Paylaş   
11.03.2018

SİNEMA, İNSANIN KENDİNE YAKIŞANI ÇEKMESİDİR!

/

1950'ler... Savaş sonrası Londra'sında bir moda tasarımcısı: Reynolds Jeremiah Woodcock... Adeta işine âşık... Lakin bu aşk bazen çizgiyi öylesine geçiyor ki, hayatına giren kadınlar bile, çizdiği, diktiği, ortaya çıkardığı elbiselerin, kostümlerin taşıyıcı öğesi olmanın ötesine gidemiyor. Onca değişkenin içinde hayatının tek bir sabiti var, kız kardeşi Cyrill... Fakat bu klasik denklem günün birinde farklı bir düzleme kayıyor, yeni bir 'Bilinmeyen' ortaya çıkıyor. Reynolds, sahil kıyısında kahvaltı yaptığı yerde gördüğü garson kıza, Alma'ya ilgi duyuyor. Peşi sıra bir akşam yemeğinde buluşup birbirlerini daha yakından tanıyorlar. Reynolds, "Hep seni bekliyordum" diyor... Diyor da, pratik kısa bir zaman sonra bu cümleyi inkâr eder hale geliyor.
Paul Thomas Anderson, 'Phantom Thread'de yine saplantılı bir kişiliğin izlerini sürüyor. Reynolds J. Woodcock'un temelde 'Kan Dökülecek'in Daniel Plainview'inden (Daniel Day-Lewis) ya da 'The Master'ın Lancaster Dodd'undan (Philip Seymour Hoffman) farkı yok; egosu yüksek, kendi doğrularına her daim bağlı, hep kendisiyle meşgul... Alma başlarda onu çizgi dışına taşıyor gibi olsa da çok kısa zamanda tekrar kendi merkezine dönüyor. Aslında sonrasında niye bunca zahmete katlandığını pek de çözemediğimiz öykünün ana kadın karakteri, belli bir noktadan sonra bir tür 'feminist' kimliği sahaya sürüyor. Bu kimlik, Reynolds'un ezberini bozuyor.
Anderson'ın kendisinin kaleme aldığı senaryo bazı yerlerde açmazlar içeriyor. Örneğin üstü kapalı olarak yapılan vurgularda Yahudi kökenli bir Alman olduğunu sandığımız Alma'nın geçmişine dair izleri çok da bulamıyoruz. Daha önce de vurguladığım gibi Alma'nın bir türlü yalnız kalamadığı (çünkü hep hayatlarının içinde Cyrill var) bir ilişkiyi sürdürmedeki ısrarını da anlayamıyoruz. Ama öte yandan öykü bir noktadan sonra rotasını başka yönlere kaydırıyor ve iki ana karakter arasında bir inatlaşma, kendi doğrularını dayatma ve çekişme izliyoruz. Kimi yabancı eleştirmenler bu durumu Alma'nın 'feminist' çıkışına bağlamışlar; ne derece doğru bir tespit bilemiyorum ama genç kadının karşısındaki adamın egosunu törpülediği ve nihayetinde kendi oyununa ortak ettiği bir gerçek... Bu haliyle de 'Phantom Thread', bir noktadan sonra sado-mazoşist bir tutkunun ifadesine dönüşüyor.

Provalar, kostümler, defileler...
Film, artık emekliliğe ayrılacağını ilan eden Daniel Day-Lewis'i son kez izleme fırsatını da sunuyor. İngiliz aktör, 'Kan Dökülecek'te de birlikte çalıştığı Paul Thomas Anderson'la yeniden buluşurken takıntılı, Freudyen okumalar (baskın bir figür ya da özlem olarak 'anne' mesela) için sonsuz malzeme sunan bir kişiliği kusursuzca perdeye taşıyor. 'Genç Karl Marx'tan da hatırladığımız Vicky Krieps benzer şekilde Alma'yı son derece başarılı bir performansla inandırıcı kılıyor. Hafiften 'Kıskanmak'ın (Nahit Sırrı Örik) Seniha'sını çağrıştıran Cyrill'da da Lesley Manville gayet iyi.
Provalar, kostümler, çok özel bir sanatı yapıtı gibi (oya ya da nakış türü benzetmelerde bulunmak da mümkün) işlenen giysiler, kıyafetler, defileler derken hem moda dünyasında hem de insan denen muammanın sırlarında dolaşan 'Phantom Thread', Anderson'ın sakin ama seyircisini ağır ağır ele geçiren rejisi eşliğinde izlenen bir film. UĞUR VARDAN (HÜRRİYET/09.03.2018)

Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
128
0
164
0
125
0