Paylaş   
04.06.2011

12 OCAK-18 OCAK 2018 HAFTASI

/

THE POST

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film kaçınılmaz olarak konuşmalara dayanan, geveze ve basın mesleğine yaslanmış bir yapım. Ama ne yapım!...Kim demiş gerilim sadece aksiyondan, fantastik öykülerden ve üstün-adamlardan yayılır diye! İşin içinde gerçek ustalar olunca, gerilim Washington'un up uzun gazete yönetimi salonlarından, Beyaz Saray'dan loş odalara uzanan buluşma mekanlarından da çıkıyor. Ve bize o denli uzak bir coğrafyada ve eskice bir tarihte geçen bu hikaye, sonuç olarak bize ve de günümüze öylesine yakınlaşıyor ki... Ve filmin finalinde, sadece bir yıl sonra patlayarak Nixon'un sonunu getirecek olan ünlü Watergate skandalini haberleyen bir cümle var. Rakiplerini gizlice dinlemeye alan bir başkan imajı yine basın aracılığıyla (ki yine Washington Post idi!) deşifre edilmiş ve bu başkana görevini bıraktırmıştı. Onun filmini de unutmadık: All The President's Men- Başkanın Adamları. Ki iki gazeteciyi Dustin Hoffman ve Robert Redford oynamışlardı. Ben Bradlee ve Kay Graham yine işbaşındaydılar: Jason Robards ve Lindsay Crouse'ın oyunlarıyla... O filmden tam 42 yıl sonra, bize öncesini sunan bu yeni yapım da son derece ilginç. Burada en çok Tom Hanks ve Meryl Streep ön plana çıkıyor. Özellikle Streep için son yıllardaki en başarılı oyunu denebilir. Türk aydınları olarak bu filmi mutlaka izleyin ve izletin. Çünkü içerdiği tüm mesajların bizler için daha da önemli olduğunu düşünüyorum.´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... "THE Post" medyanın yönetenlerin değil, yönetilenlerin haklarını savunması gerektiğine inanan ve mesleki dayanışmayı her şeyin önüne çıkaran, tarih dersi tadında bir gazetecilik filmi... Erkeklerin kahraman olduğu bir dünyada, doğru olanı yapmaya çalışan Graham karakterinde Meryl Streep'in yorumu ince ve ustalıklı... Graham'i seyirciye sevdirmeye ya da "kesinlikle doğru olanı yapan" algısı yaratmaya çalışmıyor. Tam tersine, onu erkeklerin dünyasında tek başına kalmış, kafası karışık bir kadın olarak yorumluyor. Steven Spielberg her zamanki gibi hikâyeye ve filmin anlamına hizmet eden, gereksiz süslemeler ve zorlamalardan uzak bir anlatım tutturuyor. Karakterler arasındaki ego çatışmalarını derinlemesine işleyerek durağan öyküyü, tansiyonun giderek yükseldiği, hızla akıp giden bir film haline getiriyor. Görüntü yönetmeni Janusz Kaminski'nin özellikle iç mekânlarda sağlam ve özenli bir iş çıkardığı "The Post", sadece haftanın değil, yılın da en iyilerinden biri olmaya aday.´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Spielberg'in "The Post" filminde de asıl sorunun Vietnamlılara neler yapıldığı, Amerikan'ın neden başka bir ülkenin topraklarına gidip savaş açtığı ve milyonlarca Vietnamlıyı öldürdüğü, sakat bıraktığı, Vietnam toprağını "agent orange" gibi kimyasallarla zehirlediği değil. Sorun öncelikle savaşın kazanılamaması ve kazanılamayacak olduğu bilindiği halde sürdürülmesi ve Amerikalı gençlerin bu uğurda harcanması. Filmin ahlaki sorunu bu dar çerçeveye hapis. İdeolojik perspektif, kapitalist saldırganlığı sorgulamak değil de sistem içindeki "kahramanları" ve "kötüleri" ayırmak olunca ortaya, "The Post" çıkıyor. Nihayetinde bir zamanların Amerikan sistemine bir övgüden başka bir şey değil "The Post". Kazanan yine Amerika oluyor... İyiler kazanıyor diyeceğim ama bu ne biçim kazanmaksa, kendisini geliştiren ve artık daha az engelle karşılaşarak yöneten kapitalist devlet oldu. Gazeteler ise artık eskisi kadar önemli değiller. Hiçbir şey ortalığı sallamıyor, hiçbir skandal başkan devirmiyor. Devirseydi Assange'lar, Snowden'ler bugün fareler gibi yaşıyor olmazlardı. Yine de dönemin "cesur" gazetecilerine şapka çıkaralım! Yaptıkları iş cesaret istiyordu. "The Post" kanımca vasat, bakış açısı son derece sınırlı, kahramanları derinlikten yoksun, zaman zaman sıkıcılaşan bir film. Ama seyre değer yine de. Washington Post'a gelince, düzenli okumuyorum ama sahibinin sesi tarzı bir gazete işte, yani kapitalist sınıfın gazetesi. O sınıf içinde tercihleri olabilir ama bu tercihler Amerikan çıkarlarını tehdit etmez, edemez.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Var olmak için devlet ihalelerine, beleş arsa tahsislerine, kamu mallarının yağmalanmasına ihtiyacı olmayan bir sermayenin bu tür kararlar alırken görece daha özgür hareket edebildiğini gösteriyor film bize. Tam da bu yüzden Türkiye'de ana akım medyadaki hiçbir patron iktidarları kızdırmayı göze alamıyor. Çünkü onlara medya patronu yapan sermayenin devlet olanaklarını kullanarak, kamu mallarını yağmalayarak ve iktidarların göz yummasıyla azınlık mallarına çökerek kazanıldığını çok iyi biliyorlar. Bu bakımdan Kay Graham, iktidarı kızdırmaktan daha çok McNamara ile yılara dayalı dostluğunu kaybetmek kaygılandırıyor. "Amistad" (1997) ve "Lincoln" (2012) gibi filmlerde ülkenin kurucu yasalarına olan güvenini dile getiren, "Amerikan Rüyası"na inanmaktan vazgeçmeyen Steven Spielberg'in bu halkaya eklenecek yapımı olarak kayıtlara geçecektir "The Post". Bu iki filmde olduğu gibi burada da ülkenin kuruluş ilkelerine ve Anayasası'na referanslarla bir kez daha ABD'yi taltif etmekten geri durmuyor. Ama öte yandan mesleki dayanışmanın önemi ve gazetecilerin devletin değil kamunun çıkarını gözetmesi gerektiği gibi mesleğin evrensel ilkelerinin altını kalınca çiziyor. Ve medya-sermaye-devlet ilişkileri konusunda da üzerine kafa yorulmayı hak eden malzemeler sunuyor.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Gazetelerin hükümetle, başkanlarla yakın temas içinde bulunduğu ortamda (ki The Post Beyaz Saray'la aynı eyalette) The Post'un kendi ilkelerinden vazgeçmediği derslik tablo, iki püf noktasıyla iyi yansıtılıyor. Birincisi gevezelikten öteye geçemeyen "Spotlight"ın (2015) sadece ortak senaristi Josh Singer'ın, ikincisi ise son filmlerinde zamana adapte olamayan kurgucusu Michael Kahn'ın yanına daha genç bir ortak montajcının eklenmesi. Başı sonu arasındaki tutarlılık dahi siyah-beyaza kaykılan katmanlı gri dokuyu besliyor. Yönetmen Pentagon belgelerinin yayınlanma şekline dair bütün sırları aralarken olayın The Times yüzünü de merak ettiriyor. Ve de "Başkanın Bütün Adamları"nın enerjik, sarsıcı, aydınlatıcı, kilit ve feminist ön bölümünü duyuruyor. Kendi kariyerinin en iyi 10 filmi arasına da bir ekleme yapıyor. "The Post", demokratı cumhuriyetçisi fark etmeksizin üstten kimlerle ilişkiye girerse girsin kendi ahlak anlayışından vazgeçmeyerek 'gerçekler'i yansıtmakta 'lider' ve 'öncü' olmuş bir gazetenin azmini etkileyici bir filmle taçlandırıyor.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... The Post gücünü gerçek hikayeden alan filmlerden. Spielberg, 70´lerin atmosferini yaratarak, klasik anlatıyla, senaryonun sadeliğine ve oyuncu performanslarına bel bağlayarak tempolu bir film koyuyor önümüze. Meryl Streep, Graham rolüyle kendi çizgisinin üzerinde bir performans sergilerken Tom Hanks bize hep anlatılagelen inatçı, kararlı, biraz ukala ama karizmatik bir Bradlee portresi çiziyor. Eğer bu portre tatmin edici bulunursa Hanks için Oscar günleri başlayabilir.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Film ana eksen olarak Graham ve Bradlee'nin aralarındaki ilişki üzerinden hareket ediyor. Ancak gazetenin heyecanlı koridorlarından, Kay'in düzenlendiği ve siyasilerin boy gösterdiği partilere, kaynak bulma telaşından basıp basmama ikilemine uzanıyor. Bu dallı budaklı yapıda Spielberg'ün kamerası bir an odağını yitirmiyor. 1970'lerin ruhunu, mürekkep kokusuna kadar hissettiriyor. "The Post", Watergate Skandalı öncesi geçen olaylarda bu gazetecilik başarısını merkeze alan başyapıt "Başkanın Bütün Adamları / All The President's Men"in (1976) dünyasını özleyen izleyicinin hasretini gideriyor. Spielberg, yönetmenlikteki ustalığını gazetecilik etiği ve bunun toplumdaki önemini vurgulayan bir hikayenin hizmetine veriyor. Spielberg, 1970'lerde bir kadınlık konusuna ise Graham üzerinde özel bir önem veriyor. Filmin bu konuları romantize eden tonu ele aldığı konulara duyulan hayranlık nedeniyle filme yakışıyor. Hanks ve Streep başta olmak üzere tüm oyuncu kadrosunun etkileyici performansları da eklenince yılın en dikkate değer filmlerinden biri ortaya çıkıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Dönemin başkanı Richard Nixon'ın sonunu hazırlayan 'Watergate Skandalı'na da zarifçe bağlanan Spielberg'ün filmini kıymetli kılan bir başka yan daha var: Gazeteciliğin eski ve zahmetli yollarını hatırlatmak. Sosyal medya yok, cep telefonları yok, bilgisayar yok, mail yok, yok da yok... Yerlerine çevirmeli telefonlar, daktilo, dizgiciler, sadece işleve hizmet eden basit tasarımlı mobilyalar, uzun favoriler ve yakalar var. Tabii serbestçe sigara içilen gazete binaları (!) ve en önemlisi mesleğe, haberin kutsallığına inanç var... Bu 'retro' hava bile 'The Post'un gönlümüzde bambaşka bir yere oturmasına vesile oluyor ve filmi, hem dönem hem de atmosfer bakımından 'Başkanın Bütün Adamları'yla ('All the President's Man') birinci elden akraba yapıyor... Bu arada 'The Post'un popüler kültürün hafızasıyla ilk tanışmasının ardından özellikle 'yerli' sosyal medyada sürekli 'Spotlight'la kıyaslaması yapıldı. Bu bir dijital kuşak refleksi mi bilemem ama ikisinin de ayrı güzellikleri, ikisinin de tarihe ayrı not düşmüşlükleri var. Ortak parantezleri ise gazeteciliğin her dönemde meşakkatli olduğunun altını çizmeleri... Sonuç? 'The Post', gazeteciliğin çok zor koşullarda sürdürüldüğü memleket ortamımıza da o kadar çok şey söylüyor ki. Kesinlikle kaçırmayın.´




