Paylaş   
04.06.2011

15 EYLÜL-21 EYLÜL 2017 HAFTASI

/

KINGSMAN: ALTIN ÇEMBER

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Filmin gayet uçuk kaçık bir konusu var. Dünyanın en büyük uyuşturucu üreticisi olan Poppy adlı kadının (Julianne Moore) derdi, sosyeteye katılamamaktır. Onca zenginliğiyle dağ başında yaşamaktadır. Oysa uyuşturucu yasallaşsa, devlet de vergisini alsa, kadıncağız zenginliğiyle havasını atabilecek, insan içine çıkabilecektir. Filmin uyuşturucu konusunda, gevşek bir tavrı var. Kötü bir şey ama öyle abartmaya da gerek yok diyor. Başka işiniz gücünüz yoksa, birkaç espri de içeren 2,5 saatlik bu saçmalığa vaktinizi ayırabilirsiniz. Channing Tatum, Elton John ve tabii Colin Firth falan da var filmde. "Yaşasın Anglo-Sakson kardeşliği; ABD, Büyük Britanya elele, dünyayı hizaya sokmaya" mealindeki mesajını da sindiririm diyorsanız.´

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film özellikle Londra'yı tüm karakteristik özellikleriyle dekor alan nefes kesici ve hayli komik bir araba takip bölümüyle açılır. Ve zaman zaman başka coğrafyalara açılsa da, o kenti ana mekân almayı sürdürür. Tümüyle İngiliz olan şeyler -Londra, kraliyet ailesi, aristokrasi, Kral Arthur efsanesi, özellikle de o sivri mizah duygusu- gelir ve tipik Hollywood olan öğelerle kaynaşır: O aksiyon becerisi, dünyaya yukardan bakma huyu, çizgi-romanın evrenselliğe kayan çocuksu, naif tavrı. Böylece James Bond ve Jason Bourne izleri havada uçuşur. Beş dakikada bir perdeye yeni bir ünlü gelir: Channing Tatum'dan Jeff Bridges'e, Halle Berry'den Emily Watson'a...´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Kingsman'in ABD'deki karşılığı Statesman'ın seriye dahil olması kuşkusuz iyi fikir. Centilmen şemsiyesi yerine kovboy kementi, lüks terzi dükkânı yerine viski fabrikası gibi numaralar hoş; ama genel olarak ABD-İngiltere kontrastından dişe dokunur bir şey çıkmıyor. Üstelik Channing Tatum'un "oyundan gereksiz yere erken alınması" ve ondan doğan boşluğun Burt Reynolds'u hatırlatan Whiskey (Pedro Pascal) ile doldurulma çabası da filme kan kaybettiriyor.Tüm bunlar, yönetmen Matthew Vaughn'un masa başında yanlış kurduğu "oyun planı"- nın sonuçları. Ama yüksek prodüksiyon kalitesi, aksiyon sahneleri ve özellikle su gibi akıp giden kurgusuyla iyi çekilmiş bir film olduğu kesin. Aksiyon seyretmek isteyenlerin sıkılacağını pek sanmıyorum. Özellikle açılış bölümü, şehrin işlek caddelerindeki takip çekimleri ve dar mekândaki dövüş koreografisiyle çarpıcı. Son olarak, serinin bu filmdeki en önemli artılarının Jeff Bridges, Halle Berry ve Elton John olduğunu belirtelim.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... 2014 yapımı "Kingsman: Gizli Servis"in devam filmi "Kingsman: Altın Çember" ilkinin gerisinde kalsa da eğlenceli bir seyirlik. 2014 yılının en güzel ticari sinema sürprizlerinden biri Matthew Vaughn'un imzasını taşıyan "Kingsman: Gizli Servis"ti. İngiliz işi ajan aksiyonu, mizah anlayışı ve yapım değerleriyle beklenenin üzerinde ve haklı bir ilgi gördü. Elbette, devam filmi gecikmedi. "Kingsman: Altın Çember / Kingsman: The Golden Circle" adlı devam filmi yoluna aynı kadroya Jeff Bridges, Channing Tatum ve Julianne Moore'un olduğu yeni isimler katarak devam ediyor... ABD kolu Statesman'ın eklenmesiyle İngiliz centilmenlerinden rol çalınması, İngiliz işi seriyi Amerikanlaştırıyor. Bu durum bir yana film ilkinin metninde sevilen özellikleri; mizahı ve aksiyonu taşıyor. Stilize aksiyon anlarıyla öncülünü aratmıyor. Ancak ilkinin bütünlüğünü barındırmıyor. Yine de "Kingsman: Altın Çember"in çoğu seride olduğu gibi ilkinin gerisinde kalması filmin eğlenceli bir seyirlik olduğu gerçeğini değiştirmiyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Altın Çember' kuşkusuz eklektik bir yapının eseri. Mesela son dönemin popüler sinema malzemesi olan 'Uyuşturucu karteli' konusuna uğruyor, Donald Trump'la değişen başkanlık profiline de dokunduruyor. Ama ana eksenini, yani 'Ajan filmleri parodisi' olma vasfını kaybetmiyor. Vaughn iyi bir yapımcı ve yönetmen olduğu kadar iyi bir senarist aynı zamanda. 'Kick-Ass'in yaratıcıları Mark Millar ve Dave Gibsons'ın bir başka çizgi romanının uyarlaması olan 'Kingsman'in bu ikinci sinemasal serüveninde metni Jane Goldman'la birlikte gayet iyi toparlamış. Gerçi filmin süresi bence fazla uzun ve yer yer sarkıyor ama yine de dağılan parçalar toplanıyor. Eggsy'nin eski eğitmeni Harry Hart'ın dönüşü, sevgilisi Prenses Tilde'yle ilişkileri, 'Bridget Jones 3'vari 'Glastonbury Festivali' bölümü, metalik kollar, köpekler, İtalya'da 'A View to a Kill'e göndermede bulunan teleferik sahneleri, Amerikalı ajanlar Champ, Tequila ve Whiskey vs. derken izlenmesi zevkli bir film olmuş 'Altın Çember'.




