeki hikâyeyi ve karakterleri iyi işleyip olgunlaştıramıyor. Karakterlerin kaçırma olayı öncesindeki geçmiş öykülerini, psikolojilerini, gerçek sorunlarını ve çıkmazlarını ortaya koyabilse, aralarındaki çatışma belki daha etkili olabilirdi. Oysa film bu haliyle, sadece bir mücadeleyi anlatıyor. Final de tatmin edici olmaktan çok uzak. Sonuç olarak, bazı ilgiye değer yanları olsa da giderek çöken hikâyesiyle hiçbir şekilde tatmin edici olamıyor. Luke Evans ve Kelly Reilly ise ellerinden geleni yaparak filmi ayakta tutmaya çalışıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Filmin derdi de, kaçırılma nedeni üzerindeki gizem ve her adımda, bu gizemin bambaşka bir noktaya savrulması... Kâğıt üzerinde böylesi bir özet, konu itibariyle ilgi çekici bir filmle karşı karşıya olduğumuz izlenimi yaratıyor ama ne yazık ki '10 X 10', kendi içindeki mantığını bile zorlayan, sırf şaşırtma adına gereksiz ve anlamsız noktalara uzanan vasat altı bir gerilim. Erkek karakterin (Lewis), kadın karakteri (Cathy) kaçırma bölümündeki sinematografik anlatımın dışında çok da heyecan içermeyen çalışmada, final ve o noktaya kadar geliş sürecindeki gelişmeler de tatmin edici açıklamalardan yoksun. Bu durumda İngiliz kökenli başrol oyuncuların (Luke Evans ve Kelly Reilly) performansları da sonucu değiştirmiyor. Diğer odalara geçelim derim...´




AŞKIN GÖREN GÖZLERE İHTİYACI YOK

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Son derece özel fiziği ve oyun gücüyle nefes kesen Fatih Artman'ın öyle olduğu çoktan bilinen Demet Evgar'la eşleşmesi, filme kolay unutulmaz bir ikili sağlıyor: sinema tarihimize mutlaka geçecek olan...Ama uçarı Salim bir başka körü, Leyla'yı (Hale Sürel) yeğleyince, dengeler biraz bozuluyor. Demet Evgar'a yapılacak şey mi bu?
Ama işte, o temel sorun da ortada. Tüm bunların örtemediği biçimde...Ayni öyküde ve 80 küsur dakikalık bir filmde, bunca kör kişiliğe ne gerek vardı? Ünlü'nün bu kez körlüğe odaklanma ve insanın başına gelebilecek bu büyük felakete iyice yaklaşma arzusunu anlıyorum. Aslında onunla iyice paylaştığımızı sandığım bir polisiye, daha doğrusu kara-film tutkumuz var. Ama o tür, bunca abartmayı kaldırır mı? Bir dramı ilmek ilmek örerken, körlüğü tam dört ana kişiye bulaştırmak neyin nesi? Bu seçimin, aslında bu çok özgün filmi getirip eski Yeşilçam'da körlüğün "Eyvah, görmüyorum/ Allah'ım, görüyorum" teranesine yaklaştırdığını fark edememiş mi, sevgili Onur Ünlü? Kısacası, bu değerli ve yaratıcı sanatçımızın artık daha özenli, daha seçici olması ve kalıcı yapıtlar üretme sürecine geçmesi gerekiyor bence...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Onur Ünlü'nün geçen yıl Adana Altın Koza'da en iyi film ödülünü kazanan filmi "Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok". Onur Ünlü ilk filmi "Polis" ve ardından gelen "Beş Şehir" ile Türkiye sinemasındaki geleneksel hikaye anlatı kalıbını, karakter yapısını ters yüz eden bir alan açtı kendisine. Bu yeni dil ve estetik arayışı hem seyirci hem de sinema eleştirmenleri arasında bir heyecan yarattı. Türkiye sinemasının gramerini bozan, geleneksel anlatıya, karaktere kafa tutan ve aynı zamanda eğlenceli de olabilen bu estetik arayışın kendi içinde devam eden yolculuğunun 'tuhaf' duraklarından birisi olarak görülebilir "Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok". Ki, bir sonraki filmi "Put Şeylere" ile bu arayışı yeni bir evreye taşıdığı ve belki de artık kendisinin de ne aradığını tam olarak bilmediği bir yerde duruyor Onur Ünlü sineması... Onur Ünlü, Türkiye'nin en önemli 'parlak fikir' bulan sinema insanı olarak, fikrin olgun bir hikayeye dönüşmesi için biraz daha sakin kalmak ve uğraşmak yerine peşine takılmak ve nereye giderse oraya kadar gitmek istemiş gibi sanki. Ama bunun da Onur Ünlü'nün alametifarikalarından birisi olduğunu ve şaşırmamak gerektiğini not etmeden geçmeyelim.´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Film bir ruh durumunu yansıtıyor, bir olaylar silsislesini değil. Bu ruh durumu Onur Ünlü'nün "Sen Aydınlatırsın Geceyi"de yansıttığı ruh durumuna benziyor. Kendini ve başkalarını öldürme hayalinin, yalnızlığın, parçalanmışlığın, hayattan kopmakla/hayata tutunma çabasının ve aşkın/seksin/şehvetin elbette süzgeçten geçmiş ama mümkün olduğunca doğrudan bir yansımasına ulaşmaya çalışmış sanki film. Çarpık kadrajları, Caravaggio'yu andıran renk paletiyle bilinçaltından doğrudan servis edilmiş gibi. Aklıma Sokhurov'un "Anne" filmi de geldi. Beğenebilirsiniz de, sinemadan kaçmak isteyebilirsiniz de. Ben ikisini de yaşadım filmi seyrederken. Sıra dışı bir deneyim yaşayacağınız kesin. Demet Evgar, Fatih Artman, Hare Sürel ve Ezgi Eyüboğlu iyi performanslar çıkarmışlar.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Ünlü'nün dünyasını ve espri anlayışını kendine yakın bulanlar için izlenmesi gayet zevkli ve keyifli bir film var karşımızda. Sizin için bir referans olur mu bilemem ama 'Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok'un son Adana Film Festivali'nde 'En İyi Film', 'En İyi Yönetmen', 'En İyi Erkek Oyuncu' (Fatih Artman) ve 'En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu' (Hare Sürel) dallarında ödüle uzandığını belirtelim. Filmde dedektif Salim'i canlandıran Fatih Artman çok iyi, ayrıca 'Aile Arasında' ve 'Sofra Sırları'ndan sonra bir kez daha seyirciyle buluşan Demet Evgar'ın da gayet başarılı bir performans sergilediğinin altını çizelim. Son olarak 'TRT Çocuk Korosu' klasiklerinden 'Tohumlar Fidana, Fidanlar Ağaçlara' (ya da bilinen ismiyle 'Yurdumda') şarkısının filmde kullanılmasının da, Onur Ünlü'ye özgü (nostaljik) hınzırlıklardan biri olduğunu söylemeliyim.´




