Anasayfa   9.09.2010   Üye Ol! Şifremi Unuttum    
   
   

 
 
 
DVD


   
HAFTANIN FİLMLERİYLE İLGİLİ ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

ÇILGIN HIRSIZ

UĞUR VARDAN (RADİKAL) : '…Benim gibi öküz altında buzağı arayan yapıya sahip değilseniz, 'siyasi göndermeler'e göz kırpan arka planı yok saymak kaydıyla, bu son derece sevimli ve zekice animasyondan zevk almanız muhtemel. Teknik ekipteki Fransız etkileri, uzaktan uzağa 'Belle-ville'de Randevu' çağrışımları da yaptı. Toparlarsak, 'Çılgın Hırsız', çok sayıda filmin gösterime girdiği bu haftanın kayda değer seçenekleri arasında.'

KEREM AKÇA (haberturk.com): '…Jean-Paul Belmondo-Nosferatu kırması bir dolandırıcının ya da gangsterin ayı dünyaya getirerek evreni ele geçirme planlarını masaya yatıran bir bilgisayar animasyonu. Universal'ın alandaki ilk denemesi olsa da Pixar ve DreamWorks'ün ürünlerinin kimisinin daha bile üzerinde bir potansiyelle çıkageliyor ''Çılgın Hırsız''. Bunun da sebebi başta minyonlar olmak üzere yan öğelerin en derin detayına kadar sarılmış olması ve eserin ''Şrek'' ile sinemaya giren 'olgunları da ilgilendiren ton'u benimsemesi. Özetle her kitleye uygun bir animasyon ya da dolandırıcılık filmiyle yüzleşiyoruz burada...'

ATİLLA DORSAY (SABAH): '... Film, parlak grafiğiyle, bitmeyen görsel sürprizleriyle ve yer yer vahşiliğin sınırına gelen esprileriyle çok iyi başlıyor. Ara yerde biraz yoruluyor ve hafiften tekdüzeleşiyor. Ama yine parlak ve gösterişli bir finalle noktalanarak, bunu unutturuyor. Özgün dilinde izlerseniz, TV yıldızı Steve Carell'in Avrupa aksanlı (yapımcılardan Chris Melandri'ye göre 'Ricardo Montalban'la Bela Lugosi arası') İngilizcesine ve annesinde, deneyimli Julie Andrews'un yine çok değişik konuşmasına hayran kalacaksınız...'



SENİ UZAKTAN SEVMEK

UĞUR VARDAN (RADİKAL): '…film, bildiğimiz romantik komedilerden farklı olduğunu göstermek çabasında ama özünde de yeni bir şey söylemiyor. Garrett'ın, sulu zırtlak 'abazan' arkadaş çevresi, Erin'ın ablasıyla cinsellik dahil her bir şeyi paylaşması vs, türünden dokunuşlar, öyküyü çok da orijinal ya da yaratıcı hale getirmiyor. Evet, gerçekten iyi espriler var ama koca filmde taşıyacak cinsten değil. Ben, 'Seni Uzaktan Sevmek'te en çok 'Top Gun' dolayısıyla Berlin'in 'Take my bretah away'inin hatırlatılmasını sevdim…'

KEREM AKÇA (haberturk.com): '…'Aşk mı iş mi?' gibi sinemada milyarca kez işlenmiş sorulardan birinin izini süren samimi bir romantik-komedi. ''Seni Uzaktan Sevmek''in, gerçek hayatta sevgili olan Justin Long ile Drew Barrymore'un yakaladığı uyumla seyircisine özdeşleşme şansı tanıması en büyük avantajı. İşin ilginci bu elektriğe belgeselleriyle tanıdığımız yönetmen Nanette Burnstein de katkı yapıyor ilk kurmaca filminde. Böylece 'sabun köpüğü' olma konusunda başarılı, keyifle tüketilen bir eser çıkıyor karşımıza…'

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): '… Film bir türlü 'komik' olmayı da başaramıyor. Nedeni zorlama kaçan komedi sahneleri… Yine de, belgeselden gelen yönetmen Nanette Burstein'in, türü sevenleri oyalayacak bir iş çıkardığını söyleyebiliriz. Özellikle klip tadındaki sahnelerde başarılı. Jenerikten itibaren seyirciyi kuşatan müzikler ise harika…'

ATİLLA DORSAY (SABAH): '... Sanki yıllar sonra Amerikan Pastası günlerine dönüş yapıyoruz! Garrett'in bir sahnede yaşlı bir kadının koluna girip kalabalık bir New York caddesinde karşıdan karşıya geçirirken, ona erkek mastürbasyonunun inceliklerini anlatması ise, evet güldürüyor, ama iğrenmeyle karışık olarak! Yan karakterler ise (özellikle Garrett'in iki can dostu) antipatik olmak için sanki yarışıyorlar....'

ŞENAY AYDEMİR (REFERANS): '... Âdet olduğu üzere bir sonuca varmamız gerekiyorsa, "Ben sinemaya gider, popcorn'umu alır, kafayı hiçbir şeye takmadan filmimi izlerim" diyorsanız, haftanın romantik komedi seçeneği olarak tercih edilebilir. "Yok ben biraz da olsun içinde hikâye ve sinema olan bir şey istiyorum" diyenler için bu yoğun vizyon haftasında başka seçenekler de mevcut.'




SON KAHRAMAN

KEREM AKÇA (haberturk.com) : '…1937'de 2. Dünya Savaşına yol açan olaylardan biri olduğu bilinen Çin'de yaşanan katliama ve bu durumun çıkardığı kahramana odaklanan bir dönem filmi ya da biyografi. ''Son Kahraman'', Amerikan klasik sinemasının film gramerini ve klişeleşmiş formüllerini kullanan Avrupa filmlerinden biri. Böyle olunca da yoğun bir yapaylıkla yüzleşmemiz, çıkış noktasındaki 'farklı Nazi filmi çekmek' mantığından eser kalmamasına sebep oluyor. Zaten filmin 134 dakikalık süresi de bu durumun 'yapma görkem' ve 'kolay yoldan seyircinin kalbine seslenme' odaklı ilerlemesini sağlamış ne yazık ki...'

BARIŞ BARDAKÇI (AKŞAM): '... Zaman zaman belgesel görüntülerden de faydalanan film, haftalardır aksiyon üstüne aksiyon doldurulan izleyiciye de iyi gelecektir. Sert yapısına rağmen duyguyu elden bırakmayan bu filmi önyargılarınızdan uzak izleyin. Dünyada hiçbir devletin kansız, lekesiz, günahsız olmadığının bilinciyle çoğu zaman kendimize yakın bulduğumuz Japonya'ya da mümkün olduğunca objektif çerçeveden bakmaya çalışalım...'



USTURA


SUNGU ÇAPAN (CUMHURİYET): '… Öteden beri süregelen ABD-Meksika arasındaki sorunları fonunda, Cortez'in aldatılıp harcanmak istenirken yönetmence eline tutuşturulmuş çeşit çeşit palayla el, kol, kafa keserek intikamını alışını, aksiyon soslu, 32 kısım tekmili birden ve amansızca şiddet sergileyerek aktarırken şoke edici sahneleriyle seyirciyi de terorize eden (b arada et teşhirinden de vaz geçmeyen) 'Ustura', istismar sinemasının beylik deyişle dalağını yarıyor.'

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): '… Ezilen göçmenlerin tarafını tutarak politik olarak kendini sağlama alan öykü, öylesine kontrolsüz, düzensiz ve çılgıncasına akıp gidiyor ki, şaşırıp kalıyorsunuz. Yüzümde sürekli bir gülümsemeyle seyrettiğim ve inandırıcılıktan tümüyle yoksun bulduğum 'Machete', Rodriguez hayranlarını fazlasıyla memnun edecek potansiyele sahip…'

KEREM AKÇA (haberturk.com): '… Rodriguez, istismar filmi alanına hakimiyetini ispatlayarak karşımıza 'mexploitation' alt türünde bol çıplaklık, çatışma sahnesi, şiddet ve abartı ile yüklü eğlenceli bir eser çıkarıyor. Lindsay Lohan'dan Steven Seagal'a, Robert De Niro'dan Don Johnson'a uzanan oyuncu kadrosunun tamamı Sam Peckinpah'ın başyapıtı ''Bana Onun Kellesini Getirin''inin kara komedi versiyonunu üretmek için varlar adeta. İnadına 'bayağılık' ve 'yapay'lık olunca da ''Ustura''nın kahkaha kat sayısı her dakika daha da artıyor…'

ATİLLA DORSAY (SABAH): '... Film, eskiden adına B Filmi denen ve aslında birçok saygın, hatta kültleşmiş film üreten türün en pespaye yapımlarını bile utandırabilir. Senaryosu sanki bir lise, hatta ortaokul öğrencisinin elinden çıkmış gibi. (kimileri ilkokul seviyesine kadar inebilir!). Her bir (karakter demeyeyim) kişilik, tümüyle en grotesk biçimde çizilmiş. Baş rolde, sanatçının gözde oyuncusu Danny Trejo'nun kabalığı ve çirkinliği tariflere sığmaz! Hele onu bir de cinsel obje gibi kullanma girişimi, artık tüm zevk ve mantık sınırlarını zorluyor...'

SERDAR AKBIYIK (STAR): '... mükemmel bir kadro var filmde. Her şeyden önce Robert De Niro yine döktürmüş. Filmdeki en iyi performans ona ait. Faşist politikacı senatör McLaughlin rolünde bütün o kan gölünün içinde izleyiciye kahkaha attırmayı başarıyor. Senatörün kirli işlerini yapan şerif Stilman'ı ise Don Johnson canlandırıyor. İkilinin filmin açılış sahnesindeki performansları bütün senaryonun rengini belirliyor. Kadın oyuncular ise birbirinden başarılı ve komik...'



PREDATORS

KEREM AKÇA (haberturk.com): '…Stüdyolarda B filmi atılımını başlatan Robert Rodriguez''in 'Predator' serisine eklediği bu ''Predators'' adlı üçüncü devam filmi, belki fikir olarak düşünüldüğü 15 sene öncesi için ilginç bir proje. Ancak 2010 yılında bunun altından kalkabilecek ne yönetmeni, ne de başrol oyuncusunu bulabilmiş. Böyle olunca da kült potansiyeli taşıyan sahneler yerine ulaştırılamazken, sadece temiz bir gişe filmi olmayı amaçlayan 'öylesine bir eser' ile yüzleşmek durumunda kalıyoruz…'

ATİLLA DORSAY (SABAH): '... Film, ilk başlardaki çekiciliğini giderek yitiriyor. Hiçbir şey açıklanmıyor, hiçbir entrika açığa çıkmıyor. İşin içine bilim, akıl, mantıklı bir izahat gibi şeyler girmiyor. Ve hikâye ürkünç bir masala dönüşüyor. Sonuç olarak, yorucu ve seyircisini ödüllendirmeyen bir film. Teknik açıdan başarısını doyurucu bir yapıma dönüştüremeden yarı yolda kalan...'

BARIŞ BARDAKÇI (AKŞAM): '... Oyunculardan Oscarlı Adrien Brody ve büyük usta Laurence Fishburne'ün hakkını hemen teslim etmek gerekiyor. Sıradanlık ve yavanlık çemberini ilk kıran onlar. Alice Braga, Rodriguez'in diğer filmi 'Machete' ile de yine bu hafta karşımıza gelecek ve hemen her Rodriguez filminin demirbaşı olan Danny Trejo da diğer göze çarpan oyuncular. 'Predators', son derece akıllı kotarılmış, eski hayran kitlesini diriltecek, bizleri tam olarak 80'lerin bilimkurgusuna döndürmese bile en azından ağzımıza bir parmak bal çalacak bir film...'



ADI AŞK BU EZİYETİN

KEREM AKÇA (haberturk.com): '…2008-2009 sezonunun başında Bursaspor taraftar grubu Teksas'ın yaşadıklarını, daha çok evli ve çocuklu bir adamın gözünden anlatan bir futbol filmi. Son 10 yılda İngiltere'de bolca üretilen 'taraftar filmi' alt-alt türünün bir ürünü. Ancak ne futbol terörüne odaklanmayı, ne yönetimlerle ilgilenen sistem eleştirisine girmeyi, ne gerçekçi bir dram olmayı, ne de eli yüzü düzgün bir sinema filmi sunmayı becerebiliyor ''Adı Aşk Bu Eziyetin''. Ancak 4. büyük Trabzonspor'un bir taraftar filmi üretilmemişken Bursaspor'un şampiyonluk sonrası böylesi bir projeyle sinemaya sıçraması, futbol sektöründe reklam ve tanıtım açısından önemli bir hareket...'



KARATE KİD

UĞUR VARDAN (RADİKAL): '…''Orijinal filmdeki Ralph Macchio-Pat Morita ikilisi mi, yoksa Jaden Smith-Jackie Chan ikilisi mi?'' tartışması, elbetteki bu filmin 'popüler kültür zihinleri'ndeki uyandıracağı en önemli merak olacak. Lakin bence, meseleyi belki de şöyle özetlemek gerek: Obama'nın Amerika'sına, Jade Smith gibi 'beyaz çizgilere yakın' bir siyahın canlandırdığı 'Karate Kid' yakışırdı; film biraz da bu ruh durumunun dışavurumu gibi...'

KEREM AKÇA (haberturk.com): '…80'lerin belli bir kitleye ulaşan serisi 'Karate Kid'in yeniden çevrimi Will Smith'in ticari zihniyle Afro-Amerikan kültürüne uygun hale getirilmiş ve son 10 yılın hakim dövüş dalı kung fu üzerinden yürüyen bir hikayeye yapıştırılmış. Böylece Amerikan toplumsal yapısının bütün alt kültürlerini bir araya getirerek birlik çağrısını yapan, ancak bunu 140 dakikalık son derece ciddi bir dramatik yapıyla karşımıza çıkardığını zanneden bir spor filmiyle yüzleşiyoruz. ''Karate Kid'', son yılların en manasız ve klişe projelerinden biri olunca, 'balık baştan kokar' misali bu açmazdan çıkması da imkansız hale geliyor ister istemez...'

