Paylaş   
13.01.2018

GAZETECİLİK SUÇ DEĞİLDİR!

/

Steven Spielberg, muharebe alanına indiğinde ('Er Ryan'ı Kurtarmak' ya da 'Savaş Atı'), soluksuz izlenen sekanslarla donatır sinema perdesini. Son adımında yine bir savaş alanına (Vietnam) uğrayarak başlıyor filmine ama bu kez asıl dert ve aksiyon sahası, siyaset ve basın arasında gidip gelen bir yakan top... 'The Post', kısa ifadesini 'bir dönemin perde arkası' klişesinde bulan bir film. Uzun ifadesinin özeti ise 'Bir başyapıt düzeyinde...'
Önce konu diyelim: ABD, Vietnam bataklığında debelenip onca genç hayatını kaybederken ve içeride 'Antimilitarist' sesler yükselirken, 'vatansever halk' elbette ülkesinin bu 'şanlı' mücadelesinin yanında durmaktadır. Pentagon, cephede ne gibi sorunlar yaşanmaktadır cevabını aramak üzere Vietnam'a bir gözlemci yollar. Görevi üstlenen Daniel Ellsberg, raporunda her iyi hakem gibi gördüğünü çalar. Durum hiç de iç açıcı değildir ama siyasetin gereği yapılır ve Savunma Bakanı Robert McNamara kamuoyuna, olumsuz raporun aksine 'Zafer' yolunda açıklamalar yapar. Birkaç yıl sonra o dönemde yaşananlar, belgeler sızdırılmak suretiyle basına yansır. İlk hamle The New York Times'tan gelir. Gazetenin yayımladığı belgelerde McNamara'nın savaşın kazanılamayacağı yönünde açıklamaları da vardır. İktidar karşı hamlesine soyunur ve The New York Times'ın ülke çıkarları aleyhine yayın yaptığını iddia ederek gazeteyi 'Vatan hainliği'yle suçlar. Akabinde mahkeme kararı çıkartır ve yayını bir süreliğine durdurur.


'Basalım' / 'Basmayalım'...
'The Post'un serüveni ise işte bu noktada anlamını buluyor. Amerikan basını çerçevesinde 'Başaltı' konumunda olan The Washington Post cephesi, bu ortamda ilk olarak asıl haberi kaçırdığı hissine kapılıyor. Gazetenin genel yayın yönetmeni Ben Bradlee, oyuna nasıl dahil olabileceklerini düşünürken haber önlerine geliyor. Hippi kılıklı genç bir kız, daha sonra 'Pentagon Papers' olarak tarihe geçecek belgelerin bir kısmını gazeteye gelip bir muhabirin masasına bırakıyor. Artık hamle sırası Bradlee ve ekibindedir. Lakin gazete o günlerde Amerikan Borsası üzerinden hisselerini halka açıyor ve yönetim kurulu, böylesi bir haberi basmanın ekonomik ve hukuki olarak sakıncalı olduğu kanaatini taşıyor. Nihayetinde top, kocasının intiharından sonra gazetede yönetimi devralan ve erkekler dünyasında adeta tek başına yürüyen Katharine Graham'e geliyor. Ve her şey onun ağzından çıkacak olan "Basalım" ya da "Basmayalım" ifadelerine bakıyor...
'The Post', 'basın özgürlüğü' konusunda ders olarak gösterilecek (ya da okutulacak) bir film. Yaşlandıkça bir tür 'Tarih yazıcılığı'na soyunan Steven Spielberg, Liz Hannah ve Josh Singer'ın (ki 'Spotlight'ın da yazarlarındandı) kaleme aldığı metinden çektiği bu son çalışmasında bir haberin bütün unsurları arasında geziniyor. Ve en önemlisi neyin ülke, toplum, siyaset, ahlak ve vicdan yararına olabileceği konusunda, tarihten alınma gerçek bir olaya kendi dokunuşunu katarak, sinema tarihine 'derin' bir not düşüyor. Filmdeki her bir diyalog adeta mesleğin temel ilkeleri üzerine hatırlatmalardan oluşuyor. Hele bir gazeteci dayanışması var ki, unutulmaz: The New York Times'a yönelik mahkeme kararının ardından Bradlee, ekibine "Onlar kaybederse biz de kaybederiz" uyarısında bulunuyor...



