Paylaş   
10.02.2019

HAFTANIN FİLMLERİYLE İLGİLİ ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

/

ASLA GÖZLERİNİ KAÇIRMA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film o klasik ´Nazi suçları´ filmlerinden biri sayılamaz. Ama bu konuda getirdiği eleştiri yine de yabana atılacak gibi değil. Özellikle Sebastian Koch´un kişiliğinde o dönemin ve o rejimin kimi bilgili, akıllı kişilerinin nasıl yozlaştığı, tüm o erdemlerinin nasıl tarihin en korkunç kıyımına katılmalarını engellemediği, tersine bunları Nazi cinayetlerinde kullandıkları gösteriliyor... Film özellikle sanatseverlere, onların içinde de en çok resim tutkunlarına sesleniyor. Bu sanatın sonsuz imkanlarına, engin ufuklarına ve geniş sınırlarına eğiliyor. Fotoğraf, süsleme, dekorasyon, karikatür, portre sanatı vb. türlü-çeşitli dallarla zenginleşen bu sanatın en belalı dönemlerde hem sanatçıya açtığı (veya kapadığı) yollar kadar toplumla ilişkileri de anılıyor. Sadece iki filmle, Başkalarının Hayatı ve Turist´le üne ve ödüllere uzanan Alman yönetmeni Florian Henckel von Donnersmarck, üçüncü atışta da tam 12´den vuruyor. Ve yeniden Oscar adayı oluyor. Bakalım alacak mı?´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Florian Henckel von Donnersmarck imzalı ´Asla Gözlerini Kaçırma´ (´Werk ohne Autor´), 30 yıllık bir tarih diliminde gezinirken bir yandan Nazizim, savaş ortamı, Sovyet hâkimiyeti, Berlin Duvarı´nın inşası, Batı´ya iltica gibi meselelerde dolaşıyor, öte yandan Kurt Barnert´in sanat yolculuğu ve bu yolculuk esnasındaki dönüşümünü anlatıyor. Psikolojik problem teşhisi konulan teyzesinin ´Ari ırk´ histerisi sonucu yok edilmesi, bu durumun yeğenindeki travmatik izleri, sistem değiştiren bir ulusun sanattaki izdüşümleri, kimliğini örtbas etmeyi başaran eski bir doktorun kızına olan aşk derken ´Asla Gözlerini Kaçırma´, üç saat 10 dakikalık upuzun süresine rağmen akıp gidiyor. ´Başkalarının Hayatı´ adlı enfes dönem filmiyle hatırladığımız (bir sonraki filmi ´Turist´ ise pek hatırlanmak istenecek türden değildi!) Von Donnersmarck, bir ulusun acılarıyla ve geçmişiyle yüzleşmesini sanat üzerinden yapıyor. Bu yılki Oscar´larda ´Yabancı Dilde En İyi Film´ dalının beş adayından biri olan bu yapımı, siyasi sistemler arasında gidip gelirken kendi ruhunu, sesini, stilini ve özgün duruşunu arama ve bulma yolundaki bir sanatçının öyküsü olarak nitelendirmek de mümkün...´




SISTERS BİRADERLER

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Western gibi ´erkek´ bir türü, karakterlerin dünyalarına, geçmiş arızalarına, gelecek beklentilerine girerek anlatarak onlara zayıflıklar bahşetmek yeni bir bakış kuşkusuz. Jacques Audiard, "bu adamlar geçmişleri yüzündün bu kadar sert oldular" demeye getirmiyor belki ama açgözlülüğün, güç hırsının üzerinden atlayıp geçmiş yaralara yolculuk etmek böyle bir kapıyı da aralıyor. Bütün bunlar bir yana John C. Reilly, Joaquin Phoenix, Jake Gyllenhaal ve Riz Ahmed gibi hepsi tek bir filmi sürükleyecek yetenekteki oyuncuları bir araya getiren filmin izlenmeyi hak ettiğini not düşerek bitirelim.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Düşen Adamlara Bak´, ´Yeraltı Peygamberi´, ´Pas ve Kemik´, Dheepan´ gibi yapıtlarıyla tanıdığımız Fransız yönetmen Jacquac Audiard´ın İngilizce çektiği ilk film olan ´Sisters Biraderler´ (´The Sisters Brothers´), klasik western´lerin uzağında seyrediyor. İlk bölümü kaçıp kovalama ve alabildiğine kanlı sahnelerle dolu olan film ikinci yarısında yatağını değiştiriyor ve bambaşka bir havaya bürünüyor. İki kardeş arasındaki psikolojik dramalardan beslenirken Warm ve Morris üzerinden de farklı sulara açılan öykü, nihayetinde klasik ´altına hücum´ başlığının sınırlarına ulaşıyor. Senaryosu (Audiard´la Thomas Bidegain kaleme almış) Patrick deWitt´in 2011 tarihli romanına dayalı film, giderek insan doğasının açgözlülüğüne ilişkin histerik durumlara el atıyor ve ´Sisters Kardeşler´, Upton Sinclair´in romanından sinemaya taşınan ´Kan Dökülecek´ (´There Will Be Blood´) tadına ulaşıyor. Joaquin Phoenix, John C. Reilly, Riz Ahmed ve Jake Gyllenhaal gibi klas isimlerden oluşan kadronun etkileyici performanslarının yanı sıra türe derinlik ve üst düzey kalite katan senaryosuyla enfes bir psikolojik bir western var karşımızda. ´Sisters Kardeşler´ elbette John Ford klasikleri tadında değil ama Peckinpah tarzını ve estetiğini sevenler özellikle, kesinlikle kaçırmasınlar diyoruz.´




SARAYIN GÖZDESİ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Erkeklerin kadınlaştığı, kadınların erkekleştiği o çağda, özellikle erkekler o kabarık perukları, abartılmış makyajları, fırıl fırıl giysileriyle komik kaçıyor. Ve cinsellikle eşcinsellik kaçınılmaz biçimde at başı gidiyor, el ele tutuşuyor. Saray yaşamıysa bir alem. Adım başı, oda başı bir oyun oynanıyor ve o gülünç saray ahalisi, türlü-çeşitli hayvancığı, böceği veya kuşu yarıştırarak kumar oynuyor. Sanki bir mutlakiyet Monte Carlo´su; bir kraliyet Las Vegas´ı!.. Fonda ise yine şaşırtıcı bir müzik kullanımı var. Çoğu klasik müzikten derlenmiş. Ama yer yer sadece iki notaya ve sert bir ritme dayalı tekdüze, ama ürkünç bir müzik kullanılıyor: Bir korku filmine yakışan...Ve bu kimi sahnelerin etkisini ciddi biçimde arttırıyor. Özellikle de finalin... Gerçekten de, iki kadın portresinin sayısız tavşan eşliğinde birbirine karıştığı o sahne, filmi aşıp tüm sinema tarihinin en etkileyici sahnelerinden biri olup çıkıyor. Hem görselliği, hem de o görselliğin içinde eriyen anlamıyla. Görmelere seza!..

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... "Sarayın Gözdesi", özü itibarıyla Lanthimos´un önceki filmlerinden çok kopuk değil. Belki yapı olarak çok farklı ama diğer filmleri gibi, içinde yaşadığımız dünyayı içgüdüler ve anomaliler üzerinden anlamaya çalışan bir hikâye anlatıyor... Lanthimos, sözgelimi "Köpek Dişi"nde olduğu gibi iktidarı bir tür hastalık ve anomali olarak görüyor. Saraydaki yaşam da bu anomalinin uzantısı olarak aşırılıklar ve bayağılıklarla dolu... Tarihsel gerçeklik ya da dönemin iktidar ilişkileri üzerine kayda değer bir şey söylemeyen Lanthimos için monarşi, her şeyi çürüten hastalıklı bir iktidarın simgesi... "Sarayın Gözdesi", tarihsel gerçeklere sadık kalmayan bir film... Sarah ve Abigail´in hasta kraliçenin gözdesi olma konusunda girdikleri rekabet dışında hikâyenin çoğu kurmaca... Kraliçe Anne´in hayatı boyunca yakın bir ilişki sürdürdüğü eşi de filmde tümüyle pas geçilmiş. Kaybettiği bebekler için çektiği acı doğru ama tavşanlar hayal ürünü... Gerçeklerden kopuk olması rahatsız edici olsa da "Sarayın Gözdesi"nin kendi içinde tutarlı bir film olduğu kesin. Sonuçta, Lanthimos tarihsel gerçekliği değil, hayal edilmiş bir hikâyeyi getiriyor karşımıza. Ve bu, gerçekten seyre değer, iyi bir hikâye...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Fakat Sarayın Gözdesi´nin tek derdi kadınlar arasındaki mücadele değil. Nihayetinde bu bir kara komedi. Lanthimos esas olarak o ihtişamlı İngiliz kraliyet dünyasını hicvediyor. Filmin senaryosunu yazmamış olsa da kendine has kara mizahla meseleye bakıyor.
Bir yandan saray dünyasının görkemli halinin insanları nasıl yozlaştırdığını anlatırken diğer yandan o görkemin aslında bir bayağılık üzerine nasıl inşa edildiğini gösteriyor. Özellikle kamera tercihleriyle görsel olarak yaptığı bu vurguları, müzik kullanımı ve kurguyla da belirgin hale getiriyor.
Ama tüm bu hicvetme ve görkemin arkasındaki bayalık eleştirisinin işlevlik kazandığı yer oyunculuklar. Lanthimos´un esas alkışı hak eden başarısı da burada. Olivia Colman, Emma Stone, Rachel Weisz müthiş bir uyum içerisinde, bilinçli bir şekilde ve gayet ciddiyetle sarkastik bir oyunculuk sergiliyor. Colman, En İyi Kadın Oyuncu dalında, diğerleri ise Yardımcı Kadın Oyuncu dalında Oscar´a aday ama pekala hem Stone hem Weisz de en iyi kadın kategorisine aday olabilirmiş...´

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): ´... Lánthimos, dar mekanları, klostrofobik ortamları seven bir yönetmen. "Köpek Dişi" ve "Kutsal Geyiğin Ölümü"nde ev, "The Lobster"ın uzunca bir bölümünde ise bunaltıcı bir ormanı mekan yapmıştı hikayelerine. Ama hepsi kendi tasarladığı mekanlar olduğu için tek düze, mat renklerle bezeli ve sadeydiler. Oysa bir sarayın ev sahipliği yaptığı bu filmin mekanları onun için yeni bir alan. Oldukça görkemli bir mimari, duvarlarda resimler ve işlemeler, abartılı mobilyalar ve gösterişle kostümlerle her metrekaresi dolu dolu bir mekan bu kez hikayenin ev sahibi konumunda. Lánthimos, yalnızca karakterlerini değil mekanı da abartarak, absürtleştirerek ironik dilini tutarlı hale getiriyor. Bir röportajında zamanın kısıtlı olmasından dolayı kamerayı sürekli hareketli kullanmak ve geniş açılarda (hatta balıkgözü) çalışmak zorunda kaldığını belirtse de nihayetinde ´zorunlukluk´tan da olsa bulduğu bu estetik çözümün işlevsel olduğunu belirtmek gerek. "Sarayın Gözdesi", Abigail´in düştüğü bok çukuru, Saray´ın çamurla imtihanı, Kraliçenin çürüyen bedeni üzerinden Aristokrasinin şatafatlı görüntüsünün ardındaki gerçeği iktidar ve çevresindekiler üzerinden anlatıyor hiç kuşkusuz...´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Lanthimos sinemasına yabancı olmayanlar yönetmenin zalim mizahının böyle bir hikâyede nasıl yeşerdiğini, sivri diyalogların eğlencesini tahmin edebilir. Buna oyuncuların da birbirleriyle yarışan başarıda performanslarla bu saray entrikası içinde en az yönetmen kadar eğlendiğini eklemek gerek. Yönetmen, müziğinden çarpık kadrajlara abartılı giyimlere saraydaki kadın rekabetinin zekasını ve iktidar oyununu nefes aldırmadan sunuyor. Lanthimos´un insanlara karşı takındığı alaycı bakış, İngiltere sarayı gibi bir ortamda yönetmenin sinemasının zirvelerinden birine dönüşüyor.´
UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Tarihsel veriler bu üç kadın karakter arasında öyküde anlatılan türden siyasi dengeler ağı olduğunu söylüyor ama Lanthimos´un filmi ´serbest uyarlama´yla meselenin perde arkasını lezbiyen ilişkilerle açıklıyor. Kraliçe´nin hayatındaki en öncelikli meşguliyet ise sahip olduğu 17 tavşan ve bu sevimli yarenler, kaybettiği çocuklarını temsil ediyor. Ben filmde en çok bu metaforu beğendim. Anne´in "Bazı yaralar kapanmıyor. Bende böylesi yaralardan çok var" şeklindeki açıklamasını da filmin sinik mizahı içinde yüreğimize çarpan en vurucu cümlelerden biri olarak kaydettim.
Sonuç? Benim için Lanthimos´un en iyi filmi hâlâ ´The Lobster´, ´Sarayın Gözdesi´ ise görsel albanisi ve tarihsel ihtişamı içinde izlenmesi zevkli bir yapım ama çok da özel bir yeri tarif etmiyor. Mesela sinemasal zihnimiz aynı sularda yüzüp daha derine inen Stephen Frears´ın ´Tehlikeli İlişkiler´ini (´Dangerous Liasions´) de hatırlatıyor. Ayrıca kadınlar üzerinden bir hikâye anlatırken ´İskoç Kraliçesi Mary´ türünden sosyolojik bir bakışa yeltenmiyor (her filmden aynı perspektifleri beklemeye hakkımız yok ama yine de benzer sulara dalındığında bu konuda neler söylüyor türünden bir hissiyatın peşine düşüyoruz). Sonuç? İzlenmesi keyifli, oyunculuk performansları güçlü ve ´Oscar gecesi´ adı fazlaca anılacak bir yapım var karşımızda; bu özellikleriyle de görülmeyi hak ediyor.´