MR. GAY SYRIA

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... "Mr. Gay Syria", bir yanıyla dünyanın birçok ülkesinde benzer sorunlar yaşayan eşcinsellerin dünyasına Suriyeli sığınmacıların gözünden bakarken, asıl olarak yersizlik, yurtsuzluk, vatansızlık ve arada kalmışlık duygusu ön plana çıkıyor. Türkiye toplumunun sığınmacılara karşı önyargılarının üzerine eşcinsellere karşı önyargılarıyla da baş etmek zorunda kalan, buna rağmen Hüseyin'in dediği gibi "umutsuzluktan cesaret çıkarmaya" çabalayan ve bunu da büyük oranda başaran dirençli insanlara dair, bildik hikayelerin dışında bir film "Mr. Gay Syria". Türkiye'yi bir ara durak olarak gördükleri için yaşadıkları sıkışmışlık duygusuna, kültürel ve dini kodları aşmak için harcadıkları çabaya, ülkelerinden dışlandıkları yetmezmiş gibi Suriyelilerin burada kurdukları topluluklara da kabul edilmemelerine rağmen mücadeleden vazgeçmeyen, yepyeni hayatların hayalini kurmakta ısrar eden, bütün zorlukları aşıp birbirine kavuşmayı başaran insanların öyküsü "Mr. Gay Syria".´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Toprak 'Mr. Gay Syria'da yabancı bir eleştirmenin de belirttiği gibi 'Cinéma vérité' ('Gerçek sinema') tarzında bir yapıma imza atmış. Kimi bölümleri itibariyle karakterlerin çıkışsızlığını, umut ve umutsuzluğunu, ruh hallerini size de benzer bir hissiyatla yükleyen bir anlatım bu. Toprak'ın çalışması, Antalya'ya alternatif olarak İstanbul'da düzenlenen 'Ulusal Yarışma'da 'SİYAD En İyi Film Ödülü'ne uzanmıştı. Sinemada gerçek dramlardan hoşlanıyorsanız bu özel belgeseli kaçırmayın derim...´