SERDAR AKBIYIK (STAR): '... 24 yıl önceki filmi hatırlayan bizim gibi yaşı tavana vurmuş sinema severleri ayrı tutarsak günümüz gençleri hatta çocuk yaştaki izleyicileri için yine mükemmel bir seçim olur Karate Kid. Filmin çekimlerinin geçtiği yerlerde görülmeye değer. Tiananmen Kapısı, Yasak Şehir, Çin Seddi ve daha birçok mistik bölge filmin platosunu oluşturmuş...'

BARIŞ BARDAKÇI (AKŞAM): '... Orijinalini aşan bir filmle karşı karşıyayız. Bunun nedeni, filmin değişik hareketlenmelere kanıp gerçek niyetinden uzaklaşmamış olması. 1984 yapımı ilk filmin tüm formülleri neredeyse bire bir sadık kalarak alınmış. Karate hocası Han, yani Jackie Chan, inanılmaz dengeli ve sabırlı bir oyunla rolünü yaşatıyor sanki. Aslında şurası bir gerçek ki, çok ciddiye alınmış ve heyecanla yapılmış bir film 'The Karate Kid'...'

ATİLLA DORSAY (SABAH): '... Ünlü Yasak Şehir, belki Son İmparator filminden beri ilk kez Batı sinemasına açılmış. Shaolin tapınağındaki görkemli kung fu dersi ya da tepelerdeki 'yılanlı dans' rüya gibi. Ayrıca Bejing'in gündelik hayatından efsanevi Çin Seddi'ne ilginç mekânlar var. Ama temel fon, o keskin kültür zıtlaşması. ABD'nin temsil bettiği Batı kültürüyle kung fu'da billurlaşan Uzakdoğu kültürü çatışıyor. Bizlerin 70'lerde TRT'nin David Carradine'i ünlü dizisi Kung Fu'da tanıştığımız o dövüş tekniği, dövüş sanatını aşıp tüm bir Doğu uygarlığının simgesi haline geliyor. Ve Jackie Chan'in ağzından dökülen özlü sözler, adeta birer slogana dönüşüyor. Konfüçyüs'ün vatanından belki hâlâ alacağımız dersler var!'

ŞENAY AYDEMİR (REFERANS): '... Karate Kid', ilk filmin duygusunu vermeyi başaran, komedi ve aksiyonun dozunu iyi ayarlamış bir yaz seyirliği olarak tercih edilebilir. Yalnız aklıma takılan bir soru var. Filmde bir kaç defa kung fu'nun karate olmadığı söyleniyor. Ama neden adı hâlâ "Karate Kid?", "The Kung fu Kid" daha iyi olurdu.'



PİRANA

UĞUR VARDAN (RADİKAL): '…Tarzı, çekici sakilliği ve absürdlüğü (piranhaların bir penis yeme sahnesi var ki, ''Sinema bu noktaya da geldi ya'' diyorsunuz), geçmişe ve ustalara saygı kabilinden yaklaşımıyla, huzurlarımıza gelmiş böylesi bir örnek kaçmaz diyorum...

KEREM AKÇA (haberturk.com): '… 2003'de ''Yüksek Tansiyon'' ile ülkesinde Fransız korku yeni dalgasını başlatan Alexandre Aja, ABD'de bulunduğu yıllarda çektiği üçüncü projesinde de bir yeniden çevrim olan ''Pirana''ya imza atmış. Özellikle böylesi versiyonlara ihtiyacı olan eserleri seçmesinin, burada Post-Vietnam döneminin eleştirel ve dingin yapısını taşıyan Joe Dante imzalı yapıtın günümüze zekice uyarlanmasını sağladığı söylenebilir. İstismar filmi formüllerini A sınıfına sıçratan ''Otel'' in mantığını benimseyen yönetmen, bundan bir korku-komedi tonu çıkartırken, özündeki eseri de modernize etmeyi beceriyor. Böylece hem alana hakimiyetini ispatlayarak ABD'de en başarılı eserine imza atmış, hem de ileride kültleşmesi garanti bir yapıtla karşımıza çıkmış oluyor…'

ATİLLA DORSAY (SABAH): '... yaman bir korku şöleni bu film. Buna karşın (veya bu yüzden) küçükler ve de türe alerjisi olanlar görmese daha iyi olur. Zengin kadroda Elveda Las Vegas'tan 15 yıl sonra hâlâ formda gözüken Elisabeth Shue, The Vampire Diaries dizisinin yakışıklısı Steven McQueen, Gossip Girl dizisinden fırlayıp gelmiş Jessica Szohr, Geleceğe Dönüş serisinin çılgın profesörü Christopher Lloyd, küçük rollerde biraz harcanmış Ving Rhames ve Richard Dreyfuss gibi isimler var. Yani kadro biraz çorba gibi, ama lezzetli bir çorba!'

MURAT ÖZER (arkapencere.com): '... Genlerindeki 'kan kokusu'nun da tetiklemesiyle 'iyi' bir 'korkunç hayvan' modeli oluşturan piranalar, üç boyut teknolojisinin de etkisiyle daha da irkiltici hale getiriliyorlar bu filmde. Ancak işin bu boyutuyla sınırlı oranda ilgilenen hikaye, onların gazabını 'eğlenen MTV gençliği'ne yöneltiyor, bir miktar da porno endüstrisine. Böyle bakınca, suya sabuna dokunmadan yaşayan 'sıradan' insanın 'hayatta kalma' hakkı olduğunun, 'dejenere' gençliktense vazgeçilebileceğinin altını çizdiğini görüyoruz filmin. Bu türden 'tutucu' bir bakış açısının tam da Hollywood alışkanlıklarına uygun bir tavır olduğunu söyleyebiliriz.
Devamının geleceği de kesinleşen ''Pirana'', Joe Dante'nin alçakgönüllü filminin (ki o filmin senaryosunu John Sayles yazmıştı) yanına bile yaklaşamıyor sonuç olarak. Ustaca çekilmiş birkaç sahne için seyretmek isterseniz sizi tutmayalım!'



DİRİLİŞ

YEŞİM TABAK (SABAH): '…Yani ortada 'varoluşsal gerilim' diyebileceğimiz bir durum var. Anna kendi hayatının anlamı veya anlamsızlığı konusunda kafası epey karışık bir karakter ama nihayetinde, film bizi bu konular hakkında kayda değer bir muhabbetin içine çekiyor değil. Gelgelelim: Finali, oyuncuları ve 'çıplaklık' düzeyiyle, Diriliş'in Hollywood ortalamasını tutturmak için can attığı da söylenemez. En iyisi şöyle diyelim: Yüzeyde gezinip derinlerde bir yere göz dikmiş gibi görünen, 'vakit geçirmeye' müsait bir 'gerilimli drama'.

ATİLLA DORSAY (SABAH): '... İşte küçük, iddiasız gözüken ve aslında kimi acemilikleri de olan bir film. Ama sonuç olarak, birçok gösterişli filmden daha ilgi çekici. Özellikle ölüm denen, hayatın en büyük muamması üzerine kafa yormayı sevenler için...'



A TAKIMI

UĞUR VARDAN (RADİKAL): '…bu yaz sıcağında klimalı bir salonda kafayı fazla bir şeye takmadan geçip giden gürültülü sahnelere ve sürekli espri yapmak isteyen bir grup adamın macerasına, fazla mantık aramadan kendisini kaptırmak isteyen herkese 'Buyrunuz' derim. Bu arada asıl vefa borcu orijinal diziye olan Savaş Ay da, bu 'ikinci el' 'A Takımı'nı kaçırmaz sanırım...'

YEŞİM TABAK (SABAH): '… Senaryo iddialı olmasa da seyirciye üç beş görkemli an yaşatmak isteyen bir aksiyon ve çeşitli savaş alanlarıyla birlikte muhakkak Susam Sokağı'nda da bulunmuş gibi görünen kahramanlar. Sonuçta yer yer sıkıcılık, yer yer kendini 'zorla sevdirmece' hakim oluyor filme. Açılış sahneleri, eski A Takımı ruhunu arayanlar için ideal. Diziden farklı olarak Vietnam yerine Irak'ta savaşmış olan ekibin bir araya gelme hikâyesini anlatan bu sahnelerde, bir maceranın hangi raddeye kadar 'naylon' olabileceğinin ileri örnekleri var…'

SUNGU ÇAPAN (CUMHURİYET): '… Patlamalı, zıplamalı helikopter-kamyon kovalamacası da uçan tankla göle iniş gibi mantığı zorlayan, uçuk kaçık sahnelerle, yakın dövüş görüntüleriyle bezeli aksiyon öğesine yenik düşen 'A Takımı', değişen hikaye, zaman, mekan ve karakterler bakımından eski diziyi resmen sollayan, yer yer militarizmle kafa bulur gibi yapan, şenlik şamata ve maceranın oldukça uzun tutulduğu, genelde her zevke hitap eden, göz alıcı ve afallatıcı aksiyonunda şaha kalktığı, heyecan verici bir yaz eğlenceliği.'

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): '… Öykünün tek dişe dokunur yanı, 'Asıl düşmanı içimizde arayalım' tavrını benimsemiş olması. Irak Savaşı'ndan sonra Hollywood'un ısrarla günah keçisi ilan ettiği CIA, 'A Takımı'ında da kötülüğün ve yolsuzlukların kaynağı olarak çıkıyor karşımıza….'

KEREM AKÇA (haberturk.com): '… Scott Kardeşler'in şirketi Scott Free Productions'ın, iki 'popüler sinema babası'nın blockbuster geleneğini yerleştirerek projelendirdiği ''A-Takımı'', 80'lerin meşhur 'sistemin peşine düştüğü savaş gazileri timi aksiyonu' konseptini 2010'a uyarlama konusunda bir sıkıntı yaşamıyor. Öyle ki burada Tony Scott katkılı bir bilgisayar oyunu estetiği, reklam mantığı ve hikaye kurgusu ile oynayarak tempo yapan bir yönetmenlik var. Joe Carnahan'ın ilk blockbusterını çekmesine rağmen bir sıkıntı yaşamadığı, hatta aşk, mizah, politika, macera, aksiyon aşılama konusunda sınıfı geçtiği söylenebilir. Ancak elbette özünde izle, keyif al ve imha et filmi bu. 2000'lerin postmodern aksiyonlarından herhangi bir iz taşımıyor… '

ATİLLA DORSAY (SABAH): '... Film, özellikle aksiyon sahnelerinin üzerinde duruyor ve bu alanda iddialı gözüküyor. Kendi adıma, böylesine hızlı bir kurguyla verilen aksiyonu sevmiyorum: Ne olup bittiği bile tam anlaşılmıyor. Ama galiba gençler böyle bir tempoya alıştı/alıştırıldı ve modern ticari sinema bunu gerektiriyor...'



ÖLÜMSÜZ

UĞUR VARDAN (RADİKAL): '…Filmi, Delon-Belmondo sonrası kuşakta pek de tutarlı bir yol çizmeyen Fransız 'avantür' sinemasının, günümüzdeki orta karar uzantılarından biri olarak nitelendirmek mümkün. Bu tür intikam öykülerinden hoşlananların yanı sıra özellikle sinema sevgisini ve heyecanını 70 'ler ve 80'lerde, Fransız macera filmleriyle kazanan kuşak için bence kaçırılmayacak bir yapım…'

KEREM AKÇA (haberturk.com): '…Fransız sinemasının kaynağındaki gangster filmi geleneğinin yeni bir örneği. ''Ölümsüz''ün esasen estetik kaygısı ile öne çıkması ise 2007 yılında alanda ''İkinci Nefes''in başlattığı 'renk filtreleriyle 40'ların stilini postmodern bir yapıya kavuşturma' geleneğinin izini sürmesini sağlıyor. Türün yüksek bilincini taşımasının yanında ülkenin popüler sinema kolunda Amerikan hikaye anlatma sinemasının geleneğini benimseyen yönetmenlerden Richard Berry imzalı olması da izlenilirliğini arttırıyor. Sonuç olarak iyi çekilmiş, kaliteli ve el attığı alana hakim bir gangster filmi var karşımızda… '

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): '… Çok şükür, aktörlükten gelen yönetmen Richard Berry, seyirciyi kavrayan bir stil tutturuyor. 70'li yılların, Akdeniz dekorunda geçen Alain Delon ve Jean-Paul Belmondo'lu Fransız gangster filmlerini hatırlatan hüzünlü bir ton tutturmuş Berry. Fime güzel bir sahneyle başlayıp, aynışekilde biiriyor… '



BÜYÜKLER

YEŞİM TABAK (SABAH): '… Büyükler'i kaburüstü bir Hollywood komedisi olmaktan alıkoyan ise, temelde şu: Özellikle bu beş adamın çocukları açısından konuşmak gerekirse, fena halde iç karartıcı bir haftasonu geçirmekteler. Buradan hakiki bir kara komedi çıkmalıydı. Büyükler ise, geleneksel aile yaşantısına dair birbir 'fenalık'ı komikten öte sevimli göstermeye çalışan, 'aydınlık' kılığında bir komedi. Keşke Ramazan'da değil de, Bayram günlerinde gösterime gireydi.'

KEREM AKÇA (haberturk.com): '…Aynı okuldan mezun beş arkadaşın, 30 yıl sonra evli ve çocuklu bir şekilde bir araya gelmelerinden üreyen 'yıllar geçince toplanma komedileri'nden biri. Ancak bu bildik formülden her kitleye uygun bir komedi çıkarmak için debelenen yapıt, çizgi filmler seviyesinde seyreden bir kaba (slapstick) komedi anlayışına hapsoluyor. Sessiz sinema döneminde devreye giren bu alt türün o zamanki kalıplarının benimsenmesi sonucunda eldeki toplam, skeçlerden oluşan bir tiyatro oyununu andırır hale geliyor. Aynı zamanda ''Büyükler''in aile filmi işlevini unutmamak için adeta inat yapar gibi direndiğini hissettirmesi, 'çocuklar için didaktik mesajlar' aşılayan tek boyutlu bir senaryoyla yüzleşmemizi de sağlıyor maalesef.'