KAÇIŞ ODASI

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Nasılsa daha pek kimseler görmeden reklamı yapılan ve bilinmeyen bir mini-efsaneye dönüşen filmlerden sakının!... Onlar kimi zaman tüm sinema sevginizi ve saygınızı ciddi biçimde zedeleyecek acı deneyimlere dönüşebilir!... İşte en son ve belki en görkemli bir örnek. Daha internete düşmüş tek bir ciddi eleştirisi bile olmadan, nasıl olmuşsa olmuş beklenen bir filme dönüşmüş bir korku filmi. Ama hayatta gördüğüm en kötüsü, en zavallısı. Ortada ne anlatılmaya veya özetlenmeye değecek herhangi bir öykü var. Ne en ufak bir çekiciliği olan kahramanlar. Ne herhangi bir oyunculuk, ne ilginç özel efektler. Hiçbirisi yok!... Üzerinde konuşmaya bile değmez bir film. Sadece 85 dakikalık filmin bana sekiz saat gibi geldiğini söyleyeyim, yeter!...´




İZ

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Karakterlerine ironiyle yaklaşan Holland, hayvan katliamına ise haklı olarak mizah malzemesi olarak yaklaşmıyor. Janina'nın kötü adamlara bağırarak sürekli ders verdiği sahneler belki samimi ama filme ajitatif bir hava veriyor. İyiler ve kötülerin keskin çizgilerle birbirinden ayrılması, ana karakterin "şiddetle çözüm" konusunda kendiyle çelişkiye düşmesi gibi sorunlar da inkâr edilemez. Öte yandan, "İz" görsel açıdan sağlam bir yönetmenliğin ürünü. Sabahın alacakaranlığında çekilmiş açılış planlarından başlayarak filmde doğa ve vadideki ışık çok güzel kullanılıyor. Holland, kadrajlarıyla doğanın vadideki yaşama hükmettiğini ve insanın sadece onun bir parçası olduğunu hissettiriyor. Hayvanların çaresiz ve masum, insanlarınsa kirli olduğu bir dünya resmederken avcılığın korkunç şiddetini de yansıtıyor. Bu arada, Janina'da Agnieszka Mandat- Grabka'nın duygusal performansını unutmayalım. Sonuçta tam da ana karakteri gibi bir film bu; duygusal, öfkeli ve agresif...´

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film hayvan sevgisi denen şeyi öylesine güçlü biçimde işliyor ki...Ve bu vahşi ve denetimsiz kalmış merakı, tüm bir sistem eleştirisi için sağlam bir çıkış olarak alıyor. Gerçekten de, özellikle eski sosyalist rejimlerde süregelen yozlaşmışlık ve çürümüşlük, filmde görkemli biçimde sergileniyor... Filmin görselliği ve müziği çok başarılı. Holland'ın son derece işlek ve işlevsel çekimleri de hızlı, modern bir kurguyla birleşerek filmi cilalıyor. Tüm oyuncu kadrosu da çok iyi. Ama filmi hemen tümüyle sırtında taşıyan, bugün 65 yaşındaki aktris Agnieszka Mandat- Grabka'ya ayrı bir selam...´




ATÇALI KEL MAHMUT

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 1800'lerin başında, Aydın bölgesinde, yerel yöneticilerin zulmüne karşı bir tür 'Robin Hood' mantığıyla hareket eden 'Atçalı Kel Mehmet', kendisini yetiştiren, kol kanat geren 'eğitmeni' Yusuf Efe'nin yerini alıyor ve yöreye adalet getirmek üzere harekete geçiyor. Film hem düzenin, sistem dışına kendi elleriyle ittiği bu halk kahramanının yükselişini hem de çocukluktan beri sevdalandığı ağa kızıyla olan 'sınıfsal' açmazlar içeren ilişkisini anlatıyor. TRT desteğiyle çekilen ve yönetmenliğini Hakan Şahin'in üstlendiği yapım, sinematografik açıdan ortalamayı aşamasa da ele aldığı kişiliğin hayatı, bu hayatın arka planındaki tarihsel yapıya bakış açısıyla takdiri hak ediyor. Ayrıca filmde görsel açıdan '300 Spartalı' tadı taşıyan bir bölümün olduğunu da söyleyelim...´