OYUN GECESİ

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... "Tatil Zamanı"ndan (Vacation) hatırladığımız yönetmenler John Francis Daley ve Jonathan Goldstein, yarı ciddi bir kara komedi atmosferinde, mizahla gerilim arasında gidip gelen hikâyenin hakkını veriyor. Güldürme amaçlı uzun diyaloglu sahneleri görmezlikten gelirseniz ve en başından gönüllüce kabul ettiğiniz hafifliği, sığlığı bir yana bırakırsanız, film akıp gidiyor. Üstelik yan karakterler de fena değil. Birlikte ilk kez oyun gecesine katılan Ryan'la (Billy Magnussen), zeki ve seksi İrlandalı Sarah (Sharon Horgan) arasındaki zıtlık hoş. Bütün gece "Hangi ünlüyle yattın?" polemiğine takılı kalan Kevin (Lamorne Morris)-Michelle (Kylie Bunburry) çifti eğlenceli... Oyun gecelerinden dışlanan yalnız ve tuhaf komşu polis Gary'de Jesse Plemons'un filme önemli bir katkı yaptığı da kesin. Bu arada, görüntü yönetmeni Barry Peterson'un özellikle açık havadaki genel planlarda her şeyin "oyun maketi" gibi göründüğü çekimler yaptığını belirtelim. Sonuç olarak, "Oyun Gecesi" hem adının hakkını veren hem de eğlendirmesini bilen hoş bir komedi.´




SUÇ TAKIMI

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Filmin entrikası hayli karışık, dahası çok abartılı. Ama gerçekten de sessiz sinema oynamaya benzeyen bu oyuna bir kez dalarsanız, ilgiyle ve sıkça gelen kahkahalarla izliyorsunuz. Bunda belki en büyük pay o anılan isimleri veya filmleri bilmek olabilir. Yani belli ölçüde 'sinefil' olmak!.. Ama oyuncuların da payı önemli. Jason Bateman'ı zaten güldürülerde izlemiştik, ne mal olduğunu biliriz!.. Ama daha çok 'ciddi' rollerde izlediğimiz Rachel McAdams son derece iyi. Ayrıca yan rollerde polis komşuda Jesse Plemons, ağabeyde Kyle Chandler ve diğerleri de tam rollerine oturmuşlar. Kısacası bu haftanın ve de sanırım son haftaların en iyi komedisi olmaya aday bir film.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Ana karakterimizin 'Big Nick' diye anılması tesadüf değil. Gerçekten 'big' mi, değil mi bilemiyoruz ama film boyunca hem çete lideri Merrimen ile hem de FBI elemanlarıyla 'hangimizinki daha büyük sendromu' olarak bilinen ve genellikle erginlikte görülen bir erkek hastalığından muzdarip kendisi. Gerçi bu hastalığın tam olarak asla iyileşmediği, hayatın ilerleyen safhalarında da fırsat buldukça nüksettiği de bilinen bir gerçek. İşte Suç Takımı, bu hastalık nüksettiği için kapalı bir alanda tutulmaları gerekirken yanlışlıkla kanun adamı olmuş bir grup insan ve onlara kafa tutan kanun kaçağı erkeklerin hikâyesi olarak özetlenebilir. Tabii filmin yapımcıları 'Big Nick'in Bruce Willis ile özdeşleşen 'dibe vurmuş polis' karakterleriyle olan akrabalıklarını, finalde üzerinde çalıştıkları davanın tahtadaki malzemelerine bakıp Olağan Şüpheliler göndermelerini pek sevmiş olmalılar ki, devamının çekileceği duyurulmuş bile.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Los Angeles'ın kendine özgü suç dünyasında iyi çizilmiş karakterler ve gerçekçi diyaloglar eşliğinde ilerlerken kendince bir toplumsal çürüme tasvirine de soyunan 'Suç Takımı'nda bir anlamda Al Pacino'nun rolünü üstlenen Gerard Butler'la Robert De Niro'nun karakterini tekrar perdeye taşıyor gibi görünen Pablo Schreiber (Liev Schreiber'ın üvey kardeşi kendileri), kayda değer performanslarıyla dikkat çekiyor. Donnie'de Ice Cube'ün oğlu O'Shea Jackson Jr. da gayet iyi (hatta Amerikalı kimi eleştirmenler oyunculuk açısından babasından daha yetenekli olduğunu yazmışlar). Soyguncular cephesinde yer alan Enson Levoux karakterini de Curtis '50 Cent' Jackson'ın canlandırdığını belirtelim. 'Suç Çetesi' elbette saygı gösterisinde bulunduğu 'Heat'in çizgisine erişemiyor (bu noktada Amerikalı bir eleştirmenin görüşünü paylaşayım: "Mann'ın yapıtı gibi şiirsel değil") ama yine de seyircisinde, kendince bir iz bırakıyor. Gudecast'ın filmi için eski usul, hatta demode bir polisiye de denebilir, ki ben bu naftalin kokusunu seviyorum. Eğer siz de seviyorsanız kaçırmayın derim...´




DOĞRULUK MU, CESARET Mİ?

