Paylaş   
26.04.2017

ESKİ HESAPLAR İTİNAYLA KAPATILIR...

/

Sinema serüveni boyunca çoğu kez hastalıklı karakterleri ve mafya dünyalarını perdeye taşıyan Martin Scorsese, iki ara durakta ('Günaha Son Çağrı' ve 'Kundun') da 'uhrevi' meselelerin peşine düşmüştü. Son çalışması 'Silence' bu açıdan, belki de Scorsese filmografisi içinde bir 'üçleme'nin son adımı olarak nitelendirilebilir.

Japonya'nın Graham Greene'i olarak adlandırılan Katolik yazar Shüsaku Endö'nun 1966 tarihli romanından sinemaya uyarlanan yapım, Portekizli iki genç cizvit papazın Uzakdoğu'da yaşadıklarına odaklanıyor. 1633'te açılan filmde Sebastião Rodrigues ve arkadaşı Garupe, Hollandalı bir gemicinin eski ustaları Cristóvão Ferreira'nın Hıristiyanlığı yaygınlaştırmak adına gittiği Japonya'da davasından vazgeçtiğini, hatta yöreden bir kadınla evlendiğini öğrenir. Bu bilgiye inanmak istemeyen ikili, durumu yerinde görmeye karar verir. Çin üzerinden Japonya'ya gizlice girerler ve burada Hıristiyanlığı kabul etmiş insanların 'Budist' yönetim tarafından gördüğü zulme şahitlik ederler.

Senaryosunu Jay Cocks'un kaleme aldığı 'Silence', upuzun (süresi 2 saat 39 dakika) bir dinsel tören adeta. Daha çok Rodrigues'in yerel güçlerin eline düşüp engizisyonun başındaki yaşlı yönetici tarafından psikolojik işkenceye tabi tutularak inançlarından vazgeçirmeye çalışılmasını anlatan yapım, Scorsese'nin maharetli üslubuyla sıkılmadan izleniyor. Emektar yönetmen, sinemasında çokça rastlanan insanoğlunun şiddete olan yatkınlığı meselesini bu kez Japon tarafı ve değişik işkence teknikleri aracılığıyla perdeye aksettiriyor. Bütün bu aşamalarda müritler sırf Rodrigues boyun eğmedi diye ölüme yollanırken genç papaz da giderek kendisini fiziken ve ruhen 'İsa'laştırıyor. Belki noktalarda da Hıristiyanlık ve Budizm tartışmalarına, iki dinin kıyaslanmasına şahit oluyoruz.

'Silence'ı bir iç yolculuk olarak nitelendirmek de mümkün. Keza görüntü yönetmeni Rodrigo Prieto, gerek yakın çekimlerde gerekse genel peyzaj karelerinde enfes çerçeveler sunarken ortaya şiirsel bir atmosfer çıkıyor. Bir de filmin, yönetmenin sineması açısından farkının altını çizelim; malum Scorsese öykülerini son derece tempolu bir anlatımın ve hızlı kurgunun eşliğinde önümüze getirir. Bu kez belki de ana karakterinin ruhsal gelgitlerine bağlı olarak sakin, yumuşak, ağır akan bir Scorsese filmi var karşımızda.

YA GALİLEO GALİLEİ MESELESİ?
Öte yandan 'Silence', Roland Joffe'un 1986 tarihli klasiği 'Mission'ın antitezi gibi. Bu noktada da seyirci olarak (en azından benim) Scorsese'nin filmiyle yol ayrılığım başlıyor. Cizvit papazların dini yaymak için gittikleri yerlerin halklarını köleleştirmek, sistemin ekonomik çıkarlarına hizmet için gösterdikleri çaba, 'Silence'a pek uğramıyor. Japonları nazik, felsefeleri sağlam işkenceciler olarak göstermek de cabası. Ayrıca yabancı bir eleştirmenin de altını çizdiği gibi filmin geçtiği yüzyılın başlarında kilise Galileo Galilei'ye yapmadığını bırakmamıştı.

Rodrigues rolünde Andrew Garfield'ın sürüklediği yapımda Garupe'de Adam Driver'ı, Ferreira'da Liam Neeson'ı, engizisyon yöneticisi Inoue'de Issei Ogata'yı, öykünün Judas'ı niteliğindeki Kichijiro'da Yosuke Kubozuka'yı izliyoruz.

Sonuç olarak lise döneminde rahip olmak isteyen Scorsese, belki kendi adına bir vefa borcunu ödemek ya da 'Günaha Son Çağrı'yla kendisini hedef tahtasına koyan Hıristiyan âlemiyle yaşlılığında barışmak istemiş olabilir ama 'Silence' sinematografik açıdan çok iyi çekilmiş bir dini propaganda filmi gibi geldi bana. UĞUR VARDAN (HÜRRİYET/21.04.2017)

Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
128
0
164
0