SUİKASTÇI

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Tüm insanlığı ilgilendiren terörizm gibi bir sorun söz konusu olduğunda, "Suikastçı"daki gizli Amerikan milliyetçiliği ve CIA övgüsü açıkçası bana çok anlamlı gelmiyor. Müslüman ülkelerle terör arasında kurulan bağın da ayrımcı bir tavrın yansıması olduğunu düşünüyorum. Üstelik Türkiye de bu yaklaşımdan payını alıyor. İstanbul, filmde hafif koyu, puslu görüntüleriyle kaotik, huzursuz ve tekinsiz bir Ortadoğu ülkesi olarak resmediliyor. Kötü aksanlı Türkçe konuşan oyuncular, garip otomobil plakaları bir yana, teröristlere silah satan işadamının üniformalı askerler tarafından korunduğu sahne gerçekten abartılı... Bunları milliyetçi refleksle yazmıyorum. Sorun, filmin hassas konulara getirdiği özensiz, sığ ve basit yaklaşımda... Ayrıca öykünün çok da inandırıcı olmadığını ve "nükleer terörizm paranoyası"- nın son yıllarda gerçekten çok fazla işlendiğini düşünüyorum...´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Suikastçı, dünya meselelerini psikopatlar arası bir savaşa indirgiyor. İyi psikopatlar ve kötü psikopatlar var. İyiler Amerikalı; onların travmaları var, bu travmalar radikal İslam kaynaklı ya da ondan bağımsız. Kötü psikopatlar ise bildiğiniz pis Ortadoğulular işte. Sus payı olarak, onların da Irak'ın işgaliyle travmatize edilmiş olduklarına geçerken şöyle bir değiniliyor ama tabii ki onlarla özdeşleşecek fırsat verilmiyor seyirciye. Onlar kişileşmiyor. Pis psikopatlardan kişileşen yine bir Amerikalı oluyor. Onun da derdi son derece kişisel çıkıyor... Filmin bir de Türk karakterleri ve güya İstanbul'da geçen sahneleri var ki evlere şenlik. Türkçe olduğu iddia edilen konuşmaların çoğunun altyazısız olması büyük handikap, anlaşılmıyor. İstanbul olduğu iddia edilen yer ise oryantalizmin fantezisindeki İstanbul. Bu filmleri ithal eden firmalara sesleniyorum: Başka film mi yok yahu? İnsan kendi ayağına kurşun sıkmamalı...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Fakat sonra ortada bir yanlış anlamadan ziyade yanlış yönlendirme olduğunu fark ediyorsunuz. Sinemanın propaganda sularında çaktırmadan dolaşmaya çalıştığını ama özensizlikten her şeyi fazlaca açık ettiğini görüyorsunuz. Mesela filmin Türkiye sahneleri (Türkiye yerine başka ülkelerde çekildiği anlaşılıyor bu sahnelerin) tel tel dökülüyor. Türk olan karakterlerin konuştuğu Türkçe´yi anlamak neredeyse imkansız. Uyduruk taksi plakaları, komedi hissi yaratıyor. Ki bu ve benzeri özensizlikler filmin ortasından itibaren kendini gösteriyor ve inandırıcılık sorunu yaratıyor. Homeland´in yönetmenlerinden Michael Cuesta adına geri bir adım olan Suikastçı, son kertede politik gerilim gibi dursa da senaryosu, kurgusu ve manipülasyon girişimiyle komedi- gerilime dönüşen bir yapım!´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Daha çok televizyon için çalışan Michael Cuesta'nın yönettiği yapım, giriş (kimi Batılı sinema yazarlarının da vurguladığı gibi muhtemelen 2015'te gerçekleştirilen, IŞİD'in üstlendiği ve 39 kişinin ölümüyle sonuçlanan Tunus'taki otel baskınından esinlenmiş) sekansıyla en akılda kalıcı bölümüne imza atıyor. Lakin sonrasında film ilerledikçe öykünün dikişleri bir bir patlıyor (hele Akdeniz'de bir nükleer bomba meselesi var ki, evlere şenlik). 'John Wick' serisiyle pür aksiyona, 'Atomic Blonde' ve 'Jason Bourne' serisiyle 'politik' sosa bulanmış aksiyona doymuş olmalısınız, 'Suikastçı' bütün bu yapımların yanında sönük kalsa da türünün hayranları için sineye çekilebilir belki...´

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film doğrusu iyi işliyor. Latin kökenli Amerikan yönetmeni, birkaç film ve çok sayıda dizi kotarmış Michael Cueta ilk kez birinci sınıf bir iş ortaya koymuş. Ve bir dizi kitap haline gelmiş bir kahramanın sinemadaki ilk macerasına hayat vermiş...
Ama elbette bu kaçınılmaz olarak Amerikan gözlükleriyle görülmüş bir uluslararası macera. Bu nedenle Amerikan damgası ve özellikle CİA propagandası kaçınılmaz olarak filme damgasını vuruyor... Ancak bir 'tür filmi' sınırları içinde ve bu türe geleneksel olarak hep damgasını vuragelmiş bir 'dünya hakimi' ABD tablosu çerçevesinde, bunu artık 'kader kabul etmek' belki en doğrusu!...´