DOGMAN

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... "Dogman", kötülüğün değil de onunla kurduğumuz ilişkinin farkında olmadan bizi sürükleyebileceği noktaları göstermesi açısından oldukça çarpıcı anlar barındıran bir yapım. Korkunun, sinmenin insanoğlunu getireceği noktaları; bütün bunları bertaraf etmeye çalıştığımızda da düşmanına benzeme potansiyelini sıradan bir adamın hikayesi üzerinden anlatıyor. Simone´un sırtından çıkarmadığı, arkasında "Uncle Sam" (Sam Amca) yazan montun da ABD´nin kabadayılıklarına, kural kanun tanımazlığına bir gönderme olduğunu söyleyelim, ama ucuz yollu bir gönderme. Filmin sorunlu tarafı ise seyirci Marcello arasındaki ilişkiyi nasıl kurguladığına dair belirsizliği. Çünkü hem köpekleri bu kadar seven ve onların hayatını kolaylaştıran hem de kızıyla bu kadar yakın ilişki kurabilen bir insanla bağ kurmak oldukça kolay. Öte yandan karakterimizin küçük uyuşturucu işlerinden başlayarak büyüyen suç dosyasına karşı bir pişmanlık emaresini de görmek zor filmin içinde. Dolayısıyla Marcello´nun iyilik ile kötülük arasında savrulup durması kendi karakterinden çok temas halindeki insanların onu biçimlendirmesiyle ortaya çıkıyor. "Dogman", işlerin giderek vahşileştiği finale doğru köpeklerin Marcello ve Simone arasında yaşananlara şaşkınca bakakaldığı, ´vahşi´ doğalarının yaşananları bir türlü anlamlandıramadığı sahneyle de hatırlanacak kuşkusuz. Filmi güçlü kılan şey, Simone´un kötülüğünden çok Marcello´nun mesnetsiz ´iyiliği´nin çok daha rahatsız edici olması.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Komşuları tarafından "Herhangi bir mekâna girdiğinde hemen sigarasını söndürecek ölçüde nazik ve kibar biri" olarak tanımlanan De Negri´nin öyküsü sinemaya taşınırken ortaya çıkan yapıt gücünü ve büyüsünü, büyük ölçüde ana karakter Marcello´yu canlandıran Marcello Fonte´nin yeteneğinden alıyor. Genel çizgileriyle -kimi yabancı eleştirmenlerin sıkça vurguladığı gibi- stilinde Peter Lorre ve Buster Keaton esintileri sunan (bence bu ikiliye Roberto Benigni´yi de eklemeliyiz) Fonte, performansıyla geçen yıl Cannes´da ´En İyi Erkek Oyuncu´ ödülüne
uzanmıştı. Filmin reji, senaryo ve oyuncu performansı türünden başarı hanesine görüntü yönetmeni Nicolaj Bruel´in koyu karanlık renklerin hâkim olduğu etkileyici kadrajlarını da eklemeliyiz. İnsan ruhunun suçla olan ilişkisi üzerine basit ama unutulmaz bir sineme deneyimi sunan ´Dogman´, yılın en iyi yapımlarından biri. Bu yıl Oscar´ın ´Yabancı Dilde En İyi Film´ kategorisinde İtalya´yı temsil eden bu özel çalışmayı kaçırmayın derim.´




İSKOÇYA KRALİÇESİ MARY

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Evet, sivrilikleri ve ekstremleriyle dramı aşıp trajediye kayan bir hikâye. Bir erkekler dünyasında ayağa kalkıp, iktidar hırsının çevresinde odaklanan müthiş bir mücadeleye dalan iki kadının öyküsü, konuya kadın açısından görülmüş cinselliğin ve de anneliğin boyutlarını da katıyor. Ve olayı zenginleştiriyor. Oyuncular Amerikan-İngiliz karışık olsalar da sonunda İngiliz oyun geleneği egemen oluyor. İngiliz kanı da taşıyan kadın yönetmen Josie Rourke, tiyatrodaki büyük başarılarından sonra ilk kez denediği sinemada gayet iyi bir sonuç almış. Ve John Guy imzalı Queen of Scots: The True Life of Mary Stuart kitabının sanırım hakkını vermiş. ABD doğumlu, ama İrlanda´da büyümüş oyuncu Saoirse Ronan, Mary´de olağanüstü. Margot Robbie de onca ünlüden sonra Elizabeth´de kendisini kabul ettiriyor. Hele o çiçek hastalığına yakalandığı sahnelerde... Tüm oyuncular, ayrıca görüntü ve müzik çabaları için de ayni şeyler söylenebilir. Sonuç olarak özellikle tarih ve biyografi sevenler için kaçırılmaz bir film. Kadın seyircinin de erkeklerden daha çok seveceği söylenebilir.´

SUNGU ÇAPAN (CUMHURİYET): ´... Yenilerden Josie Rourke´un başarılı yönetimiyle imzaladığı, zaten oyunculuğu, görüntüleri, müzikleri, dekor-kostümleri, özellikle Elizabeth´in yakalandığı çiçek hastalığı sahnelerinde tavan yapan makyaj becerisi, doğal mekân kullanımı, akıcı montajı ve saray hayatını yansıtması bakımından epeyce göz dolduran sahneler barındıran, süresi de 2 saati biraz aşkın filmde birebir izlenen tarihi gerçeklere eklenen, sarayda çalıp söyleyip oynayarak Mary´yi eğlendiren, İtalyan asıllı halk ozanı Rizzio (Ismael Cruz Cordova) gibi kurmaca karakterler de renk katmış... İlk filmini çeken genç yönetmen Josie Rourke´un gelecek vaat eden bir sinemacı olduğunu belirterek bitireyim. Aynı adada hüküm sürmeye kalkışan, biri Katolik öteki Protestan, iki güçlü kraliçenin, Elizabeth-Mary, İskoçya-İngiltere, Katoliklik-Protestanlık ekseninde yol alan hikâyesini anlatan bu dramatik "İskoç Kraliçesi Mary" filmi meraklısına kolayca salık verilebilir bir İngiliz yapımı kısacası. Zaten atalarımız boşuna dememişler, asılacaksan İngiliz ipiyle asıl diye...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Tarihe mal olmuş iki kadının dünyasına dair bir filmin bir kadın yönetmene emanet edilmesi çok doğru bir karar kuşku yok ki. Ancak bu ismin, sahne tasarımı ve sanat yönetmenliğinden gelen daha önce hiç film çekmemiş Josie Rourke olduğunu söylemek zor. Ki filmin en güçlü tarafı tasarımları. Ama mizansen kurmak, kadraj oluşturmak, karakterleri derinleştirmek başka türlü bir maharet istiyor. Filmin daha yetkin bir kadın yönetmenin elinde çok daha iyi olup olmayacağı soru işareti olarak duruyor haliyle. Yine de ´siyasetin´ erkek karakteriyle yüzleştiğimiz çarpıcı anlar yok değil. Kraliçe dahi olsanız erkeklerin yaklaşımının değişmeyeceğini, feodalizm ve din gibi köklü kurumların ancak soyunuz yüzünden size katlanmak zorunda kaldığını anlatırken zaman zaman etkili hale geliyor yapım. Üstelik bu ´erkekler dünyası´ yalnızca kraliçeleri değil, mahiyetlerindeki diğer insanları da derinden etkileyen bir yapının varlığını gözler önüne seriyor. Erkeklerin gücü ellerinde toplamak için her şeyi yapmaya hazır halleri ile kadınların gücü kullanmak zorunda kalmama çabaları arasındaki gerilimin kurulduğu anlar filmin en fazla akıllarda kalan bölümleri.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... John Guy´ın ´Queen of Scots: The True Life of Mary Stuart´ adlı kitabından Beau Willimon imzalı adaptasyonla perdeye taşınan film, özellikle ilk bölümünde seyircisini sarıp sarmalayan bir yapıya sahip. Öyküye asıl ruhunu veren unsur ise erkekler dünyasında ayakta kalmaya çalışan iki simgesel kadının bazen çatışan, bazen kesişen kaderleri. İzlerken tarihsel denklemleri, hiç bitmeyen iktidar hırslarını bize tekrar hatırlatan ve içinden geçtiğimiz tüm dönemlere de gölgesini aksettiren filmlerin kendine özgü çekicilikleri vardır. ´İskoçya Kraliçesi Mary´ de bu türden bir yapım. Nihayetinde "Başlangıcım bitişimde saklıdır" sözüyle tarihe geçen Mary Stuart öyküsünü kaçırmayın derim. Bu arada filmin ´Kostüm Tasarımı´yla ´En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı´ dallarında Oscar´a aday olduğunu da hatırlatırım.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Josie Rourke, bu ilk filminde Saoirse Ronan ve Margot Robbie gibi iki güçlü oyuncunun varlığına rağmen bir odak bulamıyor. Bu iki güçlü ve sıra dışı kadın arasındaki saygı dolu rekabeti, Mary´i azizeleştirme eğilimi nedeniyle anlatamıyor. Dönemin dili ve kapalı diplomatik konuşma biçimiyle ilgilenmiyor. Filmin dağınık kurgusu olaylarla ilgili heyecan veren bir seyre izin vermiyor. İzleyicisine Stefan Zweig´ın 1935 yılında kaleme aldığı "Mary Stuart" biyografisi gibi kaynakların onda birini bile sunamıyor.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Yönetmen Josie Rourke temel olarak iktidarın ve gücün insanı her şekilde zehirlediğini, insanın iktidarla olan sınavından normal çıkamayacağını savlıyor. Tarih belki Elizabeth´i kazanan Mary´i kaybeden olarak yazsa da Rourke´a göre ikisi de kaybeden. Çünkü kurallarını erkeklerin koyduğu iktidar mücadelesinin içinde buluyorlar kendilerini. Bu mücadelede bir noktadan sonra kadın dayanışması ilkesiyle farklılık getirmeye çalışsalar da güçleri yetmiyor. Çünkü etraflarındaki erkekler buna izin vermiyor. Dolayısıyla iki güçlü kadının değil aslında iki yalnız kadının hikayesini izliyoruz filmde. Bu noktada Rourke´un asıl hedefinin iktidarın erkeksi yapısı olduğunu anlıyoruz. Açıkçası ince ince işlenmiş bir senaryo ile Rourke, iki kadın arasındaki mücadele üzerinden iktidar, güç, erkek ilişkisini iyi anlatıyor. İktidar tutkusunun kadın erkek demeden insanı nasıl yozlaştırdığını da... Ama filmi farklı kılansa bu meseleye feminist yaklaşımla bakması. Zaten filmi benzerlerinden değerli kılan da bu yönü.´