BARIŞ BARDAKÇI (AKŞAM): '... Adam Sandler, uzun zamandır komediyi duygusal ögelerle destekliyor ve bunda aşama kaydettiğini söyleyebiliriz. Sandler sineması, ki bundan rahatlıkla söz edebileceğimizi düşünüyorum, 'aile filmi' normlarında formülleri uyguluyor. Ama hiçbir zaman koyu muhafazakarlığa kaçmadan... Hatta bir miktar cinsel içerikle ortalığı ısıtarak...'



CEHENNEM MELEKLERİ

SUNGU ÇAPAN (CUMHURİYET): '… Bir amaç uğruna kendilerini feda etmeyi göze alabilen kahramanlarımızın, dev bir kadro ve pek es vermeyen müzikler eşliğinde aktarılan patırtılı gürültülü serüvenleri , özetle 1980'lerin aksiyonlarına bir çeşit saygı duruşu izlenimi uyandırmasının dışında pek bir sinemasal özellik içermiyor gibi geldi bize…'

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): '… İlk yarım saat dolmadan, bir klişeler cehenneminin orta yerine düştüğünüzü hissediyorsunuz. Klişelerle de, iyi film yapmak mümkündür. Ama öykü sapır sapır dökülüyor. Stallone de senaryonun açıklarını, bol miktada silahlı çatışma ve yakın dövüş sahnesinde gidermeye çalışıyor.Bu sahneler maalesef inandırıcılıktan uzak; yumruktan bıçağa, oradan kurşunlara nasıl geçiliyor belli değil. Görsel olarak ortada şiddet ve kandan başka hiçbir şey yok…'

UĞUR VARDAN (RADİKAL): '... 'Cehennem Melekleri' son derece sıradan bir yapım. Stallone'nin ''64 yaşında bile testesteronlarımla huzurlarınızdayım'' dediği bu 'buruşuk gençler serenadı'nı ancak nostaljik takılmak adına izlemek mümkün. Ya da 'A Takımı' öncesi, Stallone'nin takımıyla idman yapmak kabilinden salonun yolu tutulabilir. Filmin, önümüzdeki yıl 'Altın Ahududu'larda birçok dalda aday olması da muhtemel...'

BARIŞ BARDAKÇI (AKŞAM): '... Çağdaş dünyanın kullanıp attığı zamanı geçmiş bir ürün gibidir Stallone. Ama son vuruşunu göstermemiştir daha. Kendisi gibi 'lanetliler planeti'nin diğer pili tükenmiş karakterlerini toplar ve hayatının aksiyonu 'The Expendables'i çekeceğine onları inandırır. Bruce Willis, Dolph Lundgren, Eric Roberts, Jet Li, Mickey Rourke gibi aktörlerle umuda yolculuğa çıkar. Stallone, ne Clint Eastwood kadar kendini geliştirip biriktirmiş ne de Quentin Tarantino kadar ince zekadan nasiplenmiş biri. Yıllarca ağustosböceğiydi, şimdi karınca olma zamanı. Şimdi Rocky olma zamanı. Başarır gibi duruyor ve sanırım bu son barutu...'

SERDAR AKBIYIK (STAR): '... Bu filmin iyisi, kötüsü yok. Onlar benim anılarımın sert, maço adamları. Stallone filmi yazmış ve yönetmiş. Zaten birçok isim de onun için bu kadroda yer alıyor. Mesela Arnold Schwarzenegger, Kaliforniya valisiyken bu filmde oynamış. Hem de Brezilya'ya kadar gitmiş...'



KEDİLER VE KÖPEKLER

KEREM AKÇA (haberturk.com): '…2000'lerde animasyonla rekabete giren 'hayvanların konuştuğu kurmaca filmler (live-action)' alanının yeni bir örneği. Aslında Hollywood'daki bu kolu, ''Kediler ve Köpekler: Kitty Galore'un İntikamı''nın 2001'de ilk filmi ile açtığı bile söylenebilir. Burada 10 sene sonra geldiği noktada ise animasyonların postmodern iskeletlerini ödünç alan, olgun kitleyi ilgilendiren detaylara yüklenen, üç boyutlu evren yaratan ve beylik mesajları elinin tersiyle iten keyifli bir aile filmi var. En önemlisi de, bu teknolojiyi kullanmayan hayvan-insan ilişkisi filmlerinin düştüğü muhazafazakar olma tuzağına düşmeden saf eğlence depolaması...'



SALT

KEREM AKÇA (haberturk.com): '... Ciddi meseleli filmlerin ve profesyonel casusluk gerilimlerinin yönetmeni Philip Noyce ile ''İsyan'', ''Ultraviolet'' gibi B sınıf bilimkurguların yaratıcısı Kurt Wimmer'ı bir araya getiren garip bir proje. İlkinin yönetmenlik, ikincisinin senaristlik koltuğunda olması ''Ajan Salt''un B filmi ile aksiyon yüklü ciddi ajan filmi arasında gidip gelmesine yol açmış. Böylece belli bir takip edilirlik ve tempo vaat etse de, son dönemde ''Gece ve Gündüz'', ''Hepsini Vur'' gibi eserlerde gördüğümüz özenli koreografiyle yüzleşme şansımız yok. Angelina Jolie'yi erkek kılığında görmek gülümsetebilir belki. Ancak 'Tuz adlı bir ajanın öyküsü' olarak özetlenebilecek ''Ajan Salt'', genel anlamda bir uyumsuzluktan mustarip...'

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): '... Vızıldayan kurşunların arasında atlayıp zıplayan, yara bere içindeki bıçkın kadın Angelina Jolie seyretmek isteyenlere ve aksiyonun her türlüsünü sevenlere bir diyeceğim yok. Ama diğerleri bence iki kez düşünsün.'

ATİLLA DORSAY (SABAH): '... Sonuç olarak, filmi çok sevdim. Tümüyle bir eğlencelik olduğunu kabul etsem de, bana çocukluk/ilk gençlik yıllarımın o dur-durak bilmez macera romanlarını ve filmlerini hatırlattı, sanki aynı keyfi verdi. Eğlenceliğin böylesine can kurban!'




ZORLU GÖREV

UĞUR VARDAN (RADİKAL): '... Aaron'ın ''Orta dünya'ya mı düştük?'' şeklinde yorumlaması, kıçta uyuşturucu saklamak, İngiliz rock'çıların bir türlü ölmediğine ve Mick Jagger-Keith Richards ikilisinin herkesi gömeceğine dair Sergio Roma'nın yaptığı 'uyarı' türünden aralara serpiştirilmiş onca hoş detayla birlikte 'Zorlu Görev' son derece güzel bir komedi. Hele ki dağıtma sahneleri; belki klişe ama yine de çok iyi. Bu durumda bana bir eleştirmen olarak düşen de 'Kesinlikle kaçırmayın' klişesine sığınmak..'



CİDDİ BİR ADAM

YEŞİM TABAK (SABAH): '... Coen'lerin alaycı karamsarlığı, sempatiyle karışık bir 'gelenekler sergisi' içinde biraz kaybolmuş gibi. Film yine de sadece Yahudi usulü 'ciddiyet' üzerine değil. Semavi dinlerin ahlakına pek de derinine inmeden, sadece 'düzgün bir eylemsizlik'le tutunmaktan medet uman herkese, tanrıdan değil ama Coen'lerden bir mesajı var. '

SUNGU ÇAPAN (CUMHURİYET): '... Senaryosu yaşanmışlığın sağladığı bir ayrıntı ve gözlem zenginliğiyle yazılmış, iyi oynanmış, her zamanki ustaların da (kameraman R. Deakins'le besteci C. Burwell'in) katkılarıyla çekilmiş 'Ciddi Bir Adam', bunca yıldır Anaakım sinemanın ana damarlarından birini oluşturagelen Coen'lerin bu kez Museviliği hallaç pamuğu gibi attığı, ciddiye alınası ve kutlaka görülesi bir film özetle.'

ATİLLA DORSAY (SABAH): '... Coenler neredeyse Woody Allen'ın bile ötesine geçip, bize çağdaş Yahudi olmanın ne demek olduğunu anlatıyor: Kendilerine alayla yaklaşarak, kültürleriyle dalga geçerek, özelliklerini hallaç pamuğu gibi atarak, inançlarını yer yer gülünç olmaktan kurtulamayan bir kutsallık duygusuna bürüyerek... Ve kardeşlerin bunun için yıldız oyuncuları tümüyle bir yana itip, hiçbiri bilinmeyen yüzler (ama ne yüzler!) kullanması ise, filmin belgesel yanını, o 'el kitabı' yanını iyice pekiştiriyor. Bu ilginç, farklı ve özgün film, belki büyük kitleye inmeyecek. Ancak sinemaseverlerin ve de aydınların ilgisini hak ediyor. Hem de kesinlikle...'

ŞENAY AYDEMİR (REFERANS): '... 'Ciddi Bir Adam', bazı şeylerin hayatın akışından kaynaklandığını, başımıza gelen her şeyi anlamlandırmaya çalışmanın kimi zaman beyhude bir çaba olduğunu anlatmaya çalışan güçlü bir film. Hayatı anlamlı yaşamak iyidir, ama sürekli anlam aramak ağız tadını bozabilir. Bazı şeyler sadece olur...'



VAHŞET SAPAĞI

ATİLLA DORSAY (SABAH): '... Geceyi, doğayı ve tüm mekânları yerli yerinde kullanan, pek alışılmadık yan karakterlere başvuran (o sevimli ihtiyar çift gibi) ve en azından birkaç sürpriz içeren bir gerilim filmi. Aslında, doğada almış başını giden gençlere yönelik saldırılara dayalı gerilimler o kadar çok yapıldı ki, suyu çıktı. Üstelik bunların gençleri doğadan ürkütüp, yeniden evlerine kapanmaya teşvik etmek gibi sağlıksız bir yanı da var! Ama bu film, makul ölçüde karakter etüdü ve meraklılarını asgari ölçüde doyuracak gerilim içeriyor. Ancak çok şey beklemezseniz... '




BAŞLANGIÇ

UĞUR VARDAN (RADİKAL): '…'Başlangıç', 'Rüya fabrikası'nın son mamüllerinden biri. Hoş filmin temposuna, mesela 'Rüya tabirleri'ni psikiyatri masasından açıklama yönünde ilk adımı atan Freud ya da Jung gibi isimler dayanabilir miydi, bilemem. Ya da bu hikâye bir başka 'Rüyacı', David Lynch'in elinde nasıl biçimlenirdi, burası da bir muamma. Ama bu haliyle, izlenimlerinizi ola ki başka birine aktardınız, alacağınız cevap sanırım, 'Hayırdır inşallah'dan öteye gidemeyecek…'

KEREM AKÇA (haberturk.com): '''Batman Başlıyor'' ve ''Kara Şövalye''yi stüdyo geleneğine alışmak için ürettiğini her daim belli etmekten gocunmayan Christopher Nolan, son dönemde kara film alanında en özgün filmlerin yaratıcısıdır. ''Başlangıç'' da yönetmenin sondan başa doğru ilerleyen hikaye kurgusuyla çığır açan başyapıtı ''Akıl Defteri''nin ardından en önemli çalışması. Yönetmen burada kendi sinemasının bilimkurgu ayağına imza atmış. Bunu yaparken de 2000'lerin Matrix'i olma yolunda ilerlerken, bilinçaltlarına girerek rüya casusluğu yapan bir karakterin izini sürmüş. ''Başlangıç''ın 'rüya inşaati' konseptiyle son yıllarda çekilen bellekle ilgili filmlerin, bilimkurguların ve polisiyelerin içinde özgün bir duruşu olduğu söylenebilir…'

BURÇİN S. YALÇIN (ZAMAN): '…"Başlangıç"ın bir handikabı varsa, o da Nolan'ın tıpkı "Kara Şövalye"deki gibi öyküye paldır küldür dalması. İlginç bir tercihle, öykünün iskeleti olan zihinsel hırsızlığın teknolojik altyapısını bize sunmaya yanaşmıyor bile. CGI numaralarıyla Paris'i eğip bükmesi veya okyanus falezlerini eritmesi, kimi sonsuz ayna ve labirent imgeleriyle görsel anlamda oynaması, "Başlangıç"ı son derece ilginç bir sinemasal deneyime dönüştürüyor. Kimin kimin düşünün içinde kaybolduğunu kestirmenin hayli zor olduğu bu 'akıl turu', taşıdığı ihtişam ve barındırdığı bazı özgün fikir ve imgeler dışında bir kalıcılık sağlayamıyor. Nolan'ın düşlerimizdeki maceralarımıza epey kafa yorduğu belli, uyanmamızı tetikleyen öğelerden 'belirtili nesne'sine kadar... Ama yönetmen onun 'ötesine' geçemiyor. '

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): '... Nolan'ın gerçeklikten koparak, sanal dünyalara sığınan günümüz insanına dair bir şeyler söylemek istediği çok belli. Cobb'un rüya dünyasındaki o terk edilmiş modern ve sanal şehir, kıyamet sonrasını hatırlatmıyor mu? 'Başlangıç' biraz da bilinçdışımızda kopan bu kıyamet üzerine bir film.'

ATİLLA DORSAY (SABAH): '... Sinema, gerçeklik ve düş ilişkilerini hep ele almıştı. Hitchcock imzalı SpellboundÖldüren Hatıralar'dan Dead of Night'a, The Woman in the Window'dan Portrait of Jennie'ye, Alice filmlerinden The Wizard of Oz'a... Yakın geçmişte ise Elm Sokağı Kabusu serisinden The Cell-Hücre'ye, Matrix serisinden Dark City-Karanlık Şehir'e aynı tema geri geldi. Ancak Nolan, sanki bu konuda son sözü söylüyor. Filmi öylesine zengin boyutlu ve öylesine sinemasal ki... Tekrar edeyim, fantastiği ve fanteziyi sevmeyenler, rüyaların önemine iman etmemişler ve de her şeyde 'Aristo mantığı' arayanlar yine burun kıvırabilir. (Bizler Eflatun mantığına fitiz!) Ama bırakınız rüyaların önemi konusunda Freud'u hatırlamayı... Sadece masaldan biraz nasibini almış sinemaseverler bile, bu filme ilgi duyacak sanıyorum...'