O

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... İşin germe ve ürpertme bölümünde ise özel efektler yardımıyla yaratılan kadrajlar ve atmosferin çok da etkili olduğunu kendi adıma söyleyemem. Bu tür yapımlar bakımından daha konvansiyonel bir izleyici profiline sahip olduğum için belki de, doğallıktan uzak görünen dokunuşlardan pek de etkilenemiyorum. Kim bilir, mini seri 'O'nun tortuları daha güçlü durduğundan, şimdiki zaman versiyonunu, eskisi kadar çarpıcı bulmadım... Sonuç? Bugünlerde daha çok twitter üzerinden Başkan Trump'a yönelik sert muhalefetine tanık olduğumuz Stephen King'in sinemadaki en son uyarlaması 'Kara Kule' çok başarısızdı, 'O' ise izlenmesi ve hatıraları yeniden ayağa kaldırması açısından gönül çelen bir çalışma olmuş. Ayrıca bu film, 'Kaybedenler'in çocukluk çağlarını anlatıyor, sırada yine Muschietti'nin çekeceği ve ekibin yetişkinlik dönemini anlatan 'Chapter II' var, bilginize...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´ En nihayetinde hikayenin asıl amacı, bir grup gencin artık çocuk olmayı bırakıp birer yetişkin olmaya doğru adım atabilmesi için içlerinde biriktirdikleri korkularını yenmeleri gerektiğini göstermek... Stephen King'in metni, yazının girişinde de belirtildiği gibi popüler kültürün gençlik ve korku alanlarına dair bütün malzemesini ustalıkla kullanmayı başarıyor. King'in bu maharetine 2013'te çektiği 'Mama' adlı korku filmiyle dikkatleri çeken Arjantinli yönetmen Andy Muschietti'nin dönem atmosferini kurmadaki becerisi eklenince film bir adım daha atıyor... Andy Muschietti hem karakterlerin fiziksel özelliklerini hem de çevre ile kurdukları ilişkiyi iyi yansıtıyor perdeye. Dönemin müzikleri, esprileri, her yere bisikletle gidilen taşra kasabası halleri ve tekinsiz mekanlar yaratmadaki becerisiyle sinema kariyerinde önemli bir virajı daha dönüyor Arjantinli yönetmen...´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... "Mama"dan hatırlanabilecek yönetmen Andy Muschietti, ona ün getiren filminden de anlaşılabileceği gibi korku türünde yetenekli bir isim. Nitekim Pennywise, televizyon uyarlamasından katbekat ve de romanın hayranlarını üzmeyecek derecede korkunç. Korku alanında bekleneni vermesi "O/It"in asıl kozu değil. Etkileyici yönü, filmin Muschietti'nin bir diğer King uyarlaması büyüme öyküsü "Stand by Me"nin havasını taşıması. Çocukların itilmişlikleri, travmaları ve yoksunluklarının birlikte, bir kaybedenler birliğine dönüştürerek vermede yakaladığı duygusallık "It"i diğer korkulardan ayırıyor. Ve korku bölümleri dışındaki bu kısımların John Hudges'un filmlerinin komediden arınmış versiyonuna ve "Stand By Me"nin sularına yaklaştırıyor. Pennywise korkuturken, kaybedenler arkadaş grubunun meydan okumasının duygusallığını yakalıyor. Bu yüzden bir korku başyapıtının havası sinema uyarlamasında alabildiğine işliyor, "It"i yılın filmlerinden birine dönüştürüyor.´





EMOJİ FİLMİ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Canlandırma sineması yeni kahramanlar arıyor. Tüm masallar, efsaneler, çocuk kitapları, çizgi-romanlar ve üstün insanlar tüketildi. Sıra geldi, cep telefonlarımızın içine yerleşmiş, sabahtan akşama yollayıp durduğumuz mesajlarımıza eşlik eden ve değişik ruh hallerimizi özetleyen o küçük karikatür sembollere. Yani emojilere...Filmde ne yazık ki çok az gözüken bir yeni-yetme oğlanın kız arkadaşını tavlamak için yaptığı numaralar, sonunda emojiler dünyasını allak-bullak ediyor. Hepsinin silinip gitmesi an meselesi!...Ama elbette mutlu bir final, Allah'a şükür, onları kurtaracaktır!... Bu alabildiğine çocukça film gerçekten de çocuklar için...Onlar belki artık en büyük oyuncakları olan o vazgeçilmez el aletlerinin esrarına ilgi duyabilir. Eskaza yolu o filme düşmüş bir yetişkinseniz, bol bol esneyerek dalgın bir gözle izlemekten başka yapacak şeyiniz yok!...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Emoji Filmi', sanal âlemin kendi tanım alanı içinde hareket ederken gayet yerinde göndermeleri ve kimi kayda değer esprileriyle dikkat çekiyor. Ama filmin miniklere yönelik asıl mesajı dostluk, dayanışma ve fedakârlık gibi meselelere yaptığı vurgu. Bireyciliğe ya da başka bir söylenişle kendinden başkasını düşünmeyen şimdiki zaman ruhuna karşı, bu tavır elbette ki önemli... 'Emoji Filmi', dışarıdaki eleştirmenler tarafından nedense yerden yere vuruldu, evet belki bir Pixar kalitesinde ya da derinliğinde değil ama bana kalırsa en azından bir fikri var ve bu fikri kendi içinde tutarlı bir yapıyla sunmayı başarmış. Sonuç itibariyle yer yer gırgır ve minikler açısından öğretici bir animasyon olmuş 'Emoji Filmi'.´




TUTKU OYUNU

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... 'Tutku Oyunu' bir insanın bilinçdışındaki karanlıktan duyduğu korku üzerine şekilleniyor ve psikanaliz sürecini getiriyor karşımıza. Bunlar kâğıt üzerinde karmaşık gelse de seyirciyi hemen yakalayan bir film var ortada... Joyce Carol Oates'in romanından yapılan serbest bir uyarlama olan ve David Cronenberg'in 'Ölü İkizler'inden (Dead Ringers) de izler taşıyan 'Tutku Oyunu', sağlıksız, hastalıklı zihinleri konu alan başyapıtların arasına koyabileceğim bir film değil. Bunun en önemli nedeni, finalde her şeyin bağlandığı noktanın bana etkileyici gelmemesi... Ama anlatımı, oyuncuları ve görüntü yönetimiyle sonuna kadar ilgiyle izlenen bir film. Kadroda 1970'lerin ikonik yıldızı Jacqueline Bisset'nin yer aldığını da belirtelim.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Ozon'un "Tutku Oyunu"ndaki ilham kaynakları açık. Brian De Palma ve David Cronenberg'in bir dönemi özellikle de doktor ikizlere odaklanan filmi "Dead Ringers" (1988). Kendisini fazla ciddiye almadan izleyiciyi sinemanın tutkuya odaklanan gerilim türünün tanıdık referansları içinde gezdiren film, izleyiciyi sürekli tahmin etmeye zorluyor. Bilmecenin yanıtı ise psikolojik okumada bulunabiliyor. Ozon'un daha önce "Genç ve Güzel"de birlikte çalıştığı Marine Vacth, bu filmde de Chloe'de filmin ruhuna uygun bir performans sergiliyor. Sinemanın yakın dönemde gördüğü en üretken isimlerden biri olan Ozon'un zengin filmografisinde herkesin favorisi kendine. Ancak "Tutku Oyunu", özellikle De Palma'nın ve türün sevenlerine bir armağan.´