ÖLÜMCÜL LABİRENT

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Filmin teknik açıdan düzeyli olduğunu, tüm o mekanik kabusların yer yer inandırıcı biçimde yaratıldığını kabul edelim. Ve filmin zaman zaman türünün önemli filmlerini, o saf korkuyu arayan ve aklımızda kalmış dehşet yapımlarını andırdığını: Saw-Testere serisi, Insidious serisi, Cube, Cabin Fever, Cabin in the Woods, vs. Ama bu temel sorunu çözmüyor. Yani o giderilemez bilgisayar oyunu niteliğini. Günümüz gençliğinin (daha çocukluktan başlayarak) adeta mahkûm olduğu, bir köşeye oturup ya da ekran başına geçip kendisini mahkum ettiği oyunların dev bir kopyası. Nicelik değişse de nitelik değişmiyor. Ve oyunun yapaylığı, korku filmlerinin bile asgari ölçüde içermesi gereken doğallığı, dışardaki gerçek yaşamın izlerini ve izlenimlerini barındırmıyor. İşte böyle. Çocuklar-gençler ya da o yaşları aşamamış olanlar ilgi duyabilir. Ama benim kuşağım ve yakınları böyle bir filmi kolay kolay sevemez ve savunamaz. Aslında korku sinemasını -en azından kendim için söyleyeyim- öylesine sevse de...´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... inandırıcılık, gerçekçilik sizin için önemliyse "Ölümcül Labirent"ten uzak durmanızı öneririm... Gerilim, sonuçta bilimkurgu ve fantezi gibi bir tür değildir. Gerilim duygusunu inandırıcı bir hikâyenin içinde kurmak mümkündür. Buna karşılık, sırf gerilim olsun diye inandırıcılıkla ilgisi olmayan hikâyeler de vardır. "Ölümcül Labirent" ikinci gruba giren filmlerden... Sonuçta, "Testere", "Cube" gibi filmleri çok seviyorsanız o zaman "Ölümcül Labirent"e de bir şans vermenizi tavsiye ederim. Bragi F. Schut ve Maria Melnik imzalı senaryonun çok parlak olduğunu söylemem mümkün değil. "Insidious: The Last Key"den (2018) tanıdığımız yönetmen Adam Robitel´in de dramdan ziyade gerilime odaklandığı ve "seri üretim" tarzında bir hızlı kurgu sinemasını tercih ettiği kesin... Filmin en önemli avantajı oyuncu kadrosu... Gerçekten iyi bir oyuncu seçimi var. Hikâyenin akışı içinde bir süre sonra ana karakter gibi sivrilen Zoey´de Taylor Russell, iyi bir performans sergiliyor. Ben´de Logan Miller, Amanda´da Deborah Ann Woll ile Danny´de Nik Dodani de ondan aşağı kalmıyorlar...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Bildik meselelere sahip bir gerilim ´Ölümcül Labirent´ (´Escape Room´). ´Ruhlar Bölgesi: Son Anahtar´la tanınan Adam Robitel´ın yönettiği yapımda, sıkıştırıldıkları mekândan kurtulmak için çabalarken toplu hareket edenlerle "Diğerlerinden bana ne, ben kendime bakarım"cıların verdiği mücadeleye de tanıklık ediyoruz. Bu kadar klişe bir konuya, klişe ötesi bir senaryoyla dahil olan film, elbette sıradanlığı aşamıyor. Bu tür oyunlara daha önceden vâkıf genç, utangaç üniversite öğrencisi, eski bir asker, bir tutunamayan, orta yaşlı temsilci ve iş hayatının rekabetçi ortamında pişmiş düzen adamı... Film bir ara tüm bu karakterlerin geçmişlerine uzanıyor ve bir tür ´Flatliners´ efekti (´Herkes kendi günahında boğulur´) yaratıyor lakin asıl referans ´Testere´ serisi gibi görünüyor (ama daha az kanlısından). Yapımcı ekip filmin başarısından o kadar emin ki, öykünün sonu ikincisine kapı aralayarak bitiyor ama bir-iki sahne dışında ´Ölüm Labirenti´, seyircisine de bir an önce ´salondan kaçış planı´ yaptıran yapımlardan biri olmuş!´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Adam Robitel´in yönettiği Ölümcül Labirent, sinemada birçok benzeri olan bir gerilim filmi aslında. Ama bu değil temel problemi. Neden böylesi bir film çekildiğine dair bir cümlesinin olmaması. Tahmin edilebilir olay örgüsüyle akıp giden filmin sonuna gelince bütün bu ölümcül oyunun kimin ve neden planladığı sorusuna usulen bir cevap vermeye çalışıyor film. Öyle usulen ve insanı ikna etmekten uzak ki bir absürtlük ortaya çıkıyor ve gerilim filminin sonunda salondan gülerek çıkıyorsunuz. Bu da yetmezmiş gibi film devamının geleceğine dair bir tüyo da atıyor ortaya. Nerden baksan tutarsızlık deyip geçelim...´




EJDERHANI NASIL EĞİTİRSİN 3: GİZLİ DÜNYA

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Önceki filmlerdeki gibi Dean DeBlois´in yazıp yönettiği film, bu yüzden de hikayeyi ve karakterleri tutarlı bir şekilde geliştiriyor. Hiccup´ın yetişkin olma ve zor kararlar verme izleğini takip eden filmle üçleme kan kaybetmeden sonlanıyor. Animasyon tekniği olarak da güçlü olan yapım yakaladığı duygusallıkla birlikte serinin takipçilerinden hem çocuk hem büyükleri hayal kırıklığına uğratmayacak.´




KEFERNAUM

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Genel olarak baktığımızda "Kefernahum", "Beni niye dünyaya getirdiniz?" diye ailesine diklenen bir çocuğun filmi değil. Tam aksine, sızlanmaktan ziyade sonuna kadar mücadele etmeyi tercih eden bir çocuğun filmi... Filmin güzelliği de orada... Filmin orijinal adı "Capharnaüm" Fransızca kökenli bir sözcük ve "kaos" anlamına geliyor. İncil´de geçen hikâyelerde lanetlenmiş bir köyün adı. Kaosun dışında, cehennemi ve karmaşayı da ifade ediyor. Labaki, filmin adından başlayarak kaotik bir dünyada yaşadığımızın altını çiziyor... "Kefernahum" gibi filmlerin çekimleri görünenden daha zordur. Gerçek mekânlarda çekim yapmak, amatör oyuncularla, çocuklarla çalışmak ve en önemlisi o sahicilik hissini yakalamak sanıldığı kadar kolay değildir. Bir tür filminde yönetmen gerçekliği istediği gibi şekillendirerek seyirciyi etkisi altına alabilir. Görsel dünya kurmak için elinde birçok araç vardır... "Kefernahum" gibi filmlerde ise yönetmenin tek şansı gerçeklik duygusunu sağlam şekilde inşa etmektir. Nadine Labaki´nin, bunu hakkını vererek yaptığını düşünüyorum...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... "Kefernahum"un yönetmenlik açısından Labaki´nin en çarpıcı işi olduğunu belirtmekte yarar var. "Ortadoğu´nun Paris´i" Beyrut´un en yoksul bölgelerinde dolaştırıyor kamerasını. Bunu yaparken de çoğu zaman belgesel estetiğine yaklaşıyor. Bu da anlatılan hikayenin sahicilik duygusunu artıran bir faktör olarak dikkat çekiyor. Zain´in Yonas ile birlikte hayatta kalma çabasına eşlik eden görüntüler bir yandan toplumun en alt kesiminin nasıl yaşadığına ve hayatta kalmak için yapmak zorunda kaldıklarına seyirciyi tanıklığa zorlarken, diğer yandan da sömürülmeye müsait bir alan açıyor. Öncelikle böylesi bir gerçekçiliğin rahatsız edici bir yanı var. Öte yandan Labaki´nin kamerasının tanıklık dışında özel olarak karakterlerini ve hikayeyi sömürdüğünü söylemek zor. Fakat hem Zain´in yaşadıklarının ağırlığı hem de seyircinin göçmenlik, yoksulluk ve tabii ki çocukluk gibi kavramlara karşı oluşturulmuş hassasiyeti filme duygusal tepkiler verilmesine de yol açabilir. Ki filmin hem Türkiye hem de dünyanın çeşitli ülkelerindeki gösterimlerinin ardından yazılan yorumlarda seyirciler gözyaşlarını tutamadıklarını ifade ediyorlar. Ama böylesi bir filmin ardından seyirciden beklenen şeyin sarsılmak, öfkelenmek olmasını dilerdim...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Nadine Labaki´nin o yoksulluğu, çaresizliği yaşayan çocuklarla çektiği film, Zain´in özelinde aslında savaşın, yoksulluğun, cahilliğin girdabında inim inim inleyen tüm çocukların ortak hikayesi... Yönetmen sinemada az rastlanır biçimde, hiç eğip bükmeden bu sefer sözü de başrolü de o çocuklara bırakıyor. Zain´in çetin mücadelesinde, yetişkinlerin çıkarları uğruna çocukları kullanmaları, sokakların acımasızlığı, hayatın adaletsizliği de var, çocukların keskin zekası ve her şeye rağmen küçük şeylerden mutlu olabilme halleri de. Labaki, belgeselvari bir anlatımla gerçek dünyadan gerçekçi ve yakıcı bir hikaye anlatırken, kamerasını tam da Zain´in yanına konumlandırıyor. Onu kategorize etmeden, hikayesinden çıkarımlar yapmadan, büyük laflara prim vermeden saf bir şekilde Zain´in yaşadığı geçeklikle ve bu gerçek karşısındaki isyanıyla karşı karşı getiriyor seyirciyi. Sonra da bu katı gerçeklikle yüzleşmek yetişkinlere kalıyor!...´





ARAKÇILAR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film ana temasını aile sözcüğünün anlamına yaslıyor. Ve gerçek ailenin mi, sonradan bir araya gelmiş bir ailenin mi daha iyi olduğu üzerine bir polemik açıyor. İrkiltici, tuhaf gözüken, ama özgün ve ilginç bir tartışma. Öte yandan toplumundan verdiği manzaralar da çok etkileyici. Örneğin yemek yemeği başlı başına bir ritüel, bir tören haline dönüştüren Japonların hali. Öyle ki kimi sahneler çok başka bir kültürden gelen ünlü İtalyan filmi, Marco Ferreri imzalı La Grande Bouffe- Büyük Tıkınma´yı akla getiriyor!... Oyunculuk anlayışları bizden çok farklı olsa da tüm kadro hayranlık uyandırıyor. Final sahnesiyse kolay kolay akıllardan çıkacak gibi değil. Kuşku yok ki yeni başlayan yılın en önemli filmlerinden biri. Kaçırmayın derim...´



