Paylaş   
09.02.2019

´TEHLİKELİ İLİŞKİLER´

/

Britanya toprakları üzerindeki iktidar erki etrafında dolaşmayı sürdürüyoruz. Geçen hafta 'İskoçya Kraliçesi Mary', bu hafta da 'Sarayın Gözdesi' ('The Favourite'). Latife bir yana, arka arkaya gelen bu iki film, kuşkusuz ilginç tarihsel hatırlatmalarda bulunuyor ama bize aktarmaya çalıştıkları öykülerin galiba asıl dertleri çürümenin, entrikanın, hırsın ve yükselme tutkusunun tasvirlerine soyunmak. Hoş aralarında üslup farkı var; 'İskoçya Kraliçesi Mary' bu işi 'ciddiyet'le yapıyordu, 'Sarayın Gözdesi' ise komik, hınzır ve kendince aykırı bir dile sahip...
Önce kısaca hikâye diyelim: 1700'lerin başı. Tahtın hâkimi konumundaki Kraliçe Anne, iktidarda olmasına rağmen ipleri elinde tutmaktan acizdir. Fransa'yla savaştaki ülkeyi aslında perde gerisinde son derece güçlü olan çocukluk arkadaşı Sarah Jennings Churchill yönetmekte-
dir. I. Marlborough Dükü'nün eşi olan Sarah, sistemi kendi menfaatleri doğrultusunda organize ederken ortaya çıkan uzak akraba Abigail Masham, yavaş yavaş yükselecek ve Kraliçe'nin yeni gözdesi olacaktır.


Merkeze mi kayıyor?
'Köpek Dişi', 'The Lobster', 'Kutsal Geyiğin Ölümü' gibi filmleriyle tanıdığımız Yorgos Lanthimos'un, Deborah Davis ve Tony McNamara ikilisinin kaleminden çıkan senaryodan çektiği 'Sarayın Gözdesi', üçlü bir ayak üzerinde yükselen çekişmelere odaklanıyor. Yunan sinemacı, bu sacayağında sürekli değişen dengeler ve insan doğasının değişmeye eğilimli yapısından yola çıkarak mizahi bir tonun peşine düşüyor. Kraliçe sağlık sorunlarıyla mustarip ve iktidarın değil hayatın ona yükledikleriyle meşgul. Bu durumu lehine kullanan ve ipleri elinde bulunduran Sarah'ın düzenini ise bir tür 'Alt sınıfın laneti' olarak kıyıya vuran Abigail bozuyor. İkili oynamalar, saray içi entrikalar, peruklar arası siyaset, ağır kostümler, klasik müzik (Handel, Vivaldi vs) derken Lanthimos tarihsel bir dramanın temel unsurlarıyla örülü ortamından mizaha yöneliyor. Aslında Yunan yönetmenin baştaki çizgi dışı tavrından giderek koptuğu ve yavaş yavaş merkezi noktalara kaydığı kanısındayım. 'Sarayın Gözdesi' de bu kayışın bir göstergesi ama tercih edilen alegorik anlatım, Lanthimos'un kökleriyle olan bağını bir nebze ayakta tutan ya da yitirmediğini gösteren en belirgin yan. "Bu arada yeri gelmişken, merkeze göz kırpmanın karşılığı 10 dalda Oscar olabilir mi, sadece soruyorum" dermişim...
Gut hastası ve etrafına bir anlamda "Ekmek bulamıyorsanız pasta yiyin" tarzında bir görüntü sunan (ki zaten filmin tadı hafiften Sofia Coppola'nın 'Marie Antoinette'ini de hatırlatıyor) Kraliçe Anne'de Olivia Colman, konumları yer değiştiren ama neredeyse aynı ruha sahip kuzenlerde Rachel Weisz (Sarah Churchill) ve Emma Stone (Abigail Masham)... Senaryonun karakter bazındaki dokunuşları sanki özellikle oyunculara yaramış; bu üç isim de performanslarıyla (Colman 'En İyi Kadın'da, Weisz ve Stone 'En İyi Yardımcı Kadın'da) Oscar'a adaylar...
Sekiz bölümden oluşan filmin görsel açıdan en belirgin yanı ise İrlandalı görüntü yönetmeni Robbie Ryan'ın 'balık gözü objektif' kadrajları. Muhtemelen Lanthimos ve Ryan, öyküdeki entrika havasını böylesi bir tercihle daha iyi etkili biçimde anlatacaklarını düşünmüş olmalılar.


'Bazı yaralar kapanmaz'
Tarihsel veriler bu üç kadın karakter arasında öyküde anlatılan türden siyasi dengeler ağı olduğunu söylüyor ama Lanthimos'un filmi 'serbest uyarlama'yla meselenin perde arkasını lezbiyen ilişkilerle açıklıyor. Kraliçe'nin hayatındaki en öncelikli meşguliyet ise sahip olduğu 17 tavşan ve bu sevimli yarenler, kaybettiği çocuklarını temsil ediyor. Ben filmde en çok bu metaforu beğendim. Anne'in "Bazı yaralar kapanmıyor. Bende böylesi yaralardan çok var" şeklindeki açıklamasını da filmin sinik mizahı içinde yüreğimize çarpan en vurucu cümlelerden biri olarak kaydettim.

Sonuç? Benim için Lanthimos'un en iyi filmi hâlâ 'The Lobster', 'Sarayın Gözdesi' ise görsel albanisi ve tarihsel ihtişamı içinde izlenmesi zevkli bir yapım ama çok da özel bir yeri tarif etmiyor. Mesela sinemasal zihnimiz aynı sularda yüzüp daha derine inen Stephen Frears'ın 'Tehlikeli İlişkiler'ini ('Dangerous Liasions') de hatırlatıyor. Ayrıca kadınlar üzerinden bir hikâye anlatırken 'İskoç Kraliçesi Mary' türünden sosyolojik bir bakışa yeltenmiyor (her filmden aynı perspektifleri beklemeye hakkımız yok ama yine de benzer sulara dalındığında bu konuda neler söylüyor türünden bir hissiyatın peşine düşüyoruz).

Sonuç? İzlenmesi keyifli, oyunculuk performansları güçlü ve 'Oscar gecesi' adı fazlaca anılacak bir yapım var karşımızda; bu özellikleriyle de görülmeyi hak ediyor. UĞUR VARDAN (HÜRRİYET/09.02.2019)

Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
177
0
128
0
164
0
125
0