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Ozon bu karmaşık öyküde sanki birçok yönetmenin birçok filminden yararlanmış ve ortaya karışık bir yapıt koymuş. Hitchcock'dan (özelikle Spellbound- Öldüren Hatıralar) Verhoeven'e (özellikle Basic İnstict- Temel İçgüdü), De Palma'dan (özellikle Body Double) Cronenberg'e (özellikle Dead Ringers- Ölü İkizler), Lars Von Trier'den (özellikle Melankoli) Aronofsky'ye (özellikle Black Swan- Siyah Kuğu) çeşitli klasiklerden esintiler var. Ama ayrıca son dönemin balon cinsellik filmi Grinin 50 Tonu'nu da akla gelmiyor değil...Özellikle Chloe'nin kardeşlerden biri üzerinde tecavüze varan bir sadizmi uyguladığı seks sahnesinde....Ayrıca aynalar kadar kedilerin de etkin olduğu ve filmin fetişist yanını beslediği söylenmeli. Ama sonuç olarak film mantığı ve sağduyuyu tümüyle es geçen yapısıyla seyircisini hayli zorluyor. Özellikle sonlara doğru ortaya çıkan ve Jacqueline Bisset'in hala etkili güzelliğine dayanan kadın kimliğinde olduğu gibi. Ve sonunda film seyirciyi isyan ettirecek bir düzeye bile varıyor...´




YARIM KALAN

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film aslında hayli cesur. İki yanı da tam olarak suçlamıyor ya da eşit biçimde suçluyor. Ve bu tartışmanın geçmişten gelen kişiler ve onların yaşadıklarına dayanarak, barış içinde yeniden buluşarak, konuşarak, hatta sevişerek aşılabileceği konusunda bir mesaj vermeye çalışıyor.Ancak sinema olarak birçok açıdan doyurmuyor. Kişilikler çok sert çizgilerle çizilmiş. İyiler çok iyi, kötülerse inanılmayacak kadar kötü... Böylece bu iyi niyet ve belli bir cesaret taşıyan film eksikliklerinin kurbanı oluyor. Öylesine ki, o özellikle geceleri rüya gibi bir İstanbul sunan görüntüler de ziyan oluyor. Galiba dört başı mamur bir 'Ermeni sorunu filmi' yine başka bahara kaldı.´




BARRY SEAL: KAÇAKÇI

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film sonuç olarak tüm bu yaşanmış gerçeklere sırtını dayamış, dur-durak bilmeyen bir maceraya dönüşüyor. Ama kesinlikle güldürü yolunu seçmiş...Öyle ki, zaman zaman hiçbir şeyi ciddiye almaz oluyorsunuz. Bu belki filmin özünde politik olan yanını zayıflatıyor. Ama filmin izlenmesini de kolaylaştırıyor. İlginç konuların usta anlatıcısı Doug Liman, Edge of Tomorrow- Yarının Sınırında'dan sonra ikinci kez çalıştığı Tom Cruise'la çok iyi anlaşmış. Onun 'ezeli jön' yanını da, komedi yeteneğini de iyi değerlendiriyor. Ayrıca kayınbirader JB'de Caleb Landry Jones ve CIA görevlisi Schafer'de Domnhall Gleeson da çok iyiler. Yine de keşke film bu kadar güldürmeye kaymasaydı ve bizi çağın siyasal olguları üzerinde daha çok düşünmeye yöneltseydi.....denebilir. Özellikle ABD'nin günümüzde kimi ülkelerde hala kimlerle işbirliğine gittiği açıkça ortadayken...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Daha çok 'Bourne serisi'nin ilk adımıyla tanınan Doug Liman, 'Barry Seal: Kaçakçı'da kurgusal açıdan iyi anlatılmış (ya da üstesinden gelinmiş diyelim) bir yapıma imza atmış. Film, o klişe tanımıyla 'Akıp gidiyor'. Öte yandan siyasi dokundurmaları, sistemin işleyişine dair detaylar da iyi. Öykünün geçtiği zaman diliminin tasviri itibariyle 'American Hustle' tarzı bir 'retro' havaya da tanık oluyoruz (öykünün hatırlattığı yapım ise Johnny Depp ve Penelope Cruz'lu 'Blow'). Ama yine de filmi ayakta tutan asıl unsur, ana karakterin aşırı tuhaf hikâyesi. Düşünsenize Seal'in bir şekilde değdiği insanlar arasında Noriega gibi bir diktatör, Escobar gibi uyuşturucu baronu, Oliver North gibi tarihe geçen askeri bir figür var. Yani hayatı bir bakıma bir dönemin ifadesi, yansıması. Lakin bütün bunlara karşın 'Barry Seal: Kaçakçı', bence Liman'ın birinci sınıf işlerinden değil...´