İMGELER VE SÖZLER

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Görselliğin teknik düzeyi ise şaşırtmacalı. Görüntülerin kalitesi çok değişik olduğu gibi, arada resmen boş, simsiyah kareler geliyor. Ve insan acaba teknik arıza mı oldu diye merak ediyor!.. Sonuç olarak sinemanın kabaca 125 yıllık tarihi konusunda doyurucu bir belgeselden çok, bir siyasal temelli polemik izlemiş gibi oluyorsunuz. Ana konusu ise belki şöyle özetlenebilir: "Artık bir şeyleri değiştirmenin kaçınılmaz önemi ve ihmal edilemez aciliyeti." Bunun günümüzde tüm toplumları ve de bütün dünyayı yakından ilgilendiren bir konu olduğu yadsınabilir mi? Godard, 90 yaşında, bu aciliyeti çok özel bir filmle de olsa bizlere duyurabiliyor. Ne denir? Şapka!...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Film, insanlığın yol haritasından yola çıkarak kimi güncel meselelere uzanıyor ve bütün derdini, yedinci sanatın hafızalarımızda yer eden kimi görüntüleri eşliğinde sunuyor. ´İmgeler ve Sözcükler´, geniş bir görsel coğrafyada hareket ediyor, ülke ve tür sinemaları ayrımı yapmadan "Nereden gelip nereye gidiyoruz"u, entelektüel bir vicdanın yani Godard´ın penceresinden hatırlatıyor ya da biçimlendiriyor.
Kurgusunu ve seslendirmesini de bizatihi yönetmeninin yaptığı ´İmgeler ve Sözcükler´, kışkırtıcı ve kulak kabartmaya değer son derece özgün bir kolaj. Godard, daha önceden tanışıklığımız olan onca filmi seyirci olarak değişik bir hissiyatın eşliğinde bizle yeniden buluşturuyor. Böyle bir kararlılığa, çabaya ve yönetmeninin bu yaştaki araştırmacı ruhuna saygı duymamak mümkün değil... Sinema, her zaman Godard´la bir başka güzel, bir başka özeldi; ´İmgeler ve Sözcükler´ özel ve güzel olmayı
başarıyor.´




GLASS

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Aslında filmin final bölümüne kadar fena gitmediğini söylemek mümkün. Bu üçlünün kendi güçlerine yükledikleri anlam ile ´Süper kahraman sendromu´ üzerine uzmanlaşmış Dr. Ellie Staple arasındaki tanımlama süreçleri hayli ilgiye değer. Çünkü bir yandan karakterlerin sahip oldukları yeteneklerin insanoğlunun sınırlarının varabileceği noktayı mı gösterdiğini yoksa ortada gerçekten ´doğaüstü´ bir durum mu olduğunu sorgulatıyor seyirciye. Yalnız seyirciye değil, karakterlere de. Ellie´nin karakterlerin özel yeteneklerinin insan sınırları içinde olduğu ve aslında kendilerini ´süper´ sanan gelişmiş insanlar oldukları tezi süper kahraman mitolojisinin köklerine dair ince göndermelerle dolu. Ki, Ellie ve üç karakterin toplu seans yaptıkları sahne akıllarda uzun süre kalacak gibi. Ancak ne oluyorsa finale doğru Glass´ın ´şeytani´ planı devreye giriyor. Bunda bir sorun yok. Vazifesi bu. Fakat film bir anda kurduğu psikolojik evreni terk ediyor ve ucuz bir aksiyona dönüşüyor. Finaldeki kapışma sahnesine bir anda varabilmek için hikaye sıradanlaşıyor, mantık hataları birbirini izliyor ve inandırıcılık sorunu yaşamaya başlıyor. Night Shyamalan karakterlerin birbirleriyle (ve muhtemelen kendisiyle) ilişkisini öylesine önemsiyor ki, seyirciyle kurduğu bağı bir yana atıyor...´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Shyamalan, iddialı oyuncu kadrosuna tezat mütevazı görünüşlü yapım şartlarına sahip filminde, "Split"in kısıtlı dünyasına "Ölümsüz"ün karakterlerini taşıyor. Süper kahraman filmleri üzerine akan bol konuşmalı metin, filmin hikayesinin ve akışının önüne geçiyor. Sonuç itibarıyla Shyamalan "Glass"in öncül filmlerinin dünyasını da yıkan zayıf bir süper kahraman filmiyle hayal kırıklığı yaratıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Glass´, fena başlamıyor. Öykü, başlarda belli bir çekicilik barındırıyor. Sonrasında üç ´problemli´ karakteri psikolojik açıdan delik deşik etmeye çalışan Dr. Ellie Staple´nin hamleleriyle film bilimsel sulara giriyor. Bu hatta, klişeler yavaş yavaş filmi ele geçiriyor; sonrasında ise şaşırtıcı final (Biz pek şaşırmasak da)... Genel çerçevede, öykünün içinde yer alan ´çizgi romanların doğası, (süper) kahramanlar ve kendi içlerindeki kurallara ilişkin söylemler´ de güçlü bir yankıya dönüşmüyor. Nihayetinde ´Parçalanmış´ın bile gerisinde kalmış bir son adım var karşımızda. Dennis, Hedwig, Patricia, Canavar derken Kevin´ın ´çoklu kişilikleri´ ve gövdesini, bu yelpaze üzerinde bulan James McAvoy´un oyunculuk şovu da bir noktadan sonra bıkkınlık getiriyor (en azından bana getirdi). "Eh işte" türünden bir performans sergilerken Dunn´da Bruce Willis bence filmin en iyisi... Dr. Ellie Staple´da da Sarah Paulson, modern bilimin soğuk yüzü olmayı başarıyor! ´Unbreakable´da David Dunn´ın oğlu Joseph´ı oynayan Spencer Treat Clark´ın, bugünkü haliyle aynı rolde karşımıza gelmesi de bence filmin en ilginç yanlarından biri olmuş. Sonuç? ´Glass´, Shyamalan adına yine umutları boşa çıkaran bir çalışma kategorisinde yer alıyor...´



ÇİÇERO

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... "Ayla" ya da "Müslüm" gibi çok göz yaşartıcı bir film olduğu söylenemez ama hikâyenin melodram yanının, aksiyon ve gerilime oranla bile isteye köpürtüldüğü kesin. Bu melodram zorlaması, bence filmin zaafı... Milliyetçiliğin filmin ana fikri olarak ağır bastığını da not edelim ... Kuşkusuz, yönetmen Serdar Akar bütün sahneleri özenle çekmiş, Mustafa Presheva da akıcı şekilde kurgulamış. Film akıp gidiyor ve hikâye odağını kaybetmiyor ama o kadar çok sahne ve olay üst üste geliyor ki ilgimiz dağılıyor. Mekânlar, olaylar, karakterler arasında bu kadar çok dağılmak yerine daha az sahne ve daha az olaya yoğunlaşmak belki daha iyi sonuç verebilirdi. Karakterlerin derinlikli çizildiğini söylemek de zor. Özellikle filmin süprizli hikâye akışı nedeniyle ana karakter İlyas Bazna´nın gerçek hedeflerini, arzularını anlamak kolay değil. Bu durum sadece onunla özdeşleşmeyi zorlaştırmıyor, filmin temel duygusunu da belirsizleştiriyor... Filmde kendi adıma en çok Erdal Beşikçioğlu ve Tamer Levent´in ikili sahnelerini sevdim. İlyas ile Sir Hughe Knatchbull-Hugessen arasındaki sahnelerde gerilim ve mizah gerçekten iyi işliyor... Sonuç olarak, İlyas Bazna´nın hikâyesi gerçekten şaşırtıcı ve etkileyici. Giderseniz "Çiçero"yu sonuna kadar merakla izlemeniz mümkün... Ama bu, filmin kaçırılmış bir fırsat olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Türkiye´de sinemacıların seyircinin melodram tutkusuyla kaliteli dram arasında bir denge bulması gerekiyor. Aksi halde, böylesi iyi hikâyeleri "duygu fırtınaları" yaratma derdiyle elimizden kaçırmaya devam edebiliriz... ´

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Başrollerde, yani Çiçero ve Cornelia´da ise Erdal Beşikçioğlu ve Burcu Biricik ikilisi çok iyi. Özellikle Beşikçioğlu o özel fiziğiyle Çiçero´nun çok-yönlü, gizemli ve sorunlu kişiliğine cuk oturmuş. Andığım klasik filmde o rolü ünlü ve yetenekli İngiliz oyuncusu James Mason oynamıştı. Tüm kadroyu kutluyorum. Ama, işte... Birkaç kez kullandığım abartma sözcüğü boşuna değil. Çünkü film baştan sona belli bir abartma içeriyor. Aslında çok güzel olan müziğinin de desteklediği... Bu elbette filmin dramatizasyon, bir diğer deyişle duygusallığı daha da kışkırtma çabasına katkıda bulunuyor. Ama filmin sinemasal ve de etik düzeyine hizmet etmiyor. Keşke her şey bir ölçü daha sade olabilseydi...Ve kimi yerlerde önleyemediğimiz gözyaşlarımızdan hiç pişmanlık duymasaydık...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Film bazı yerlerde tarihi gerçeklere uyuyor, bazı yerlerde kendi tarihini yaratıyor. Mesela Sırpların katlettiği ´down sendromlu´ kardeş ve onun hatıralarda bıraktığı derin yara; sonrasında Bazna´nın Alman Büyükelçiliği´nde görev yapan sekretere (ismi Cornelia Kapp )olan aşkı ve sekreterin down sendromlu oğlunu ´ari ırk´ın kıyımından kurtarma çabaları gibi. Tarihe birebir sadık kalma gibi bir zorunluluk yok elbette. Serdar Akar imzalı ´Çiçero: İlyas Bazna´, dönem filmi denen meselenin üstesinden gelip kostüm ve mekân tasarımı, sanat yönetimi gibi alanlarda standartları tuttururken senaryo cephesinde benzer bir çizgiyi yakalayamıyor. Kimi sahneler, "Evet böyle olabilir, olmuştur da" dedirtse bile kendi içinde inandırıcılıktan uzak seyrediyor. Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, dönemin Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu, Winston Churchill, Adolf Hitler, Alman Büyükelçi Franz von Papen gibi tarihi kişiliklerin yer aldığı; Türkiye´nin savaşa girmemek için uyguladığı akıllıca politikaya vurgu yapıldığı, şimdiki zamanın ruhuna uygun olarak ´yerli´ ve ´milli´ dokunuşların öyküde hayat bulduğu ´Çiçero: İlyas Bazna´, sonuç olarak vasatı aşamıyor. Erdal Beşikçioğlu, Tamer Levent, Erkan Saban gibi deneyimli isimler oyunculuk açısından üzerlerine düşeni yerine getiriyor, Burcu Biricik de Alman sekreter Cornelia Kapp´ta gayet iyi oynuyor...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Gerçekte, karşı casusluk konusunda sicili parlak olmayan MI6´nın James Bond sayesinde nasıl namını yürüttüğü ya da CIA´in sinema üzerinden kendine biçtiği imaj düşünüldüğünde Çiçero iddialı bir çıkış. Çünkü namlı bir ajanın aslında nasıl bir vatansever olduğunu anlattığı gibi Çiçero´nun kendisiyle ilgili algıların da bilerek yaratıldığını gösteriyor film bize. Fakat bu iddialarını biraz melodram anlatıma biraz da Yeşilçam usulü hamasete kurban ediyor. Bir casusluk ve kahramanlık hikayesi mi anlatacak yoksa bir aşk hikayesi mi karar verilememiş. Türler arasında savrulma yaşayıp duruyor film. Sıkışılan noktalardaysa hamaset kendini gösteriyor. Oysa hamasete gerek yok ortada zaten başarılı bir casusluk öyküsü var. Bu odaklanamama sorunu sadece anlatıda değil hikayede de var. 2. Dünya Savaşı´yla ilgili her şey anlatılmaya çalışılmış neredeyse... Açıkçası Serdar Akar´ın sinematografik yetenekleriyle belli bir seviyeye ulaşan film senaryodan kaynaklanan yaklaşım nedeniyle vasat bir yapım olarak kalıyor...´