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Kariyerinde 'Kick-Ass 2' dışında pek de elle tutulur bir film bulunmayan Jeff Wadlow imzalı 'Doğruluk mu Cesaret mi?' ('Truth or Dare'), 'Son Durak'la ('Final Destination') 'Geçen Yaz Ne Yaptığınızı Biliyorum' ('I Know What You Did Last Summer') karışımı bir havaya sahip. Hoş, Amerikan gerilim sinemasının geleneğinin temel kurbanları gençlerdir; birbirine sıkı bağlarla bağlı grupların başına bir şeyler gelir, aralarından birileri sırayla hayatını kaybeder. 'Doğruluk mu Cesaret mi?' bu genel parantezi, yukarıda ismini andığımız iki filmin özeline indiriyor. İşin içine hafiften aldatma, yakın arkadaşının sevgilisine âşık olma, cinsel tercihini gizleme gibi temalar da katarak sözde 'sosyal' bir alt metne de sahip gözükme çabasındaki film, sezonun en vasat altı çalışmalarından. Kuşkusuz öyle bir niyetleri yoktur ama kötülüğün Meksika'dan gelmesi de durduk yerde Trump politikalarına göz kırpma gibi durmuş. Animasyon harikası 'Coco'nun destan yazdığı bir dönemde bu hiç iyi olmamış!´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... "Doğruluk mu Cesaret mi? / Truth or Dare", sosyal medyanın kullanımıyla zamanın ruhunu yakalamaya çalışsa da, senaryo yapısı olarak binlerce kez tekrarlanmış kalıpların peşinden gidiyor. Buna oyuncuların vasat performansları ve sıradan diyaloglar eklenince ortaya özgün bir korku-gerilim örneği çıkmıyor. Bu özellikler herhangi B tipi bir eğlence de sunabilirdi ama film, kendisini bu alanda da görmüyor ve unutulacak bir tür örneği olmaktan kurtulamıyor.´




AVANGERS: SONSUZLUK SAVAŞI

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Hikâyenin sonunda kimi karakterlerin ölüp gittiğini söylemeliyim. Gerçi bu tür filmlerde belli olmuyor, birden canlanıveriyorlar! Yine de yakında gelecek devam filminde olmayacak adlar var. Son olarak IMDB'de Roger Ebert sitesinde (kendisi ölmüş, ama sitesi adıyla süren ünlü ABD'li yazar) Matt Zoller Seitz imzalı eleştiriden bir cümle: "İşin derinine inersek, hepimiz çağdaş üstün-adam filmlerinde Star Wars veya James Bond filmlerinden bile daha az dramatik boyut olduğunu biliriz". Evet, biliriz. Onun için, fazlasını beklemeye de gerek yok...´

MEHMET AÇAR( HABERTÜRK): ´... Birçok süper kahramanın bir araya geldiği bu tür filmlerin dezavantajı, ana karakter sayısındaki fazlalıktır. Sorunu aşmak için, senaryo genellikle ortak bir düşman üzerine kurulur ve kötü adam hikâyenin en güçlü odağı, hatta gizli ana karakteri haline gelebilir. "Altı taş"ı bir araya getirerek evrene hükmetmeye çalışan Thanos, tam da böyle bir karakter... Bizimkilerse küçük ekipler halinde farklı cephelerde ona ve adamlarına engel olmaya çalışıyor. Süper kahramanların daha büyük bir güç karşısındaki zayıflığı ve çaresizliği, "Yenilmezler: Ultron Çağı"nda yeterince iyi işlenmişti. Burada aynı konu, fiziksel dövüş ve söz dalaşıyla anlatılıyor... Öte yandan, iki buçuk saatlik süresini hissettirmeyen, baştan sona ilgiyle izlenen bir film olduğunu söylemeliyim. Anthony ve Joe Russo'nun yönettiği filmin en şaşırtıcı yanıysa finali... Ama 2019'daki bir sonraki Yenilmezler filmini görmeden önce bu finali yorumlamak anlamlı değil. Bu haliyle, yarıda kalmış bir film aslında...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Süper kahramanlı' yapımlar belli bir yaş kuşağı için fazla gürültülüdür, 'Avengers: Sonsuzluk Savaşı'nda desibel düzeyi uzun bir süre alt seviyelerde seyrediyor ve öyküye daha çok hüzün, az biraz felsefe, varoluşculuk gibi meseleler hâkim oluyor ama nihayetinde film, ait olduğu kulvarı hatırlıyor ve "Ama benim de alabildiğine gürültü çıkarmam lazım" diyerek türdaşlarına katılıyor. Öte yandan 'süper kahraman aksiyonları'nda, işin içine ne kadar fazla espri dahil edilirse, film benzerlerinden o denli farklılaşır; Markus-McFreely ikilisi senaryoda bu türden hamlelere soyunmuş ama ortalamayı pek de aşamamışlar. 'Sonsuzluk Savaşı'nın en iyi esprisi babasıyla sorun yaşamış Quill, kız kardeşiyle boğaz boğaza gelmiş Gamora ve hem ablası hem de abisiyle meselesi olan Thor'un aileleri üzerinden yaptığı muhabbetti. Bana kalırsa 'Marvel evreni'ne ait adımlar içinde atmosfer bakımından Russo'ların 'Kaptan Amerika: Kış Askeri' en iyisidir, esprili anlatımı ve nostaljik göndermeleriyle de ilk 'Galaksinin Koruyucuları' farklı bir hava estirir. 'Sonsuzluk Savaşı', kimi anlarıyla 'Kış Askeri'ni andırıyor ama genel olarak bana çok da özgün gelmedi...´