İLK KURŞUN

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Miller, öykünün derinleşebilecek yanlarını üstünkörü geçip takip ve silahlı çatışma sahnelerine odaklanıyor. Dolayısıyla, filmde tempo sorunu yok. Taşra polisi Howell (Bruce Willis) ile Will'in geçmişteki meselesinin gereksiz, zorlama bir yan hikâye olması, filmin sorunlarından biri. Will'in bir ana karakter olarak ciddi bir değişim yaşamaması, kendisiyle yüzleşmemesi de filmi yavanlaştırı- yor. Will, çocuğunu kurtarmak için elinden geleni yapan özverili bir baba olmanın ötesine geçemiyor. Bir finansçı olarak ormanda çok başarılı olması, bir anda sıkı bir aksiyon kahramanına dönüşmesi ise pek inandırıcı değil... 'İlk Kurşun' senaryosundaki iyi yanları öne çıkaramasa da gerilim ve tempo konusunda seyirciyi sürüklemesini bilen bir film. Gerilim ağırlıklı macera filmlerini sevenler için iyi bir seçim olabilir.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Steven C. Miller'ın yönettiği 'İlk Kurşun', zorlama bir senaryonun kurbanı olmuş. Bu tabloda performanslar da, filmin vasatlığının bir başka yansıması olmuş. Ana karakterlerden Will'de Hayden Christensen'i (nam-ı diğer Anakin Skywalker), yerel şerif Howell'de Bruce Willis'i (o da 'Die Hard'ın John McLane'i) izliyoruz; lakin ikisi de bazı sahnelerde amatör ötesi bir görüntü veriyorlar... Filmin en güzel yanı ise minik Danny'yle soyguncu Levi arasındaki samimi bir şekilde ilerleyen dostluktu. Toparlarsak taşranın kendine ait sınırları içinde sistem dışına taşan polisler, erkeklik taslayan ve oğluna da benzer bir aşıyı yapmak için harekete geçen 'şehirli züppe' derken, aslında belki de Peckinpah klasiği 'Straw Dogs'a da selam gönderme çabasında olan ama nihayetinde sığ sulardan bir türlü kurtulamayan bir film karşımızdaki.´




YEDİNCİ HAYAT

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Senaryosunu Max Botkin-Kerry Williamson ikilisinin kaleme aldığı 'Yedinci Hayat' ('What Happened to Monday'), aslında kâğıt üzerinde ilginç bir fikre sahip. Lakin bu fikrin sahaya yansımasının başarılı olduğunu söylemek pek mümkün değil. Yedi kız kardeşin büyümesi ve sistemle hesaplaşması aşamasında film, sırtını klişelere yaslamaya ve aksiyon kalıpları içinde yoluna devam etmeye başlıyor. Bu arada zorlama sürprizler, 'gereksiz taramalar' ve terse yatırmalar çıtayı bir hayli düşürüyor. Bu durumda da başlardaki belli ölçülerdeki mesafeli duruş ve felsefe yok oluyor, öyküye duyduğumuz merak sönüyor. Oyunculuklara gelince... Noomi Rapace yedi ayrı kişiliğin üstesinden geliyor gelmesine ama bazı sahnelerde senaryonun da 'katkısıyla' karikatürize kalıyor. Willem Dafoe, 'Dede' Terrence Settman'da her zamankı klasında, Glenn Close ise çocuklar üzerinden totalitarizm üreten sistem bekçisi Dr. Nicoletta Cayman'da, bir anlamda 'The Girl with All The Gifts'deki karakterini tekrarlıyor gibi...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Yedizleri tek oyuncu, Noomi Rapace´in canlandırılması, kadroda William Dafoe, Glenn Close gibi usta isimlerin olması, parlak bir fikirle Yedinci Hayat´ın başlaması iyi bir filmle karşı karşıya kaldığımız duygusunu veriyor. Ama film, ilk yarının sonunda aks değiştiriyor. Kağıt üzerinde parlak duran hikaye aksiyona teslim oluyor ve aksiyona teslim oldukça da senaryo savrulmaya başlıyor. Yedinci Hayat bir av-avcı, intikam hikayesine dönüşüyor. Benzer savrulma Wirmola yönetimine de yansıyor. İyi bir atmosfer kurarak başlayan film sonlara doğru sendelemeye başlıyor. Filmin sonuna doğru öyle amatör sahnelerle karşılaşıyorsunuz ki, şaşıp kalıyorsunuz. Ezcümle Noomi Rapace´in sırtladığı film iyi başlayıp sonunu getiremeyen yapımlardan. Ya da şöyle söyleyelim, Yedinci Hayat iyi fikir, sinematografik olarak iyi işlenmedikçe oradan iyi bir film çıkmaz önermesini doğruluyor.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... "Yedinci Hayat"ın da benzerleri gibi otoriter evrenin kurallarına uymama, karşı gelme, direnme ve hayatta kalma mücadelesi şeklinde ilerleyen genel çizgiyi takip ettiğini belirtebiliriz. Ancak film bu tür filmlerin seyircide yaratması beklenen 'endişe' duygusunu karşılamaktan uzak kalıyor. Hal böyle olunca izlerken hikayenin biraz bizim dışımızda, başka dünyalarda geçtiği izlenimine kapılmamak elde değil. Örneğin karakterlerin motivasyonları ve evrenin sahiciliği düşünüldüğünde bu hikayenin tersi bir durumu, yani 'kadınların doğurganlığını yitirdiği' bir evreni anlatan "The Handmaid's Tale" dizisi kadar seyirci üzerinde etkili olmadığı söylenebilir. Yani, ilerde böyle bir dünyanın var olabileceğine seyirciyi ikna etmekte zorlanıyor. Yine de filmin ikinci yarısındaki gerçeği ortaya çıkarma ve hayatta kalma mücadelesinin aksiyon anlamında tatmin edici olduğunu söylemek gerek. Bunda her biri birbirinden farklı özelliklere ve kişiliklere sahip yedi ayrı kardeşe hayat veren "Ejderha Dövmeli Kız" ile tanıdığımız Noomi Rapace'in performansının payı büyük...´