DELİHA 2

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Deliha tavırları yer yer kaba olsa da iyi niyetli ve çocuksu biri. Girdiği ortamlarda önce yadırganıyor ama o çocuksu tavırlarıyla olayları lehine çevirmeyi biliyor. Gupse Özay da Deliha´nın o yadırganma halinden komedi devşiriyor. Sonra her koşulda Deliha´nın saflığı işin içine giriyor ve her türlü olaydan o haklı çıkıyor. Sadece kendini değil çevresini de düşündüğü için onun delilikleri, ergen halleri kabul edilebilir sınırlar içinde kalıyor. Bu sınırlar içinde komik bir filmin lokomotifi olabiliyor Deliha. Fakat bu filmin bir başka iddiası daha var. O da Özay´ın yönetmenliği. Bu tür komedi filmlerinin temel sıkıntısı iyi bir sinematografi ortaya koyulamaması. Özay da ilk yönetmenliğinde benzer bir sıkıntı içerisinde. Bunu da belirtelim.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... İlk filmde anca yan oyuncular (Zeynep Çamcı, Cenk Durmazel) devreye girdiğinde bir 'kalite' sözü verilebiliyordu. Burada ise Eda Ece'den Aksel Bonfil'e uzanan tüm oyuncu kadrosu bir renklilikle oyuncu yönetiminin bir parçası oluyor. Bu enerji, filmi izlenesi bir 'yemek komedisi'ne dönüştürüyor çoğu zaman. Komedide kadın yönetmen bulmak zor. Bu sebeple Özay'ın üçlü kurgucu ekibinden ve Baruönü'nün filmleriyle çıkış yapan görüntü yönetmeni Jean-Paul Seresin'den beslenmesiyle aslında bir görsel emeğini es geçmemeliyiz. Zaman atlama için yapılan uyum kesmeleri birçok sahnede akıcılık getiriyor, devamlılık kurgusu da 'mizah'a uygun bir şekilde kullanılıyor. Elbette kadrajları kaçırma gibi ilk film acemilikleri var. Ama onları da 'bu iyi niyetli yükseliş'in içerisinde olağan hatalar olarak görmek gerek. "Deliha 2", bir "Görümce"nin (2016) seviyesinde olmasa da serinin içinde Yeşilçam usulü 'yeni bir başlangıç'a işaret ediyor.´




ARAMIZDAKİ SÖZLER

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Hiçbir aşaması için 'olmuş' denemeyecek anlamsız romantik-macera, adeta skeçleri birbirine bağlayınca bir hikaye kurgusu oluşturabilmiş. Winslet ile Elba'nın da acı çektikleri yüzlerinden hissediliyor. Senaryo niyetine donatıldığımız 'birbirine laf yetiştirme seansları', ister istemez trajikomik anları karşımıza çıkarıyor. Aslında 'yola çıkış', 'uçak kazası' ve 'geri dönüş' olarak üç klasik bölüm var. Charles Martin'in 2011'de çıkan aynı adlı romanı da buna destek veriyor. Ama Atıf Yılmaz filmlerinden kopup gelmiş gibi duran karakterler kendi ayaklarına sıkıyorlar adeta. Seks sahnesi biraz inandırıcı. Ama Winslet'ın kalitesi filmin bütününe yetmiyor. Elba'ya zaten kendi dilini konuşmadığı anlar hariç -bkz. "Beasts of No Nation"- perdede kimse inanmıyor. Fakat işin ilginci "Vaat Edilen Cennet" ("Paradise Now", 2005) ve "Ömer"le ("Omar", 2013) tanınan Assad kendini aşırı ciddiye alıyor. Bunun sonucunda "Kurye"nin ("The Courier", 2012) ardından ikinci İngilizce filminde de fena halde tökezliyor.´




DAHA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Daha önce Orman adlı ve yine göçmen sorunu üzerine bir kısa filmde bir araya gelen Hakan Günday ve Onur Saylak, bu yeni işbirliğinde zirveye çıkıyor. Filmin olgun anlatımı, akıcı sinema dili, müthiş görselliği, bunun bir ilk filmi olduğunu bilince daha da şaşırtıcı oluyor... Filmin yarattığı etkide oyuncuların da büyük payı var. Babada Ahmet Mümtaz Taylan, kuşkusuz hayatının rolünü oynuyor. Üstelik perdede yaratageldiği kişilerle yüzde yüz ters düşen, sanki kötülüğün cisimleşmesi haline gelen bir rolde...Hayat Van Eck kaynaklara göre "Hollandalı bir baba ve aslen Ankaralı bir annenin çocuğu olarak Amsterdam´da doğup altı yaşına kadar Hollanda´da yaşadıktan sonra ailesiyle İzmir´e taşınmış ve burada büyümüş". Doğrusu gerçek bir yetenek karşısındayız. O yumuşaklıktan bir anda sertliğe fırlayan bakışlarıyla, giderek zirveye tırmanan öfkesini başındaki eski bir miğferle ayna karşısında, yemek pişirirken ya da dans edip 'rap' tarzı şarkı söylerken belirtiyor: "Hadi bak baba, Gaza burda... Bana bin vur, bir say... Bir, ki, üç, dört yetmez...Yetse de gitsek...Alayını si...k...Hadi baba, kafama kafama, bin vur, bir say" gibi sözlerle haykırırken, ... Kolay unutulacak sahneler değil bunlar. Sanki genç bir çocuğun acımasız bir faşiste dönüşmesi. Hayat'a içten bir 'hoş geldin' diyelim.´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... "Daha" yönetmenliği ve Ahmet Mümtaz Taylan'la Hayat Van Eck'in oyunculuklarıyla öne çıkan bir film... Mültecilik gibi çağımızın önemli sorunlarından birinin, Gaza'nın babası gibi kötü adam karakterleri üzerinden ele alınması şüphesiz etkileyici olabilir. Oluyor da... Ancak bu tür zorba ayrımcılar, ırkçılığının farkında olmayan insanları daha da rahatlatıyor. Oysa asıl sorun, kibarlıkla kamufle olmuş, merhamet gösterileriyle karışmış ve gündelik hayatın her alanına sinmiş kibar ayrımcılıklar değil mi?(

KEREM AKÇA (POSTA): ´... "Daha"da Onur Saylak, 'güçlü bir hikaye'den destek alarak sarsıcı bir buhranın sinemasını yapmış. '15 gün sonra daha', '27 gün sonra daha' gibi aralar aslında es verilen 'mahkumiyet' sürecini simgeleştiriyor. Filmde bu yoldan ilerleyen bir yapı var. Bir çeşit anti-hapishane filmi damarı gibi. Ataerkil Türk toplumuna saplanmış asap bozucu baba-oğul ilişkisi, 'göçmen kaçakçılığı'nın sancılarıyla nefes alıp vererek 'defolu' hale geliyor. Ahad karakteri, sanki Yunan mitolojisinde şarap, bereket ve uyuşturucu tanrısı olarak bilinen Dionysus'u temsil ediyor. "Daha"nın göçmen kaçakçılığına yorumu, 'aşağıdakiler-yukarıdakiler'in çok ötesinde. Buradan canlananlar, bize renk filtreleriyle soyut bir etkileşim veriyor. Haliyle, 'şiddet'ten, 'tecavüz'den beslenerek körelen bir 'baba-oğul' ilişkisi çıkıyor karşımıza. Bir ucu da kutsal bir yuvanın çok ötesine geçip 'defolar'dan beslenen yarı-profesyonel bir 'usta-çırak ilişkisi gerilimi'ne kayıyor...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Hakan Günday'ın aynı adlı romanından uyarladığı bu ilk filminde Saylak, oldukça etkileyici bir dünya kurmanın ve bu dünya içinde hem baba-oğul hem de ikilinin göçmenlerle ilişkisi üzerinden meselelere derinlikli bir psikolojik bakış atmanın üstesinden geliyor. Filmin sert (öfkeli bakışı anlamında değil, üslup anlamında söylüyorum) ve yer yer bazı noktalarda altı çizili bir dili var. Tabii bu bir tercih; Saylak'ın bundan sonraki yönetmenlik yolculuğu nasıl biçimlenecek, üslubu nereye evrilecek; göreceğiz. Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: 'Daha' kendi yolunda, olgun ve derdini aktarmada başarılı bir film. Karakterleri canlandıran isimlere gelince: Babada izlediğimiz Ahmet Mümtaz Taylan zaten ustalığı bilinen bir oyuncu, karakterinin kötücüllüğünü yansıtmada gayet iyi. Filmin asıl keşfi Gaza'da izlediğimiz Hayat Van Eck. Umarım bu genç yetenek kendisini ileriye taşıyacak doğru projelerle yoluna devam eder... Finali itibariyle bizi 'Armut dibine düşer' çizgisine taşıyan 'Daha', sezonun üzerinde konuşulmaya değer yapımlarından biri, kaçırmayın...´

SUNGU ÇAPAN (CUMHURİYET): ´... Önceleri okumayı düşleyen, umutları olan, iyi niyetli, masum bir ergenken hikâye geliştikçe giderek babasına dönüşerek finalde değişim geçiren Gaza'nın, seyirciyi iyilik-kötülük, vicdan-ahlak bağlamında doğrudan yönlendiren anlatıcı sesi eşliğinde izlediğimiz "Daha" gücünü, incelikli buluşlar -geçişlerle sürükleyici kılınmış, akıcı anlatımı ve etkileyici hikâyesi kadar usta kameraman Feza Çaldıran'nın nefis kadrajlarıyla özenle bakılıp seçilmiş mekânları ve cuk oturmuş dekor-sanat yönetiminden alan, fon müziğiyle de desteklenmiş, sıradışı bir görselliğe sahip, yılın kaçırılmaması gereken ilk önemli yerli filmlerinden biri izlenimi bıraktı bende sonuçta. Baştan sona azalmayan bir ilgiyle seyredilen, sert ama güçlü bir sinema duygusuna sahip ve iz bırakan nitelikte bu "Daha"yla sinemamızın söylecek sözü olan, vizyon sahibi, geleceği parlak, umut veren, yeni bir yönetmen kazandığı rahatlıkla söylenebilir şimdiden.´




RUHLAR BÖLGESİ: SON ANAHTAR

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Üçüncü filmde medyum karakterine yoğunlaşma vardı. Bu da az çok bir 'ön bölüm' vizyonu ortaya koymuştu. Burada onun devamını yani 'gereksiz uzatılmış bir hikaye'yi izliyoruz. Yeni gelen Adam Robitel seriye bir şey katmamış. Aksine Rainier üzerinden geçmişte açılan ve 2010'a sıçrayan 'öykü' biraz oyalıyor. Ama görsel yapıda renk tutarlılığı üzerine bile uğraşılmamış. İlk filmin seriye kattığı mat renkler unutulunca Wan'ın mirası da sömürülmeye başlıyor. Ama yönetmen, artık yapımcılık koltuğuna abone olduğundan buna itiraz etmeyebilir. Yani bu 'danışıklı dövüş' her açıdan gereksiz bir 105 dakika temsili.´




YOLCU

ATİLLA DORSAY (ortakoltuk.com): ´... Hikayenin belli bir inandırıcılık sorunu yok denemez. Gizem fazla yoğun, entrika çok karışık. Ve açıklamalar biraz geç geliyor. O arada kafanızdan sorular akıp gidiyor!. Ama filmin görselliği ve de işçiliği birinci sınıf. Tüm o aksiyon ve döğüş sahneleri, üstelik bir trenin içinde daha da etkili oluyor. Trenin bir noktada patlayıp bin parçaya bölünmesi ise, bu tarz sahnelerin benim görebildiğim en başarılısı sanırım. Yani görsellik ve teknik beceri kusursuz denebilir. Ayrıca hikayede ana motiflerden biri, polisin (burada Amerikan polisi elbette) onulmaz çürümüşlüğü. Hem de devasa boyutlarda: en üstten gelen emirlerle, kent imarı alanındaki büyük bir yolsuzluğu saklama olayıyla başlayan.. Allahtan bizde böyle şeyler hiç yok (!).´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Yönetmen Jaume Collet-Serra'nın başarısı, inandırıcılık sorunu olan hikâyeleri çok rahat seyredilen, sürükleyici ve iyi anlatılmış filmlere çevirebilmesi... Bir insanın sabah kalkma ve işe gitme rutininden, "farklı günler arasında gidip gelen" şahane bir açılış sahnesi çıkaran "Yolcu" (The Commuter) da saat gibi tıkır tıkır işleyen bir film... Ama Collet-Serra'nın önceki filmlerinde olduğu gibi, her şey bittiğinde ve hikâye üzerine şöyle bir düşünmeye başladığınızda ikna olmanız pek mümkün değil. MacCauley'nin (Liam Neeson) işini kaybettiği günün akşamında bindiği trende önce tuhaf bir teklif, sonra dayatmayla karşılaşması iyi bir çıkış noktası... Gerilimin giderek yükselmesi ve öykünün gösterişli bir aksiyona dönüşmesi de ilgiyle izleniyor. Ama sonuçta her şey 65 yaşındaki Liam Neeson'un sıkı bir kahramana dönüştüğü, gerektiğinde yumruklarını konuşturduğu inandırıcılıktan uzak bir filme doğru evriliyor. Vurdulu kırdılı aksiyonlardan hoşlananlara tavsiye edilir.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Katalan yönetmen Jaume Collet-Serra, Neeson'la daha önce üç kez ('Kimliksiz', 'Non-Stop' ve 'Gece Takibi') çalıştığı Liam Neeson'la 'Yolcu'da ('The Commuter') dördüncü kez buluşurken film, kötü yazılmış senaryonun kurbanı olarak dikkati çekiyor. Trenin vagonlarında, kapalı mekân üzerinden gerilim sağlamaya çalışan film, mantık hatalarıyla dolu bir yolda ilerliyor! Ama bu türden falsolara takmazsanız görsel açıdan belli noktalarda sürükleyici bir yapım 'Yolcu'. Özellikle giriş sekansı çok başarılı, bir de tren kazası sahnesi. Liam Neeson'ın 66'sında aksiyon yıldızı olma konusundaki ısrarına da eyvallah, çünkü gerektiğinde bir güzel dayak yiyor ve öyküye inandırıcılık katıyor... Ayrıca 'Korku Seansı' serisinin ikilisi Vera Farmiga ve Patrick Wilson da (karşılıklı hiç sahneleri yok ama!) filmin kadrosunda yer alıyor.´