ŞENAY AYDEMİR (REFERANS): '... 'Başlangıç', geçen yıl izlediğimiz 'Yasak Bölge 9'dan sonra son yıllarda sinemalarımıza uğrayan en orijinal bilimkurgu-aksiyon. Leonardo DiCaprio ve Ken Watanabe'ye, Marion Cotillard, Joseph Gordon-Levitt, Ellen Page, Tom Hardy, Cillian Murphy ve Michael Caine gibi isimlerin eşlik ettiği yapımın oyunculuk açısından sıkıntı yaşadığını söylemek zor.
Sherlock Holmes, Kara Şövalye, Da Vinci Şifresi, Kral Artur, Kara Şahin Düştü ve Gladyatör gibi filmlerde de imzasını gördüğümüz usta müzisyen Hans Zimmer'in ezgileri filme ayrı bir renk katıyor.
Paris'in ikiye katlandığı sahnede doruğa çıkan görselliğiyle de tatmin edici olan 'Başlangıç'ın en büyük kusuru (!), çok dikkatli izlenmesi gerektiği...'

SERDAR AKBIYIK (STAR): '... Christopher Nolan bu sefer kalemini ve kamerasını rüyalara çevirmiş. Üstelik muhteşem bir kadro kurmuş. Başrolde Leonardo DiCaprio yer alıyor. Caprio insanların rüyalarına girerek gizli bilgileri çalan bir hırsız. Ama bu yeteneği onun hayatının da mahvolmasına sebep olmuş. DiCaprio'nun canlandırdığı Dom Cobb karakterinin eşi Mal'ı 2007 yılında Kaldırım Serçesi ile bizleri kendine hayran bırakan, son dönemin en başarılı aktristlerinden Marion Cotillard canlandırıyor. DiCaprio ve Cotillard hiç beklemediğim bir uyum gösteriyorlar...'



ANNELER VE KIZLARI

ATİLLA DORSAY (SABAH): '... Temelde çocuklar ve ana-babalar teması üzerine bu film, incelikle yazılmış senaryosu, iyi seçilmiş oyuncuları ve yumuşak yönetimiyle, bizlere gündelik, ama yaşamsal konular üzerine önemli mesajlar sunuyor. Inarritu'nun gölgesi, yapımın arkasında hissediliyor... Ancak Kolombiya, 1959 doğumlu yönetmen Rodrigo Garcia, bu ilk önemli sinema filminde (TV için hayli çalışmış) kişilikli bir tavır sergiliyor. Ve bu uzun (iki saatlik) filmi ilginç kılmayı başarıyor. Sonuç olarak, bu çılgın yaz filmleri döneminde sakin, duygusal ve düşündürücü bir dram izlemek isteyenler için...'

UĞUR VARDAN (RADİKAL): '... Rodrigo Garcia, 'yürütücü yapımcı' kadrosunda Alfonso Cuaron, Alejandro Gonzalez Inarritu ve Guillermo del Toro'dan oluşan 'Üç amigo'nun da yer aldığı yapıtında, dağıttığı hikâyesini bir güzel toparlamayı ve duygusal anları, sömürüye kaçmadan seyircisiyle paylaşmayı biliyor. Öykü, sevgiyi ve sevgisizliği, detaylarda çözüyor. Filmde bir dokunuş, bir bakış; çoğu kez her şeyi çözmeye yetiyor...'



YEPYENİ BİR HAYAT

YEŞİM TABAK (SABAH): '…Geçen yıl birçok uluslararası festivalde ödül kazanan Güney Kore yapımı Yepyeni Bir Hayat, bir çocuğun gözünden anlatılmış, ama çocuğu kullanarak seyircinin duygularını sömürmeyen bir drama…. Jin-hee'nin şaşırtıcı bir viraj alan kaderini son derece inandırıcı biçimde aktaran film, sinema adına özel bir arayışı temsil etmiyorsa da, hem art-house hem de ticari sinemaya alışkın seyircileri tatmin edecek.'



DENEY

SUNGU ÇAPAN (CUMHURİYET): '… Günümüzde biyokimyasala ve DNA'ya ilişkin gelişmelerin içerdiği sakıncalara da dikkat çekerek sonuçta 'Yaradanın işine karışılmaz!' mesajına bağlanan film, çılgın doktorların karanlık deneyleriyle ortaya çıkan ucubeler üstüne, cinsellik öğesini de işin içine katarak, uyanıkça kotarılmış bir deneme olarak (çokça ikna edemese de) ilgiyle seyredilip tüketiliyor…'

KEREM AKÇA (haberturk.com): '…1930'ların başında bilimkurgunun dar alana ve deneylere hapsolduğu dönemlerde devreye giren 'bilimsel deney filmi'ne saygı duruşunda bulunan bir frankenstein filmi karşımızdaki. Sinemada çok başvurulan bir alan olmasa da yine de ''Re-Animator'', ''May'', ''İşkence Odası'' gibi modern ve yenilikçi örnekler verdiğini gördüğümüz bu alt tür, burada 'bilim adamının teknolojik bebeği'ni üretme aşamasından başlayarak bunun evrim teorisi odaklı alt metinlerini inceleyişi ve sonrasındaki çekişmelere odaklanışıyla cesur noktalara gidiyor. Ancak ''Deney'', daha çok bilimkurgu sevgisinin hakim olduğu kariyeriyle tanıdığımız Vincenzo Natali'nin türün ilk dönemini yeniden yaşatmak için ürettiği bir 'saygı duruşu filmi' olarak anılabilir. Bu açıdan da 'B filmi dokusu taşıyan bir frankenstein filmi' tanımıyla bilimkurgu/korku külliyatındaki yerini almayı hak ediyor…'

BURÇİN S. YALÇIN (ZAMAN): '… Bu tip bilimkurgu filmler bazen bilime yol gösterecek denli ileri görüşlü olabiliyor. Böylece sırtını yasladığı disipline kendince bir katkı da yapıyorlar. Bugün otomobillerde kullanılan navigasyon cihazlarının yıllar önce kaç bilimkurgu filminde karşınıza çıktığını bir düşünün! Ne yazık ki, 'Deney: DNA'da böyle bir ileri görüşlülüğe de rastlamak mümkün değil. Zira film ikinci yarısında bambaşka şeyleri dert ediniyor. Bilimi unutuyor, gerilime sardırıyor…'

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): '… Filmin işlediği 'sermaye ve bilimsel hırs el ele verirse, neler olur, neler!' korkusu, biraz yavan ve tanıdık geliyor insana. Ama yine de 'biyolojik korku' türünün özgün bir örneği duruyor karşımızda.'


ATİLLA DORSAY (SABAH): '…bilim uğruna canavar yaratma, fantastik edebiyatın ve sinemanın eski uğraşıdır. Dr. Frankenstein de aynı haltı yemişti, Dr. Jekyll da, hatta Dr. Strangelove da! Ancak film ayrıca perdenin 'ucube-yaratık' temasını işleyen filmlerini de hatırlatıyor: Peter Bogdanovich'in Maskesi'nden Sandra Locke'un Ratboy-Fare Çocuk'una... Bu açıdan, ilk yarısı oldukça ilgiyle izleniyor. Hele Adrien Brody'nin ince ve soylu silueti ve Sarah Polley'in hep iyi, inandırıcı olan oyunlarıyla... Ama giderek işler biraz karışıyor. Hadi, dijital çekimin kaçınılmaz sonucu olan çiğ renkleri ve madeni gürüntüleri bağışlayalım, hatta filmin sanki belgesel yanını destekliyor diyerek bağrımıza basalım. Ama film giderek yolunu şaşırıyor ve körü körüne bilimsel araştırma parodisi, postmodern korku filmi ve psikolojik gerilim arasında kararsız kalıyor. İlginç, ama yeterince başarılı değil.'


SERDAR AKBIYIK (STAR): '…Erkek dünyasında, o standartlarla yaşayan ve kendi özelliklerini kaybeden kadınlar... Burada yaratık Dren'in geçirdiği değişim de bize aslında bir ipucu veriyor. Hayata kadın olarak başlayan Dren, bütün romantizmi yaşarken erkeğe dönüşmesi sonucu kanlı yollara girer. Acımasız ve kendini kaybeden bir tür...'



SON HAVA BÜKÜCÜ

UĞUR VARDAN (RADİKAL): '…Shyamalan'ın, 'Altıncı His' öncesi iki filmi var. Kendisi de kimi söyleşilerinde bu fimlerin çok kötü olduğunu 'itiraf' etmişti. Doğrusu söylemek gerekirse, izlemediğim için bu yapımlar hakkında bir fikrim yok. Lakin geride kalan diğer yedi filmi içinde 'Son Hava Bükücü', 'Yeni Spielberg'in bana kalırsa en kötü işi. 'Bükülecek' parası ya da vakti olanlar için bir şey söyleyemem ama bu yaz sıcağında, hayatta 'bükmeye' değer başka şeyler olduğunu rahatlıkla ifade edebilirim…'

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): '... Yetişkinlere yönelik mistik masallar anlatmayı iyi beceren Shyamalan'a uyan bir öykü değil bu. Teknik başarısı ve bazı yaratıcı fikirleri de durumu kurtarmıyor. Filmin ABD gişelerinde bekleneni verememesi, bence seyircinin Shyamalan'dan daha farklı şeyler beklediğinin açık bir göstergesi...'

KEREM AKÇA (haberturk.com): '... 2005'de yayınlanan 'Avatar: Son Hava Bükücü' adlı anime etkili Amerikan çizgi dizisini sinemaya uyarlamak için ilginçtir ''Altıncı His'', ''Köy'' gibi gotik korku filmleriyle neredeyse ustalaşan M. Night Shyamalan seçilmiş. Bunun sonucunda o kaynağın Japon kültürünü ABD'ye transfer ederken oluşan yapmacıklığını yüzde yüz anlamda hissettiren bir projeyle yüzleşiyoruz. Efektlerin yapaylığına, oyuncuların amatörlüğüne ve senaryonun boyutsuzluğuna kapılmaktan kurtulamayan 150 milyon dolarlık bir çöp örneği çıkıyor karşımıza...'

ATİLLA DORSAY (SABAH): '…Budizm ve Hinduizm öğretilerinden ödünç alınmış, stilize edilmiş Uzakdoğu dövüş sanatlarıyla şenlendirilmiş, bilinen Batı kökenli toplumsal veya bireysel psikoloji verileriyle hiç çakışmayan bu öykü, sonuç olarak izlenmesi hayli zor, giderek sıkıcı bir hal alıyor. Böylece filmin beğenilme şansı azalıyor. Hatta asıl seyircisinin beğenisini yansıttığı varsayılabilecek ünlü imbd internet sitesindeki notu bile hayli düşük (siteye pek güvenmediğim için, bu notu burada vermiyorum). Ancak biz has sinemaverlerin bile filme pek arka çıkacağını sanmıyorum. Belki her şey diğer bölümlerde daha iyi açığa çıkacak; çünkü bir üçleme tasarlanıyor. Ama oraya dek gidilebileceğinden kuşkuluyum.'


ŞENAY AYDEMİR (REFERANS): '…Sözü fazla 'eğip bükmeye' gerek yok. 'Son Hava Bükücü' olmamış bir film. İnternetteki forumlardan da sevenlerini mutlu etmediğini anlayabiliyoruz.
Çizgi diziyi yaratanların üzerinde en fazla durdukları meselenin 'mitoloji' olduğu dikkate alınırsa haksız da sayılmazlar. Çünkü, dizinin yaratıcı ekibi hikâyeye mitolojik bir arka plan kurabilmek için yıllarca çalışmış. Bu bakımdan, Ateş ulusu sanayi, toprak ulusu tarım ve su ulusu da denizci toplumlar olarak tanımlanıyor. Hava Bükücü'nün 'tek' kalmış olması ise hava ulusunun daha 'tanrısal' bir işlevi olduğu şeklinde yorumlanıyor. Filmde bunu açıkça görmek mümkün, diğer uluslar ketlerde ve köylerde 'sıradan insanlar' olarak gösterilirken Aang'ın anılarına yapılan geri dönüşlerde Hava Bükücüleri tapınak içerisinde görüyoruz…'


SERDAR AKBIYIK (STAR): '…Son Hava Bükücü'nün yönetmeni M. Night Shyamalan'ın yorumu bizi hayrete düşürdü. Film asıl gücünü bu alt metinden alırken Shymalan buraları tamamen es geçmiş. Ne kavimlerin asaleti ortada, ne öykünün sihri yeterince izleyiciyi kavrıyor. Avatar'ı canlandıran Noah Ringer gerçekten sıra dışı bir fiziğe sahip. Filmdeki tek iyi şey o diyebilirim. Ama diğer oyuncular kelimenin tam anlamıyla dökülüyor. Milyoner filminden hatırlayacağınız Dev Patel filmin en önemli karakteri güya çünkü içinde en büyük çatışmayı taşıyan karakter o. Patel ne yazık ki bu çatışmayı bize hissettirecek güçlü performansı gösteremiyor. Yönetmen oyuncuları birbirine ezdirmiş, öyküyü de sadece diziyi izleyen insanlar seyredecek gibi beyaz perdeye aktarmış…'




SİHİRBAZIN ÇIRAĞI

UĞUR VARDAN (RADİKAL): '…Yaz dönemindeyiz ve bu dönemin refleksi malum, büyük bütçeli aksiyonlarla seyirciyi salonlara çekmedir. Bu hamlelerin ilkini geçen hafta izlemiştik. Tom Cruise ve Cameron Diaz'lı 'Gece ve Gündüz', bir ajanla sıradan bir kadının hem serüvenlerini, hem de romantik takılmalarını anlatıyordu. 'Sihirbazın Çırağı' ise, 'Gece ve Gündüz'den farklı olarak (James Mangold imzalı bu film seyirci profili olarak aksiyonseverler kadar, genç kızları ve belli ölçülerde orta yaşlı kadınları seçmişti) daha çok ergen seyirciye sesleniyor. Hem aksiyon seveceksiniz, hem fantastikten hoşlanacaksınız, hem de yakışıklı olmayan ama aklıyla ön plana çıkmak isteyen farklı kahramanlara ilgi duyacaksınız. Evet, iki film de o ünlü tanımlamayı hak eden yapımlar: Kaliteli sabun köpüğü...'

