Paylaş   
23.11.2017

BUĞDAY

/

Yakın ve belirsiz bir gelecekte, ani bir iklim değişimi meydana gelmiş ve yeryüzündeki yaşamı yok oluşa doğru sürüklemiştir. Genetiğiyle oynanmış tohumların sürdürülebilirliği konusunda kaos yaşanmaktadır. Şehri terk edip modern hayata sırtını dönen Cemil'le, tohum genetiği uzmanı Profesör Erol Erin'in yolları Ölü Topraklar bölgesinde kesişir. Yeşertecekleri tohumları aramak için çıktıkları yolculuk, Erol Erin'in öğrendiği her şeyi değiştirecektir.

SEANSLAR


YÖNETMEN:
Semih Kaplanoğlu


OYUNCULAR:
Jean-Marc Barr
Ermin Bravo
Grigoriy Dobrygin
Cristina Flutur
Lubna Azabal
Mila Böhning


SENARYO:
Semih Kaplanoğlu
Leyla İpekçi


GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ:
Giles Nuttgens


MÜZİK:



YAPIM:
2017, Türkiye


DAĞITIM:
Kurmaca Film


SÜRE:
128 dakika



FİLMİN SİTESİ:
Web sitesine gidin





Video Galerisi
Yazar
- -
ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... İçinde "Hep bir rüyadayız. Ölünce uyanacağız" gibi şiirsel sözlerin uçuştuğu filmde asit yağmuru, satıhta yüzen cesetlerle dolu su, terkedilmiş mahalleler, sonsuz dağlar ve kayalıklar gibi sahneler çok sinemasal. Sonlarda ise vahşi güzelliğiyle Kapadokya filme ideal bir dekor sağlıyor. Okuyabildiğim tüm eleştirilerde, film Andrei Tarkovsky´nin ünlü Stalker (tam karşılığı: iz süren) filmiyle kıyaslanıyor (1979). Gerçekten de konu ve ana temalar açısından benzerlikler çok. Ancak Kaplanoğlu´nun filmi, bir maneviyat arayışıyla ekolojik (çevresel) bir kaygıyı birleştiriyor. Ve doğayla ilişkisini ihmal etmiş bir dünyanın nasıl bir felakete uğrayacağını gösteriyor. Bu bağlamda Soylent Green- Açlık adlı ünlü Richard Fleischer bilim-kurgusu da hatırlanabilir. Yine de kolay bir film değil bu... Seyirciden sabır istiyor, yoğunlaşma talep ediyor, gösterilenin gerisindekini kavramak için hayal gücüne başvuruyor. Ancak bunları yapabilenler belli bir keyif alabilir...´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Andrei Tarkovski´nin "Stalker" filminden esinlenen bir bilimkurgu "Buğday"... Kaplanoğlu, 35mm formatında siyah beyaz olarak çektiği filmde "yasak bölge", "rehberle yolculuk", "su kenarında uyumak" gibi bazı göndermelerle "Stalker"ı selamlamayı ihmal etmiyor. Üslubu değil ama hikâyesi itibarıyla Amerikan distopya geleneğine de yakın; çünkü sonuçta her şey, dünyanın kurtuluşuyla ilgili... Erol Erin´in (Jean Marc Barr) amacı, genetiğiyle oynanmış tohumların sürdürülebilirliği sorununa çözüm bulmak, açlık tehlikesini önlemek. "Buğday"da modern hayatı temsil eden şehir ve kıtlığın, salgınların hüküm sürdüğü yoksul kırsal kesim, ölümcül sınırlarla birbirinden ayrılmış durumda. "Şehir", mültecileri dışlayan Batı dünyasını simgeliyor sanki... Kendi adıma filmde en çok karınca hikâyesini sevdim; çünkü yalın ve basit. Sadece bu hikâye üzerinden baktığınızda dahi "Buğday", yerli bir distopya olarak önemli. İlk 30 dakikası itibarıyla nerdeyse ipnotize edici bir ritmi ve akışı var... Ne var ki, hikâye gereği bile olsa, bilimin yegâne iktidar biçimi olarak konumlandırılması rahatsız edici... Ayrıca, bir dünyayı kurtarma öyküsünün dinsel referanslarla anlatılması bence "Buğday"ı alternatif bir distopya kadar dini film haline de getiriyor. Kendi adıma, Kaplanoğlu´nun dini göndermelerini daha derinlere sakladığı, inancı öykünün özüne işlediği önceki filmlerini tercih ederim.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Buğday", besin, natüralizm ve doğa arayışının bilimkurgu sinemasında fazla kullanılmadığı günlerde, bu kavramlara bir de Kaplanoğlu penceresinden bakmamızı istiyor. Onun tasavvufi yaklaşımı ve Erol´da aradıkları da aslında tür sinemasında ´ustalıklı bir dinginlik´le karşılık buluyor. Siyah-beyazda sıkışmışlık ya da yok edilmişlik duygusunda İngilizce ana dilin hafif yapaylığı da biraz makineleşme ezberini düzlüğe çıkarma kaygısıyla geliyor. Yönetmenin en rahat izlenen filmi olarak anılabilecek "Buğday", alttan alta katmanlı bir arayış sunuyor. Günümüzün kirlilik, küresel ısınma, yabancılaşma gibi sorunlarına ´besin´, ´buğday´, ´karınca´, ´tohum´ ile yeni çözümler üretiyor. ´İnsanoğlunun yeniden doğumu´nu bulmak için çaba sarf ediyor. "Soylent Green"le "Stalker"ı birleştiren Kaplanoğlu, türe bir ´Müslüman´ ideolojisi ve gözlemi getirmek istiyor. Amerikan distopyasından Rus mistisizmine geçişi böyle yorumluyor belki de...