ARİF V 216

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film 'dakka başı bir espri" temposuyla başlıyor. Ve o bilim-kurgu havalarına girip fantastik zırhı giymiş serüvenin aslında son derece 'alaturka' bir iş olduğunu bize sürekli hatırlatıyor. Arada 'fantastik espriler' de yaparak... Örneğin Arif, tüm o uzak/uzay serüvenlerinden eşyanın toplandığı dükkanında bir sipariş alıyor: "Sizde ilk aya inen insanın ayak izi var mı?" diye soran..."Evet, var" diyor. Karşısındakinin yanıtı: "Peki, 44 numarası var mı?"... Filmin komedi olarak çok doyurucu olduğunu söyleyemem. Bir yerden sonra tempo düşüyor, tekrarlar başlıyor, espriler seyreliyor. Karakterler yeterince geliştirilemediği gibi, ilişkiler de tökezliyor. Ana kişilerde bile: örneğin Arif'le 216 ya da 216'yla Pembeşeker arasında olup bitenler sanki bir yerde tıkanıp kalıyor. Ya da aslında en sağlam kompozisyonlardan biri olan Zeki Müren bile giderek kıskanç, bencil bir kişiye dönüşüyor. Ve genelde ilk başlardaki kahkahalarımız giderek azalıyor. Keşke film bu kadar uzun (130 dakika kadar) olmasaydı... Sonuç olarak eğlenceli bir film. Ama bence ne üçlemenin en iyisi, ne de Cem Yılmaz güldürüsünün kaymağı...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Hem komedi hem de nostalji unsurlarının fazlalığı zaman zaman akamete uğratıyor filmin etkisini. Bir duyguyu tam olarak yaşayamadan yeni bir duyguya doğru sürükleniyor seyirci. Dolayısıyla bir önceki sahnedeki duygu tam oturmadan yeni bir durumun içinde bırakılmak yorucu olabiliyor. Bunun, komedi ve dramanın zamanlamalarının farklı olmasının yarattığı bir karmaşa olduğunu düşünüyorum. Komedide seyirciye belirli aralıklarla güleceği bir malzeme sunmanız gerekiyor, aksi halde filme ilgisini kaybetmesi söz konusu. Dramada ise seyircinin yarattığınız duygunun içine girebilmesi ve tam olarak hissedebilmesi için ona biraz zaman tanımasınız. Filmin bu melez hali, zaman zaman iki alanın birbirine girdiği, zamanın bir hızlanıp bir yavaşladığı periyotlar ortaya çıkarıyor. Bunun biraz sersemletici etkisi olduğu kesin. Hikâyeyi ve olay örgüsünü biraz daha sadeleştirip, filmin süresini biraz kısaltarak bu yoğunluk azaltılabilirmiş gibi sanki. Arif v 216, bugünün popüler kültür imgelerini geçmişin popüler kültürünün içinde yeniden harmanlamasıyla bile dikkate değer bir yapım. Bu alanda çalışanlar için önemli verilerle dolu bir kaynak olarak da görülebilir. Kendisi de popüler kültürün güçlü bir parçası olmaya aday bir filmin, popüler kültürün yapısıyla bu kadar oynaması, iki farklı zamanı birbirinin içine geçirmesi; iki dönemin kavramlarını, dilini, estetiğini karşılaştırması/ aynılaştırması üzerine ayrıca kafa yorulması gereken bir durum kanımca.´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Arif v 216'nın yaklaşık ilk 1 saati, çok komik. Yılmaz, komikliğinin zirvesinde, espriler şahane ve her şey çok hızlı akıp gidiyor. Filmin sonrası ağırlaşıyor bir miktar. Espriler azalıyor, entrika, macera şu, bu artıyor. Fakat yine de çok başarılı bir Zeki Müren (Çağlar Çorumlu) taklidi filmi kurtarıyor. Doğrusu, "Arif v 216"nın da libidosunun çok güçlü olduğunu söyleyemeyeceğiz. En fazla 2 robotu elele sahilde koşarken görüyoruz; eski Türk filmlerinde bile ondan fazlası vardı. Cem Yılmaz filmlerinin yüksek prodüksiyon standartları Arif v 216'da da var. Hatta galiba en başarılı prodüksiyon tasarımı bu filmde. Bunun bedeli bir miktar reklama maruz kalmak oluyor ama katlanıyoruz artık. Filmin sonunda Arif'in tiradında dediği gibi... eeee, şey, ne demişti Arif hakikaten yahu?´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... "Arif V 216", Yılmaz'ın ilham kaynaklarından Sadri Alışık'tan Zeki Müren'e, Ajda'dan Ayhan Işık'a iyi fakirler ve kötü zenginlere uzanan birçok bilindik şahıs ve kalıp üzerinden referanslarla dolu bir film. Espriler bunlar üzerinden hızla ve akıcı bir şekilde ilerlerken, "iyi insan olmak"la ilgili melankolik bir tonu da arada kendisini gösteriyor. Oyunculuklar başarılarıyla dikkat çekerken, Cem Yılmaz'ın izleyicisine her zaman vadettiği yüksek yapım şartlarını, dönem atmosferinden kostümlere görüntü yönetiminden setlere bir kez daha görüyoruz´.

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Cem Yılmaz senaryosunu yazdığı Arif V 216´da diğer filmlerine göre, anlattığı hikayeyi bütünlüklü bir şekilde öne çıkarıyor. Mizahını da katman katman bu hikayenin üzerine inşa ediyor. Her katmanda farklı bir mizah var. Arif´in o G.O.R.A.´dan bildiğimiz durum komedisi bir katman. İkinci katmansa eskiye özlemle ilgili... Yeşilçam´ın değerlerine saygı ve popüler kültürümüze dair göndermeler, bu kültürden yararlanarak üretilen mizah da başka bir katman...Zeki Müren´i (Çağlar Çorum muhteşem oynuyor) hikayeye karakter olarak dahil etmek, Sadri Alışık´ın (Mert Fırat çok yakışmış) Turist Ömer tiplemesinin ortaya çıkışını oğlu Kerem Alışık´ı kullanarak anlatmak, Ajda Pekkan´ın hiç bilinmeyen bir şarkısını bulup çıkarmak, Barış Manço´nun şarkı sözlerinden, Tarkan´ın starlık personasından espriler üretmek müthiş buluşlar... Hatta yer yer Yılmaz kendi personasıyla bile dalga geçiyor, Ozan Güven ya da eski eşi Ahu Yağtu ile ilişkisinden bile mizah üretecek kadar cesur davranıyor...
Yani işin senaryo kısmında Cem Yılmaz iddia ettiği gibi en iyi ve naçizane en olgun, bütünlüklü işine imza atıyor.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Tarkan, Mustafa Sandal sesiyle 60´ları coşturan, Zeki Müren taklitçisi Arif Işık, 'rekabet komedisi'ne bir '90'lar tonu' da katarak mizahın çeşnisini arttırıyor. Algöz-Yılmaz ikilisi yine harikalar yaratıyor. Ama bu, Yılmaz'ın zaman zaman tekrara kaçmasına, belden aşağı esprilerle kolay yolu seçmesine engel olamıyor. Filmin süresinin iki saati aşmasının hikaye üzerinde olumsuz bir etkisi var. Filmi asıl anlamlandıran, çok yönlü görsel ve sözlü göndermelere uzanan serüven ile 'Yeşilçam'a yapılan nostaljik zaman yolculuğu'... Cem Yılmaz, "Zaman Makinesi 1973"te (2014) ucuzcu Yeşilçam kafasıyla yapılamayanı beceriyor. Fakat 'kör kız klişesini ti'ye alma' geleneği biraz 'eski' kalmış. Bu konuda Onur Ünlü'nün "Acı Aşk" (2009), "Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok" (2017) gibi yetkin, kalıcı ve özgün işlerini hatırlatmakla kalıyor. "Arif V 216", günümüzün kargaşa içindeki Türkiye'sini topa tutuyor. Yeşilçam'ın sakin, duyarlı, samimi ve vefalı yıllarında yaşayabilme ihtimalini sevdiriyor. Cem Yılmaz, Sorak'tan sonra Baruönü gibi başarılı bir yönetmeni bulunca projeyi 'Hollywood damarı'yla servis edebiliyor. Aksesuarlar, kostümler ve yapım tasarımı çalışması filmin renkli evrenini inşa ederken, yerli sinemamız oyuncaklarıyla her daim hatırlanacak kahkaha garantili bir sinema karnavalına kavuşuyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Filmin bakış açısı ve vurguları da kayda değer toplumsal okumalarla dolu. 'G.O.R.A.' ve 'A.R.O.G.'da Arif, pragmatist, menfaatleri doğrultusunda hareket eden, uyanık, yer yer tatlı, sevimli bir üçkâğıtçı tiplemesiydi. Burada ise aynı karakterin artık duygusallaştığını, kalbiyle hareket ettiğini, romantik bir çizgiye taşındığını görüyoruz. Önceki iki film uzayda ve Yontma Taş Devri'nde geçerken 'Arif v 216', artık özlemini duyduğumuz, kutuplaşma gibi bir belaya bulaşmamış, iyi insanların sadece sinemada olmadığı bir ülke özleminde dolaşıyor. Yani bir bakıma biz 2017'de, 'Distopya'da yaşıyoruz, 1969'un Türkiye'si 'Ütopya' olmuş. Aslında 'Arif v 216'nın tarif ettiği adres, çocukluğumuzu, gençliğimizi, masumiyeti aradığımız ve bulduğumuz 'Arzu Film ekolü'ne ait filmlere yakın, sadece tarih olarak birkaç yıl öncesinde geziniyor. Ya oyunculuklar? Ana karakterleri canlandıran Cem Yılmaz, Ozan Güven, Seda Bakan, Zafer Algöz, Özkan Uğur; hepsi iyiler ama sanırım bu filmin kadrodaki bir adım önce olan ismi Zeki Müren'de izlediğimiz Çağlar Çorumlu. Ben bir de Kerem Alışık'ın, 'rahmetli' babasını bütün mimikleri ve vücut hareketleriyle canlandırmasını ve 'vedası'nı hem çok beğendim hem de çok hüzünlü buldum.´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Eski Yeşilçam filmlerinin görsel dünyasını günümüzün komedi sinemasıyla birleştirme konusunda sağlam bir iş çıkaran Kıvanç Baruönü'nün yönettiği "Arif V 216", bugüne kadar en çok güldüğüm Cem Yılmaz filmi oldu. Hikâyesinin aşırı hafifliği, biraz uzun olması gibi eleştireceğim yanları da var. Ama "delimsirek" havası, hızlı temposu, hiç bitmeyen göndermeleri ve beyazperdede yarattığı Türk usulü popüler kültür füzyonuyla sinema tarihimizde ayrı bir yere sahip olacağını düşünüyorum. İyi komedi filmi, bazen birbiriyle ilgili ilgisiz birçok şeyin yan yana getirilmesidir. Tarkan'ın sesinin Zeki Müren'in kostümleri ve Cem Yılmaz'ın bedeniyle birleştiği sahnelerde olduğu gibi... Son olarak, filmin mizahının daha çok 30 yaş üstüne hitap ettiğini ve Türkiye gişelerinde başarılı olan komedi anlayışıyla pek ilgisi olmadığını da belirtelim.´