SUNGU ÇAPAN (CUMHURİYET): ´... "Avengers: Infinity war" kendisinden beklenen hemen her şeyi karşılayacak nitelikte bir film. Bir kere bugüne kadar çekilmiş en kalabalık kadrolu süper kahraman uyarlaması. Birkaç istisna dışında (Ant Man ve Hawkeye misal) hemen hemen tüm Marvel kadrosu mevcut ve insan izlerken başı dönüyor adeta. Üstelik her birine de dengeli bir ekran zamanı verilmiş, her birinin belli bir işlevi yüklenmesi sağlanmış. Onun da ötesinde aksiyon sahneleri ve gerilimi yüksek, finaldeki sürprizi ise belki beklentilerin de ötesinde. Açıkçası hardcore Marvel fanlarının arıza çıkarabileceği kadar riskli bir final var filmde ama şimdiye kadar güçlü bir itiraz gelmediğine göre, demek ki beğenilmiş, güzel bir düğüm atılmış... Düğüm diyoruz, aslında virgül de diyebiliriz, zira 1 yıl sonra izleyeceğimiz adı henüz konmamış 4. Avengers filmi seriye noktayı koyacak ve düğüm asıl orada çözülecek. Thanos ile hesaplaşmadı; devam edecek anlayacağınız. (Eyvah! Çok mu söyledik?)´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Hikaye örgüsü, yönetmenler Anthony Russo ve Joe Russo'ya bir arada görmeye alışık olmadığımız kahramanları karşılaştırma şansı veriyor. Bu karşılaşmalar, mizah ve dramın alışıldık Marvel dengelerinin dışına itiyor ve izleyiciyi evrene hakim olduğu ölçüde şaşırtıyor. Filmin çok parçalı bir akışı hakkıyla kaldırabilmesi ise bir süper kahraman epiğinin kapısını açıyor ve film, ritim ve takip olarak bu zorlu sınavdan da geçebiliyor. "Avengers: Sonsuzluk Savaşı / Avengers: Infinity War", Marvel evreni takipçilerinin bir sürü detayla şaşırıp eğleneceği bir film. İzleyicisine bu evrene olan ilgileriyle orantılı bir heyecan sunmasıyla bu kalabalık kadronun hakkını veriyor.´




YILDIZLAR ASLA ÖLMEZ

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Gloria Grahame adını pek hatırlamıyoruz ama bir dönem "A Lonely Place-Tehlike İşareti", "The Big Heat-Ölüm Korkusu", "Human Desire-Şeytan Ruhlu Kadın", "Crossfire", "Man on a Tightrope" gibi filmlerde oynamışlığı, 1953'de Minnelli'nin "The Bad and the Beautiful-Çıplak Ruhlar"ındaki rolüyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar'ı almışlığı bile var. Hollywood'da yıldızı sönünce İngiltere'ye gidip, tiyatroda sahne alan Grahame'ın son 3 yılını konu alıyor Yıldızlar Asla Ölmez... İki kırık insanın birbirlerine tutunmaya çalışmalarını duyarlı bir biçimde anlatıyor film. Jamie Bell de, Annette Benning de rollerinde iyiler. Film keşke Grahame'ın nasıl öldüğünden çok nasıl yaşamış olduğuyla ilgilenseymiş.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Yıldızlar Asla Ölmez' ('Film Stars Don't Die in Liverpool'), Hollywood'un fırtınalı ortamında ayakta durmayı başarmış, rol aldığı önemli filmler kadar evlilikleri ve kimi seks skandallarıyla da gündeme gelmiş, hayata trajik bir şekilde veda etmiş bir oyuncunun son dönemine odaklanıyor. 'The Acid House', 'Lucky Number Slevin', 'Push' gibi filmleriyle tanıdığımız Paul McGuigan, 'Yıldızlar Asla Ölmez'de incelikli anlatımıyla son derece etkileyici bir 'düşmüş' star portresi sunuyor. Annette Bening de Grahame'ın mutluluk ve hüzün arasındaki gelgitlerle dolu kırılgan kişiliğini yansıtmada çok başarılı. Keza 'Billy Elliot'un Jamie Bell'i de Peter Turner'da gayet iyi. Klişe bir cümle olacak ama 'Yıldızlar Asla Ölmez' yüreğinize dokunacak filmler kategorisinden, kaçırmayın derim.´