ŞÜPHE

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): "Şüphe"nin senaryosunun etkileyiciliği söylenen hiçbir sözün havada kalmaması, dönüp dolaşıp başka bir anlama bağlanmasında yatıyor bir yandan. Hae-mi´nin yıllarda unutulmayacak gün batımına karşı dans sahnesinin hemen ertesinde tam da "o gün batımı gibi yok olmak istedim" dileğindeki gibi ´ hiç var olmamış gibi yok olması´ ile film başka bir boyut kazanıyor. Tıpkı yazının girişindeki yemek sahnesi gibi kırılma anlarından birisi yine bir masa etrafında oluyor. Hae-mi´nin dans ettiği, içki ve esrarın kafaları bulanıklaştırdığı bu yemeğin ardından bu Hae-mi denklemden çıkıyor. Ama Ben´in ´yakmak´ ile kurduğu oyun ilişkisi giriyor hikayenin içine. Hae-mi´nin ortadan kaybolmasıyla birlikte, Ben´den şüphelenmeye başlayan Jong-su bir yandan kadını ararken diğer yandan da Ben´in yakacağını söylediği seraları dolaşıyor. Ama ikisinden de sonuç çıkmıyor. Long-su´nun şüphesi, Ben´in hiçbir şeyi ciddiye almayan her şeyi bir oyun gibi kurgulayan tavırlarıyla birleşince büyük bir öfkeye, öfkede finalde gerçek bir yangına dönüşüyor. "Şüphe", bir yanıyla işsizlik, belirsizlik, tatminsizlik ve geleceksizlikle boğuşan Kore toplumunun genç kuşaklarına bakarken; diğer yanıyla da dünyadaki bir salgının resmini çekiyor adeta.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Güney Kore´nin en yaratıcı yönetmenlerinden Lee Chang-dong´un "Poetry"den 8 yıl sonra çektiği "Şüphe / Beoning", ünlü Japon edebiyatçı Haruki Murakami´nin bir kısa öyküsünün serbest uyarlaması. Filmde Jong-su, bir gün çocukluk arkadaşı Shin Hae-mi´yle karşılaşır. Hae-mi Afrika´dayken onun kedisine bakmayı kabul eder. Hae-mi, seyahatinden Ben adlı üst sınıftan genç bir adamla döner. Chang-dong´un, Faulkner´ın da Murakami´ninki gibi "Barn Burning" adını taşıyan öyküsünden de bazı öğeler aldığı film, ilerledikçe gizemini derinleştiriyor. Chang-dong müthiş bir ustalıkla Murakami´nin dünyaya kattığı gizemli büyüden, sınıf farkını üç karakter üzerinden işlemeye, psikolojik okumalara alan açan bir izlekten yazımın yaratım sürecine uzanan bir bütünlüğü hiçbir dikiş izi göstermeden sunuyor. Geçen yıl Cannes´da yarışan "Şüphe"nin sinemasal ve entelektüel seviyesine ulaşan film çok ender karşımıza çıkıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Perdede izlediğimiz kadrajların ya da kulak kabarttığımız öykünün neresi gerçek, neresi genç yazar adayının zihninin yansıması; bir noktadan sonra karışıyor. Bu da tabii ki filmin gönlümüzdeki yerinin sınırlarını genişletiyor. Performanslara gelince: Ah-in Yoo, Jong-su´da karakterin ruhsal dalgalanmalarını, bir tutkunun peşinden sürüklenirken yaşadığı çaresizliği çok başarılı bir şekilde yansıtıyor. Jong-seo Sun da ilk uzun metraj deneyiminde hayat verdiği kişiliği (Hae-mi) gizemli bir arzu nesnesine dönüştürmenin üstesinden hakkıyla geliyor. Jong-su´ya "Kore´de çok fazla Gatsby var" dedirten Ben´de ise Steven Yeun (ki kadronun en deneyimli oyuncusu) ait olduğu sınıfına dair gayet derin bir portre ortaya koyuyor. Zaman zaman erotik (özellikle Hae-mi´nin günbatımındaki dansı ki, filmin belki de en güzel sahnesiydi bu) dalgalanmalara ve gerilimli anlara Miles Davis trompetinden çıkan müzikal dokunuşların eşlik ettiği, saplantılı (takıntılı da diyebiliriz) karakterlerle örülü ´Şüphe´, birçok ülkede geçen yıl gösterime girdiği için "2018´in En İyileri" arasında yer aldı, bizde ise sanırım 2019´un listelerinde adına sıkça rastlayacağız. Özetle ´Kaçırmayın´ derim...´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Şüphe, içerdiği bütün ilginç temalara rağmen beni çok sarmadı. Arthouse yani sanat sineması denilen türün "belirsizlik" tutkusunu sevmiyorum. Şüphe, belirsizlikte zirvede duran filmlerden biri. Tamam, her şeyi apaçık ortaya koymak, her şeyi bilen yönetmeni oynamak sevimsiz olmalı. Ama kendini ve seyirciyi sınırlamayacağım diye her şeyi bulanık bırakmak da bana kaçak güreşmek gibi geliyor. Bazen acaba yönetmen de kahramanları gibi, baktığı hayatı anlayamıyor, her şeyi bir gizem halesi içinde mi görüyor diye düşündüm. Bu da fazla ukalaca geldi (kendim için). Her neyse. Birçok eleştirmene göre yılın en önemli başyapıtlarından biri Şüphe. Yabanı dilde Oscar için de ön aday listesinde yer alıyor.´




AQUAMAN

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film bunca yıldır gördüğüm filmler arasında hiç durmayan aksiyon ve de özel efekt kullanımı açılarından en ön sıraya geçebilir!.. Ama çoğu zaman bu tür filmleri övmek için kullanılan bu durum, bu kez geri tepiyor. Ve film açıkça seyircisini sersemletiyor, giderek uyuşturuyor. Tam bir ´ölçüyü kaçırma´ olayı. Öte yandan, eski Atlantislilerin suyun altında yaşamaya alışmış olmaları, filme şaşırtıcı bir plastik özellik kazandırıyor. Birçok sahne gerçekten de suyun içinde geçiyor, yani geçermiş gibi duruyor. O uzun saçlar dalgalanıyor, hareketler yavaşlıyor, gözler kırpışıyor. Nasıl yapmışlarsa...Ve her türlü deniz mahlukatı arasında o dev denizatları dikkat çekiyor. Benzer şeyler bu kez Büyük Sahra´da kumların altına inildiğinde de görülüyor. Sanırım film Oscar´da teknik ödülleri silip süpürür. Bir başka teknik başarı oyuncuların yaşıyla ilgili. Hadi, diyelim ki Nicole Kidman zaten hep genç kaldı. Ama özellikle Vulko´da Willem Dafoe hikayeye göre daha genç olduğu yıllarda gerçekten öyle genç gözüküyor ki... Bu da başarılmış... Ve arada birkaç akılda kalan laf. Örneğin şu: "Bir kraldan daha iyisi ne olabilir? Elbette bir kahraman." Doğru söze ne denir?.. Evet, tüm bunlar ilginç. Ama hepsi birden filmi sonuç olarak büyük bütçeyle kotarılmış bir ´B filmi´ olmaktan kurtaramıyor. Bu kadarıyla yetinirseniz...´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... "Aquaman"in alt metinlerini eşeleyip bakmak istediğimizde de karşımıza öyle çok önemli veriler çıkmıyor. Belki çevreci mesajlardan söz edilebilir. Başta Orm olmak üzere Atlantisliler karada yaşayan insanları sevmiyorlar; çünkü insanlar denizleri, yani onların yaşam alanını kirletiyorlar. Kimisi insanları eğitmekten, kimisi yok etmekten yana... Tam da burada, süper kahraman filmlerinde insanlığı soykırımla düzeltmek isteyenlerin sayısındaki artışa dikkat çekmek istiyorum... Hatırlarsak, Thanos da bir önceki Avengers filminde evrenin iyiliği adına evrenin yarısını katletmişti. Atlantis´in iyiliği için insanlara savaş açmak isteyen Orm´un eylemlerinin ardında ise bir felsefeden ziyade iktidar hırsı var. Öte yandan, Orm dahil filmdeki hiçbir karakterin psikolojik anlamda derinliği olduğu söylenemez. Kaldı ki, Aquaman de her şeyiyle tam bir masal kahramanı... "Aquaman", bence politik, psikolojik ya da düşünsel anlamda ilgiye değer hiçbir yan taşımayan gösterişli bir aksiyon. Denizde ve karada yaşayanların arasındaki ilişkilerden Hayao Miyazaki´nin "Deniz Kızı Ponyo" adlı animasyonda neler çıkardığını hatırladığımda hikâyenin zayıflığı daha net olarak ortaya çıkıyor. Bu arada, gerilim ustası James Wan´ın filme yönetmen olarak ne kattığını anlamak pek mümkün değil. Zaten filmin büyük bölümü bilgisayardan çıkmış görüntülerle dolu... Baştan sona bir özel efekt şovu seyrediyoruz...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... İş hikaye anlatmaya gelince tıpkı Wonder Woman gibi Aquaman de çuvallıyor. Kanımca bunun sebebi süper kahramanların süperliklerine çok bağlı kalınması ve kahramanların bir karakter olarak görülmemesi. Çünkü Aquaman de Wonder Woman gibi olaylarla etkili bir şekilde mücadele ediyor etmesine ama hep bir tip olarak kalıyor... Gerçi yönetmenler, senaristler değişse de DC Comic filmlerinde değişmeyen şey bu. Ve bu durumu tolere etmek için bulunan yol da, kahramanın sürekli bir aksiyon olayının içine sokulması. Hal böyle olunca Aquaman ve diğer DC Comic filmleri bir kısır döngünün içinde debelenip duruyor. Görsel olarak iyi ama hikayesi zayıf, seyircinin süper kahramanlarla duygusal bir iletişim kuramadığı filmler ortaya çıkıyor. Oysa Christopher Nolan´ın Batman´e yaptığı tam tersiydi. Nolan, eldeki kahramanın süperliğinden ziyade kendisine odaklanmış, onu gerçek dünyada, kah ahlaki kah vicdani sınava tabi tutmuştu. Bu sınavda karşısına çıkardığı karakterler de aynı Batman gibi bir sınavdan geçip gelen kahramanlardı. Nolan´ın süperlere getirdiği bu yorumu Marvel´in daha iyi kullanıyor oluşu galiba DC Comics´te bir reaksiyon yarattı. Çünkü sürekli her filmlerinde süper kahramanların sürekli süperliği ile ilgilenmeleri başka türlü açıklanamaz. Ama şurası da bir gerçek DC Comics ısrarcı...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Senaryosunu David Leslie Johnson-McGoldrick ve Will Beall ikilisinin biçimlendirdiği ´Aquaman´, aslında satır aralarında kimi hoşluklara sahip; mesela insanların sürekli denizleri kirletmesi ve bunun Atlantislileri çileden çıkarması, öykünün ´çevreci´ mesajı. Keza Arthur Curry´nin ´tatlı anarşist´ karakteri (ve olur olmaz yerde espri yapma çabası da) benzer şekilde filmin ´aykırı´ yanlarından. Lakin o kadar çok özel efekte yüklenmişler ki! Daha da yıpratıcı olanı, öyküyü derin sulara çektikten sonra ardı arkası kesilmeyen bir görsel bombardımanla öylesine yoğurmuşlar ki, seyirci olarak çok fazla yoruluyorsunuz. Malum ´Süper kahraman´lı büyük prodüksiyonlar belli bir yaş için aşırı gürültü demektir, ´Aquaman´ benzer bir etkiyi kulakta değil gözde yapıyor sanki... Sicilya´da geçen aksiyon bölümünün bir adım önde gözüktüğü, davul çalan ahtapotlardan denizatlarının, köpekbalıklarının ve envai çeşit sualtı yaratığının cirit attığı kaotik savaş sahneleriyle bezeli ´Aquaman´, aslında ´uzay operası´ geleneğine yakın duran bir yapıya sahip. Özetle ´suda aksiyon oynuyor´ diyebiliriz...´