İNGİLTERE BENİM

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Yönetmen Mark Gill, Morrissey'in gençliğinin geçtiği sokakları, gece kulüplerini, yaşadığı evi, sanatçı Linder Sterling'le (Jessica Brown Findlay) arkadaşlığını ve dönemin Manchester'ını, pastel tonlarındaki sıcak ışıkların mat bir karanlığa karıştığı melankolik bir renk paletiyle getiriyor karşımıza. Hikâyenin mutlu sona bağlanacağını bilmemiz, filmdeki o yoğun hüzün duygusunu bastıramıyor. Film, bizi kendi gençliğimizle, o yıllardaki ruh hallerimiz ve arayışlarımızla da yüzleştiriyor. Ne var ki, Morrissey'in müziğinin ve The Smiths'in ilk dönemlerinin pas geçilmesi galiba bir tatminsizlik hissi bırakıyor. Filmin "Bir insanın kendi olabilmesiyle" ilgili sorunları pek iyi geliştirdiğini de düşünmüyorum. Biz de ailesi ve arkadaşları gibi Morrissey'e yakınlaşamıyoruz. Ama seyrettikten sonra duygusu güçlenen, karakterleri ve sahneleriyle akılda kalan bir film. Özellikle finalde Morrissey'in acılarına şahitlik eden mekânların boş görüntüleri etkileyici.Doğru hamleyi yapmakta sürekli geciken, kendi iç dünyasına kilitlenip kalmış bir gencin öyküsünü seyretmek ve Morrissey'i Morrissey yapan o yıllara, müziğinin şekillendiği döneme şahit olmak istiyorsanız görmenizi öneririm.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Mark Gill'in yönettiği "İngiltere Benim / England is Mine", bunları, Morrissey'in Johnny Marr'la The Smiths'i kurmadan önceki ilk gençlik günlerini anlatıyor. Morrissey'i yıldızı parlayan genç aktörlerden Jack Lowden'ın canlandırdığı film, izleyicisine ve The Smiths dinleyicisine onun gençliğine, o mekana ve zamana dair bir his vermekten ziyade sürekli daktilo başında zaman geçiren herhangi biri üzerine gibi ve ilk gençlik bunalımı klişelerinden meydana geliyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'İngiltere Benim', ana karakterinin ruh durumunu (başrol oyuncusu Jack Lowden'ın katkısıyla da tabii ki), gayet başarılı bir şekilde aktarıyor. Lakin Morrissey sonraları kafası karışık ve giderek aşırı sağa meyilli bir karaktere dönüştü. Hatta sanatı farklı, kişiliği farklı değerlendirilmesi gerekenler sınıfının en belirgin figürlerinden biri oldu. İngiliz sinema yazarları da filmi değerlendirirken Morrissey'in karanlık tarafını yeterince vurgulamadığını işaret etmişler... Takdir sizin ama bana sorarsanız sakin anlatıma sahip 'İngiltere Benim', izlenmeye değer bir çaba.´




ÖLÜM ODASI

ATİLLA DORSAY (ortakoltuk.com): ´... Bağımsız Amerikan sinemasından gelen kendine özgü bir film. Ünlü oyuncu-yönetmen James Franco'nun dışında bilinen hiçbir ad yok. Ama kendine özgü bir (küçük) cazibesi olduğu da söylenebilir. Bu 'cazibe' en çok filmin türünden geliyor. Çünkü karşımızda tam bir soygun filmi gibi başlayan, ama giderek korku filmine kayan farklı bir yapım var. Aslında hiç bağdaşmayan bu iki türü birleştirme çabası... Bu iki türü kaynaştırma girişimi pek başarılmış denemez. Ama yine de temelde ilginç bir girişim bu..Özellikle de korku türünün iflah olmayan tutkunları için. İlla da bir mesaj aranırsa, belki şu olabilir: banka soymayın. Ama kaçınılmaz ise, en azından eski-püskü yapılara girmeyin, yenisini bulun!.

KEREM AKÇA (POSTA): ´...Dan Bush-Conal Byrne ikilisinin senaryosu soygun filmlerindeki 'kasa' motifinin üzerine gitmiş. Açıkçası bunu yaparken de 'gizem olgusu'nu 'tür kırması' bir yapıyla taçlandırmışlar. Dan Bush'un yönettiği yapıtta, Scott Haze'in iki kız oyuncuyla birlikte daha öne çıkması bir avantaj. James Franco'nun bıyıklı ve yapay haliyle geride kalmasının yanı sıra hikayenin gizeminin çözülmesi "Ölüm Odası"nı ("The Vault", 2017) ilginç boyutlara taşıyor. Bush'un sinematografik anlamda sıkıntıları olsa da, ortak kurgucu koltuğunda montajın ritmiyle sürükleyici bir seyir süreci yaşatabiliyor. Wes Craven'ın en iyilerinden "Merdiven Altındakiler" ("People Under the Stairs", 1991) ile Spike Lee'nin soygun filmi "İçerideki Adam"ı ("Inside Man", 2006) bir araya getiren 'soygun korku filmi' melezliği esas yapıyı anlamlandırıyor. Taryn Manning ise 'güzel sarışın' kontenjanından başrole cuk oturmuş.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Ölüm Odası', tıpkı yıllar öncesinin klasiği 'Günbatımından Şafağa' gibi ilk yarısı ayrı, ikinci bölümü ayrı bir çalışma. Bildik soygun filmi tadında başlayan yapım, daha sonra 'korku sineması'nın sularına dahil oluyor. Yönetmenliğini Dan Bush'un üstlendiği, başrollerinde James Franco ve Clint Eastwood'un kızı Francesca Eastwood gibi isimleri izlediğimiz yapım, merakımızı belli noktalarda celp etse de nihayetinde 'Ehh işte' çizgisinin ötesine geçemiyor.´




KALP ATIŞI DAKİKADA 120

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... filmi çok beğenenler de var: geçen yıl Cannes'da Altın Palmiye'den hemen sonra ikincilik sayılan Jüri Büyük Ödülü'nün ortaya koyduğu gibi. Fransızların bu yılki Oscar'a bu filmi gönderdiklerini de hatırlatayım. Ama nefret edip sonuna dek dayanamayanlar da var... Ne olursa olsun, bu konuya kendisini adamış gözüken yönetmen Robin Campillo'nun Les Revenants- Geri Döndüler ve Eastern Boys- Doğu Yakasının Çocukları'ndan sonraki bu yeni filmi, bence 20. yüzyılın en önemli, en iz bırakan olaylarından biri olan AİDS hastalığının başlangıç günleri üzerine ilgiyi hak eden, cesur bir yapım.. Görülüp üzerinde düşünülmesi gereken... Ve diyelim ki Suffragette- Diren filmi nasıl kadınların siyasal hakları üzerine bir bayrak-film olduysa, bu film de 'gay camia' için aynı önemi taşıyabilir.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 90'lar... Bilgisizlik ve duyarsızlık ortamında hükmünü süren AIDS, hayatları birer birer almaktadır. Act Up-Paris adlı sivil oluşum, bireyleri mücadele alanına çağırırken hem ilaç şirketlerinin stratejilerine hem bilinçlenme çabalarına hem de dayanışma ruhuna odaklanılması için uğraş verir. 'Kalp Atışı Dakikada 120' ('120 battements par minute'), işte bütün bu mücadele sürecini son derece iyi yazılmış ve çekilmiş bir senaryo eşliğinde, kimi karakterlere, onların sevinçlerine, acılarına, çekişmelerine, aşklarına, eylemlerine, sokak partilerine, 'Onur yürüyüşleri'ne uğrayarak anlatıyor. Yönetmen Robin Campillo, geçmişte Laurent Cantet'nin 'Sınıf'ını ('Entre les murs') da kaleme almıştı. Aslında 'Kalp Atışı Dakikada 120', olay örgüsü ve iniş çıkışlarıyla 'Sınıf'ı andırıyor. Öykünün bireysel duraklarında ise özellikle oluşuma yeni katılan Nathan'la grubun kurucu elemanlarından Sean'ın yaşadığı ilişki ön plana çıkıyor. 'Kalp Atışı Dakikada 120', kuşkusuz 'Mavi En Sıcak Renktir'le bir şekilde akraba. Lakin Campillo'nun yapıtında, Kechiche'in filmindekine benzer bir romantizm, estetik olma çabası yok. Burada daha direkt, sert ve gerçekçi mesajlar, bakış açısı ve yaklaşımlar var...´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... ACT UP grubu ilaç şirketleriyle ve Mitterand hükümetiyle de mücadele ediyor. İlaç şirketleri gerçekten de ilaç bulmada ayak sürtüyorlar mı, orasını anlamak biraz güç. Ama grup üyeleri baş düşman olarak ilaç şirketlerini görüyorlar ve muhtemelen haklıdırlar. Mitterand hükümeti ise, dönemin muhafazakar yönetimlerinden olmasa da AIDS'e karşı mücadelede hiç de kararlı davranmıyor. Aksine, eşcinsel yürüyüşlerine şiddetle müdahale ediyor. Yanlış mı okudum bilemiyorum ama bir yürüyüşte 16 aktivist asker kurşunuyla öldürülüyor. Paris'te böyle bir şey olmasını aklım almadı. Böylesi bir canavarlık olmuş olabilir mi? Bilen bana yazsın, internet'te bulamadım. KAD120, Cannes'dan Grand Prix ile döndü. Şüphesiz ilgiye değer bir film. AIDS bugün baskı altında tutulabilen bir hastalık olsa da filmin, bir baskı grubunun deneyimlerini izlemek açısından önemli bir yeri var.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... "Eastern Boys"la tanınan Fransız yönetmen Robin Campillo, bu yıl Cannes Film Festivali'nden Jüri Büyük Ödülü ile dönen oyuncu kadrosunda Nahuel Pérez Biscayart, Arnaud Valois ve Adèle Haenel'in yer aldığı "Kalp Atışı Dakikada 120 / 120 battements par minute"de 1990'larda geçen bir hikâye anlatıyor. AIDS konusunda bir bilinç yaratıp hem toplumu hem de hükümeti ve ilaç şirketlerini bu konuda harekete geçirmeye çalışan ACT-UP Paris grubuna odaklanan film, grup dinamikleri, fikir ayrılıkları, yükselen tansiyonla aktivist grubun içine bakıyor. Diğer yandan yeşeren bir aşka odaklanırken toplumdan bireysele duygu yoğunluğunu koruyarak geçiyor. Bu geçişi zor izleğe rağmen izleyicisini dünyasının içine almak, duygusuna ve meselesine ortak etmek konusunda hiçbir sorun yaşamayan film, yılın ilgiyi en çok hak eden yapımlarından biri.´




JUMANJI: VAHŞİ ORMAN

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... dört genci gerçek ve sanal olmak üzere iki farklı bedende izliyor olmamız, filmin en parlak fikri. Öykü de bu farklılıklar üzerinden şekilleniyor. İlk film aile olmak ve zorbalığa karşı direnmek gibi temalara sahipken, yeni film "popüler" ve "inek" öğrenci tiplerinin yer değiştirmesi fikrini geliştiriyor... İşin macera yanını bir yana bırakırsanız, film korkuları yenmek ve zayıflıklarla yüzleşmek üzerine bir şeyler söylemeye gayret ediyor... Bunlara aşk, arkadaşlık, empati ve takım olma duygusu da eklenebilir. Kuşkusuz tüm bunların ciddiyet ve derinlikle ele alındığı söylenemez. Karakterlerin hızla olumlu yönde değişmesi de inandırıcı değil. Ama iyimser, hafif ve sürükleyici bir macera filmi seyretmek isteyenler için iyi bir seçim olabilir.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Başlarda umut vaat eden birkaç işe imza atsa da sonraları vasat komedilerle yoluna devam eden, Lawrence Kasdan'ın oğlu Jake'in yönettiği 'Jumanji: Vahşi Orman' ('Jumanji: Welcome to the Jungle'), birkaç eğlenceli sahnesi, kahramanlarının devasa gergedanlar, suaygırları ve yılanlarla mücadele ettiği bölümleriyle ilgimizi çekmeye çalışıyor. Akılda kalıcı en derin esprisinin Cindy Crawford üzerinden yapılan göndermenin olduğu filmin dikkat çeken diğer yanları ise Dwayne Johnson'ın iri gövdesine rağmen naif ve cesaretten uzak bir karakteri canlandırması, keza alımlı bir genç kızın, sarsak bir bilim insanına yani Jack Black'e dönüşmesi... Ama bu dokunuşlar filmi pek kurtaramıyor. 'Jumanji: Vahşi Orman' 'Indiana Joes' tadına erişmek isteyen ama bu durumun da üstesinden gelemeyen vasat bir aksiyon-komedi olmuş...´