Streep yine muhteşem
'The Post'un tartışma masasına taşıdığı meselelerden biri de hükümetlerin önceliğiyle toplumların önceliğini ve haber alma özgürlüğünü hatırlatmak. Nitekim burada da mahkemenin hukuki gerekçesi devreye giriyor: "Basın yönetenlerin değil, yönetilenlerin hizmeti ve önceliği için vardır"... (Bu noktada McNamara'nın Graham'a söylediği "Halkın öğrenme hakkı var ama..." cümlesi de yeterince manidar)...
Nihayetinde dönemin başkanı Richard Nixon'ın sonunu hazırlayan 'Watergate Skandalı'na da zarifçe bağlanan Spielberg'ün filmini kıymetli kılan bir başka yan daha var: Gazeteciliğin eski ve zahmetli yollarını hatırlatmak. Sosyal medya yok, cep telefonları yok, bilgisayar yok, mail yok, yok da yok... Yerlerine çevirmeli telefonlar, daktilo, dizgiciler, sadece işleve hizmet eden basit tasarımlı mobilyalar, uzun favoriler ve yakalar var. Tabii serbestçe sigara içilen gazete binaları (!) ve en önemlisi mesleğe, haberin kutsallığına inanç var... Bu 'retro' hava bile 'The Post'un gönlümüzde bambaşka bir yere oturmasına vesile oluyor ve filmi, hem dönem hem de atmosfer bakımından 'Başkanın Bütün Adamları'yla ('All the President's Man') birinci elden akraba yapıyor.
Oyunculuklara gelince: Tom Hanks'e hep 'James Stewart'ın vârisi' derler. Ben Bradlee rolünde sadece bir basın emekçisini canlandırmıyor, bir anlamda Amerikan vicdanının temsilcisi olarak 'Stewart efekti' sağlıyor. Meryl Streep, hatırlatmaya gerek var mı; neredeyse her yıl zaten Oscar'a aday oluyor. 'Muhteşem' olmak da böyle bir şey. Belgelerin basılmasında elbette Bradlee'nin önemi büyük ama o gazeteciliğin gerekliliklerini yerine getiriyor, asıl cesur kararı, gazetenin sahibi olan Katharine Graham veriyor. Ve Streep bu karakterde olağanüstü bir performans ortaya koyuyor. Ben bir de muhabir Ben Bagdikian rolündeki Bob Odenkirk'le Daniel Ellsberg rolündeki Matthew Rhys'ı çok beğendim. Spielberg'ün klasik ekibinden görüntü yönetmeni Janusz Kaminski ve müzisyen John Williams'ın katkılarını da unutmayalım.

Her şey seni bana hatırlatıyor
Bu arada 'The Post'un popüler kültürün hafızasıyla ilk tanışmasının ardından özellikle 'yerli' sosyal medyada sürekli 'Spotlight'la kıyaslaması yapıldı. Bu bir dijital kuşak refleksi mi bilemem ama ikisinin de ayrı güzellikleri, ikisinin de tarihe ayrı not düşmüşlükleri var. Ortak parantezleri ise gazeteciliğin her dönemde meşakkatli olduğunun
altını çizmeleri...
Sonuç? 'The Post', gazeteciliğin çok zor koşullarda sürdürüldüğü memleket ortamımıza da o kadar çok şey söylüyor ki. Kesinlikle kaçırmayın. UĞUR VARDAN (HÜRRİYET/13.01.2018)


Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
128
0
164
0
125
0