KEREM AKÇA (haberturk.com): '…Son zamanlarda fantastiğin B sınıf formüllerinin A tipinin içine girmesiyle devreye giren eserlerden biri "Sihirbazın Çırağı". Bir tutam Harry Potter, bir tutam Alacakaranlık, bir tutam da Beowulf barındırıyor içinde. Ancak bunların Jerry Bruckheimer'ın o ticari zihninden zeki bir blockbuster üremekten ziyade bölük pörçük bir eğlence ve efekt ziyafeti sunduğu söylenebilir. Birkaç düello sahnesi ve özellikle de araba takip sahnesini izlemek keyifli gerçekten. Geriye kalan ise neredeyse uzun saçlı Nic Cage kadar trajik denebilir. Zaten ''Sihirbazın Çırağı''nın yaptığını Renny Harlin 2006'da ''Şeytanla Anlaşma'' ile daha başarılı bir şekilde yapmıştı.'

SUNGU ÇAPAN (CUMHURİYET): '… Bir Süre önce perdeyi indiren oyuncu ağabeyimiz Dennis Hopper'in deyişiyle, 'Hollywood tarzı oyuncak(çı) sinema'nın tüm albenisi ve cilasıyla katırılmış, sihirbüyük masallarının şimdilik son eğlencelik tıraşı niteliğindeki bu evlere şenlik gişe filmi, gerçekten beylik bir panayır eğlencesinden farksız.'

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): '… Sihirbazın Çırağı sahibini arayan yüzüğü, canlanan ruhları, böcekleri, tozları, 'seçimşi kişi'si ve süper yeteneklere sahip olduğunu bilmeyen acemi sihirbazıyla son 10 yılın sinemasının çok tanıdık gelen fantastik motiflerinin çoğunu taşıyor. Her şeyi bir yerlerden hatırlıyor gibisiniz… '

ATİLLA DORSAY (SABAH): '... Film tümüyle oldukça küçük yaş grubu için imal edilmiş gibi duruyor. İmalatın kalitesi yüksek, ama çocukça ve içi boş. Tipik Avrupa ortaçağı efsaneleriyle modern NY pek bağdaşmıyor ve ortaya tuhaf bir çelişki çıkıyor. Nicolas Cage gizemli sırıtışları ve pek genç duran haliyle durumu kurtarıyor, genç Jay Baruchel sempatik ve sakar haliyle idare ediyor. Ama Alfred Molina gibi bir oyuncunun sürekli oradan buraya atlaması veya atılması ya da Monica Bellucci'nin iki kelimeden fazla laf etme fırsatı bulamadan, Mona Lisa tebessümüne sığınması veya kelebek gibi kanat açması gülünç duruyor. Ancak oyuncular bir yana, filme damgasını vuran şeyin, temelde yağmur gibi yağan özel efektler olduğu da söylenmeli...'

ŞENAY AYDEMİR (REFERANS): '... Yapımcı Jerry Bruckheimer, yönetmen Jon Turteltaub ve oyuncu Nicholas Cage tarihin içinde gezinerek bugüne dair fantastik hikâyeler yaratmayı pek sevmişe benziyorlar. İki filmlik 'Büyük Hazine' serisi üçlüyü kesmemiş olacak ki, yine referansını bin yıl öncesinden alan bir hikâyeyle karşımızdalar.
Hollywood'un mutlak iyi ve mutlak kötü arasında sürüp giden rekabet öykülerine eklemlenen yeni bir yapım olarak dikkat çeken 'The Sorcerer's Apprentice/Sihirbazın Çırağı'nın bu bakımdan orijinal bir tarafı yok. Peki kolaj olarak nasıl, idare eder diyelim...'

SERDAR AKBIYIK (STAR): '... Nicolas Cage ise son dönem fantastik filmlerin aranan oyuncusu. The Wicker Man, Ghost Rider, National Treasure ve Knowing oyuncunun son beş yılda çektiği fantastik yapımlar. Özellikle National Treasure-Büyük Hazine devam filmlerinin de çekilmesi açısından önemli bir yapım. Sihirbazın Çırağı'nı seyrettiğimde filmdeki eğlence ve hayal gücü kesinlikle Büyük Hazine filminden çok daha iyi. Yani genel olarak sinema açısından Sihirbazın Çırağı hedeflediği sonuçları daha iyi tutturuyor...'




B PLANI

UĞUR VARDAN (RADİKAL): '…Bu film ne içeriği, ne de dışarığıyla tartışmaya değmez. Aynı adada yaşayan iki ülkenin Jennifer Lopez için karşı karşıya gelmesi ise, aralarındaki husumetin 'derinliği'ni ve bugüne kadar barış yolunda kaybettikleri zamanın beyhudeliğini çok iyi gösteriyor. Filmi getiren Warner Bros'a gelince, onların da bu konuda 'B planları yokmuş ki yönetmenliğini Alan Poul'ün üstlendiği yapımı vizyona soktular. Bence iyi de yaptılar...'

SUNGU ÇAPAN (CUMHURİYET): '… 'B Planı', sodern bir romantik komediden çok basmakalıp dokunuşlarla çeşnilendirilmiş, Amerikanvari postmodern bir çorba havasında gelişiyor…'

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): '… Çıkış noktası güzel olsa da, B Planı tam olarak ne yönde ilerleyeceğine, , nasıl bir film olacağına karar verememiş bir öyküye sahip. Ele aldığı meselede derinleşmeye pek niyetli olmadığı en başından belli…'

KEREM AKÇA (haberturk.com): '… Sözde hamilelilik meselesini ele alan felsefik bir romantik-komedi. Başrolünde ise Jennifer Lopez var. Zaten onun hayran kitlesine ve daha çok kadınlara hitap eden bir film bu. Yönetmenin kariyerinin ilk filmini çekmesinin de ''B Planı''nın bu raddeye gelmesinde büyük katkısı var. Öyle ki J-Lo'nun potansiyeline hapsolan eser, hamile kadının bir erkek ile beraber geçirdiği dokuz ayda oluşabileceklere odaklanıyor. Ancak bu süreçte ana karakterin yaptığı şeyleri kaba komedi numaralarıyla iğreti bir hale sokması, git gide katlanılmaz bir hale gelmesine yol açıyor filmin. Halbuki zeki diyaloglar ve durum komedisi türükleriyle son derece eğlenceli bir tür örneği üretilebilirdi. Üstelik bu durum, filmin mesajının da yanlış yere gitmesine yol açıyor.'

ATİLLA DORSAY (SABAH): '... Amerikan Rüyası'nın doğal ve kırsal çeşitlemesi gibi bir şey! Öte yandan, o Bekâr Anneler Grubu tam bir şamata... Hiçbiri evlenmemiş, ama şöyle veya böyle çocuk yapmış kadınların birliktelikleri, doğumdan dedikoduya, toplu psikanalizden bireysel itiraflara bitmeyen şamataları görülecek şey! Hele hepsi de iyi karakter oyuncularına emanet edilmişse... Jennifer Lopez kendisi için ısmarlama yazılmış bir rolde seksiliğini oyunculuğunun ardına koymaya çabalıyor ve bir nebze de başarıyor. Stan rolündeki Alex O'Loughlin için asıl kararı elbette hanımlarımız verecek. Ama ben onu yeterince sempatik ve de seksi bulduğumu söylemeliyim. Sanırım kimyaları tutuyor ve bu sabun köpüğü gibi filme belli bir katkıları oluyor...'

BARIŞ BARDAKÇI (AKŞAM): '... Son derece kaba, incelikten uzak verilmiş uzun süren su doğumu, iyi kurulamamış ve kimyası tutmamış bir Lopez - O'Loughlin karşılaşması ve birlikteliği ile nereden bakarsanız bakın sorunlu bir film 'B Planı'. Filmin tek eğlencesi Stan'in (Alex O'Loughlin) çocuk parkında bir siyahla sohbetleri. 'Bu kadarı izlemeye yeter' diyeceksek, ben kendi adıma 'Bu kadar yeter' demeyi tercih ederim...'



GECE VE GÜNDÜZ

UĞUR VARDAN (RADİKAL): '…Bu tür filmlerin temel sorunlarından biri de, aynı zamanda esprili olmak istemek ama bu hedefin altından pek de kalkamamaktır. Brad Pitt-Angelina Jolie aşkı gibi 'hayırlı bir iş'e vesile olan 'Mr. and Mrs Smith' bu türden başarısız bir denemeydi, 'Gece ve Gündüz', ne türden 'hayırlı işlere' vesile olur bilemem ama aksiyonla romantik komediyi yerli yerinde kullanan yapısıyla, kaliteli bir sabunköpüğü... '

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): '… .Tam bir yaz filmi bu. Seyret, eğlen ve unut! Ama dikkat edin, James Mangold'un imzası beklentilerinizi fazla yükseltmesin.'

KEREM AKÇA (haberturk.com): '…Stüdyoların içinde her türde çektiği filmlerle kendine güvenilir bir kimlik oluşturan James Mangold, bu sefer aksiyon alanına el atmış. Onu da romantizm, komedi ve casusluk filmi ile harmanlayarak karşımıza tadından yenmez bir blockbuster oluşumu çıkarıyor. Özellikle Tom Cruise'un 'gizli ajan' tiplemesine uyumu ve Cameron Diaz'ın screwball komediye yaraşır 'aptal sarışın'ımsı haliyle oluşan ikili dikkat çekici. En önemlisi de Mangold'un 2000'lere uygun stilize bir aksiyon çekme konusundaki bilinci…'

BURÇİN S. YALÇIN (ZAMAN): '…James Mangold'un rejisi durumu gayet iyi idare ediyor ve günümüz sinemasının kimi teamüllerinin eski usul yöntemlerle harmanlandığı bir casus öyküsü çıkıyor ortaya. Her tatsız durumda delice bir özgüvenle June'a dönüp "Merak etme, her şey kontrolüm altında." diyen Roy'un iyimserliği size de sirayet ederse, bu filmi sevmemeniz için bir neden yok.'

ŞENAY AYDEMİR (REFERANS): '... 'Gece ve Gündüz', başlangıcından itibaren "Ben sizi eğlendirmek için yapıldım" diyen ve bu vaadini fazlasıyla yerine getiren bir film. Roy ile June'un tanıştıkları açılış sahnesinden itibaren film tıkır tıkır işliyor. Hikâyedeki komplo gayet basit ve sade bir şekilde ortaya konulurken, aksiyon sahneleri seyircinin heyecanını yükseltiyor. Başarılı kurguya bir de ayarında bir komedi eklendiğinde, filmin yaz ayları için biçilmiş kaftan olduğunu söylemek gerek...'



ALACAKARANLIK EFSANESİ: TUTULMA

UĞUR VARDAN (RADİKAL): '… Tutulma', 'Yeni Ay'a daha yakın duruyor. Yine bol bol kafa çekimleri var ve araya bu kez daha fazla aksiyon serpiştirilmiş. Ana karakterler Bella'da Kristen Stewart, Edward'da Robert Pattinson, Jakob'ta da Taylor Lautner, üzerlerine düşenleri fazlasıyla yerine getiriyor (sakız gibi uzadıkça uzayan bir aşk meselesini yani). Üçüncü adımda Victoria'yı bu kez Rachelle Lefevre yerine Bryce Dallas Howard canlandırıyor. Dakota Fanning ise minik kız rollerinden sonra seride fazla itici duruyor. Riley rolündeki Xavier Samuel'in yolu da açık görünüyor…'

YEŞİM TABAK (SABAH): '…Alacakaranlık Efsanesi: Tutulma, eleştirmenle seyircinin kucaklaştığı filmlerden biri. Çoğu seriyal gibi Alacakaranlık da yıldızlarını döke döke ilerliyor. İlk filmin imdb ortalaması 5.7, ikincisinin 4.6, Tutulma'nınki 3.2. En çok cezbeden malzemeden fazla basınca, cazip olan yavanlaşıyor. Sex and the City filmlerinde Carrie ve arkadaşlarının habire pasta veya hediye paketi kılığında karşımıza çıkması nasıl göz yoruyorsa, Tutulma'nın baştan sona 'Aşk-ı Memnu-The Movie' gibi geçmesi de, serinin gözükara hayranlarından olmayanlar için tahammülü zor bir durum. Bella (Kristen Stewart), vampir Edward (Robert Pattinson) ve kurt-oğlan Jacob'ın (Taylor Lautner) arasındaki aşk üçgeni, Adnan Bey'in yalısındaki gündelik hayatın temposunda ve tekrarcılıktaki iddiasında da ondan geri kalmayarak ilerliyor…'

BURÇİN S. YALÇIN (ZAMAN): '…Bir süredir Batı'da popüler kültürde yoğun bir vampir çıkarması yaşanıyor. "Alacakaranlık" serisi de bunun hem nedeni hem de sonucu bir bakıma. Ama takdir edersiniz ki bir popüler kültür fenomenine dönüşmek o ürünü yüksek sanat eseri kılmıyor. Üçüncü film de bu seriyi o noktalara çekecek bir keramet barındırmıyor ne yazık ki...'