ANNEM HAKKINDA HER ŞEY

SUNGU ÇAPAN (CUMHURİYET): ´... Alışılmışın tersine hep uçlarda dolanan, kışkırtıcı karakterlerin kahramanı olduğu, çeşitli şaşırtmacalarla sürprizlerin yönlendirdiği, aykırı üslubuyla anlattığı, karmaşık yapıdaki, sıra dışı hikâyeleri ve renkli, sonunadek kendine özgü filmleriyle ünlenegelmiş Pedro Almodovar'ın, geleneksel kültür kulvarlarından taşan, şoke edici yaşam örneklerini perdeye taşıdığı, çizgi dışı filmlerinden "Annem Hakkında Her Şey", kadın ve anne (hatta kadın olamamak) üstüne, yansıttığı tutkularının tutsağı olmuş, farklı, sarsıcı kadın portreleriyle baştan sona ilginç kılınmış, dramdan anında güldürüye geçiveren, gerçekçi ve dokunaklı sahneleriyle hazretin en başarılı yapıtlarından biri sonuçta. Beylik deyişle bu haftanın filmi kuşkusuz Almodovar'ın kendi annesine teşekkür ettiği "Annem Hakkında Her Şey".´




SENİN ADIN

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Öyküsünü inançların, geleneklerin ve rüyaların unutulma korkusu üzerinden şekillendiren "Senin Adın"ın tematik açıdan beni öyle çok cezbettiğini söyleyemem. Ama ilk dakikalardaki kargaşayı atlattıktan sonra merakı sonuna kadar ayakta tutan hikâye kurgusu övgüye değer. Öyle ki, öykü ilginçliğini bir an bile kaybetmeden ilerliyor. Son 30 dakikası itibarıyla özellikle gençler arasında kült hale gelebilecek çok romantik bir film bu... Animasyon kalitesi olarak da hem teknik hem yaratıcılık açısından nitelikli bir iş seyrediyoruz. Karakter tasarımları eski usul animasyon tarzında. Arka fonlar, özellikle şehir ve doğa manzaraları ise daha gerçekçi tarzda resmedilmiş. Animasyonun renklendirmedeki üstün yanlarının öykünün fantastik ruhuna çok iyi hizmet ettiğini de belirtelim.´




SON PORTRE

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Senaryoyu James Lord'un "A Giacometti Portrait" (1965) adlı kitabını temel alarak yazan yönetmen Stanley Tucci, Giacometti'nin eşi Annette (Sylvie Testud) ve sevgilisi Caroline (Clemence Poesy) ile ilişkilerine de geniş bir yer ayırıyor. Ama "sanatçı filmlerinin klişeleri" nden izler taşıyan bu özel hayat bölümlerinin filme renk getirmek dışında bir katkısı olduğunu söylemek zor. Film kendine özgü havasını, Giacometti'nin çalışmasına tanık olduğumuz bölümlerde buluyor. Zaten filmin büyük bölümü atölyede geçiyor. Yönetmen Tucci birkaç sahnede dikkatimizi ısrarla, Giacometti'nin Lord'un yüzünde gördükleriyle bizim gördüklerimiz arasındaki o muazzam farka çekiyor. Giacometti'nin portreye iki basit fırça darbesiyle başlamasına anlam veremediğimiz gibi, resmi neden günler boyunca bitiremediğini de anlayamıyoruz. Tuhaf olan, resmin bitip bitmediğine bizim de karar veremiyor olmamız... Açıkçası "Son Portre"den sonra Giacometti'nin eserlerine yeni bir gözle bakmak mümkün. Geoffrey Rush'ın mükemmel bir Giacometti yorumuyla karşımıza geldiği filmde Armie Hammer ve sanatçının kardeşi Diego'da Tony Shalhaub da başarılı performanslar çıkarıyorlar. Tucci'nin, sadece oyuncu yönetimiyle değil, hareketli kamera kullanımı ve kadraj düzenlemelerindeki özeniyle de öne çıkan bir yönetmenlik sergilediğini belirtelim. Özellikle kadrajlar, bir sanatçı filmine yakışır güzellikte...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Tucci'nin filmi aslında Lord'dan ziyade Giacometti'nin portresine soyunuyor. Her daim dalgın, kayıtsız, hep kafasında başka şeyler varmış hissi yayan görüntüsü, paraya pula önem vermeyen kişiliği (eserlerine karşı galerilerden aldığı tomarlarca frankı, evin hangi köşesine saklayacağını bile kestiremiyor), yaptığı işe odaklanmadaki zorluğu ama aniden içinden çıkan cevher vs. derken 'Son Portre', derdini anlatan bir film olmuş. Üstelik sadece ana karakterini değil, yakın çevresini ve de Paris'i de güzel 'resmetmiş'. Giacometti'yi büyük bir ustalıkla perdeye taşıyan Geoffrey Rush'ın ışıltılı bir performans ortaya koyduğu 'Son Portre'de Amerikalı yazar James Lord'u da son dönemin yükselen ismi Armie Hammer canlandırmış. Tucci, vakti zamanında Jean-Paul Sartre ve Jean Genet'nin 'Varoluşçu sanatçı' olarak nitelendirdiği Giacometti'yi sinema yoluyla hatırlatarak bence işlevsel de bir işe imza atmış. Öte yandan ayrı zamanlarda rastlasak da belki fark etmezdi ama 'Manifesto'nun üzerine böylesi bir filmi izlemek daha bir keyif veriyor kanaatindeyim.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Az mekanda geçen filmin sırtını yasladığı alanların başında ünlü karakter oyuncusu Geoffrey Rush'ın Giacometti rolündeki performansı geliyor. Armie Hammer'ın canlandırdığı Lord'un gözlemci konumuna tezatla alabildiğine "yüksek bir tondan" canlandırdığı Giacometti, filmin belkemiğini oluşturuyor. Dönemin Paris'inin sanat alanındaki hareketliliğini de gözler önüne seren film, sanatçı ve yaratım sancıları konusuna en özgün halkayı katmıyor. Ancak iyi zaman geçirmeyi sağlayan, oyunculuklarından diyaloglarına işleyen, komedi yönü ağır basan bir film ve bu meziyetleriyle ilgiyi hak ediyor.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Filmin geçtiği dönemin ve kentin (Paris) dış dünyasına kapalı olması dikkat çekici yanlarında. Bu 60'lı yılların ortası gibi oldukça hareketli bir dönemin filmin kahramanları üzerinde nasıl bir etki yarattığına dair fikir edinmemizin önüne geçiyor bir yandan. Karakterleri daha çok stüdyo ve restoran/barlarda görüyoruz. Ancak buradaki sohbetlerde de kişisel meseleler öne çıkıyor. Giacometti'nin hem karısı hem de metresiyle kurduğu ilişkiler, kendi döneminin ressamlarına dair söyledikleri vs. Bu durum bir yandan karakterlerin hangi toplumsal konuşlar içinde olduklarını, Giacometti'nin kendisini böylesine soyutlamasının 'dışarıdaki' etkilerini görmemizin önüne geçiyor. Ancak öte yandan da aynı tercih nedeniyle kendisi dışındaki dünyayı fazla önemsemeyen, kendi eserine ve dünyasına odaklanmış ve başkasıyla değil kendisiyle rekabet eden bir yaratıcıyı yakından tanıma olanağı da sunuyor. Geoffrey Rush'ın Giacometti'ye hayat verdiği filmde James Lord'ta Armie Hammer, Diego'da Tony Shalhoub ona başarıyla eşlik ediyor. Filmin iki kadın karakterine hayat veren Clémence Poésy ve Sylvie Testud'u anmadan geçmeyelim. "Son Portre" haftanın en iyi seçeneği olmasının yanı sıra, sanatla, sanat tarihiyle ve her türden yaratıcı süreçlerle ilgilenen sinemaseverler için biçilmiş kaftan.´




