Paylaş   
03.11.2018

BÖYLE YAŞADI ZERDÜŞT ...

/

Son haftalarda sinema salonları konser alanlarına dönüştü. İlk olarak 'Bir Yıldız Doğuyor', ardından 'Müslüm Baba' derken şimdi de sahne sırası 'Bohemian Rhapsody'de. Önde Freddie Mercury'nin hayat serüveninden pasajlar, arka planda da Queen'in öyküsü derken film, 134 dakikalık süresiyle bizi görüntüler eşliğinde muazzam bir konserin parçasına dönüştürüyor adeta...

Turneler, albümler...

Aslında bir hafta arayla vizyona girmeleri açısından 'Bohemian Rhapsody', Batı sinemasının 'Müslüm Baba'ya cevabı gibi! Üstelik iki filmde de kamera arkasında benzer bir ritüel yaşanmış, startı veren yönetmenle bitiş noktasına varan isimler farklı olmuş. Bizim cephede Can Ulkay-Ketche ikilisi vardı, 'Bohemian Rhapsody' kanadındaki dağılımsa Bryan Singer'la Dexter Fletcher arasında olmuş, daha doğrusu Singer filmin yüzde 70'ini çektikten sonra hakkındaki taciz suçlamalarının ardından görev değişikliğine gidilmiş.
Lakin resmi kayıtlarda yönetmen hanesinde Singer'ı gördüğümüz yapımın özetle konusu şöyle: Heathrow'da bagaj görevlisi olarak çalışan ve geleneksel aile düzeni dışına taşarak gösteri dünyasında kendine yol açmaya çabalayan genç Zanzibar göçmeni Farrokh Bulsara, takıldığı barda izlediği bir grubun, solistiyle yollarını ayırmasının ardından aradığı doğru adresi bulur. Diş hekimi Roger (Taylor), astrofizikçi Brian (May) ve (sonradan öğrendiğimiz üzere) elektrik mühendisi John'dan (Deacon) oluşan ve Queen ismiyle sahne alan grubun solisti, kendisine Freddie Mercury adıyla yeni bir kimlik edinen genç Zanzibar'lıdır. Farklı stiliyle grup çok geçmeden popüler kültürdeki yerini alır, müzik piyasasının en büyük prodüksiyon şirketi EMI'ın kanatları altında yükselir. Artık rutinleri bellidir: Turneler, albümler ve tekrar turneler, albümler...

Film boyunca Queen'in yükselişi ve üyeler arasındaki çekişmelerle birlikte Mercury'nin bir mağazada tezgâhtarlık yapan Mary Austin'le olan ilişkisinin seyrini de izliyoruz. Genç kadın, başlarda bir sevgili konumundadır fakat Freddie'nin erkeklere olan ilgisinin belirginleşmesiyle birlikte en yakın arkadaş statüsüne geçer ve Mercury 1991'de, AIDS'ten ölene kadar hep bu konumunu korur.

Çok uysal bir film'miş...

Bu arada 'Müslüm Baba' filmi için 'sosyolojik bakış açısı'ndan yoksun olduğu ve Müslüm Gürses'in kitleleri etkileme gücüne ilişkin saptamalar ve vurgulara sahip olmadığına dair eleştirilerde bulunuldu. Bana kalırsa da bu türden eksikler vardı ama asıl olarak filmin böyle derdi yoktu ve kendine dert ettiği şeylerin üstesinden geliyordu. İlginçtir, 'Bohemian Rhapsody' de İngiliz ve Amerikalı eleştirmenler tarafından yerden yere vuruluyor. Tabii ki beğenilmeme kıstası 'sosyolojik yaklaşım' değil, itiraz gerekçeleri şöyle: Daha cesur bir film bekliyorlarmış, Singer'ın başlayıp Fletcher'ın bitirdiği çalışmayı çok uysal bulmuşlar... 'En Karanlık Saat' ve 'Her Şeyin Teorisi' gibi filmlerin (biri Winston Churchill'in, diğeri de Stephen Hawking'in biyografisiydi) senaristi Anthony McCarten'in kaleme aldığı metni de beğenmişler, "Bu klasik bir hayat hikâyesi değil ki, film Mercury'nin cinsel kimliği üzerinden daha doğru noktalarda gezinmeliydi" mealinde itirazlar var.

Benim ise bu türden beklentilerim olmadığı için belki, filmi çok beğendim. Perdede Freddie Mercury'nin hem Parsi kökenli bir Zerdüşt hem de bir eşcinsel olarak iki kere 'Öteki'liğine karşı müzik sayesinde hayata tutunuşunu, her daim yalnızlığını, grup üyelerinin aileleriyle birlikte mutlu tablolar çizdiği ortamda onun hüzünle dolu bilinçaltını yansıtmasını, Mary Austin'in ona erkek arkadaşını tanıttığındaki duygusal yıkımını, Queen'in çok sevdiğim (sevdiğimiz) o muhteşem şarkılarının yaratılma süreçlerine seyirci vasfıyla dahil olmamızı, tanıklık etmemizi, 1985'te 21 yaşındayken televizyondan izlediğim Wembley'deki 'Live Aid' konserini bu kez, 54 yaşında, adeta sahnenin içinden ve arkasından bir kez daha izleme fırsatının sunulmasını izledim; daha ne isteyeyim ki? Ayrıca 'Bohemian Rhapsody'den daha cesur, sınırları daha fazla aşan, Freddie Mercury'yi daha gerçekçi çizgilerde karşımıza getiren bir film çekerlerse onu da sever, bağrıma basarım...

Sanki Brian May'in ikizi

Performanslara gelince... Rami Malek sevinçleri, acıları, mutlulukları ve yalnızlıklarıyla muhteşem bir Freddie Mercury portresi çiziyor. Gwilym Lee de Brian May'e adeta ikiz kardeşi gibi benziyor. Roger Taylor'da Ben Hardy, John Deacon'da Joseph Mazzello, Mary Austin'de Lucy Boynton gayet başarılı. Bu arada yapımcı Ray Foster'da huzurumuza gelen Mike Myers'ı izlerken aklınıza 'Wayne's World' serisi geliyor ve ister istemez gülüyorsunuz.
Sonuç olarak ana karakteri itibariyle şöhretin eğlenceli, güzel ve acılı yanlarını da perdeye taşıyan bu biyografik müzikal gösteriyi kaçırmayın derim... UĞUR VARDAN (HÜRRİYET/03.11.2018)

Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
128
0
164
0
125
0