SESSİZ BİR YER

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu çok az konuşmalı ve çok az 'gürültülü' film, kısa zamanda seyirciyi öylesine avucunun içine alıyor ki... Doğadaki çekimler kadar, çok iyi tasarlanıp kurulmuş iç mekanların etki gücü yüksek.Ve en az düzeyde kullanılmış özel efektler ve usta besteci Marco Beltrami'nin çok ekonomik müziği de, bizleri ailenin tüm bireyleriyle birlikte olup bitenlerin tam içine atıyor sanki...Müzikte Neil Young'ın Harvest Moon şarkısını da unutmadan... Tüm o yapay, abartılmış ve görsel/işitsel şoklarla yürüyen son dönem korku filmlerinden sonra, Sessiz Bir Yer bambaşka bir etki yapıyor. Gerçek hayatta da bir çift olan Emily Blunt ve John Krasinski çok iyi birer portre çiziyorlar. Özellikle de Blunt. Ama evin kızında TV'den gelme gencecik oyuncu Millicent Simmonds'a özel bir övgü. Bu denli iyi olmasında doğuştan sağır olmasının da etkisi olabilir mi ? Belki... Ama tam rolüne oturduğu ve filme hayli katkıda bulunduğu kesin...´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Senaryoya da katkıda bulunan yönetmen John Krasinski'nin belli ki asıl amacı, sese duyarlı canavarlarla aile arasındaki mücadeleyi görsel olarak benzersiz bir gerilim filmine çevirmek... Krasinski'nin yönetmen olarak başarısı, sesin ölüm anlamına geldiği bir dünyayı itinayla kurması. Ama kendi adıma Emily Blunt'ın oynadığı anne karakterinin fiziksel olarak çok acı çektiği ve zor durumlarda kaldığı sahneleri sevdiğimi söyleyemem. Krasinski, anne için işkenceye dönüşen bu sahneleri gerilimin zirvesi olarak planlamış ama bence biraz zorlama olmuş. Ayrıca Krasinski'nin, canavarların olduğu sahnelerde 'Alien' başta olmak üzere benzer yaratık filmlerinden çok farklı bir kulvar açamadığını düşünüyorum. Yine de 'Sessiz Bir Yer'in, özgün konseptiyle baştan sona ilgiyle izlenen kayda değer bir korku gerilim filmi olduğunu söyleyebilirim.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Krasinski, 'Sessiz Bir Yer'de kendince bir atmosfer kurmayı başarıyor ama öykü kendi içinde inandırıcılık açısından o kadar defo barındırıyor ki, hele finalde gelinen nokta, filmin adeta kendi kendisini inkâr etmesine neden oluyor. Sessizliğin yaşamak için tek kriter olduğu bir ortamda yeni bir çocuk isteği de film boyunca yanıtını bulamadığımız bir mesele olarak duruyor. Daha önce kaybettikleri çocuklarının hatırasına mı böyle bir hamleye soyunuyorlar, anlaşılmıyor. Üstelik aile, "Böyle bir dünyaya çocuk getirmek istemiyorum"un gerçekten de karşılığının olduğu bir ortamda hayatını sürdürüyor... Öte yandan sessizliği bozma adına öykü boyunca sahaya sürülen istem dışı olayların birçoğu da fazlasıyla zorlama (dolayısıyla birçok sahne 'Seyirciyi gereyim' derken pek de germiyor). Ayrıca hikâyenin kilit noktalarından birini, Tim Burton'ın 'Mars Attacks'ı daha zekice ve esprili bir şekilde hallediyordu. Kimi kadrajları itibariyle 'Alien' ve 'Dünyalar Savaşı'nı fazlasıyla çağrıştıran 'Sessiz Bir Yer'in metaforik anlamda bir değerinin olduğunun altı çizilebilir: Sesini yükselten toplumlardan hoşlanmayanlar için ilham kaynağı olması... Bu arada ailenin kutsanmasında ya da göklere çıkarılmasında bir problem yok ama işin içinde Amerikan sineması olunca kameranın ayarı kayıyor.´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Nereden, nasıl çıkıp geldikleri bilnmeyen, kör ama çok hızlı ve muazzam iyi işiten yaratıklar insanoğlunun soyunu neredeyse tüketmiş. Geriye tabii ki bir Amerikalı aile kalmış, Rus aile kalacak değil ya! Tabii ki bu aile gelenekselliği ve muhafazakarlığı temsil etmekle yükümlü olduğu için, bir mısır tarlasının ortasında, kırsalda yaşıyormuş. New York'ta "açık ilişki" içinde olan liberal bir aile olacak değil ya! İşte onca teknolojiye sahip olan insanoğlu bu kör ve dişlerinden başka silahı olmayan yaratıklarla baş edememiş de bu aile baş edecekmiş. Yerseniz seyrediniz. Dediğim gibi, ben anlamadım bu filmin hakkında koparılan yaygarayı. Buna benzer binlerce film gördük, çoğu da daha mantıklıydı. Bu saçma sapan bir şey.´