MUHTEŞEM SHOWMAN

ATİLLA DORSAY (ortakoltuk.com): ´... Müzikal yanı öylesine bir enerji taşıyor ki.New York kenti sanki West Side Story'den beri ilk kez böylesini görüyor!.Ve sanki görkemli bir insanlık geçidine dekor oluşturuyor. Sakallı kadın Letie'yi oynayan Keala Bettle'in This İs Me şarkısı; İsveçli opera şarkıcısı Jenny Lind'i oynayan Rebecca Ferguson'un Loren Allred'in sesiyle söylediği Never Enough; gruba katılan sosyete çocuğu Carlyle'li oynayan Zack Efron'un siyahi bir trapez yıldızını canlandıran Zendaya ile söylediği Rewrite The Stars şarkıları, müzikalin zirveleri arasında. Ayrıca sonuncusunda iki sanatçının boş salonda ve tavandan sarkan bir ipin çevresindeki dansları da görülmeye değer. Bu vb. sahnelerde müzikalin en soylu işlevi yerine geliyor: sinema sanatını müzik ve bale ile birleştirerek tam anlamıyla bir duygu senfonisi yaratmak. Ve estetik yoluyla adeta gözlerimizden yaş getirmek.
Ayni biçimde, kariyerine ülkesinde (Avustralya) dansör olararak başlayan Hugh Jackman'ın dansları da çok iyi. Eşini oynayan Michelle Williams'ın sesi de öyle. Ve bu film, ardında genel ve ve herzaman için geçerli birden çok mesaj olan ve yüzeyde de her şarkının, her dansın bir biçimde bu mesajlara hizmet ettiği bir film niteliğine ulaşıyor. Ki bu sık sık görülecek birşey değil. Buna bir başka örnek de Barnum'un Carlyl'ı yazarlığı bırakıp sirke katılmaya ikna etmeye çalıştığı bar sahnesi. Öylesine dinamik, öylesine şık ve zarif, barmenin de katılmasıyla öylesine işlevsel ve sonuç olarak öylesine estetik bir bölüm ki.Ancak görünce anlaşılır...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Muhteşem Showman', kuşkusuz erken dönem 'şov dünyası'na da göz atıyor ama filmin galiba en kıymetli tavrı, meseleye 'politik doğruculuk' cephesinden yanaşması ve bu yaklaşımı, ana karakterinin bilinçli bir şekilde yapmadığının altını çizmesi. Barnum, ilginçlik adına fiziksel farklılıklara sahip insanları ('Cüce general', 'En şişman adam', 'Sakallı kadın', 'En uzun adam' gibi tanımlar eşliğinde) sirkine topluyor. Bu durumu en güzel 'Sakallı kadın' ifade ediyor: "En yakınlarının bile gölgesine tahammül edemedikleri kişileri para kazanmak için de olsa bir aile çatısı etrafında birleştirdin." Ayrıca hem Taylor'la Charity hem de ekibe sonradan katılan zengin çocuğu Phillip Carlyle'la trapezci Anne Wheeley arasındaki 'sınıfsal engellere rağmen aşk' da öykünün dikkat çekici duraklarından biri. Barnum'da, daha önce 'Sefiller'de de 'müzikal' takılan Hugh Jackman'ı, Charity'de Michelle Williams'ı, Carlyle'da Zac Efron'u, Wheeley'de Zendaya'yı, Jenny Lind'de Sarah Ferguson'ı, 'Sakallı kadın' Lutz'da Keala Settle'ı izlediğimiz 'Muhteşem Showman'in en kayda değer karakterlerinden biri de Paul Sparks'ın canlandırdığı tiyatro eleştirmeni Bennett olmuş. Bu karakterin Barnum'la süreklilik arz eden ve sanatsal vurgularla dolu atışmaları, filmin can alıcı diyaloglarından...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... "Muhteşem Showman", tartışmalı bir kişiliği bütün bu tartışmalardan uzak tutarak yeni bir yorumla çıkarıyor seyircinin karşısına. Bir yandan zengin olma, kabul görme, rüşt ispatlama gibi dünyevi hırsların nasıl yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini gösterirken önemli olanın "iyi şeyler yapmak" ve "kendin için en doğru insanların kim olduğuna karar vermek" olduğunu anlatmaya çalışıyor. Filmde de söylendiği gibi "herkesin seni sevmesine gerek yok. Gerçekten seven birkaç kişi yeter!" Barnum'un iç dünyası, ailesi ve arkadaşlarıyla girdiği bu hesaplaşma bu tür uyarlamaların zenginleşmesi açısından verimli alanlar. Film de bunu sonuna kadar kullanıyor. Bu bakımdan film konu edindiği karakteri, seyirci karşısında tartışmak yerine onu masalsı bir noktaya yükseltiyor ve daha çok kıssadan hisse çıkarmamızı istiyor. Son olarak filmin müzik ve danslarının bugünün ritm, estetik, söz ve tempo duygusuna göre kurulduğunu; görüntü yönetmeni Seamus McGarvey'in de maharetiyle sahneler arası geçişlerin, kurgunun hızıyla ritm arasındaki ahengin yerli yerinde olduğunu belirtelim. "Muhteşem Showman", P.T. Barnum gibi tartışmalı bir adamı anlattığını unutursanız iyi film aslında!´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Jackman'ın canlandırdığı P. T. Barnum, fakirlikten gelip bir sirk kurarak zenginleşen bir adam. Onun hayal gücüyle ve toplumun göz çevirdiklerini şova dönüştürme becerisiyle elde ettiklerini merkeze alan filmin yönetmeni bir sinema filmi için ilk kez yönetmen koltuğuna oturan reklam yönetmeni Michael Gracey. Filmin müziklerinde ise "La La Land"in müziklerinde imzası bulunan ekip var. Aslında alışıldığın yanında alışılmadığın tarafında duran bir metne sahip olan hikayeye tezat olarak filmde geniş kitlelere hitap eden seçimler öne çıkıyor. Filmin görsel dünyasının görkemi ve Jackman'ın bu tür filmlerdeki karizması dışında tutulduğunda "Muhteşem Showman", sıradan müziklere yükselmeyen bir duygu yoğunluğunun eşlik ettiği bir seyirlik.´




LOVING VINCENT

ATİLLA DORSAY (ortakoltuk.com): ´... Elbette kimi resim tutkunları bu filmden apayrı bir keyif alacak, bu kesin.Ama ayrıca farklı seyirci kümeleri de. Öncelikle canlandırmanın hep birbirine benzeyen filmlerle artık canımıza tak ettiği şugünlerde, böylesine farklı bir çaba görmeye değer. Bir yandan gerçek yağlı boya çizimlerden (ki sayıları 6000 kadar imiş!) yola çıkan, 125 sanatçının emek verdiği, perdede Van Gogh görselliğini yaratmayı başaran bir teknolojik başarı. Ayrıca tüm ana kahramanların aslında gerçek birer oyuncuya dayandığı bir film bu.2000'lerin başında ortaya çıkan ve benim en hatırladığım örneği Robert Zemeckis'in The Polar Express- Kutup Ekspresi olan 'performans-yakalama' tekniğinin yeni bir örneği. Yani gerçek oyuncularla çekilip sonradan animasyona dönüştürme çabası. Ki burada da son derece inandırıcı. Ve de sanatçının ölümündeki gizemi bir polisiye gibi araştıran bir hikaye.Agatha Christie'yi anmam boşuna değil. Hepsine eşlik edense Clint Mansell imzalı enfes bir müzik. Birçok festivalde gösterilen (bizdeki galası son Antalya şenliği idi), büyük ilgi gören ve ödüller alan bu özel film, kuşkusuz özel bir ilgiyi hak ediyor.´




DÖNME DOLAP

ATİLLA DORSAY (ortakoltuk.com): ´... Sanki usta bir yazarın elinden çıkmış gibi başlayan diyaloglar, bizlere Allen'in uzun yaşam deneyiminden ilginç sayfalar sunuyor. Hem hayli duygusal, hem de insanoğlunun bitmeyen serüveninden simgelerle donatılmış, zaman zaman tiyatroya ve Eugene O'Neill'e selam sarkıtan senaryoya hayran oluyor, karakterlere bağlanıyorsunuz. Üstelik fonda tüm Allen filmlerindeki gibi dönemin ünlü şarkıları çalıyor: Harbour Lights, Yoıu Belong to Me, Kiss of Fire gibi. Ve kulaklarımızı okşuyor. Ama işler hep böyle gitmiyor. En azından bana göre, hikaye bir süre sonra banalleşiyor, sıradanlaşıyor. Ve giderek 'repetitif' (tekrarlara dayalı) bir nitelik ağır basıyor: konuşmalarda, durumlarda, davranışlarda. Özellikle de Ginny'in bitip tükenmeyen yakınmalarında.Bu da hem hikayeyi, hem de filmin temposunu hayli kötü etkiliyor. Bu arada o yangın meraklısı küçük çocuğun son derece ilginç kimliğinin hiç işlenmeden orta yerde bırakılması da beni şaşırttı. Zaten film genelde önümüze ilginç bir malzeme getirdiği halde bunu işleyememiş gibi duruyor. Allen'in son dönemdeki en başarılı filmi saydığım Blue Jasmine- Mavi Yasemin'i andırıyor film.Dönem ve baş karakter (Ginny) açısından.Ama onun kadar iyi değil. Burada suç Kate Winslet'de değil. O da Cate Blanchett kadar iyi oyuncu. Ama galiba asıl sorun şu: Woody Allen yaşlanıyor. Ve kendisini tekrar etmeye başlıyor. Birçok sanatçının başına geldiği gibi.´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... "Dönme Dolap"ın en zayıf yanı, kolay tahmin edilebilir hikâye akışı... Karakterlerin sürekli en az bir iki adım önünde gidiyor ve olayların nereye doğru kıvrılacağını hissediyoruz. Yine de inandırıcı karakterleri ve oyuncularıyla ayakta durmayı başaran bir film. 82 yaşındaki Allen, önceki filmi "Cafe Society"de olduğu gibi görsel atmosferi yine titiz bir çabayla oluşturmuş. Oyunculuğu öne çıkaran uzun planlardan da vazgeçmemiş. "Dönme Dolap", O´Neill, Williams gibi oyun yazarlarına selam çakması ve Vittorio Storaro´nun görüntüleriyle sevdiğim bir film oldu. Ne var ki, finali itibarıyla üzerimde bir "Suçlar ve Kabahatler" (Crimes and Misdemeanors) kadar derin etki bırakamadığını, Ginny´nin de "Mavi Yasemin"deki Jasmine kadar çarpıcı bir karakter olmadığını söylemek zorundayım.´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... bütün Allen filmlerinde aynı temalar işlenir. Tuhaflık bunda değil, Woody Allen'ın hayatında var. Bilindiği üzere kendisi karısının evlatlık kızıyla evli. Aynı zamanda eski karısı Mia Farrow tarafından bir başka kızı taciz etmekle suçlanmışlığı var. Mickey sevgilisinin üvey kızıyla çıkmaya başlayınca akla doğal olarak Allen'ın Mia Farrow'un evlatlık kızıyla birlikte olması geliyor. Bununla da sınırlı değil. Filmde, Humpty'nin kızına olan duygularının babanın kızına olan sevgisinden çok bir aşığınkine benzedikleri söyleniyor. Freud ve Ödipal karmaşa gibi temalar aklınıza geldiyse yanılmadığınızı göstermek için Allen bize "Hamlet ve Ödipus" adlı bir kitabı da gösteriyor. Sanki Allen, dünya aleme "benim yaşadıklarım çok normal şeyler" demek için film çekiyor. Ama o bunu ne kadar açık bir şekilde söylerse o kadar da çok tepki çekiyor. "Dönme Dolap"ın en çok eleştirildiği yer de gerçekle bu benzerliği oldu. Taciz olaylarının sinema dünyasını salladığı bu günlerde, kimsenin Allen'ın baba-kız aşklarını normalleştirmeye çalışmasını çekecek hali yok. Oyuncular içinde Winslet'e övgüler düzenler oldu. Beni oyuncuların hiçbirisi çok etkilemedi. Yine de görüntü yönetmeni Vittorio Storarro'nun özenli çalışması filmi belirli bir seviyede tutuyor.