´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Berlin Film Festivali´nden büyük ödül Altın Ayı´yla dönen "Bal"ın yönetmeni Semih Kaplanoğlu, yedi yıl sonra karşımıza çıkan yeni filmi "Buğday"la ilk İngilizce filmine imza atıyor. Başrolünde Fransız aktör Jean-Marc Barr´ın rol aldığı film, manevi bir arayışa odaklanan bir bilimkurgu. Genetik olarak seçilmiş insanların şehirler ve seçilmemişlerin ise ekolojik olarak kirlenmiş topraklarda yaşadığı bir dünyada geçen film, Barr´ın canlandırdığı Erol adındaki bilim insanın yolculuğu üzerine.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... ´Buğday´, teknik açıdan sinemamızın standartlarının üzerinde seyrediyor. Giles Nuttgens imzalı siyah-beyaz görüntü çalışması çok başarılı. Keza Naz Erayda´nın prodüksiyon tasarımı da... Bütün bu çabaların birleşmesi sonucu ortaya çıkan atmosfer ve çizilen distopik dünya etkileyici. Lakin film adeta tam ortasından ayrılmış iki farklı bölümden oluşuyor gibi. İlk yarıda herhangi bir Batılı yapımda rastlayacağımız bir gelecek tasarımı ve bilimin hükmettiği bir düzen var, ikinci yarıdaysa Erol Erin´in, Cemil Akman´ı bulmasıyla birlikte çıktığı bir yolculuk ve bu yolculuk esnasındaki metaforlar ve göndermelerle yüklü, bilimin yerini inanca bıraktığı bir serüven... Semih Kaplanoğlu (senaryosunu da eşi Leyla İpekçi´yle birlikte yazmış), çok sevdiği Tarkovski´vari bir havaya büründürdüğü, kimi sahnelerinde görüntü bağlamında ´Kurban´ı ama genel olarak ´Stalker´ı hatırlatan filminde, ´İnanç sineması´nın teknik düzeyi yüksek bir ifadesine soyunmuş...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Kaplanoğlu Buğday´da Türk sinemasının birikiminin üstüne çıkan bir atmosfer kuruyor (görüntü yönetmeni Giles Nuttgens ve sanat yönetmeni Naz Erayda çok başalı bir iş çıkarıyorlar) filmde. İlk bölümünde anlatım olarak akıcı bir dile meyleden filmde, Erol´un sınırı geçip Cemil´i aradığı noktada, Kaplanoğlu sinemasının hem anlatı hem de görsel olarak özgün kodları karşımıza çıkıyor. Açıkçası bu yolculuğun Erol´un içsel yolculuğuna dönüşmesiyle film farklı bir düzleme geçiyor ve bildik distopya anlatısından farklılaşıyor. O zaman Buğday´ın dıştan içe, çevreden merkeze ve hatta öze bir yolculuk olduğu anlaşılıyor. Bu yolculukta film, insanın kendi yolculuğuna dair durum tespitler yapıyor sonra da çözümler sunuyor. İnsanın kurtuluşunu, inançta, maneviyatta ve kendi özünü yeniden keşfetmesinde görüyor. Naçizane bu noktada Buğday´ın iki kilit olgusu ´insan parçacığı´ ve ´budayın ortasındaki çizgi´, filmin anlamını bulmada belirleyici oluyor gibi geldi bana...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Semih Kaplanoğlu özellikle filmin ilk yarım saatlik bölümünde her ne kadar görsel olarak tatmin edici bir dünya kurmayı başarsa da, hikaye olarak beklentileri karşılayamıyor. Dünyanın içinde bulunduğu durumu anlamakta, manyetik alanın içinde ve dışında olmanın hangi saiklerle gerçekleştiğini kavramakta zorlanıyoruz. Erol Erin´in de parçası olduğu şirketin (Örneğin Blade Runner´daki Tyrell şirketi gibi) tek hükümdar olup olmadığı, gücünün nereden geldiği gibi sorular havada kalıyor. Kaldı ki, dünyanın en iyi genetik bilimcilerinden birisi olduğunu anladığımız Erol Erin´in bir anda Cemil Akman´ı bu kadar kafaya takması ve onu bulmak için yoğun bir çaba içine girmesinin altında yatan motivasyon da bizi ikna etmiyor. Ölü Topraklar´a geçtikten sonra Andrei´nin bir anda hikayeden çıkması ve unutulması da hikayeyi akamete uğratan taraflardan. Şiddetli çatışmalara ve protestolara tanıklık ediyoruz ama ne için ve kime karşı sorularına cevap verilmiyor filmde...´


Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
128
0
164
0