RAMPAGE: BÜYÜK YIKIM

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Daha önce de bir başta felaket filmini, 'San Andreas Fayı'nı yöneten Brad Peyton imzalı 'Rampage: Büyük Yıkım', formülleri uygulayan, öykü ve anlatım açısından sırtını klişelere dayayan bir yapım. Ama görsel efektleri gayet iyi, inandırıcı ve kendisini izleten türden. George da kendi çapında bir King Kong olarak yeterince sevimli. Bütün bunlar yetiyorsa salona alalım sizi...´




KELEBEKLER

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film öncelikle komedi yolunu seçmiş gözüküyor. Bir tür kara-komedi, ama özellikle 'absürd'e (Türkçesi: saçma) kaymayı tercih eden... Ve birçok sahnesiyle bu tarzın zirvelerine tırmanıyor: durdukları yerde 'patlayan tavuklar' (ama bir nedeni var!)...Ya da bir lokantada Suzan'ın görkemli sinir krizi....Ya da o ölüyü gömme sahnesi. Ya da finaldeki 'kör çoban' sürprizi. Ve de elbette perdenin sayısız kelebekle dolduğu final bölümü. Hikâye boyunca sözü edilen, ama gerçekleştiğinde kahramanlarımızın farkına bile varmadığı enfes bir bölüm. Film aile denen kurumu yeniden ve özel bir bakışla ele alıyor. Yok olup gitmiş bir çekirdek ailenin, onca yıl sonra yeniden buluşup barışması mümkün mü? Neden olmasın?... Film genelde birinci sınıf bir oyuncu kadrosundan destek alıyor. Hepsi öylesine iyi ki, hangi birinden söz etmeli? Bunun tam bir takım oyunculuğu olduğunu söylemekle yetineyim. Ve belki çok özel mizahı herkese geçmeyebilecek bu filmi tüm has sinemaseverlere öğütlemiş olayım. ´
MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Olayların ilginç bir şekilde geliştiğini ya da filmin net bir ana fikre odaklandığını öne süremem. Buna karşılık, Karaçelik karakterleri öylesine iyi yazmış ki film kendi dünyasını kurmakta hiç zorlanmıyor. Karakterler filmi alıp götürüyor ve onları yakından tanıdıkça ironi duygusu artıyor. Bu arada, oyuncular harika. Gece kulübü sahnesinde olduğu gibi, ego savaşları veren erkek kardeşlerin arasındaki testosteronlu gerilimi her seferinde eriterek aile duygusunu ortaya çıkaran kız kardeş rolünde Tuğçe Altuğ, kritik rolünün hakkını veriyor. "Rüzgârda Salınan Nilüfer"deki karakterinin ardından bambaşka bir kişilikle karşımıza gelen Tolga Tekin'in oyunculuğundaki farklı tarzlara şapka çıkarmamak elde değil. Bartu Küçükçağlayan ise rolüne getirdiği yorumla filmin mizah duygusuna önemli bir katkı sağlıyor. Öyle ki film bittikten sonra bile, Kenan´ın halleri aklıma geldikçe güldüm. Özetle "Kelebekler"i severek, keyif alarak seyrettim, bence Karaçelik'in en iyi filmi. Umarım siz de beğenirsiniz.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Gişe Memuru' ve 'Sarmaşık' filmleriyle tanıdığımız Karaçelik, 'Kelebekler'de öyküsünü absürd komedi şeklinde perdeye taşımış. Bu hedefe genel olarak varılmış. Film komedinin sularına ulaştığında rahatlıyor, ritmini buluyor ama duygusallaşmaya ve karakterler, özellikle baba figürü üzerinden hesaplaşmaya başladığında denge sağlanamıyor. Komediyle dram arasındaki geçişler sorunlu ve bu, filmin ritminde gelgitler yaşanmasına neden oluyor. Tabii ki tercih yönetmenindir her zaman ama belki