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... 1950'ler atmosferini arkasına alan ancak Allen'ın sürekli işlediği ilişki çıkmazları, insan doğasının karmaşıklığının yanı sıra döneme dair söyleyecek sözü olmayan film, yönetmenin önemli yapıtları arasında değil. Allen hakkındaki iddiaların filmlerinin üzerine gölge düşürdüğü bir dönemde izleyici karşısına çıkan filmde, Ginny karakterinin iniş çıkışlarını, ortaya konan nevrotik tabloyu ve genç Carolina'ya biçilen masum rolünü de tarafsız düşünmek pek mümkün değil. Filmin en dikkat çekici yönü bir kez daha başarılı oyuncularından aldığı performanslar olarak düşünülebilir.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Ben kurulan atmosferi, büyük usta Vittorio Stararo'nun ışık oyunlarına dayalı enfes görüntü çalışmasını çok beğendim. Keza Kate Winslet'in (Ginny) öykünün bir yerinde 'tirat' tadı taşıyan, artı Zeki Demirkubuz karakterlerine ve ruhuna selam gönderen sahnelerinin de altını çizmek isterim. Winslet özellikle bu bölümde çok iyi ama asıl olarak, sanki uzun bir uykudan kalkmış ve eski günlerine dönmüş izlenimi veren Jim Belushi (Humpty) enfes oynuyor. Justin Timberlake (Mickey) ve Juno Temple (Carolina) da gayet iyiler. Sonuç? İyi çekilmiş, dramı yüksek, iniş çıkışları dengeli, hafif tiyatro oyunu tadında bir film 'Dönme Dolap'. Mizahı da var ama Woody Allen filmografisi içinde nispeten 'ağırbaşlı' yapımlar kategorisine daha yakın duruyor.´




STAR WARS: SON JEDI

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Biraz eski usul, bol patırtı-gürültülü ve efekt yağmurlu bir masal gibi başlayan filmde, işler giderek yerine oturuyor. Tarih kadar eski evrenin kontrolü, iyiyle kötünün bitmeyen savaşımı gibi temalara, artık bilim-kurgunun ayrılmazı olan Freud öğretisi ve ona bağlı aile ilişkileri katılıyor. Klasik trajediden gelen kimi ögelerle birlikte: aile mirası, baba-oğul, baba-kız ya da ana-oğul ilişkileri vb. Ve de o fizik yasalarına meydan okuyan (unutmayın: evrendeyiz!) baş döndürücü döğüşlerin ve bitmeyen savaşların içinde, savaşmak için değil, gerçek inançları, idealleri, amaçları için mücadele eden insan imajı beliriyor. Hiç beklenmedik biçimde!.. Yer yer unutulmaz bölümler geliyor perdeye. Snoke'un öldürülmesi, hemen onu izleyen döğüşler. Ki genelde bu tür çekimlerin koreografisi çok güzel.Ya da ölüme giden bir ana kahramanın (kim olduğunu söylemeyeyim) göklerde sanki uçan bir kelebek gibi süzülmesi.´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... "Son Jedi", serinin görsel olarak en iyi tasarlanmış filmlerinden biri. Uzaydaki savaş sahneleri ve İlk Düzen´in ölümcül takibi, filme sağlam bir gerilim omurgası veriyor. Çürüyen bedeniyle biraz Gollum´u andıran Snoke´un taht salonundaki ışın kılıcı düelloları da unutulacak gibi değil. Kumar cenneti Canto Bight´taki kovalamaca ve maden gezegeni Crait´teki "kızıl-beyaz kara savaşı" sahneleri grafik olarak hayli etkileyici. "Son Jedi"da kuşkusuz bütün aksiyonlar gibi öykünün kolaycılığa saptığı ve sahicilikten uzaklaştığı yerler var. Felsefesi de belki çok derin değil ama öyle bir film ki içinde kaybolup gidiyor, destansı büyük bir anlatının parçası olmaktan keyif alıyorsunuz.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Son Jedi´nin, Güç Uyanıyor gibi esas olarak ilk serinin izleğinden gitmek gibi bir derdi yok. Johnson ilk seriyle, bol bol gönderme yaparak, yan hikayelerle, görsel atmosferle bir ilişki kurmayı tercih ediyor. Ama temelinde yeni bir macera içinden bir hikaye anlattığının farkında Son Jedi. Ki film asıl farkını ise mizah tonunda ortaya koyuyor.
Süresi önceki filmlere göre uzun olsa da bu dert değil. Heyecan fırtınası bir film var karşımızda. Oyunculukları, kurgusu, senaryosu yerli yerinde olan filmde Rian Johnson´un yönetmenliği ise üst düzey... Ne diyelim güç Rian ile olsun da son filmi J.J. Abrams çekmesin!´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... İlk filmdeki gibi burada da eksik olan şey, Finn'in Stormtrooper olmaktan bir anda vazgeçişinin arkasında yatan sırra bir türlü vakıf olamamamız. Star Wars evreni Darth Vader ve Ren dışındaki hiçbir karanlık taraf karakterinin dünyasına girmemize izin vermedi şimdiye kadar. O dünyanın ardında neler olduğunu, pür bir kötülük dışında nasıl bir evren kurulduğunu göremedik. Bu ikisinin de aslında 'aydınlık' taraftan devşirilmiş oldukları düşünüldüğünde 'karanlık' tarafın karakterleri gerçekten gölgede kalmaya devam ediyor. Finn'in geçmişinin tek başına bir filmi hak ettiğini not düşmeden geçmeyelim, belki gider yapımcıların kulağına. Toparlayalım. "Son Jedi" yeni serinin ilk filminin kırık dökük yerlerini onarıp hikayeyi ayağa kaldırmayı başarıyor. Karakterlerini derinleştirip, yeni katmanlar ekleyerek büyütüyor. İki yıl sonra izleyebileceğimiz son bölümü beklerken heyecanlanmak için çok neden birikiyor bu filmin ardından. Kaygılanmamız gereken tek şey son filmin yönetmen koltuğunda J.J Abrams'ın oturma ihtimalinin güçlü olması. Güç bizimle olsun ve o koltuğa bir Hollywood esnafı yerine sinema duygusu olan bir yönetmen otursun!´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Genel anlamda Rian Johnson ritim duygusuna, renk dokusuna çok iyi çalışmış. Evrende yolculuğa çıkılmasıyla hareketlenen 'video oyunu' mantığının yerine gelen 'samuray filmlerinin stilize dokusu' ile 'çizgi roman estetiği'ni birleştiren detaycı görsel yapı, 'klasik savaş filmi kurgusu'ndan destek alıyor. Finaldeki 'Oliver Twist'vari sürpriz de heyecan verici olabiliyor. "Star Wars: Son Jedi" seride üst sıralarda olmamasına ve "Rogue One: Bir Star Wars Hikayesi" (2016) gibi ufuk açıcı durmamasına karşın, en dipteki "Star Wars: Güç Uyanıyor"u ve "Star Wars: Klon Savaşları"nı ("Star Wars: Clone Wars", 2008) rahatlıkla solluyor. Johnson'ın enerjisiyle 'boş bir uzay koşuşturmaca'sı ve "Star Wars: İmparator"un ("The Empire Strikes Back", 1980) kopyası olmaktan ziyade yeni üçlemeye bir 'vizyon' ve 'duruş' getirme kaygısında büyük oranda sınıfı geçen bir film izliyoruz.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... "Brick" ve "Looper" filmleriyle tür sinemasında kendisini kanıtlayan yönetmen Rian Johnson, "Güç Uyanıyor"un ilk filmlerin retro dünyasına yaptığı saygı duruşunun devamını getirmiyor. Filmini yeni seride tanıştığımız karakterleri soluksuz bir maceraya dahil ederken onların değişimini, çelişkilerini de göstermek üzerine kuruyor. Dolayısıyla ilk filmde eğreti kalmış birçok yeni karakter, Star Wars evreninin efsanevi karakterleriyle çok daha uyumlu hale geliyor. Film, finaline doğru aradığı heyecanı da duygusal etkiyi de yakalamayı başarıyor. "Star Wars: Son Jedi", bu geniş evrenin hayranlarını şüphesiz memnun edecek ve yeni serinin gidişatını tamamen değiştirecek dört dörtlük bir popüler sinema örneği.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Güç Uyanıyor', orijinaline halel getirmeyen ve genel çizgileri itibariyle 'Retro tadı' taşıyan bir çalışmaydı. 'Son Jedi'da da 'retro' tadı var ama sanki bu kez öykü kendi sesini, ruhunu, rengini de bulmuş gibi. Hem serinin genelinde hem de 'Güç Uyanıyor' özelinde öne çıkan Freudyen öğeler ise yerini bu kez Shakespeareyen bir havaya terk etmiş. Hikâyede sık sık iktidar tutkusu ve bu tutkunun yarattığı ruhsal gelgitler kıyıya vuruyor (bu aşamalarda da 'III. Richard'dan 'Macbeth'e uzanan bir çizgiyi hatırlıyoruz). Filmdeki günümüze yönelik gönderme ise 'silah ticareti'. Ben ayrıca Luke Skywalker'ın 'Jedi romantizmi'ne ve bir dönemin artık kapanmasının zamanının geldiğine ilişkin saptamalarını, kendi efsanesiyle yüzleşme çabasını da beğendim. Snoke'un, Kylo´ya "Şu saçma sapan kaskı çıkar" uyarısı ve Luke'un, Prenses Leia'nın hologram görüntüsüne "Bu ucuz bir numara" demesi de filmin en iyi esprileriydi... Sonuç? 'Brick', 'Bloom Kardeşler' ve 'Tetikçiler' gibi yapıtlarıyla tanıdığımız Rian Johnson, senaryosunu de kendisinin yazdığı 152 dakikalık 'Son Jedi'da son derece başarılı bir çalışmaya imza atmış. Kırmızı renklerin hâkim olduğu filmi, bence serinin ilk üçlemesinin tadında ve kalitesinde (zaten en çok da 'The Empire Strikes Back'i hatırlatıyor).´




ÖTEKİ TARAF

ATİLLA DORSAY (ortakoltuk.com): ´... Öncelikle sinemamızda az işlenen psikolojik gerilim türüne el attığı için kutlanabilir, Özcan Deniz. Hernekadar özgün değil, bir yabancı filmden uyarlama olsa da.Çünkü sonuç olarak her film kendi soluğunu alır, kendi yoluna gider. Öteki Taraf'ın genel Hitchcock'vari havası, ayrıca kimi Avrupalı klasiklerle de buluşuyor. Ben özellikle Fransız H. G. Clouzot'yu, en çok da Les Diaboliques- Şeytan Ruhlu İnsanlar filmini düşündüm. Ayrıca Deniz akışkan, biçimci, gösterişli ve şık bir anlatım tutturmuş. Kimi sahnelerin 'mizanseni' çok başarılı. Ama bunları da o asıl filmden mi kopyalamış, onu bilemiyoruz!.. Bence asıl sorun, hikayenin inandırıcılık eksikliğinde.Ne kadar saf olsa da Ece'nin kendini öylesine bir tuzağa düşürmesi akla ziyan bir iş!.. Ve de o korkunç final öylesine abartılmış ki.Kötülüğün sonu gelmiyor, dehşet parantezi kapanmıyor. Fazla abartı yalnızca sanata değil, tür sinemasının gereklerine de ters düşüyor.
Yine de, bizde az görülen bir türde kendisini rahatça izleten bir film Öteki Taraf. Oyun düzeyi iyi: özellikle Aslı Enver'e bayıldım. Görüntü çalışması doyurucu. Müziğiyse çok uğraşılmış olsa da aşırı buyurgan, fazla hazır-nazır buldum.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Öteki Taraf, zekice hikayesiyle (ki bu noktada övgüleri The Hidden Face´in senaristleri hak ediyor) seyirci ilgisini diri tutan bir yapım. Deniz önceki filmlerinden farklı olarak aşk ve ilişkilerin karanlık yüzüne odaklanıyor. Karakterleri adeta kıskançlık, ihtiras, intikam gibi kötücül duyguların esiri olmuş. Filmin, insanın içindeki bu duyguların, dizginlenmediği zaman nelere yol açtığını göstermesi bakımından ilginç bir hikaye anlattığını söylemek gerek. Psikolojik gerilim türündeki yapım açıkçası seyirciyi avucunun içine almayı başarıyor. Deniz´in İkinci Şans´ta iyice su yüzüne çıkan yönetmenlik becerisini iyi bir şekilde kullanmasının da bunda katkısı var elbet. Deniz kendi sinema macerasında bir tür filmi çekerek yeni bir parantez açıyor. Gişe garantili formül filmi çekmek yerine, gösterildiği zaman övgüler alan bir yabancı filmi ´namuslu´ bir şekilde uyarlıyor...´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Deniz, eskisi gibi 'arabesk dünyasından kopmuş bir birey' ile 'Kubrick'i birleştirme gibi tuhaf gülünçlüklere düşmüyor. "Öteki Taraf"ta sadece ilk 20 dakikadaki 'karizmatik aşık' ve son 20 dakikadaki 'intikam alan aksiyon kahramanı' iddiasını bir kenara bırakmalıymış. Bunun dışında kendi yüzünü göstermeden bile gerilim yaratabiliyor. Özellikle Uzerli'nin otomatik aksanına karşın rolüne iyi çalıştığı kesin. Aslı Enver'in esmer haliyle ilk karedeki kayıttan itibaren gerilimi tetiklediği, Hitchcock'vari şüpheyi ateşlediği kesin. Filmin en başarılı oyuncusu o... Senarist-yönetmen; karakterleri iyi yazmış, ama iyi bağlayamamış. Nihayetinde 'yasak ilişki gerilimi'ne, yani işin ucunu James M. Cain'in 'Postacı Kapıyı İki Kere Çalar' romanına götüren damarı fena servis etmiyor. Elbette ki üçlü gerilim bize tesir ederken, kurgu da bir ahenk, denge unsuruna dönüşüyor çokça. Yönetmenin ilk iki filmindeki 'arabeskten pespayelik çıkarma bilinçsizliği' asla yok burada. Özcan Deniz sırasını bekleyip, sabredip atmosfer kurmayı çözmüş. Yer yer bu yıl izlediğimiz ilk film "Kaygı" (2017) kadar başarılı olmuş bu konuda. Orijinal eseri izlemeyenler için gizem duygusu filmin sonuna kadar devam ediyor. Ama çözülme aşamasında problemler devreye girebiliyor.´