SOĞUK SAVAŞ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film birçok açıdan ilginç, özgün ve bir o kadar da iddialı. Ama iddialı ögeleri bence bir ölçüde filmin aleyhine çalışmış. Ve olabileceği başyapıtın çok uzaklarına düşmesine yol açmış. Öncelikle siyah-beyaz ve de sinemanın ilk dönemindeki filmler gibi kare biçimli bir çerçeve seçimleri. Özellikle o çevreyi çok sınırlandıran kare formatı, filmin bolca içerdiği müzikal sahneleri sanki sınırlandırıyor, boğuyor. Büyük emekle çekilmiş ve filme bir yandan bir müzikal, öte yandan Polonya halk sanatları üzerine görkemli bir belgesel havası veren bu sahneler, gözle görebileceğimizden çok daha küçük bir çerçeve içine kalıyor. Ve bence yazık oluyor. Ama asıl sorun hikâyede ve onu bize sunan senaryoda. Wiktor ve Zula´nın aşk öyküsü, sanki sürekli tekrarlanan ayni durumdaki halkalardan oluşuyor: buluşma, kısa bir mutluluk ve ayrılma. Hiç değişmez gözüken ve yinelendikçe insana sıkıntı veren bir süreç. Ki filmi son derece tekdüze hale getiriyor... Ama bence olmamış. Ve filmi Ida yönetmeninden beklediğimiz başyapıta dönüşememiş. Yine de bir sinemasever olarak görün ve kendi kararınızı verin derim. Ola ki ben yanılmışımdır!..´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Film üzerine düşündüğünüzde, yıllar boyunca ayrı kalmakla kavuşmak arasında gidip gelen Wiktor ve Zula ilişkisi üzerine başka yorumlar getirmeniz mümkün... Kesin olan, belirli bir noktadan sonra aşkın her ikisi için de bir özyıkım sürecine dönmesi... Filmin beni rahatsız eden kısmı, neden - sonuç ilişkilerinin belirsiz kalmasından ziyade, Pawlikowski´nin bu belirsizlik için özel bir çaba göstermesi oldu galiba..., Öyküyü gerçek olaylardan esinlenerek yazdığını söyleyen Pawlikowski, filmi anne ve babasına adamış. Hedefi belli ki, Sovyet yayılmacılığı ve Batı kültürü arasında kalan Zula - Wiktor aşkını kutsamak; ilişkinin çıkmazıyla, Polonya tarihi arasında bir bağ kurmak... Pawlikowski´nin sosyalizm - kapitalizm ayrımında Rus sinemacı Andrey Tarkovski´yi hatırlatan bir yaklaşımı var. Tarkovski hem Sovyet rejimine hem de Batı ülkelerine aynı mesafede durur, ülkesini çok severdi. Zaten finale doğru rüzgarda hareket eden buğday başakları bana Tarkovski´yi hatırlattı... "Soğuk Savaş" hüzünlü ve güzel bir film. Ama neden - sonuç ilişkilerinin belirsizliği sizi rahatsız edebilir çünkü Zula ve Wiktor´u anlamak pek kolay değil...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Siyah beyaz çekilen filmin, uzaktan Zeki Demirkubuz´un Kader´i ile bir akrabalığı var. Birbirlerini çok seven, ama bir ayara gelince de birbirlerine hayatı zehir eden, birbirlerinin de kaderini etkileyen iki insan var karşımızda. Bu ilişkiyi baskılar, egolar, varoluşsal sorunlar, uzun yıllar sürecek Soğuk Savaş yılları etkiliyor belki ama nihayetinde onların mutlu olamamalarının sebebi biraz da kişisel... Fakat Pawlikowski onların kişiliklerinin otoriter rejim altında nasıl şekillendiğini, karakterlerinin kişisel huzursuzluklarının kaynağının rejim baskısı olduğunu da hissettiriyor. Pawlikowski´nin olağanüstü kadrajları, Joanna Kulig´in muhteşem performansı, Tomasz Kot´un dengeli oyunculuğu ile akıllara kazınan filmin yumuşak karnı ise finali. Finaldeki teslimiyetçilik, filmin ilmek ilmek işlediği o güçlü duyguyu taşıyamıyor. Açıkçası bu finalle Pawlikoski büyük bir filmin kıyısından dönüyor... Yani iyi bir film var karşımızda ama çok daha iyi olabilirmiş...´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Polonya sinemasının çağdaş ustalarından Pawel Pawlikowski, bu yıl Cannes´da En İyi Yönetmen Ödülü´nü kazandığı yeni filmi "Soğuk Savaş"ta 2013 yapımı filmi "Ida"yla benzer bir izleği takip ediyor. "Soğuk Savaş"ta da En İyi Yabancı Film Dalı´nda Oscar kazanan filmi "Ida"da olduğu gibi 2. Dünya Savaşı sonrası Polonya´nın hali ve savaşın yıkıcı etkileri karakterlere gelecek sunmuyor. "Soğuk Savaş"ta 1949´da başlayan ve uzun yıllara yayılan bir kara sevda hikayesini takip ediyoruz. Ana karakterlerden Wiktor, Polonya´da folk şarkıları toplayan ve bu kültürü derinleştirmeyi hedefleyen bir enstitünün direktörü. Genç öğrencisi Zula´yla bir aşk yaşamaya başlıyor. Aşıklar, Soğuk Savaş´ın böldüğü Avrupa´da aralıklarla Batı Berlin, Paris, Yugoslavya ve Paris´te bir araya geliyorlar. İlişkileri politik durum nedeniyle de arızalı ve birçok duygu durumundan geçiyor. Epik bir aşk öyküsü anlatma amacını taşıyan Pawlikowski, bir çift olarak "hiç bitmeyen bir felaket" olarak tanımladığı ebeveynlerinden yola çıkmış. Hikayenin zaman zaman inandırıcılıktan veya özgünlükten uzaklığını kapatan Pawlikowski´nin "Ida"daki gibi "Cold War"da da keskin siyah-beyaz görüntü yönetimindeki ustalığı ve kusursuz kadrajların büyüleyiciliği.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Yaz Aşkım´ (´My Summer of Love´), ´Gizemli Kadın´ (´La femme du Veme´) ve ´Ida´ gibi yapıtlarıyla öne çıkan, ülkesi Polonya´da olduğu kadar Batı´da da çektiği filmlerle tanınan Pawel Pawlikowski´nin son çalışması ´Soğuk Savaş´ (´Cold War´), zaman zaman yakıcı yanları ön plana çıkan bir aşk hikâyesi anlatıyor: Önde iki ana karakterin gelgitlerle dolu ilişkisi, arka planda ise dönemin siyasi panoraması... Öykü, kahramanlarıyla birlikte Polonya´da olduğu kadar Berlin, Belgrad, Paris gibi merkezlerde de dolaşıyor. Önce Batı´ya Wiktor kapağı atıyor, sonrasında onu hayal kırıklığına uğratan Zula´nın teşrifi, birlikte Paris´in bohem ortamında mutsuzluğa uzanışları, bastıran vatan özlemiyle ülkelerine geri dönüşleri, sistem tarafından cezalandırılma faslı vs. derken aralarındaki bağ, giderek daha da sıkılaşıyor. Pawlikowski anne ve babasının hikâyesinden yola çıkarak kurguladığı bu filminde, özellikle siyah-beyaz anlatımın imkânlarından ve çekiciliğinden fazlasıyla yararlanıyor. Bu ilgiye değer hikâye belli bir aşamadan sonra tekrarlara düşse de geride seyir zevki üst düzey bir film kalıyor.´




BİZİM İÇİN ŞAMPİYON

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film aslında çok zor bir işi başarıyor. Ve 1990´lardan itibaren İstanbul´daki tarihten gelen Veliefendi hipodromunda yaşanan her şeyi müthiş bir enerji, inanılmaz bir çaba ve titiz bir inatla karşımıza getiriyor: Kalabalık çekimlerle; heyecan yüklü tarihsel yarışlarla; kimi zaman daha dar çerçeveler içinde (bir kahve, bir ev odası, bir arkadaş grubu), olayın radyodan veya TV´den izlenmesini de göstererek... Ve de atları harika biçimde kullanarak...Özellikle Bold Pilot tüm inadı, başkaldırısı, gücü ve yeteneğiyle beliriyor: bir anıt-at olarak... Onun son jeneriklerde görüldüğü gibi aslında birkaç at kullanılarak yaratıldığına inanmak güç. Ama işte, bu başarılmış... Ama oyuncular da çok iyi. Halis Karataş´ta Ekin Koç, Begüm´de Farah Zeynep Abdullah, eski Türkiye Jokey Kulübü başkanı Özdemir Atman´da Fikret Kuşkan son derece etkileyici oyunlar veriyorlar. Serkan Güler´in kusursuz görüntüleri ve Toygar Işıklı´nın filmi sarıp sarmalayan müziği de birinci sınıf. Ve elbette tüm bunların ´maestro´su yönetmen Ahmet Katıksız. Serkan Yörük´le birlikte senaryoyu da yazan; 9 Eylül Üniversitesi´nden mezun olduğuna göre benim gibi İzmirli; birkaç TV dizisi ve Sonsuz Aşk filminden sonra ilk kez bu filmde tüm yeteneğini gösteren arkadaş. Hoş geldin! Tüm bunları söylerken, filmin yer yer aşırı (ve bence gereksiz) bir melodram duygusuna saptığını da belirteyim: bir eleştiri olarak.. Yine de filmden gözyaşlarımı silerek çıktım. Tüm yaratıcılarla birlikte Atman ailesinden hayatta olanların da katıldığı o güzel galadan sonra kameralara konuşmamı zorlaştıracak kadar!..´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Son yıllarda vurucu, etkileyici açılışlara kafayı takmış; duygu fırtınalarını fazla geciktirmeden estirmeyi hedefleyen popüler Türk sineması için gerçekten sakin ve serinkanlı bir "ilk perde" izliyoruz. Kuşkusuz, film finale doğru giderek daha da duygusallaşıyor; ama sağa sola savrulmadan, gereksiz yan yollara girmeden, ele aldığı meselelerin hakkını vermesini biliyor... "Bizim İçin Şampiyon"un spor filmi olarak en hoş yanı, hikâyenin ikili bir rekabet üzerine kurulmaması. Bold Pilot, Halis Karataş ve Begüm Atman, mücadelelerini öncelikle kendi içlerinde veriyorlar. Üçü arasındaki duygusal bağ, filmin en güçlü damarı. Bold Pilot ile Halis Karataş hipodromda, Begüm Atman ise başka bir alanda mücadele veriyor ve üçünün de başarısı aslında birbirlerine bağlı. Üçü için de kazanmak ya da kaybetmekten ziyade süreklilik ve mücadele arzusu önemli... "Bizim İçin Şampiyon"u sevdim. Sevmediğim yanları, geniş kitleye hitap etmek üzere çekilmiş Türk filmlerinin çoğu gibi müziği fazla fazla kullanması. Bu arada, filmin seyirciyi ağlatacağı ya da en azından çoğu kişinin gözlerini yaşartacağı kesin. Ama aşırıya kaçan bir duygu sömürüsünden söz edilemez. Yönetmen Ahmet Katıksız ölçüyü kaçırmıyor. Atların yer aldığı sahnelerde ve özellikle at yarışı çekimlerinde Hollywood filmlerini aratmayan bir anlatım düzeyi yakalamak konusunda da başarılı.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Türkiye ana akım sinemasında görmeye fazla alışık olmadığımız bir özen ve görsel atmosferle inşa edilmiş yılın dikkat çekici yapımlarından birisi olarak kayıtlara geçecektir kuşku yok ki "Şampiyon". Bitirirken, bir spor medyası klişesine başvuralım. Futbol medyası şampiyonluğa oynayan takımlar bitime kısa bir süre kala maç kazandığında "Şampi." başlığı atmayı çok severler. Bu şampiyonluğun çoğu geldi anlamına gelir. Bu klişeyi bozup film için de "Şampi." başlığını atabiliriz. ´Şampiyonluk´ tam olarak gelmemiş olsa da, çok önemli bir kısmının elde edildiği kesin!´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Anaakım sinema anlayışı içinde gayet başarılı ve katmanlı bir senaryo var elde. Katmanlı, çünkü film, at yarışları dünyasında özel bir aile olan Atmanların da, jokey olup hayatının iplerini eline alan Halis Karataş´ın da, Bold Pilot´ın ve umuda hasret bir toplumun da hikayesini romantik, aynı zamanda dramatik bir aşk öyküsü ekseninde örmeyi başarıyor. Ayrıca Karataş ve Begüm Atman arasındaki dramatik aşkı işlerken melodram anlatıma pek de yüz vermeyerek, filmi evrensel bir hale getirebiliyor. Katıksız´ın senaryodaki olgunluğunu yönetmenlikte de görüyoruz. Hani, yönetmenler için hayvanlarla çalışmak çok zor denir ya, Katıksız bunun üstesinden geldiği gibi Bold Pilot´ın efsane yarışlarını bire bir çekmeyi başarıyor. O yarışların heyecanını, Bold Pilot´ın umut koşularını seyirciye iliklerine kadar hissettiriyor. Yerli yerinde bir oyuncu yönetimi sayesinde Ekin Koç ve Farah Zeynep Abdullah gayet başarılı performanslar sergiliyor. Ama bir not da düşelim: Abdullah´ın duygusal geçişlerdeki başarısı, Kelebeğin Rüyası´ndaki performansıyla eşdeğer. Fakat naçizane filmin yıldızı Bold Pilot´ın sahibi Özdemir Atman´ı canlandıran Fikret Kuşkan. Tüm ustalığını minimal bir tarzda öyle bir sergiliyor ki şapka çıkarmamak elde değil. Velhasıl elde, anaakım sinemamızda çıtayı yükselten, gerçek hikayelerin ne kadar etkili olabileceğini gösteren etkileyici bir film var. Kaçırmayın deriz!.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Katıksız´ın akıp giden rejisi, yarış sahnelerine (hem yakın hem de genel planlar itibariyle) hâkimiyeti, Serkan Güler´in kadrajları derken ´Bizim İçin Şampiyon´ teknik anlamda sınıfı geçiyor. Öykü, ikinci yarıda melodrama fazlaca göz kırpıyor ki, basın gösterimi sonrası kimi eleştirmen dostlar filmin en büyük zaafının bu olduğunun altını çizdi. Ben de öykünün, el attığı harmanın duygusal tonlarına, evet biraz fazla yüklendiğini kabul ediyorum ama hedef buymuş. Ve başta ´Karataş-Bold Pilot ekürisi´nin 1996 yılı Gazi Koşusu´ndaki 2.26.22´lik hâlâ kırılamayan rekoru dahil birçok yarış başarısıyla birlikte sınıfsal farklılıklara rağmen yaşanan bir aşk hikâyesi, zaman zaman gözyaşları eşliğinde perdeye belli ölçülerde başarıyla taşınmış. Halis Karataş´ta Ekin Koç´un, Begüm Atman´da da Farah Zeynep Abdullah´ın canlandırdıkları karakterleri inandırıcı kıldıklarını söyleyebilirim. Finaldeki gerçek görüntüler ve yazıyla ifade edilen tarihsel hatırlatmalar biraz fazla tutulmuş, bu cephe daha kısa ve öz halledilebilirdi.
Sonuç itibariyle ´Bizim İçin Şampiyon´, sinemamız adına kendi alanında bir ilk. Ve duygusal tortu bakımından seyirci zihnimizde ´Müslüm Baba´ türü bir iz bırakıyor. En azından bendeki hissiyatı böyle oldu...´




