Paylaş   
13.08.2018

EY ÖZGÜRLÜK...

/

Kasım 1971... Görece özgürlüklere göz kırpan bir dönemin ardından yeniden dişlerini gösteren bir rejim... Ve bu rejimin, kimliğini resmileştirme ve adını edebiyat dünyasının belirgin figürleri arasına yazdırma çabasından ve hakkından mahrum ettiği genç bir kalem: Sergey Dovlatov. Peşi sıra onun yaşadığı şehir Leningrad'ın, kendine benzer mağdurlarla dolu entelektüel coğrafyasında tutunma, rotasını arama ve ayakta kalma çabası...
Aleksey German Jr.'ın hüzünlü, yer yer iğneleyici, yer yer komik ama genel olarak bir dönemin tasvirini muhteşem fırça darbeleri eşliğinde çizen ve salondan çıktığınızda yüreğinizi sızlatan filmi 'Dovlatov', vakti zamanında kadir kıymeti bilinmemiş bir Sovyet dönemi yazarının hayatından altı günü perdeye taşıyor. Ana karakterinin ismiyle müsemma bu yapım, aynı zamanda 'yerelden evrensel'e, aynı acıları, aynı ruh durumunu, aynı süreçleri halihazırda yaşayanlar için de bir tür hatırlatma görevi üstleniyor.
Ey Özgürlük...

'Puşkin Tepeleri'
Öykünün kahramanı eşinden boşanmış, kızı Tanya'ya karşı babalık görevini yerine getirmekte yer yer zorlanan, annesiyle birlikte belli bir kalabalık tarafından paylaşılan bir dairede kalan Sergey Dovlatov... Yazarlar Birliği'ne girmek için uğraşıyor ama çizgisi, üslubu ve duruşu sistemin edebiyat 'muktedirleri' için uygun görülmüyor. Tek geçim kaynağı ise sadece rejimin iyi yanlarını gösteren ya da hatırlatan yazılara, söyleşilere yer veren bir fabrika gazetesi. Peki bu çözümü zor denklemler içinde istenilen kıyıya varmak mümkün müdür?
Yönetmen German Jr.'ın Yulia Tupikina'yla birlikte kaleme aldığı senaryo, Dovlatov'un Türkiye'de de basılan ve upuzun bir öyküyü andıran ('novella' mı demek lazım, bilemiyorum) kitabı 'Puşkin Tepeleri'nde çizmeye çalıştığı prototipin izlerini sürüyor. Değeri anlaşılamamış, Rus edebiyatına olduğu kadar resmine ve genel olarak bütün bir sanatsal çizgilerine hâkim, eşiyle sorunlar yaşayan, her daim müstehzi, alaycı, sistemin çelişkilerine vâkıf bir portre bu.
Aslında filmi sadece bir yazarın hayatından altı gün ya da birtakım kesitler olarak ele almak çok da doğru değil sanırım; çünkü öyküye zaman zaman dahil olan Joseph Brodsky (daha sonra 1987'de Nobel almıştı) ve Anton Kuznetsov gibi gerçek kişiliklerin yanı sıra çizilen umutsuz, kırgın, sistem tarafından dışlanmış yazar-çizer portreleriyle genel bir 'Kayıp kuşak' tarifi yapılıyor. Dolayısıyla 'Dovlatov' yitik bir çağın da ifadesi.
Rüyada Brejnev görmek
Aleksey German Jr. böylesi bir panoramayı perdeye taşırken şiirsel bir dil tutturmuş. Film, döneme ve kahramanlarına genel bir ağıt sanki. Bu ağıtı görsel ve ruhsal açıdan ortaya koyarken de Polonyalı görüntü yönetmeni Lukasz Zal'ın enfes kadrajları ve Elena Okopnaya'nın (ki yönetmenin eşidir kendileri) dönem çizgilerini yaşatan titiz sanat tasarımı en büyük yardımcısı olmuş.
'Dovlatov'un duygusal açıdan en hüzünlü bölümünde metro kazısı sırasında Leningrad kuşatmasında ölen çocukların bulunmasını, en komik sahnesinde ise tersanede çekilen bir filmde Rus edebiyatının üç ulu çınarı; Tolstoy, Puşkin ve Dostoyevski'yi canlandıran amatör oyuncular üzerinden Sergey Dovlatov'un iğneleyici eleştirilerine maruz kalınmasını izliyoruz... Bu arada yazarın, rüyasında Devlet Başkanı Leo-
nid Brejnev'le karşılaştığı ve Heming-
way'le Castro hakkında konuştukları sahne de çok iyiydi...
Yakın bir zaman önce 'Stalin'in Ölümü' adlı bir film izledik. Benzer meselelerde gezinirken kasa saba bir mizaha sığınan, sisteme dışarıdan bakan (İngiliz yapımıydı), kimi sahneleri itibariyle bütün bir ulusu aptal yerine koyan bir komediydi. 'Dovlatov' ise aynı sisteme ilişkin eleştirilerini içerden, zarifçe, dönemin mağdurlarının yaşadıklarını izleyicinin ruhunda ve kalbinde hissettirerek, romantizmden taviz vermeden, edebi ve sosyolojik bakışı elden bırakmadan yapıyor.
Ey Özgürlük...

Mastroianni'yi hatırlatıyor...
Sinemanın ne yazık ki en başından beri şöyle bir problemi var; insanı kolaycılığa alıştırıyor. Çünkü genellikle okumak yerine izlemeyi tercih ediyoruz... Edebiyat tarihinin en büyük yapıtlarını bile... Ve bu durumdan pek sızlanmıyoruz. Böylesi bir tabloda okuyarak hayal edeceğimiz kahramanlar, yönetmenin ya da yaratıcı ekibin tasvirleriyle, o karakterlere uygun gördükleri oyuncuların suretiyle karşımıza geliyor. 'Dovlatov' ise bir anlamda bu süreci tersine işleten bir film olmuş. İzlediğimiz öyküde anlatılan karakteri fazlasıyla merak ediyor ve bir yazar olarak onun kaleme aldıklarını okumak için büyük bir merak, istek ve heyecan duyuyoruz. Ben kendi adıma bu iştahı bastırmak için, basın gösteriminin hemen ardından birkaç sinema yazarı arkadaşımla birlikte Beyoğlu'ndaki kitapçılardan birinin yolunu tuttum ve Dovlatov'un 'Puşkin Tepeleri'yle (Jaguar Kitap) ve 'Bavul'unu (Cem Yayınevi / ki 2004 basım tarihli bu kitabı bulmak hayli zor) hemen satın aldım. Muhtemelen sizler de filmi izledikten sonra bu türden bir arayışa gireceksiniz...
Sırp aktör Milan Maric'in (hafiften Marcello Mastroianni'nin gençliğini andırıyor) enfes bir Sergey Dovlatov portresi çizdiği 'Dovlatov', son zamanlarda salonlara uğrayan en etkileyici yapımlardan biri, kesinlikle kaçırmayın derim... UĞUR VARDAN (HÜRRİYET/11.08.2018)

Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
177
0
128
0
164
0
125
0