KEREM AKÇA (haberturk.com): '... Vampirler ile kurtadamların çatışmasını gençlik filminin içine sokup, iki mitin de geleneklerini o türe göre yeniden belirleme kararı alan 'Alacakaranlık'ın üçüncü filmi; bir korku başyapıtı olan ilkinin altında, seriye ruhunu kaybettiren ikincisinin ise üzerinde. Zira burada alanların cinselliğe, iktidar mücadelesine ve sınıfsal yapılara bakışına yeni bir şeyler eklenirken, başta yeni Dracula'nın Cullen'lar olacağı gerçeği olmak üzere vampir filmi konusunda da ciddi atılımlar yapılıyor. Bunun da en önemli sebebi, çizgi roman dokusuna hakim yönetmen David Slade'in, kurtadamlar ve vampirlerin dünyasını keskin çizgilerle ayırarak detaylı bir görsel estetik inşa etmesi...'

ATİLLA DORSAY (SABAH): '... O uzun diyaloglar, ne dediklerini bile anlamayan gençler tarafından ezbere okunmaya çalışılırken, arada aksiyon bölümleri çıkıyor. Vampirler de, kurtadamlar da insanüstü yaratıklar olduğundan, olmadık hareketler yapıyor, atlayıp sıçrıyor, atraksiyonlara sıvanıyor. Bu bölümlerde de sinema yok, özel efekt var. Fantastik meraklılarıyla aşk romanları tüketicisi genç kızları buluşturmayı deneyen ve başaran bu seriden sinemaya hayır yok, bu kesin... En son, bu ukalalıklarım için sevenlerinden özür diliyor ve şapkamı alıp aradan çekiliyorum!...'

ŞENAY AYDEMİR (REFERANS): '... Serinin son filmi 'Tutulma' ise film olarak bu sıralamanın en altında duruyor. Orijinal bir buluş olarak başlayan öykü giderek sıradanlaşan ve klişelere sığınan çaresizliğiyle etkisini kaybederken; filmin görsel gücünün de ilk iki filme yaklaştığını söylemek gerçekten zor... 'Alacakaranlık Efsanesi: Tutulma' diğer iki filmin altında. Ama serinin hayranları başladıkları işi bitirmek için gidebilir. Bir hatırlatma: Serinin daha iki filmlik bir finali var. Yani bu hikâye daha çok su kaldırır...



OYUNCAK HİKAYESİ 3

UĞUR VARDAN (RADİKAL): ' … Serinin son filmi, Pixar'ın her zamanki standartlarını tutturuyor. Yani 'Hem küçüklere, hem büyüklere' şiarını sürdürüyor, hem de ilgi çekici bir örnek olmayı başarıyor. Ama serinin en iyisi mi derseniz, ilk iki filmin farklı nedenlerden dolayı daha ileride olduğunu söyleyebilirim; 'Oyuncak Hikâyesi' ilkti ve çok özgün duruyordu, 'Oyuncak Hikâyesi 2' ise öyküsü ve ayrıntılarıyla (özellikle Woody'nin kolunu diken 'Yaşlı terzi' muhteşemdi ve 'Sanat, aceleye gelmez' repliği bence sinema tarihi içinde bile yer almayı hak ediyordu) çok başarılıydı, 'Oyuncak Hikâyesi 3' ise, ''Pixar bize geçmişte daha iyilerini sunmuştu''nun dezavantajını yaşıyor. Ama yine de ortalamanın üzerinde bir animasyon olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim…'

KEREM AKÇA (haberturk.com): '…ortaya çıkan senaryonun ciddi sorunları var. Zira buradaki kaçış senaryosu çok da inandırıcı kurulamamış. Belli ki sadece teknik anlamda kaliteyi ve yan karakterleri arttırıp 'Oyuncak hikayesi mitini genişletelim' gayesi benimsenmiş. Böyle olunca da ancak birkaç keyifli ana tutunabilen bir yapıtla yüzleşiyoruz. Geri kalan kısımlarda ise müzik eşliğinde didaktik mesaj verme tercihi yapılıyor…'

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): '... Hangi yaşta olursanız olun, Woody ve Buzz'u özlediyseniz sinemanın yolunu tutun ama öncelikle bir çocuk filmi seyredeceğiniz gerçeğini aklınızdan çıkarmayın. Animasyon tekniği ve görsel detay zenginliği ise çok üst seviyelerde...'

ATİLLA DORSAY (SABAH): '... Kazandığı büyük başarıyla ortaklığı havalandıran ilk filmden sonra yola devam eden maceranın son halkası, dönemin modası gereği üç boyutlu. Buna hiç itirazım yok. Ama bu teknoloji, daha doğrusu takılan gözlükler perdeyi biraz karanlık gösteriyor. Arada gözlükleri çıkarıp bakın, farkı göreceksiniz. Bu yeni macera, biraz sürpriz eksikliğine karşın yine son derece sempatik ve albenili...'

SERDAR AKBIYIK (STAR): '... Filmin en önemli yönü bağlılığa verdiği önem. Günümüzde aidiyet duygusu ve bağlılık yerlerde sürünürken bir animasyonda en azından küçük izleyicilerin kalbinin bir tarafına bu duyguyu koymak belki de bir öykünün yapabileceği en önemli şey. Son dönem animasyonlar insan olmanın zenginliğini büyük başarıyla işliyor. Toy Story 3 ise bunu oyuncaklar üstünden başarıyor. Hem küçük izleyicilerin hem de yetişkinlerin kaçırmaması gereken bir yapım...'



YUVA

KEREM AKÇA (haberturk.com): '…François Ozon, Fransız sinemasının sıkıcı anlayışından kendine sanatsal bir yön belirleyerek anlam yaratabilen kendine özgü bir yönetmendir. ''Sitcom'' ve ''Havuz'' gibi başyapıtları olsa da son dönemde evlilik ve ilişkilerle ilgili karamsar görüşlerini ortaya koyduğu dingin ve mesajını doğru söyleyen filmler üretmeyi seçmiştir. 2004'te çektiği ''Beş Kere İki''den beri bu tanımı en iyi hak eden film de kuşkusuz ''Yuva'' olmuş. Ayaklarının üzerinde tutunmaya çalışan dul ve hamile bir kadın ile eşcinsel bir adamın dostluğundan bir 'ailesizlik' çıkartma konusunda amacına ulaşıyor öyle ki...'

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): '... François Ozon, düz bir biçimde anlattığı öykülerinde, 'Yuva'da olduğu gibi aslında karmaşık sorunları ele alıyor ve seyirciye net mesajlar vermiyor. Filmerini, finalde de tam olarak cevabını bulmayan sorularlageliştirmeyi seviyor. Hollywood'un neden-sonuç ilişkilerinden uzak'Avrupai' bir yaklaşım bu... '

ATİLLA DORSAY (SABAH): '... Küçük insanlar, yadırgatıcı ama insancıl davranışlar, içine kapanık ruhların bir küçük tatil ya da bir film boyunca birbirlerine açılma serüveni. Kırık-dökük sözler, sınırlı konuşmalar. Kardeşin eşcinsel kimliği ve o dağ başında hemen bir partner bulmasıysa, bir tür eşcinsel düşü olarak görülebilir. Bu kederli, ama yine de garip bir yaşama sevinci içeren film, tüm sadeliği içinde insanı etkiliyor. Oyuncular iyi. Daha çok, psikolojik gelişimleri gerilimli olaylara, insan karakterinin nüanslarını takip ve patlama sahnelerine tercih edenler için. Hatta sadece onlar için...'



MÜŞTERİ

KEREM AKÇA (haberturk.com): '…''Müşteri'', romantik-komedi alanında faaliyet gösterse de Fransa'da son yıllarda çıkan Audrey Tautou ve Marion Cotillard'lı popüler tür örneklerinden değil. Aksine felsefik yönü ağır basan bir yapıt bu. Esas amacı ise 'Sonunda kadınların kazandığı bir romantik-komedi çektim' nağarası atmak aslında. Bu açıdan da biraz zorlama duruyor. Ancak 'olgun kadın-genç erkek aşkı' ve 'üçlü ilişki' meselelerine yaklaşımıyla kendini izlettiriyor..'

SUNGU ÇAPAN (CUMHURİYET): '... 'Müşteri', içerdiği güncel, canlı tiplemeler ve yer yer hınzırca bir sevimlilik sergileyen kimi gözlem ve ayrıntılarıyla ilginçleşen, kadınca duyarlılığı, kadrosu ve oyunculuklarıyla da göz alan bir light komedi...'

ATİLLA DORSAY (SABAH): '... Tipik Fransız olma durumu, filmin hem avantajı hem de zaafı. Her şey biraz yüzeysel, aşırı kışkırtıcı ve de uçarı. Ama aynı zamanda sempatik, iyimser ve de özgür. Böylece, cinselliğin yaşı olmadığı gerçeği bir kez daha doğrulanırken, burjuva ahlakı da silkeleniyor, yapay kadın-erkek ayrımları geçersizleşiyor, feminizm bir kale daha fethediyor. Ve Nathalie Baye'den Josiane Balasko'ya, Eric Caravaca'dan Isabelle Carré'ye, konuk oyuncularda Richard Berry'den Maria Schneider'e tüm rollerde de insanı ferahlatan karakterler sunuluyor...'



ÖLÜM ZİLİ

KEREM AKÇA (haberturk.com): '…Uzakdoğu korku filmlerinden aslında umutluyuz her zaman. Ancak alandaki bu 'fazla üretim' artık tüketim toplumunun durumuna benzemeye başladı. Öyle ki ''Ölüm Zili'' de yönetmeninin Hollywood'a transfer olma egosuyla çekildiğini bariz bir şekilde ortaya koyan, hesaplı bir film. Ne isminin ve hikayesinin kült potansiyelini değerlendirebiliyor, ne de eli yüzü düzgün bir korku örneği olmayı becerebiliyor…'

MURAT ÖZER (arkapencere.com): '… Bu film, komedi unsurlarıyla desteklenip 'kendini ciddiye almayan' bir yöne doğru taşınsaydı, belki daha hoşgörülü olabilirdik. Ancak öyle bir yaklaşımın emaresi yok burada. Uzakdoğu 'okul' korkularıyla ''Testere'' (Saw) serisi arasında bir yerde durma iddiasındaki yapım, her adımda kendini daha fazla ciddiye alıyor ve ortaya tel tel dökülen, döküldükçe açıkları ortaya saçılan bir yapı çıkıyor…'

ATİLLA DORSAY (SABAH): '... Güney Kore filmleri artık öylesine belirgin tiklere, klişelere ve saplantılara sahip gözüküyor ki... Birbirinden ayırt edilemeyen yüzler, telaffuzu imkânsız adlar. Ve her şeyde müthiş bir naiflik, sinemanın sessiz dönemini anımsatan... Ayrıca genç kızlar: Korkuları, karabasanları, kanamaları ve tutkularıyla... Bol bol teknoloji ürünü aygıtlar: Telefonlar, internet siteleri, loş ekranlar... Ve de mekanik bir korkma-korkutma çabası. Bu filmde hepsi bol bol var...'

BARIŞ BARDAKÇI (AKŞAM): '... 'Ölüm Zili', artık bu tür filmlerde gördüğümüz sakız gibi klişelerle gelişiyor. O yaşta çocukların gelişimi, arzuları, acımasızlıkları, hepsi birer birer önümüzden geçiyor. Ne eksik ne fazla... Koreliler belli formüllerle iyi işlenmiş bir gerilim filmi çıkarmaya çalışıyorlar. Kan konusunda kimi zaman işi abarttıkları söylenebilir. Ama bu çok kanlı olduğu anlamına gelmiyor. Sadece o denli kan gerekli mi tartışma konusu...'



ÖLÜM PEŞİMİZDE

BARIŞ BARDAKÇI (AKŞAM): '... Özellikle finale doğru diğer benzeri filmlerin tekrarı niteliğinde sahnelerle belli bir hayal kırıklığı bırakmıyor da değil. Zaman zaman yavaşlayan 'Ölüm Peşimizde', karanlık cinayetleriyle seyircinin de sabır ve hoşgörüsü oranında izlenebilir bir film. Tüm bunlar bir yana, Uzakdoğu Sineması sanki yükselişini tamamladı gibi. Eğer daha çok sıradan örnekle sahne alacaklarsa bu filmleri bile çok ararız...'



ÖRNEK AİLE

UĞUR VARDAN (RADİKAL): '… 'Örnek Aile', bir yanıyla George Clooney'li 'Aklı Havada'yı (Up in the Air) da çağrıştırıyor uzaktan. Lakin, bu ekonomik kriz döneminde 'Aklı Havada', kendince öyküsünü ne kadar fazla zamanımıza uydurduysa, 'Örnek Aile', hikâyesini 'krizin teğet geçtiği' yerlerde inşa ederek, hikâyesini şimdiki zamanlardan uzak tutup genel bir konjonktüre oturtmuş. Velhasılı kelam, 'soft bir kapitalizm eleştirisi'ne sıcak bakanlar için 'örnek' bir film 'Örnek Aile'. '

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): '… 'Örnek Aile' sert bir film olmaktansa orta yolu bulmayı denemiş. Geriye dönük düşündüğünüzde, öykünün zorlama yanlarını buluyor, böylesine bir enformasyon çağında sürekli sosyal ortamlarda bulunan Jones ailesinin kendisini saklaması ne kadar mümkün olabilir diye düşünmeden edemiyorsunuz. Öte yandan, yönetmen Derrick Borte'nin çok şık bir reklam filmi gibi başlayıp, giderek daha gerçekçi bir anlatım tarzına yönelmesi doğru bir tercih…'

ATİLLA DORSAY (SABAH): '… Zekice oluşturulmuş bir senaryo, ilk filmini çeken parlak bir yazar-yönetmen. Ve çağımızın değerleri üzerine, oyalarken kaygı veren bir yapım. The X Files'ın David Duchovny'sini özleyenler veya Demi Moore'un ebedi gençlik sırlarını merak edenler ayrıca ilgi duyabilir. Genç yetenekler Amber Heard ve Ben Hollingsworth de çok iyiler. Ayrıca her şeyin başındaki gizemli kadın KC'de, bir zamanların gözde model/oyuncusu Lauren Hutton'ın hayli yaşlanmış halini görmek, acı veriyor.'