YEŞİL REHBER

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film Hollywood´un çok sevdiği ´erkekçe dostluk´ teması üzerine ünlü filmlere yeni bir halka ekler. Yağmur Adam, Kader Bağlayınca, Korkuluk gibi kahramanlarının son derece zıt kişilikleriyle hatırlanan filmler. Ya da Bayan Daisy ve Şoförü gibi duygusal yapımlar. Ama bu filmin kendine göre özellikleri ve avantajları var. O koyu ırksal kavga döneminde, bilindiği gibi bu barajı aşabilen tek siyahi grup müzisyenlerdi. Ve Louis Armstrong, Ella Fitzgerald, Billie Holliday ya da Nat King Cole gibi isimler inanılmaz yetenekleri sayesinde ulusun idolleri olabiliyordu. Yine de filmin bir yerinde Nat King Cole´un 1957´de bir kulüpte nasıl dayak yediği de anlatılıyor!... Ve en ilginç şeylerden biri, bu hikâyenin gerçek olması. Ayrıca da iki kahramanımız hep dost kalmışlar ve ikisi de aynı yıl, 2013´de ölmüşler. Tesadüfün böylesi!.. Kris Bowers´in enfes müziğinin yanı sıra, Viggo Mortensen ve Mahershala Ali´nin oyunculuklarını övmek şart. Öylesine iyiler ki insanın gözü yaşarıyor. İki kez Oscar adayı olmuş Mortensen´in bu kez kazanması beklenir. Öylesine "İtalo- American" olmuş ki. Üstelik aslen Danimarkalı olduğu halde. Siyahi Mahershala Ali ise 2017´de Moonlight- Ayışığı ile ödülü kucaklamıştı. Bu kez de adaylığı kesin. Almasa bile...´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... "Yeşil Rehber", bu yıl ABD´de yaşanan ırk ayrımcılığı sorununa "Karanlıkla Karşı Karşıya" (BlacKkKlansman) ve "Dul Kadınlar"a (Widows) kıyasla çok daha yumuşak, iyimser, naif bir noktadan bakıyor. Ama ele aldığı meselenin suyunu çıkarmıyor. ABD´nin bugününe dair herhangi bir şey söylemiyor ama ırkçılığın "nesilden nesile aktarılan, öğretilmiş bir küçümseme" olduğunun altını çiziyor. "Yeşil Rehber", zengin Yahudi bir kadınla, Afrika kökenli şoförünün hikâyesini anlatan 1989 yapımı 4 Oscarlı "Bayan Daisy ve Şoförü"nü (Driving Miss Daisy) hatırlatan bir film...
Kardeşi Bobby Farrelly´yle birlikte yönettiği filmlerle tanıdığımız Peter Farrelly tek başına kamera arkasına geçtiği "Yeşil Rehber"de elindeki hikâyenin hakkını vermiş. Kendi varlığını hiç belli etmeden, öncelikle karakterlere yoğunlaşmış ve oyunculara geniş bir alan açmış. Özellikle "Ay Işığı"nda canlandırdığı karakteri hatırlayanlar Mahershala Ali´nin kendi sade tarzı içinde rolü ne kadar derinden kavrayıp yorumladığını fark edebilirler. Don Shirley´nin kibarlıkla maskelediği kırılganlığını, öfkesini gerçekten mükemmel yansıtıyor. Viggo Mortensen ise kelimenin tam anlamıyla şov yapıyor; beden dili ve aksanıyla rolün gerektirdiği kişiliğe dönüşüyor. Don Shirley için için yanan bir kor gibi. Tony ise aniden alev alan biri... Karakterler arasındaki bu karşıtlık, filmin sadece mizahını değil ruhunu ve özünü de belirliyor. Gerçekten de zıt kişilikler bazen birbirlerine çok iyi gelmezler mi?... "Yeşil Rehber", komik ve duygusal olurken estetik seviyesini düşürmeyen filmlerden. Oscar başta olmak üzere ödül sezonunda adından söz ettirebilir. Kaldı ki, daha şimdiden National Board of Review (NBR) tarafından 2018 yılının en iyi Amerikan filmi seçildiğini belirtelim... Bence en iyisi olmasa da en iyilerden biri olduğu kesin...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Öte yandan her yol filminde olduğu gibi karakterlerin birbirlerini tanıdıkları, iç dünyalarını açtıkları ve giderek karşılıklı güven kazandıkları bir kanal da filmin içinde akıp gidiyor. Ve yine her yol filminde olduğu gibi, yolculuk bitip de başladıkları yere döndüklerinde karakterlerimizin hayatında da birçok şey değişmiş oluyor. Tony´yi canlandıran Viggo Mortensen´in hem fiziksel dönüşüm yaşaması hem de aksanlı konuşmasıyla Oscar akademisinin gözünden kaçmayacağı kesin. Bu tür performansları çok severler. Benzer şekilde Dr. Shirley´i canlandıran Mahershala Ali´nin iki yıl önce ´Moonlight´ ile kazandığı yardımcı erkek oyuncu Oscar´ının güçlü adaylarından biri olacağı söylenebilir. "Yeşil Rehber", bu gerçek hikayeyi yalnızca ırkçılıkla ilgili değil, aynı zamanda sınıfsal kodlarla anlamaya çalıştığı ve bunu da bir noktaya kadar başardığı için yılın dikkate değer yapımlarından hiç kuşku yok ki.

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´.... Kardeşi Bobby´yle birlikte çektikleri ´Salak ile Avanak´, ´Ah Mary Vah Mary´, ´Kingpin´ gibi absürd komedileriyle tanınan Farrrely Biraderler´den Peter´ın bu solo çalışması, sinema serüvenindeki baskın çizgilerin dışında bir yapım. ´Yeşil Rehber´, genel olarak aynı rotanın klasiklerinden sayılan ve Güneyli yaşlı bir kadınla siyahi şoförünün süreç içinde biçimlenen dostluğunu anlatan ´Driving Miss Daisy´ tadında bir yapıya sahip... ´Peter Farrelly, ismini 1936´dan 1966´ya kadar piyasada bulunan ve siyahların Güney´i ziyaret ettiklerinde problem yaşamamaları için nerede kalıp, nerelere rahatça girip çıkabileceklerini gösteren bir rehber kitaptan alan bu son yönetmenlik çabasında, yer yer komedinin de ön plana çıktığı ama daha çok duygusal gelgitlere dayalı bir anlatımı tercih etmiş. ´Yeşil Rehber´in en önemli yanı ise sanırım oyunculukları. Tony Rip´te Viggo Mortensen çok başarılı bir ´bıçkın İtalyan´ portresi çiziyor. Danimarka kökenli aktör, muhtemelen bu filmdeki performansıyla Oscar´larda ´En İyi Erkek Oyuncu´ dalının beş adayından biri olacak. Keza Aretha Franklin, Chubby Checker ya da Little Richard gibi popüler siyahi müzisyenleri tanımamış, hayatında hiç kızarmış tavuk yememiş ´elitist´ Dr. Donald Shirley´de izlediğimiz Maherslaha Ali de çok başarılı. Fakat iki yıl önce ´Moonlight´taki performansıyla ´En İyi Yardımcı Erkek´ ödülünün sahibi olmuştu; bu yıl yine aday olur mu bilemiyoruz tabii ki...´