AİLE ARASINDA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Durum komedisinin en iyi halleri var filmde. Özellikle de Adana bölümlerinde...Bir rüya-şehir olarak gösterilmiş Adana (gerçi sahiden de öyledir!). Ama sinemanın büyüsü elbette başka. Ve bize İstanbul'un yanı sıra bu güney şehrimizi de sevdiriyor. Yon Thomas imzalı görüntü çalışmasının da katkısıyla... Düğün sahnelerindeyse film doruklara çıkıyor. Bir yandan 'kaçmış' koca ve erkeği kovmuş kadın geri dönüyorlar. Tüm çelişkiler, tüm yalanlar ortaya çıkıyor, tüm zıt değerler çatışmaya giriyor, tek sözcükle kıyamet kopuyor. Öte yandan Adanalı ailenin büyük-büyük babalarının ani ölümü ortalığı birbirine katıyor. Ve tüm sinema tarihinin belki en komik 'cenaze şamatası' perdeye geliyor!... Bu kargaşa içinde iki genç aşık (ve de geride duran iki orta yaşlısı!) birleşebilecek midirler acaba? Yazar-yönetmen ikilisi oyuncularını çok iyi seçmiş ve değerlendirmiş. Demet Evgar, hem çok güzel, hem ürkünç, hem de komik olabilen eşsiz 'lastik yüzü' ile harikalar yaratıyor. Büyük yeteneğini pek gösteremeyen Engin Günaydın ise sonunda çapına göre bir rol bulmuş, tam anlamıyla döktürüyor. Tüm karakter oyuncuları da kusursuz. Tek sözcükle: kaçırmayın...´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... İkiyüzlü ahlak ve namus anlayışını eleştiren, baştan sona feminen enerjiyle dolu bir film seyrediyoruz... Kadınlarla arası iyi olan Fiko'nun erkek dünyasına yabancı halleri ve bazen sert erkeğe dönüşmesi gerçekten çok komik... Engin Günaydın iyi bir komedi oyuncusu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Solmaz'ın kırılgan yanlarını incelikle vurgulayan yorumuyla Demet Evgar da filme duygusal bir sahicilik getiriyor. "Aile Arasında" bol bol gülerek seyrettiğim bir film oldu. Ama gereğinden fazla "komedi malzemesi" yle dolu olduğunu, bu yüzden çok dağıldığını ve yönetmen Ozan Açıktan'ın peş peşe gelen sahneleri toparlamakta zorlandığını düşünüyorum. Birsel yazar olarak komedide çok tecrübeli olsa da sinemada yeni... Umarım, gelecekte daha da iyi filmlere imza atar ve sinemada kalıcı olur.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Aile Arasında, konusu itibarıyla ilk elden Orhan Aksoy´un Neşeli Günler´i ve Mike Nichols´ın Kuş Kafesi´ni hatırlatan bir yapım. Ama maalesef onlar kadar etkileyici değil. Gülse Birsel´in sit-com yapaylığı içerisinde hedefi vuran mizah anlayışı, akıcı bir öykü içinde kendini çok da varedemiyor. Yani bir kan uyuşmazlığı var ortada. Bu durum yer yer oyuncu performansları ile tolore edilse de filmin elini zayıflatıyor. Ayrıca bu duruma bir de Silsile, Annemin Yarası gibi filmlerde belli bir dil ve atmosfer yarattığını gördüğümüz yönetmen Ozan Açıktan´ın vasat yönetimi eklenince Aile Arasında bekleneni veremeyen bir film olarak kalıyor elimizde.
Engin Günaydın´ın Demet Evgar´ın oyunculuğu ile şekillenen ve Erdal Özyağcılar, Devrim Yakut, Fatih Artman ve Ayta Sözeri´nin performanslarıyla yer yer lezzetli hale gelen film, kimi zaman güldürse bile bu kadar yetenekli bir kadronun potansiyelinin epey altında bir yapım.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Aslında 'yanlış anlaşılmalar', 'durum komiklikleri', 'mış gibi yapma' ve 'abartılı davranışlar'ı öne çıkaran, vodvil etkili bir mizansen anlayışı var. Görüntü yönetmeni Yon Thomas'ın katkısıyla renkli sanat yönetimine eklenen, mor, yeşil, kırmızı gibi cart renklerin hakim olduğu filtreler özenli bir görsel yapıyı duyuruyor. Adeta 'pavyon sahnesi'ni aile kurumunun arasına taşıyor. Ozan Açıktan "Çok Filim Hareketler Bunlar"dan (2010) bu yana ilk kez görsel dil üzerine bu kadar kafa yorabilmiş... "Aile Arasında"da aradığımız aile komedisi tanımı var. Ama örneğin Kanyon'da çekilen sahnelerde renkleri işlenmemiş görüntüler ve açılış sekansının 'diziye giriş' izlenimi bırakması da gözden kaçmıyor. Filmin aceleye getirilmiş tarafları var. Kıyafetiyle dikkat çeken Derya Karadaş'ın mizah anlayışı fazla karton duruyor. Senaryoda Evgar ile Günaydın'ın karşılaştığı anın inandırıcılık sorunu çektiği kesin...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Aile Arasında', senaryosunu Gülse Birsel'in kaleme aldığı bir komedi. Yönetmenliğini Ozan Açıktan'ın üstlendiği yapımda hayatlarının ilk yarısını yenik kapamış iki insanın, ikinci devrede yeni bir takım ruhuyla sahaya çıkıp sonucu kendi lehlerine çevirme çabasını anlatıyor. Başta Engin Günaydın ve Demet Evgar olmak üzere yeteneklerine daha önceden de vâkıf olduğumuz oyuncuların performanslarıyla sürükledikleri film bol kahkaha vaat ediyor. İster istemez 'Avrupa Yakası' ve 'Yalan Dünya'dan esintiler de sunan, uzaktan uzağa 'The Birdcage'e de selam gönderen senaryo bazı yerlerde elini belli etse de genel çerçevede film güldürme işlevini yerine getiriyor. Zamanımız yerli komedilerinin en büyük problemi, filmlerin skeçler toplamı biçiminde çekilmesi ve sunulmasıdır. 'Aile Arasında'da da aynı mantığa rastlıyoruz ama parçaların genel bir iskelete oturmasının üstesinden gelinmiş. Sonuç? Gülmek isteyenler, buyrun sizleri salona alalım...´




BUĞDAY

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... İçinde "Hep bir rüyadayız. Ölünce uyanacağız" gibi şiirsel sözlerin uçuştuğu filmde asit yağmuru, satıhta yüzen cesetlerle dolu su, terkedilmiş mahalleler, sonsuz dağlar ve kayalıklar gibi sahneler çok sinemasal. Sonlarda ise vahşi güzelliğiyle Kapadokya filme ideal bir dekor sağlıyor. Okuyabildiğim tüm eleştirilerde, film Andrei Tarkovsky'nin ünlü Stalker (tam karşılığı: iz süren) filmiyle kıyaslanıyor (1979). Gerçekten de konu ve ana temalar açısından benzerlikler çok. Ancak Kaplanoğlu'nun filmi, bir maneviyat arayışıyla ekolojik (çevresel) bir kaygıyı birleştiriyor. Ve doğayla ilişkisini ihmal etmiş bir dünyanın nasıl bir felakete uğrayacağını gösteriyor. Bu bağlamda Soylent Green- Açlık adlı ünlü Richard Fleischer bilim-kurgusu da hatırlanabilir. Yine de kolay bir film değil bu... Seyirciden sabır istiyor, yoğunlaşma talep ediyor, gösterilenin gerisindekini kavramak için hayal gücüne başvuruyor. Ancak bunları yapabilenler belli bir keyif alabilir...´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Andrei Tarkovski´nin "Stalker" filminden esinlenen bir bilimkurgu "Buğday"... Kaplanoğlu, 35mm formatında siyah beyaz olarak çektiği filmde "yasak bölge", "rehberle yolculuk", "su kenarında uyumak" gibi bazı göndermelerle "Stalker"ı selamlamayı ihmal etmiyor. Üslubu değil ama hikâyesi itibarıyla Amerikan distopya geleneğine de yakın; çünkü sonuçta her şey, dünyanın kurtuluşuyla ilgili... Erol Erin´in (Jean Marc Barr) amacı, genetiğiyle oynanmış tohumların sürdürülebilirliği sorununa çözüm bulmak, açlık tehlikesini önlemek. "Buğday"da modern hayatı temsil eden şehir ve kıtlığın, salgınların hüküm sürdüğü yoksul kırsal kesim, ölümcül sınırlarla birbirinden ayrılmış durumda. "Şehir", mültecileri dışlayan Batı dünyasını simgeliyor sanki... Kendi adıma filmde en çok karınca hikâyesini sevdim; çünkü yalın ve basit. Sadece bu hikâye üzerinden baktığınızda dahi "Buğday", yerli bir distopya olarak önemli. İlk 30 dakikası itibarıyla nerdeyse ipnotize edici bir ritmi ve akışı var... Ne var ki, hikâye gereği bile olsa, bilimin yegâne iktidar biçimi olarak konumlandırılması rahatsız edici... Ayrıca, bir dünyayı kurtarma öyküsünün dinsel referanslarla anlatılması bence "Buğday"ı alternatif bir distopya kadar dini film haline de getiriyor. Kendi adıma, Kaplanoğlu´nun dini göndermelerini daha derinlere sakladığı, inancı öykünün özüne işlediği önceki filmlerini tercih ederim.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... Buğday", besin, natüralizm ve doğa arayışının bilimkurgu sinemasında fazla kullanılmadığı günlerde, bu kavramlara bir de Kaplanoğlu penceresinden bakmamızı istiyor. Onun tasavvufi yaklaşımı ve Erol'da aradıkları da aslında tür sinemasında 'ustalıklı bir dinginlik'le karşılık buluyor. Siyah-beyazda sıkışmışlık ya da yok edilmişlik duygusunda İngilizce ana dilin hafif yapaylığı da biraz makineleşme ezberini düzlüğe çıkarma kaygısıyla geliyor. Yönetmenin en rahat izlenen filmi olarak anılabilecek "Buğday", alttan alta katmanlı bir arayış sunuyor. Günümüzün kirlilik, küresel ısınma, yabancılaşma gibi sorunlarına 'besin', 'buğday', 'karınca', 'tohum' ile yeni çözümler üretiyor. 'İnsanoğlunun yeniden doğumu'nu bulmak için çaba sarf ediyor. "Soylent Green"le "Stalker"ı birleştiren Kaplanoğlu, türe bir 'Müslüman' ideolojisi ve gözlemi getirmek istiyor. Amerikan distopyasından Rus mistisizmine geçişi böyle yorumluyor belki de...´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Berlin Film Festivali'nden büyük ödül Altın Ayı'yla dönen "Bal"ın yönetmeni Semih Kaplanoğlu, yedi yıl sonra karşımıza çıkan yeni filmi "Buğday"la ilk İngilizce filmine imza atıyor. Başrolünde Fransız aktör Jean-Marc Barr'ın rol aldığı film, manevi bir arayışa odaklanan bir bilimkurgu. Genetik olarak seçilmiş insanların şehirler ve seçilmemişlerin ise ekolojik olarak kirlenmiş topraklarda yaşadığı bir dünyada geçen film, Barr'ın canlandırdığı Erol adındaki bilim insanın yolculuğu üzerine.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Buğday', teknik açıdan sinemamızın standartlarının üzerinde seyrediyor. Giles Nuttgens imzalı siyah-beyaz görüntü çalışması çok başarılı. Keza Naz Erayda'nın prodüksiyon tasarımı da... Bütün bu çabaların birleşmesi sonucu ortaya çıkan atmosfer ve çizilen distopik dünya etkileyici. Lakin film adeta tam ortasından ayrılmış iki farklı bölümden oluşuyor gibi. İlk yarıda herhangi bir Batılı yapımda rastlayacağımız bir gelecek tasarımı ve bilimin hükmettiği bir düzen var, ikinci yarıdaysa Erol Erin'in, Cemil Akman'ı bulmasıyla birlikte çıktığı bir yolculuk ve bu yolculuk esnasındaki metaforlar ve göndermelerle yüklü, bilimin yerini inanca bıraktığı bir serüven... Semih Kaplanoğlu (senaryosunu da eşi Leyla İpekçi'yle birlikte yazmış), çok sevdiği Tarkovski'vari bir havaya büründürdüğü, kimi sahnelerinde görüntü bağlamında 'Kurban'ı ama genel olarak 'Stalker'ı hatırlatan filminde, 'İnanç sineması'nın teknik düzeyi yüksek bir ifadesine soyunmuş...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Kaplanoğlu Buğday´da Türk sinemasının birikiminin üstüne çıkan bir atmosfer kuruyor (görüntü yönetmeni Giles Nuttgens ve sanat yönetmeni Naz Erayda çok başalı bir iş çıkarıyorlar) filmde. İlk bölümünde anlatım olarak akıcı bir dile meyleden filmde, Erol´un sınırı geçip Cemil´i aradığı noktada, Kaplanoğlu sinemasının hem anlatı hem de görsel olarak özgün kodları karşımıza çıkıyor. Açıkçası bu yolculuğun Erol´un içsel yolculuğuna dönüşmesiyle film farklı bir düzleme geçiyor ve bildik distopya anlatısından farklılaşıyor. O zaman Buğday´ın dıştan içe, çevreden merkeze ve hatta öze bir yolculuk olduğu anlaşılıyor. Bu yolculukta film, insanın kendi yolculuğuna dair durum tespitler yapıyor sonra da çözümler sunuyor. İnsanın kurtuluşunu, inançta, maneviyatta ve kendi özünü yeniden keşfetmesinde görüyor. Naçizane bu noktada Buğday´ın iki kilit olgusu ´insan parçacığı´ ve ´budayın ortasındaki çizgi´, filmin anlamını bulmada belirleyici oluyor gibi geldi bana...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Semih Kaplanoğlu özellikle filmin ilk yarım saatlik bölümünde her ne kadar görsel olarak tatmin edici bir dünya kurmayı başarsa da, hikaye olarak beklentileri karşılayamıyor. Dünyanın içinde bulunduğu durumu anlamakta, manyetik alanın içinde ve dışında olmanın hangi saiklerle gerçekleştiğini kavramakta zorlanıyoruz. Erol Erin'in de parçası olduğu şirketin (Örneğin Blade Runner'daki Tyrell şirketi gibi) tek hükümdar olup olmadığı, gücünün nereden geldiği gibi sorular havada kalıyor. Kaldı ki, dünyanın en iyi genetik bilimcilerinden birisi olduğunu anladığımız Erol Erin'in bir anda Cemil Akman'ı bu kadar kafaya takması ve onu bulmak için yoğun bir çaba içine girmesinin altında yatan motivasyon da bizi ikna etmiyor. Ölü Topraklar'a geçtikten sonra Andrei'nin bir anda hikayeden çıkması ve unutulması da hikayeyi akamete uğratan taraflardan. Şiddetli çatışmalara ve protestolara tanıklık ediyoruz ama ne için ve kime karşı sorularına cevap verilmiyor filmde...´