KEREM AKÇA (haberturk.com): '…1999 yılında ''Amerikan Güzeli''nin çekilmesiyle birlikte banliyö yaşamını ele alan filmler kabuk değiştirdi. Artık hafif teatral duran, ahlaksız karakterlerin izini süren, absürd bir ton benimseyen ve ölüm, intihar, ayrılık gibi negatif şeyleri ele alan bir formül oluştu. Yıllar boyu onun bu konseptini birebir kullanan filmler üredi. Ancak ''Örnek Aile'', bu eğilimi 'küreselleşmenin iş hayatı filmleri'yle ve ''Truman Show''un 'kurmaca yaşam' felsefesiyle iç içe geçirerek farklı bir yapıya büründürüyor. Böylece banliyö yaşamı absürd komedilerinde yeni bir şeyin de kapısı aralanmış oluyor. Filmin çığır açıp açmayacağını ise zaman gösterecek.'



İLAHLARIN AŞKI

UĞUR VARDAN (RADİKAL): '…Ben, genel olarak beğenilmeyen 'Brave One'ı bile yeğlerim ama yine de 'Ondine'in kendi özgü bir çekiciliği olduğunu da belirtmeliyim. Özellikle 'M. Night Shyamalan'ın meseleyi entelektüelize eden ve geride sadece 'şaşkın film eleştirmeni' karakteri kalan 'Lady in the Water'ın (bu arada bu filmin de görüntü yönetmeninin Christopher Doyle olması ilginç bir not) yanında, daha dolu bir masal olduğunun da altını çizmeliyim. Ayrıca, İrlanda'da geçen her filmde olduğu gibi 'Ondine'de de soundtrack çok güzel; sırf bu özelliğiyle bile izlenebilir bir çalışma...'

YEŞİM TABAK (SABAH): '…İlahların Aşkı, denizde herhangi bir kız bulmakla denizkızı bulmak arasındaki farkın, neye inanmak istediğinize bağlı olduğunu anlatıyor. Ama kendisi pek de inandırmaya çalışmadan, duygusal mesafesini koruyor. Kasabanın serinliği filme gerçekten de sirayet etmiş olmalı…'

SUNGU ÇAPAN (CUMHURİYET): '… Özetle 'Ondine', şu eyyamı bahur sıcaklarında, serin serin, fantastikle gerçekliği dengeli bir biçimde kaynaştıran, içaçıcı modern bir masal seyretmek isteyenler için.'

ŞENAY AYDEMİR (REFERANS): '…Ondine'nin geçmişinin sert yanları ile İrlanda sahillerinde içinde bulunduğu masalsı hal arasındaki uyumsuzluk filmin en zayıf yanı. Bir diğer sıkıntı ise Syracuse ile Ondine arasındaki 'aşk'ın bir türlü inandırıcı bir tempo kazanamaması. Ondine'nin küçük Annie ile ilişkisi ne kadar 'inandırıcı' ise Syracuse'ye olan aşkı da o kadar şüphe uyandırıcı. Filmin en büyük artısı ise usta görüntü yönetmeni Christopher Doyle…'



ŞÜPHE

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): '… ..Finali tahmin etmek kolay olduğu için film sürükleyici değil. Ayı evin ve aynı olayların içinde Iasonas ve Penelope ile geçirdiğimiz süre belirli bir noktadan sonra katlanılmaz hale geliyor… Sadece 30 dakika sürmesini gerektiğini düşündüğüm 'Şüphe'yi, yalnızca değişik denemelere açık olanlara ve klostrofobik filmleri sevenlere tavsiye ederim. '

ATİLLA DORSAY (SABAH): '…Film açık biçimde David Lynch etkileri taşıyor. Özellikle gerçekleri sürekli hayal âlemiyle karıştırma özentisiyle... Ama yönetmenin kimi sahneleri neredeyse sonsuza dek tekrar etmekle yarattığı tekdüzelik, sonuç olarak Lynch'in verdiği sinema tadıyla hiç benzeşmiyor. Ve bilmediğimiz bir sinemadan gelen film, merakımızı karşılıksız bırakıyor…'

KEREM AKÇA (haberturk.com.tr): '... ''Dövüş Kulübü'' ile başlayıp ''Akıl Defteri''yle farklılaştırılan psycho-noir alt türü, Amerikan sinemasında bellek konusuna odaklanan bir kara film formülü. Bunu bir Yunan filminin uyguladığını görmek ise bir hayli ilginç. Ancak ''Şüphe'', bu konuda iyi çekilmiş bir kopya olmaktan dahi aciz bir eser. Öyle ki neredeyse tek alanda geçmesine karşın o mekanın verdiği 'gizem' duygusunu da 'klostrofobi'yi de yansıtmayı beceremeyen bir yönetmenin ürünü. Ancak Amerikan sinemasının bütün dünyada etki yarattığına dair bir kanıt olabiliyor o kadar...'



GEZEGEN 51

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): '… 'Gezegen 51'e sadece bir çocuk filmi olarak bakmanın ciddi bir haksızlık olduğunu söyleyerek başlayalım. İlk iki Shrek filminin parlak senaryolarına imza atan Joe Stillman, maharetlerini bir kez daha gösteriyor ve bilimkurgu meraklısı yetişkinleri de epey eğlendirecek, oyalayacak bir hikayeyle çıkıyor karşımıza…'

ATİLLA DORSAY (SABAH): '…Film, açık (fazla açık) biçimde, 'öteki'nden korkmamak, farklı olanı tanıyarak anlaşmak gereğinin altını çiziyor. Bizim için çok klasik bir mesaj, ama küçük yaştakilerde işe yarıyabilir! Grafik çalışması çok yenilik getirmiyor, ama en azından belli bir estetik düzeyi sağlıyor. Ama mizahı yeterince güçlü değil. Kendi adıma ancak birkaç yerde güldüm, o da kahkahalarla değildi…'

SERDAR AKBIYIK (STAR): '…Gezegen 51 tatile giren öğrenciler için mükemmel bir seçim. Bizim senaryo yazarlarımızın, yönetmenlerimizin de seyretmesi gereken önemli bir üretim. Sadece animasyon deyip geçme kolaycılığına sapmaz isek tabii…'

KEREM AKÇA (haberturk.com.tr): '... Şrek'' sonrası üreyen postmodern bilgisayar animasyonlarının son örneği. ''Gezegen 51'', insanların uzaylıların yaşadığı bir gezegeni istila etmesini ele alıyor. Böylece uzaylı istilası filminin kalıplarını tersine çevirerek, alanın milliyetçi dokusunu da sorgulamış oluyor. Ancak bu konsepti daha önce ''Cesur Civciv'' gibi keyifli ve ''Canavarlar Yaratıklara Karşı'' gibi detaylı bir hale sokan benzer animasyonlar çekildiğinden, karşımıza çıkan toplama yenilikçi diyemiyoruz. Yine de tekniğinin büyük şirketlerin dokusuna yakınlığıyla ve bulunduğu alanın hakkını vermesiyle keyifle izlenen bir yapıt bu. Aynı zamanda ''Gezegen 51''in yine uzaylı istilası filminin kalıplarıyla oynayan ve kendisiyle aynı yıl içinde üretilen ''Yasak Bölge 9''a da rakip olduğu söylenebilir...'



ELVEDA

BURÇİN S. YALÇIN (ZAMAN): '… Hayli karikatürüze edilmiş bir Ronald Reagan'dan Gorbaçov, Mitterrand ve Willem Dafoe'nin hayat verdiği CIA'in başı Feeney'e dek... Sonucunu bilmemize rağmen, entrika tıkır tıkır işliyor. Bugün casus filmlerinin izleyiciler için hiçbir cazibe arz etmediği bir dünyada yaşıyoruz. Yine de "Elveda", nostaljik tadıyla, insanlık olarak bir sabah bambaşka bir dünyaya uyandığımız günün anahtarını taşıması bakımından bile ilgiye değer.'

KEREM AKÇA (haberturk.com): '... 60'ların sonunda ortaya çıkan Demir Perde meselesinin izini süren bir casusluk gerilimi ''Elveda''. Bu Soğuk Savaş arka planlı konusunu, 1983 yılında yaşanan bir olaydan seçerek akıllara o dönemin Amerikan sinemasının muhalif tür örneklerini getiriyor. Ancak bu soğukkanlı yaklaşımına karşın son dönemde çıkan ve o yıllara atıfta bulunan bir başka eser olan ''Uluslararası''nın seviyesine ulaşamadığını da ekleyelim...'



YAŞAMAYA DEĞER

UĞUR VARDAN (RADİKAL): '…1981 doğumlu yönetmen Mona Achache ise bu her şeyiyle dengeli ve etkili ilk uzun metrajında, her şeyin üstesinden gelmiş. Filmin bence tek bir kusuru var, sinemasal olarak çok iyi çekilememiş bir kaza sahnesi, bu 'teknik' ayrıntı dışında her şeyi çizgi üstü. Dolayısıyla 'Yaşamaya Değer', kesinlikle 'izlemeye değer' diyorum....'

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): '... 'Yaşamaya Değer', bir kez seyredildi mi, bir daha unutulmayacak filmlerden. Her şeyin birbirini tekrar ettiği günümüz sinemasında fevkalade farklı öyküsüyle dikkat çekiyor... 'Yaşamaya Değer', Jıosaine Balasco'nun mükemmel oyunuyla, hiç yitirmediği mizah duygusuyla gayet iyi bir film. Bence kaçırmayın!

ATİLLA DORSAY (SABAH): '…'Bağımsız' Fransız sinemasından gelen çok hoş bir film. Ve yolunuz düşerse, emin olun çok seveceksiniz. Kısa filmlerden gelen kadın yönetmen Mona Achache'ın dünyada ve bizde çok satan, Türkçeye Kirpinin Zarafeti adıyla Turkuvaz Kitap'ın kazandırdığı romandan uyarladığı filmin kahramanları, Paris'te eski ve lüks bir apartmanın kadın kapıcısı Renee, dairelerden birinde oturan egzantrik bir ailenin delişmen, hayalci, 12 yaşına bastığında intihara kararlı 11 yaşındaki kızı Paloma, yeni taşınan olgun yaştaki bir Japon centilmeni ve diğer yan kişiler…'

KEREM AKÇA (haberturk.com): '... Acache, bu modern aile filmi konseptine uyum sağlamış. Todd Solondz, Philippe Falardeau, Karim Hussain, Sam Mendes ve Noah Baumbach gibi yönetmenlerin absürd ama trajik, dengeli ama derin hallerinden güç alarak girmiş projeye. 'Balık kavanozu'na sıkışmış hayatların ölüm ile yaşam arasında gidip gelmesi gibi ilginç metaforlar, orta planlar ve yakın ölçekli objektifler odaklı görsel yapı, anlatıcının alaycı hali ve nice anti-kahraman ile de bu yolunu tamamlıyor...'

MURAT ÖZER (arkapencere.com): '... Mutsuzluğa mahkum olmuş (ya da edilmiş) karakterlerin, kendi belirledikleri sınırlar içinde debelenmelerinin sonunu getiren bir yaklaşımı var hikayenin. Bunu olumlu ya da olumsuz değerlendirme konusundaysa karakterlerin seçimi öne çıkıyor, tıpkı kendilerini 'kapama' kararını verdikleri gibi. Bunu yaparken zaman zaman gerçeklikle masalsılığı birbirine yaklaştırıyor ve acının umuda, umudun da acıya dönüşümüne 'sihirli' bir anlam yüklüyor film. Ve sonuç olarak, insanın değil 'insanlığın kaderi' olabileceğinin altını çiziyor ''Yaşamaya Değer'', tıpkı hikayedeki karakterlerin yaşadıklarının ortaya çıkardığı 'insanlık portresi'ni yerleştirdiği zemin gibi...'



ÖLÜMCÜL TAKİP

YEŞİM TABAK (SABAH): '… Türün çoğu örneğinde finale saklanan bir gerilim tipi ("Katil kim?" ya da "Son olası kurban kurtulabilir mi?"), bu kez hikâyenin temel meselesi. Bu da Ölümcül Takip'i türü açısından ilginç bir yere koyarken, sinir harap etme kapasitesini hayli artırıyor. Kurguda filmin 20-30 dakikalık bölümünü atmayı 'unutmuş' olmalarıysa, durumu biraz daha zorlayıcı hale getiriyor. Leonardo Di- Caprio, filmin haklarını derhal satın almış. Demek ki bir süre sonra, yine çatık kaşlar ve 'inceltilmiş' dudaklarla 'üstümüze doğru' bağırıyor olacak: "Çabuk kızın yerini söyle bana!?'

KEREM AKÇA (haberturk.com): '... ''Ölümcül Takip'', son yıllarda Güney Kore sinemasından çıkmasına alıştığımız popüler tür sineması örneklerinin polisiye temsilcilerinden. Bu yönüyle de birçok filmi akla getiriyor. Yapıt, yönetmeninin Hollywood'un anlatı sinemasının film gramerini uygulayarak kalite dozajını yükseltmesine karşın, esasen polisiyenin kalıplarıyla oynayarak bir sistem eleştirisi benimsemek için yola çıkıyor. Böylece türü bozup yenilikçi hale getirerek, son yıllarda özlemini duyduğumuz kaliteli polisiyelerden birine dönüşmeyi beceriyor...'

BURAK GÖRAL (arkapencere.com): '... Na Hong-jin'in sinematografik olarak da Seul sokaklarında başardıkları hiç yenir yutulur işler değil. Hollywood aksiyon sahnelerinin kaybettiği bir duyguyu veriyor bu sahneler. Oyuncular gerçekten koşuyorlar, nefes nefese kalıyorlar, ayakları kayıyor, bir yerlere çarpıyorlar ve aksiyondan gerçek sesler çıkıyor, abartılmış ses efektleri değil! Zaten filmde bilgisayar destekli efekt tasarımlarına pek itibar edilmemiş. Hollywood artık en basit komedi filmlerine bile CGI sıkıştırarak seyircinin gerçeklik algısına ciddi zarar verirken Güney Kore filmleri 'gerçeklik'i adeta yeniden inşa ediyorlar...'