BOHEMIAN RHAPSODY

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Eşcinsel bir rockçının hayatını izlerken bu kadar çok aile sözcüğünü bir daha duymayız diye umuyorum. Bu arada aileden nefret edenlerden kesinlikle değilim. İşlevsiz aile nedir gayet iyi biliyorum ama çocuk yetiştirmenin başka bir yolunu da bilmiyorum. Neyse film, eşcinsel bir Asyalı rockçıya bunu öneriyor işte, aile olarak kimi biliyorsa onlara sadık kalmasını. Tabii bu işten kârlı çıkan Mercury değil ailenin diğer üyeleri olacak, o da grubun ön koşulu. Asıl cazibe merkezi ve asıl besteci Freddie Mercury olsa da, grubun bir arada kalmasının ön koşulu olarak herkesin parayı eşit paylaşması gerekiyor. Bu eşitlikçi görünse de öyle değil. Asıl üreten Mercury çünkü. Filmin çok ciddi günahları da var. Beethoven´in hayatını anlatırken 9. Senfoniyi, 5.´nin önüne koyamazsınız herhalde. Ama Queen´in durumunda film bunu hep yapıyor. ´Fat Bottom Girls´ şarkısını, 4-5 yıl geriye, Bohemina Rhapsoy öncesine kaydırabiliyor. Live Aid konseri öncesi grubu 5 yıl ayrı bırakıyor ki, bir araya gelmenin etkisi güçlü olsun. Ama öyle bir ayrılık grubun tarihinde yok. Ve daha birçok şey. Merak eden imdb´de goof´lar bölümüne baksın. May ve Taylor´ın yapımcılığında bu yanlışlar nasıl yapılıyor? Yanlış olmadıkları, bu saptırmaların daha çok para kazandıracağı düşünüldüğü için. Çok çirkin. Bu bir belgesel değil diye işin içinden sıyrılınacak şeyler değil bunlar...´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... "Bohemian Rhapsody"nin rock müziğinin ruhuna uygun, video klipleri hatırlatan, biçimci bir anlatım dili var. Çekimlerin bitmesine 16 gün kala "devamsızlık ve Rami Malek´e saygısız davranış gerekçesiyle" kovulduğu öne sürülen yönetmen Bryan Singer ve onun yerine gelen Dexter Fletcher, filmin görsel atmosferini, ritmini profesyonelce oluşturmuşlar... Ellerindeki müthiş soundtrack´i, yani Queen´in müziğini kullanarak sinemasal açıdan cazip bir sonuca ulaşmışlar. Özellikle finaldeki Live Aid konserinin çekimleri mükemmel. Tümüyle Singer´in çektiği söylenen bu sahnede grupla seyirci arasında kurulan bağ, Wembley´de hissedilen o enerji çok iyi yansıtılıyor. Bu arada, seyircilerin yakın plan çekimlerinin sahneye olan katkısının altını çizmek isterim...
Filmde beni rahatsız eden sorunlar anlatımdan ziyade senaryoyla, daha doğrusu dayatılan dar bakış açısıyla ilgili... Mercury, bir sahnede Queen´i "dışlanmışların grubu" olarak tanımlıyor ama filmin hiçbir anında bu dışlanmışlığı hissedemiyorsunuz. Ayrıca film, Parsi bir aileden gelen Mercury´nin etnik kökenlerinden utandığını ima ediyor ama bu konunun üzerine pek gitmiyor. Belirsizlik açıkçası rahatsız edici...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Yönetmenlerin Mercury´nin hayatını kronolojik olarak anlatma tercihi de bu zorluğa eklenince Mercury´nin derinlikli bir portresi ortaya çıkmıyor. Ama zaten bu da amaçlanmamış, makul bir Freddie Mercury portresi çizilmek istenmiş. İşin aslı film bunu başarıyor. Bir efsanenin yaldızını kazıyıp onun müzikle, grup üyeleriyle, arkadaşlarıyla, ailesiyle ilişkisi üzerinden zaafları, erdemleriyle insani yönleri anlatılıyor. Perdede özgüvenli, deli dolu ve az biraz kaprisli ama vicdanlı, sevdiklerine değer veren ve her şeye rağmen ailesini, aile gibi gördüğü Queen´i önemseyen bir insan beliriyor. Açıkçası bu portre herkesi tatmin eder mi, bilemiyorum. Ama dediğim gibi makul bir portre. Film Mercury´i ne yüceltiyor, ne de olmadığı gibi gösteriyor. Yeri geliyor müzisyenin kimi tabuları nasıl yıktığı da anlatılıyor, yeri geliyor nasıl kalp kırdığı da. Ama onun sahnede nasıl devleştiği ve konserlerinde binlerce insanı nasıl etkisi altına aldığı ziyadesiyle yansıtılıyor. Rami Malek´in muhteşem performansı, ki Brian May´i canlandıran Gwilym Lee de onun kadar başarılı, dönem atmosferini iyi yansıtması, Wembley dahil Queen konserleri ziyafeti sunmasıyla Bohemian Rhapsody en az Freddie Mercury kadar enerjik ve deli dolu ama tıpkı onun gibi yer yer ağırbaşlı. Daha iyisi çekilene kadar şimdilik onu en iyi anlatan film.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... İlginçtir, ´Bohemian Rhapsody´ de İngiliz ve Amerikalı eleştirmenler tarafından yerden yere vuruluyor. Tabii ki beğenilmeme kıstası ´sosyolojik yaklaşım´ değil, itiraz gerekçeleri şöyle: Daha cesur bir film bekliyorlarmış, Singer´ın başlayıp Fletcher´ın bitirdiği çalışmayı çok uysal bulmuşlar... ´En Karanlık Saat´ ve ´Her Şeyin Teorisi´ gibi filmlerin (biri Winston Churchill´in, diğeri de Stephen Hawking´in biyografisiydi) senaristi Anthony McCarten´in kaleme aldığı metni de beğenmişler, "Bu klasik bir hayat hikâyesi değil ki, film Mercury´nin cinsel kimliği üzerinden daha doğru noktalarda gezinmeliydi" mealinde itirazlar var. Benim ise bu türden beklentilerim olmadığı için belki, filmi çok beğendim. Perdede Freddie Mercury´nin hem Parsi kökenli bir Zerdüşt hem de bir eşcinsel olarak iki kere ´Öteki´liğine karşı müzik sayesinde hayata tutunuşunu, her daim yalnızlığını, grup üyelerinin aileleriyle birlikte mutlu tablolar çizdiği ortamda onun hüzünle dolu bilinçaltını yansıtmasını, Mary Austin´in ona erkek arkadaşını tanıttığındaki duygusal yıkımını, Queen´in çok sevdiğim (sevdiğimiz) o muhteşem şarkılarının yaratılma süreçlerine seyirci vasfıyla dahil olmamızı, tanıklık etmemizi, 1985´te 21 yaşındayken televizyondan izlediğim Wembley´deki ´Live Aid´ konserini bu kez, 54 yaşında, adeta sahnenin içinden ve arkasından bir kez daha izleme fırsatının sunulmasını izledim; daha ne isteyeyim ki?´




MÜSLÜM BABA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Filmin büyük bir bütçeyle, özen ve maharetle çekildiği açıkça görülüyor. İlk bölümde genç Müslüm´ü oynayan Şahin Kendirci´nin büyük başarısının da katkısıyla, dönemin taşra Türkiye´si beliriyor: Adana halkevinde ona sazı ve Bektaşiliği öğreten Limon Ali´nin temsil ettiği halk kültürü, halkevlerinin önemi... Sonra şöhret geliyor ve özellikle Karadeniz turunda ustaca saptanmış kadın-erkek köylü ve emekçi yüzleri, bizi sanki gerçekten halka götürüyor. Sahneye Muhterem Nur´un girmesiyle işler değişiyor. Ve inanılmaz bir aşk ve bağlılık öyküsü izliyoruz. İnişli-çıkışlı, kavgalı-dövüşlü, ayrılıp yeniden birleşmeli. Tam bir Türkiye efsanesi, ikisinin de halka mâl olmuşluğuyla hepimiz için ulusal bir masal. 27 yıl, Müslüm´ün ölümüne dek süren... Çifte yönetmenlerimiz iyi bir iş başarmış. Farklı kentlerin dekorları iyi seçilmiş, mekanlar iyi değerlendirilmiş. Konser sahneleri harika. Gerçi Ayla´daki Marilyn konserini çekebilmiş bir ekip için şaşırtıcı değil, ama yine de o Açıkhava Tiyatrosu ve özellikle Gülhane konserleri tam bir sinemasal başarı.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Yönetmenler Can Ulkay ve Ketche Hakan Kırvavaçt trajik epik bir hikayeyi melodram anlatıya sırtını dayayarak anlatmayı tercih etmiş. Müzik kullanımı konusunda yer yer filmin çapaklı hale gelmesi de bu yüzden. Anlaşılan seyirci Müslüm Gürses´in yaşadıklarıyla güçlü bir duygusal bağ kursun istenmiş. Bu bağ kuruluyor kendinizi Gürses´in hayatına ağlarken buluyorsunuz ama bu çapaklar da göze çarpıyor. Buna rağmen iyi bir senaryo, yerinde bir yönetmenlik, sanat yönetmeni ve görüntü yönetimi konusundaki titizlik ve uyum, dört dörtlük oyunculuklar Müslüm Baba yılın öne çıkan yerli yapımlarından biri haline getiriyor.
Elbet böylesi filmlerde hikayesi anlatılan kişiyle canlandıran kişi arasındaki benzerlik önemsenir. Bu konuda Timuçin Esen tam bir Müslüm Gürses kılığına bürünüyor. Ama asıl ezberi oyunculuğu ile bozuyor ve oyunculuk oktavının nasıl geniş olduğunu tekrar gösteriyor. Esen´in bu performansı ile Gürses´in gençliğini canlandıran Şahin Kendirci´nin performansı bir araya gelince bütünlüklü bir Müslüm Gürses portresi ortaya çıkıyor. Ki bu zor bir iştir...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Bir türlü yerine oturamayan ise ´Müslüm´ fenomeninin diğer özellikleri. Karakterin barındırdığı malzemenin ana akım seyirciyi çekmek için oldukça bereketli olduğunu bilen filmin yaratıcılarının yalnızca bu özelliklere yüklenmeleri ´ticari´ olarak anlaşılır bir durum. Ancak Müslüm Gürses´i "Baba" statüsüne yükselten sosyolojik arka planı filmde göremiyoruz. Gürses´in kendisini var eden kitle ile Gülhane konseri sahnesine kadar herhangi bir temasını görme fırsatımız da olmuyor. Gayet steril, ana akım sinema estetiğini uygun bir biçimde aydınlık, ferah feza mekanlarda geçen bir hikaye bu. Müslüm Gürses gibi bir ´yeraltı´ figürünü bu kadar parlak renkler, tiril tiril dönem kostümleri içinde anlatmayı tercih etmek ana akım seyirci alışkınlıkları için anlaşılabilir kuşku yok ki. Ancak, bu tercih Müslüm Gürses evrenini ve onunla bağ kuran sevenlerini temsil etmek yerine ´izlenilir´ kılmaktan öteye bir işlev taşımıyor maalesef. Bu bakımdan filmin Müslüm yorumunun onu ortaya çıkaran atmosfer ve sosyolojik bir vaka haline getiren kitlelerin değil, 2000´li yıllar sonrası bir anda onu keşfeden ´kent elitleri´nin gözünden olduğunu söylemek mümkün...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Müslüm Gürses (ki gerçek soyadı Akbaş, ´Müslüm Gürses´ sahne adı), her şeyiyle bir duygu insanı. Şarkılarına, sesine, sanatına ruhundaki inişler çıkışlar, hayatın onda bıraktığı derin izler damga vuruyor. ´Müslüm Baba´ böylesi bir portreyi perdeye taşırken aslında fazlasıyla klişelere başvuruyor ama bence zaten filmin başarısı biraz bu tavrında ama asıl olarak ele aldığı duygularını seyirciye geçirmesinde yatıyor. Belki de şöyle bir tarif daha doğru: ´Müslüm Baba´ duygusu olan bir film...
Performanslara gelince: Kuşkusuz Müslüm Gürses´i canlandıran Timuçin Esen´in nasıl bir portre ortaya koyduğu merak konusuydu. Cevap: Başarılı, inandırıcı, etkileyici... Şarkıları kendisinin seslendirmesi ve bu yükün de altından kalkması ayrı bir alkışı hak ediyor. Keza sanatçının gençliğini canlandıran Şahin Kendirci de gayet iyi... Muhterem Nur´da izlediğimiz Zerrin Tekindor da performans olarak başarılı ama Müslüm Gürses´te öne çıkan fiziki benzerlik Muhterem Nur karakterinde niye tercih edilmemiş, orasını pek anlamadım. ´Limoncu Ali´de Erkan Can ise her zamanki klasında. Öte yandan filmin kostüm tasarımı ve sanat yönetimi de gayet iyi. Öykünün uğradığı zaman aralıklarındaki giyim-kuşam, araba modelleri vs. dönem ruhunu yansıtacak biçimde gerçekçi... Nihayetinde ´Müslüm Baba´, sinemasal olarak belki üst düzey bir çalışma değil ama hem kendi derdini hem de ele aldığı karakterlerin dertlerini aktarmanın üstesinden geliyor...´

Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
177
0
128
0
164
0
125
0