de sadece komediye yüklenilse ve duygusallık aralarına, istasyonlarına gerek duyulmasa, uğranılmasa daha iyi olurmuş. Keza bu durum oyuncu performanslarının çizgisini de etkilemiş, özellikle Suzan'ı canlandıran Tuğçe Altuğ, hesaplaşmaya soyunulan sahnelerde fazla teatral kalmış. Üç kardeşe genel olarak bakıldığında karakter olarak Kenan (bu rolde Bartu Küçükçağlayan'ı izliyoruz) öykünün yıldızı gibi duruyor. Ara karakterlerde ise 'varoluşsal' sorunlar yaşayan ve giderek 'Don Camillo' tadına ulaşan imam (Hakan Karsak) ön plana çıkıyor ve belli bir noktadan sonra filmin en sürükleyici unsuruna dönüşüyor...´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... "Kelebekler" de Kültür Bakanlığı desteğinin çıkmamasıyla 'gerilla usulü bir isyan' kıvamında. Filmin post-prodüksiyon görmemiş gibi dururken, sallanan kamerayla ilerleyen, renkleri işlenmemiş yapısı, belki de çekim süresinin azlığı sebebiyle tek çekimde halledilen doğaçlama sahneler de içeriyor. Film, olgun bir yönetmenin geldiği noktayı asla yansıtmıyor. Aksine Karaçelik'in ilk filmi gibi duruyor. Bu durum da ister istemez 'yol filmi' klişeleriyle gelen Serkan Keskin, Hakan Karsak, Ezgi Mola, Ercan Kesal ve Serkan Ercan'ı, Joseph Campbell'ın 'kahramanın yolculuğu' mantığıyla ilerleyen mitik yan karakterlerinin kullanımına ortak ediyor. Bu tercih çok bayat duruyor. Sanki oyuncular tek sahnede oynamak, imece usulü katkıda bulunmak için böyle bir yapıya hizmet etmişler. Serkan Ercan ise "Gişe Memuru"ndan çıkıp gelmiş gibi tek bakışla kahkaha attırabiliyor... Karaçelik'in üzerine yıllarca uğraştığı, detaycı senaryosunda fazla problem yok. Karakterlerin yazılması, onların motivasyonları, çözümlemeleri boyutlu. "Kelebekler" elbette 'bir sürecin filmi'. Bu açıdan üzerine konuşulup değerlendirilecektir. Ama muhtemelen Karaçelik de yapmak istediğinin en iyisini gerçekleştirdiğini iddia etmeyecektir.´




AİLECEK ŞAŞKINIZ

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Daha çok, gişede büyük iş yapan 'Düğün Dernek' serisiyle tanıdığımız ikilinin yukarıda konusunu özetlediğimiz son filmi 'Ailece Şaşkınız', gezindiği coğrafya itibariyle İç Anadolu'dan Marmara'ya, taşradan şehir merkezine taşınmış görünüyor. Filmi yine ikilinin karşılıklı gösterileri sürüklese de bu kez Cengiz Bozkurt katkısı çok yoğun olarak hissediliyor. Hele bir 'şükür namazı' sekansı var ki, filmin en akılda kalıcı yanlarından. Keza Elif Komiser'de izlediğimiz Saadet Işıl Aksoy da komedinin üstesinden geldiğini gösteriyor. Yönetmenlik koltuğunda, ikilinin en başından beri bütün filmlerinde birlikte çalıştığı Selçuk Aydemir'i gördüğümüz 'Ailecek Şaşkınız', girişte az biraz tökezliyor ama sonradan ritmini buluyor ve çok sayıda komik sahne sunuyor. Alt metindeki iyiliğe ve yardımseverliğe vurgu da bütün naifliğine rağmen olumlu ve pozitif ayrımcılık hak eden türden bir etki yapıyor. Bence 'Ailecek Şaşkınız', 'Düğün Dernek' serisinin iki filminden de daha iyi bir noktada. Doya doya gülmek ve Mudanya-Tirilye havası almak isteyenler, buyurun salona diyoruz...´




Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
128
0
164
0
125
0