ŞREK SONSUZA DEK MUTLU

UĞUR VARDAN (RADİKAL): '… Serinin ilk kez '3 D' (üç boyutlu) teknolojisiyle karşımıza gelmesi ise, zihinlerimizde özel bir yere tekabül etmiyor. Bu son adım, iki boyutlu da olsa fark etmezdi, çünkü kanımca 'Şrek serisi'nde seyirci ilgisi ve algısı 'boyut değil işlev' teorisi üzerinde yükseliyor…'

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): '… İlk filmin orjinalliği, ters yüz edilmiş bir peri masalı olmasıdır. Dördüncü filmse 'Şahane Hayat', 'Faust' gibi başka eserlerden ilham alan herhangi bir masal. Bence 'üç', dramatik sanatlarda adeta sihirli bir rakamdır. Dördüncü, yeni bir dokunuş, yeni bir bakış açısı gerektirir. 'Şrek: Sonsuza Dek Mutlu'da olmayan şey bu. 'Şrek'e kaybettiği mutluluğu kazandırma fikri' yürümüyor, seyirciyi kesmiyor. Şrek'in yorulduğunu, tükendiğini görüyorsunuz… '

ATİLLA DORSAY (SABAH): '… Her gün ilerleyen bir teknolojiyle kotarılmış film, yine harikalar yaratıyor. Hikâye şurup gibi akıp gidiyor, tempo durmak bilmiyor, özel efektler gerçek hayatın yerine bir başkasını geçiriyor. Gerçi ilk filmdeki sürpriz unsuru artık yok. Ama yine de bu değiş-tokuştan kazançlı çıkmadığımız söylenemez! Film yine masallar dinlediğimiz günlerden kalan bir çocuk yanı içinde koruyabilmiş olanlara sesleniyor. Klasik güzelliğin bir tapınma nesnesi haline geldiği/getirildiği günümüzde çirkinliği böylesine sempatik kılması ise, apayrı ve üzerine sayfalar yazılabilecek bir erdem…'

ŞENAY AYDEMİR (REFERANS): '…Film, Çizmeli Kedi, ejderhalar, devler, Pinokyo vb. masal kahramanlarına bu kez Grim Kardeşler'den ödünç alınan Rumplestiltskin'i; modern zamanların Zeyna'sını da ekliyor.Filmin artılarından birisi de üç boyutlu çekilmiş olması. Sonuç itibariyle dört bölümlük bir masalın son bölümüne geldik. Hikâyenin en heyecanlı anları 1. ve 2. bölümde yaşansa da bu filmin de yeterince eğlenceli olduğunu söylemek gerek. Her ne kadar 'stilize güzellik' kavramlarıyla tanımlanmaya çalışılan ilişkilere 'tabu devirici' yaklaşımı ve anarşist tutumuyla gönülleri kazanan Şrek'in Al Bundy'ye dönüşmesini izlemek hüzün verse de...'

SERDAR AKBIYIK (STAR): '…Modern toplumun gerçek dertlerine içi boşaltılmış bu tür göndermeler canımızı sıksa da, en azından animasyon filmler için "Çizgi film işte" deme özgürlüğünden yararlanarak filmi seyrettik. Hollywood'un kendi toplumunun iç dinamiklerini düzeltmek için yaptığı bu üretimleri alt metinlerin bilincinde olarak seyretmek çok önemli.'

KEREM AKÇA (haberturk.com): '… Animasyon piyasasında hem tekniğiyle, hem temalarıyla, hem de ezber bozan yapısıyla çığır açan Şrek serisi, 2001'deki ilk ürününden dokuz sene sonra çekilen dördüncü filmi ile karşımızda. Üçüncü filmin yaş ortalamasını düşüren senarist kadrosunun tamamen tahliye edilmesinin gücünü arkasına alan ''Şrek: Sonsuza Dek Mutlu'', ilk iki filmin olgunlara uygun postmodern yapısını uygulayan bir arabölüm kıvamında ilerliyor. Bu gayesine ulaşırken de zeki bir devam filmiyle yüzleşmemize olanak tanıyor. Özellikle fareli köyün kavalcısının kullanımına dikkat derim!...'

BARIŞ BARDAKÇI (AKŞAM): '... Tüm dünyada sevilmesi, kısa sürede 4 devam filminin yapılması, sadece çocuklar değil onların ebeveynleri ve her yaştan izleyicinin sevgilisi olması boşa değil. Nedir bunun sırrı? Bugün 7 yaşındaki bir erkek çocuğunun nasıl kandırıldığını çocuk sahibi herkes bilir. Milliyetçi unsurların bolca kullanıldığı, kitlesel savaşın bir yaşam tarzı olarak sunulduğu, kainat savaşlarının ve kötü niyetli olduklarına peşin hüküm verilmiş uzaylıların zaman çaldığı bir tatlı cehennem (!) de sunuluyor çocuklarımıza. Peki, bütün bunlar olmadan, yıldızsız-savaşsız bir animasyon filminin başarısı nereden kaynaklanıyor?...'



PERS PRENSİ: ZAMANIN KUMLARI

UĞUR VARDAN (RADİKAL): '…Öykünün dikkat çekici iki karakteri var; ilki yılların ustası Ben Kinsgley. Kemal Kılıçdaroğlu vesilesiyle, çok eski bir performansı, 'Gandhi' yeniden hatırlanan İngiliz üstad, amca Nizam'da biraz da karikatürize takılmış. Nizam tiplemesi, özellikle sürme çekilmiş, fıldır fıldır gözleriyle, yıllar yıllar önce yanlış hatırlamıyorsam ilk kez Hürriyet'in Kelebek ekinde tanıştığımız 'Yallah Tazyik' adlı (orijinal ismi 'Le Grand Vizir Iznogoud'du) çizgiromandaki sinsi veziri andırıyor. Bir diğer eğlenceli karakter de, muhteşem yetenek Alfred Molina'nın canlandırdığı Şeyh Amar. Amar da, 'Karayip Korsanları'ndan, bu filme ödünç verilmiş gibi. Ayrıca Steve Toussaint'in canlandırdığı Sudanlı bıçak ustası Seso da, bir başka eğlenceli tiplemeydi. Sonuç? Hiçbir şeye takılmadan kafayı boşaltmak için gidilecek kaliteli ve görsel efektlerle bezeli eski usul serüven 'kurdelalarından' hoşlanıyorsanız, 'Pers Prensi: Zamanın Kumları' tam da aradığınız film, derim...'

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): '... 'Pers Prensi' iki saatliğine gizemli Doğu masallarını hatırlatan egzotik bir dünyaya gitmeyi isteyenlere gönül rahatlılığıyla tavsiye edilir… Ancak eğer bana sorarsanız ; bilgisayar oyunları bilgsayarda kalmalı, sinemacılar da daha özgün öyküler bulmalı.'

ATİLLA DORSAY (SABAH): '…Newell, bu eski çağ masalından güncelliğe selam çakan şeyler çıkarmayı biliyor. Örneğin kutsal kentte var olduğu söylenen, ama bir türlü bulunamayan gizli silahlar, açıkça Irak savaşına bir gönderme. Bürokratlarla dalga geçmek ve özellikle bol bol kullanılan vergi üzerine şakalarsa, sanki çağdaş Amerikan toplumunu hedef almış. Bağımsız filmlerden çıkıp gelen Jake Gyllenhaal, bedenine eklediği adalelerle tam bir Destan olmuş! Yeni çehre Gemma Arerton, sanki Gülşen Bubikoğlu havasında. Ben Kingsley ise 'kötülüğünü' daha ilk sahneden başlayarak öyle bir belli ediyor ki... Görselliği çok gelişmiş, özel efektleri parmak ısırtan iyi bir seyirlik, hemen unutulacak olsa da keyifle tüketilen bir eğlencelik.'

ŞENAY AYDEMİR (REFERANS): '… Pers Prensi: Zamanın Kumları', çokça tanık olduğumuz 'güce sahip olma hırsı ve gücü kontrol etme sorumluluğu' hikâyelerinden birisi. Ama görsel olarak ziyadesiyle doyurucu olduğunun; 'Binbirgece Masalları' atmosferi yaratmadaki başarısının, grafik düzeyindeki yaratıcılığın hakkını vermek gerek. İşin aksiyon kısmının ise abartılı geldiğini söylemeliyim. Öyle ki, filmden çıktıktan sonra üzerinizdeki etkisi, uzun süre bilgisayar oyunu başında oturduktan sonra ortaya çıkan baş dönmesi ve kafa karışıklığı hissiyle neredeyse aynı. Ama "Zaten olayımız bu" diyenler için filmin biçilmiş kaftan olduğu su götürmez…'

KEREM AKÇA (haberturk.com): '…1990'ların ünlü video oyunu 'Pers Prensi'ni sinemaya uyarlarken, yönetmenlik koltuğuna Mike Newell gibi tarihi İngiliz filmlerinden tanıdığımız bir isim oturtulmuş. Ancak belli ki 'Karayip Korsanları' gibi bir gişe simsarının zeki yapımcısı Bruckheimer, Newell'ın bilgisayar oyunu estetiğinden ve mitolojiden bihaber bir sinema insanı olduğunu unutmuş. Bu durum da zaten ister istemez temelini 'büyülü hançer' gibi bir mitolojik objeye yaslayan ''Pers Prensi: Zamanın Kumları''nın dramatik bir boyutsuzluk ve görsel bir karmaşayla yüzleşmesini sağlıyor…'



ÇILGIN BİR GECE

ATİLLA DORSAY (SABAH): '…İşte sıradan gibi gözüken, ama insanı baştan sona güldürmeyi başaran ve mutlu eden bir film. Daha ne istenir? Film, bir tür büyük kent komedisi... Böylece, After Hours veya One Night at McCool's gibi klasiklerin peşinden giderek, bir çiftin Büyük Elma'da (New York'un argo adı!) geçirdikleri çılgın bir geceyi anlatıyor… '

KEREM AKÇA (haberturk.com): '… Esas çıkışlarını TV ekranında yapsalar da film piyasasına uyum sağlamakta zorlanmayan Tina Fey ile Steve Carell, burada sinema tarihinin en eğlenceli evli çiftlerinden birini çıkarıyorlar karşımıza. Senaryonun yan karakterler için gösterdiği özen ile yönetmenin tempoyu sürekli ayakta tutma becerisiyle kalkınan bir kara komedi ''Çılgın Bir Gece''. İki oyuncunun uyum konusundaki kusursuzlukları ise, bu eserin devam filmi veya sinema ekranında tekrar bir araya gelecekleri yeni bir proje için göz kırpmalarını sağlıyor…'



AŞKIN SON MEVSİMİ

SUNGU ÇAPAN (CUMHURİYET): '… Aşk, evlilik, ütopya, aile, hırs entrikalarıyla karışık olarak birbirlerinden ölesiye nefret eden Çerkov'la miras kavgasına tutuşmuş Sofya'nın çatışması üstüne kurulu filmin seyirciyi hemen ele geçiren anlatımı birinci sınıf…'

YEŞİM TABAK (SABAH): '…Ünlü bir sanatçının biyografisine el atmak, tuzaklarla dolu bir sinema uğraşı. Drama değeri hayli yüksek nice hikâye, kuru bir özet oluşturmak üzere senaristin yakasına yapışabilir ne de olsa. Eksikler ve fazlalıklara ilişkin yakınmalardan, ancak o hayatın neresini, nasıl anlatmak istediğini iyi bilenler sıyrılıyor. Tam anlamıyla 'seyirci dostu' bir film olan Aşkın Son Mevsimi/The Last Station'ın temel marifeti de bu…'

ATİLLA DORSAY (SABAH): '… Bu klasik, ama güzel özyaşam öyküsü, özellikle edebiyatseverleri çok çekecek. Ayrıca öylesine bir oyunculuk gösterisi sunuyor ki... Helen Mirren ve Christopher Plummer'ı izlemek müthiş bir zevk. 81 yaşının içinde olan Plummer'ın niçin bugüne dek hiç Oscar adayı bile olamadığını ve bu yıl ilk adaylığının yardımcı oyuncu dalında olduğunu anlamak, bizim için olanaksız. Ama ayrıca Paul Giamatti ve James McAvoy da görmelere seza...'

KEREM AKÇA (haberturk.com): '... Tolstoy gibi sevilen bir figür gerçekte nasılmış?', 'Tolstoy, hayatında neler yapmış?' gibi soruların görüntüsel karşılığını merak edenleri güçlü oyuncular, hikaye anlatımı ve melodram tonuyla içine çekmek için üretilmiş. Ancak ''Aşkın Son Mevsimi'', pazar sabah kuşağında izlemeye alıştığımız TV filmlerinden farklı bir yerde durmuyor...'



 

 

   
   
YEDİ KOCALI HÜRMÜZ (GÜNÜN TV FİLMİ)

Fettan bir kadının bir grup erkeği idare ederken gerçek aşkı da aramasını anlatan film, kurduğu atmosfer, müzikal dokunuşlar, başarılı oyunculuklar derken Türk sineması için farklı deneme olmuş. UĞUR VARDAN/RADİKAL
   
   

   
BİR NEVİ 'AY HAREKATI'...

Ayı küçülterek çalma heveslisi kötü bir adamın, hayatına giren üç yetim kızkardeşle iyiliği keşfetmesini anlatan 'Çılgın Hırsız', öyküsünün her bir tarafına serpiştirilmiş onca espri, ince zekâ ürünü, zarifçe ayrıntıyla kaydadeğer bir animasyon. UĞUR VARDAN/RADİKAL
   
   


 
   

Copyright © 2009 SinemaMuzik.com
All Rights Reserved. iletisim : info@sinemamuzik.com