AYLA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´Yönetmen Can Ulkay nerede, hangi sinema eğitimi aldı? Yazarı Yiğit Güralp´ı biraz daha iyi tanıyoruz: birkaç TV dizisi, Sınav ve Uzun Hikaye gibi filmlerden...Ama böyle bir senaryo yine de kolay yazılır mı?...
Ya oyunculuklar? İsmail Hacıoğlu´nun ne iyi bir oyuncu olduğunu unutmuşuz. Hatırlamak iyi geldi. Ayni şey Ali´de Ali Atay, yaşlılarda Çetin Tekindor ve Meral Çetinkaya için de söylenebilir. Taner Birsel, Altan Erkekli kendilerini sevgiyle hatırlatırken, genç kızlarda Damla Sönmez´le Büşra Develi de çok iyiler. Ayrıca filmin sonunda hikayenin gerçek kahramanlarının gösterilmesi de çok iyi olmuş. Gerçi bu genelde biyografik filmler için son dönemde çok yapılan bir şey. Ama burada, bu büyük sevginin, bu inanılmaz romansın kahramanları, bunca yıl sonra bir araya gelince....Onların bugünkü hallerini göstermek, gerçekten dokunaklı bir final oluşturuyor. Ve hikayeye inancımızı pekiştiriyor. Sonuç olarak, Ayla´nın iyi bir film olma konumunu aşıp, içine düştüğü (ya da beceriksizce düşürüldüğü) bu yalnızlık döneminde, Türkiye´ye çok şey kazandırabilecek bir film olduğunu düşünüyorum.´

KEREM AKÇA (POSTA): ´. Yönetmenlik koltuğundaki Can Ulkay´ın becerisi de hayranlık uyandırıcı. "Sarıkamış Çocukları"nda (2017) ortak yönetmenlikle kumaşını kanıtladıktan sonra ilk kez yalnız başına direksiyona geçiyor. Bir dönem filminde biçimci reklam estetiği ülkemizde çok rastlanan bir şey değil. Bu sebeple de onun kadraj dengesinden yavaş çekim zekasına kadar her şeyin yerli yerine oturduğu yönetmenlik tatmin ediyor. Bizi filmin duygusuna çekiyor... Öte yandan son 15-20 dakikadaki dönüş filmi, günümüz TV kitlesini tatmin edecek ucuz bir Yeşilçam melodramına dönüştürüyor. Özellikle Sinem Öztürk ile Çetin Tekindor ne yapıyor çözmek güç. Bu bölümde Koreli oyuncular da seviyeyi düşürüyor. Film, "Babam ve Oğlum" (2005) ile "Hayat Güzeldir"i birleştirme arzusundaki bir Kore Savaşı dostluğu filmine dönüşüyor son kalemde.´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´. Çarpıcı bir hikâye bu... Sinemaya uyarlanması da doğru bir karar. Peki, senaryosunu Yiğit Güralp´in yazdığı, Can Ulkay´ın yönettiği film, hikâyenin hakkını veriyor mu? Eğer mesele, öncelikle Türkiye gişesinde başarılı olacak bir film çekmekse, "Evet" diyebiliriz. Türkiye´de başarılı olan dizi ve filmlerin senaryo, yönetmenlik ve yapım anlayışı temel alınırsa, gereken her şey yapılmış. Ünlü bir oyuncu kadrosu toplanmış, kısa roller için dahi yıldız isimlerle anlaşılmış. ´Hikâyenin hakkını verme´ konusuna dönersek, soruya kendi adıma olumlu yanıt vermem mümkün değil. Ayla ile Süleyman arasındaki baba-kız bağının oluştuğu süreci anlatırken dahi film bizi müziğe ve duygusal coşkuya boğuyor. Oysa burası öykünün şekillendiği, sevgi ve şefkatin ortaya çıktığı yer değil mi? Fakat film, bu duygusal bağdan ziyade filmdeki erkek karakterler arasındaki ilişkilere, savaşa ve kahramanlıklara daha çok odaklanıyor.
Asıl amaç, kahraman ve fedakâr Türk askerlerinin Kore´nin özgürlüğüne yaptığı katkıları vurgulamak, zulüm gören halklara yardımcı olduğumuz mesajını vermekse film hedefine ulaşıyor. ´Ayla´ bu haliyle öncelikle milli bir film, bir kahramanlık öyküsü...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´. Son yıllarda ülkedeki ´gişe filmi´ kalitesi o kadar aşağılara düşmüş durumda ki, "Ayla" eli yüzü düzgün olarak kendisini ayırmayı başarıyor. Hem prodüksiyon kalitesi hem yönetmen mahareti hem de senaryo etkisi açısından amaçlarına ulaşmış görünüyor. Nedir bu amaç? Seyirciyi duygusal bir hikayenin içine atmak ve finalde mümkün olduğunca çok ağlatmak. O zaman filmin işlevini yerine getirdiğini belirtelim. Uzun yıllar (belki de Babam ve Oğlum´dan sonra ilk kez) sonra seyircinin "ağla ağla öldük" diye başkalarına anlatabileceği bir film olmaya aday "Ayla". Nihayetinde yönetmen Can Ulkay seyirci dostu bir filme imza atıyor ve amaç buysa sınıfı geçiyor. Ancak filmin Hollywoodvari olma iddiasının gerçeklikten çok uzak olduğunu, bu amaçla çıkılan yolun nihayetinde Yeşilçam´da bittiğini belirtelim. Bence doğru adres de orası zaten!

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Senaryosu, yönetmenliği ve oyuncu performansları (bütün oyuncular iyiydi) düşünülünce Ayla için, Türkiye´de anaakım sinemanın son yıllardaki iyi örneklerinden biri olduğunu söylenebilir.
Açıkçası Korelilerin Türkiye´ye yaklaşımındaki vefayı ve Türk-Kore dostluğunun arkasındaki güçlü duygusal bağı bir baba-kız hikayesi üzerinden anlamamızı sağlayan bir yanı var Ayla´nın. Bunun için iki ülke seyircisi için çok şey ifade edebilir. Ama bu hikayede, iyi işlenildiği zaman herkesi etkileyecek bir cevher var. Masumiyetin, savaş zamanlarındaki özellikle erkekler üzerindeki etkisi ya da savaşın ortasında asker bile olsa yaşamı savunan insanların mücadelesindeki asillik gibi... Film belki gerçek hikayeyi, bu tür anlayışların üzerine güçlü bir şekilde inşa etmiş olsaydı daha iyi olabilirdi. Böylece Türk ve Kore seyircisi dışında dünyanın herhangi bir yerinde bu filmi izleyecek insanlar için de Ayla, etkileyici bir hale gelebilirdi. Bu noktada önemli bir fırsat kaçırıldığını düşünmüyor değilim...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET):... 'Ayla', popüler sinema adına 'Eli yüzü düzgün' ifadesini hak eden bir çalışma olmuş. Filmin teknik işçiliği sağlam, dönem atmosferi iyi, görüntü yönetmenliği birinci sınıf, kadro da fena değil ama tavrı seyirciyi ağlatmak üzerine inşa edilmiş gibi duruyor. Genel görünüş yeni bir 'Babam ve Oğlum' çabasına soyunulmuş sanki. Lakin Çağan Irmak'ın filmindekine benzer bir arka plan ve bakış açısı 'Ayla'da pek yok. Örneğin "Niye oraya asker yolladık?" daha radikal bir tavırla deşilebilirdi ama bu mesele filme pek sızmamış. Murat Yıldırım'ın canlandırdığı 'Komünist' eğilimli 'Üsteğmen Mesut' karakteri üzerinden hafif politik soslar katılmış, bir de kadınların 'sezgisel' yanlarıyla savaşa karşı duruşları var; o kadar. Daha çok 'milliyetçi' yaklaşımların ön planda olduğu yapımın zaten asıl derdi Ayla ve Süleyman Astsubay arasındaki baba-kız ilişkisi olduğu için bu tür dertler perdeye yansımamış... Sonuç? Daha çok duygulara seslenen 'Ayla', sinematografik yanından ziyade, seyircinin gözyaşlarını teslim alan atmosferiyle dikkat çekiyor. Bu özelliğiyle de gişede iş yapar türünden bir beklenti oluşturuyor. Peki 'Oscar' yarışında 'İlk beş'e kalır mı, orası zor görünüyor... ´











Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
128
0
164
0