ANNABELLE: KÖTÜLÜĞÜN DOĞUŞU

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... İlk iki filmde olduğu gibi, kötü ruh güç kazanıp fiziksel tehditlerini artırdıkça gerilim seviyesi düşüyor ve film bir korku şovuna dönüşüyor. Yine de kendi adıma sonuna kadar sıkılmadan izlediğimi söylemeliyim. Bunda prodüksiyon kalitesi, görüntü ve sanat yönetimi kadar öykünün sırlarının finale kadar saklanmasının da büyük payı var. Açılış sahnesinden sonra Mullins'lere yetim kızların gözünden bakmamız ve evdeki tekinsizliğin kaynağını sürekli sorgulamamız, gerilimi ayakta tutuyor. Özellikle final sahnesinin "Annabelle"in açılı- şını hatırlayan seyircilere çok daha farklı bir keyif vereceği kesin... Çok parlak ve özgün yanları olmasa da "Annabelle: Kötülüğün Doğuşu"nun, korku-gerilim sevenlerin ilgisini çekecek bir film oldu- ğunu düşünüyorum.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Malum, bu tür yapımların referans noktası 'Şeytan' (The Exorcist'). 70'lerin bu ünlü klasiğinin teması, şimdiki zaman gerilimlerinin de ruhuna girmiş durumda! 'Annabelle: Kötülüğün Doğuşu'nda doğaüstü güç ortaya çıkana kadar sakin ve sinematografik açıdan çekici bir film izliyoruz. Ne zaman ki kapılar kendiliğinden açılıp kapanmaya, karakterlerin arkasından birtakım gölgeler geçmeye, başka odalardan gürültülü sesler gelmeye başlıyor; film germek adına bildiğimiz bütün klişeleri sahaya sürüyor. 'Annabelle' de çok iyi bir film değildi ama birkaç sahnesi korkutmayı ve zihnimizde iz bırakmayı başarıyordu. 'Kötülüğün Doğuşu'nda gerilim sineması adına yeni bir ses, soluk, heyecan, ürperti yok. (Sadece bir önceki filme zarifçe bağlanıyorlar, bu noktanın hakkını vermek lazım.) Performanslara bakıldığında sevdiğimiz aktörlerden Anthony LaPaglia, oyuncakçı Samuel Mullins'te gayet iyiydi; keza minik oyuncular Talitha Bateman ('Janice' rolünde) ve Lulu Wilson ('Linda' rolünde) gelecek için umut vericiydiler...´

ATİLLA DORSAY (t24.com.,tr): ´... Meraklısıysanız, oturup izleyin. Ama artık yıllardır ısıtılıp ısıtılıp sunulan bu 'içine şeytan kaçmış insan/çocuk' hikâyelerinden bana gına geldi. Birkaç ürkünç sahne yok değil. Ama film aşırı uzun olduğu gibi, en sürpriz yerlerini ve en ilginç gelişmeleri (örneği annenin itiraflarını) bir tür aceleye getiriyor. Ve 'şeytanlı filmler'e yeterince ilginç bir halka ekleyemiyor.´




DANGAL

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu ilginç film öncelikle sinemanın pek eğilmediği güreş sporuna kapsamlı yaklaşımıyla dikkat çekiyor. Gerçekten de, The Wrestler, Foxcatcher... Bizden Pehlivan... Başka var mı ? Nitekim filmin kabaca son yarısı ringlerde geçiyor ve maçları veriyor. Neredeyse bir belgesel düzeyi yaratarak... Sevdiğim bir spor değil, ama ilgiyle izledim!... Daha genel biçimde film, tanıyıp sevdiğim bu ülkeden geniş bir toplum panoraması yansıtıyor. Özellikle pederşahi bir eğitime, aile ilişkilerine ve kadının içler acısı denebilecek konumuna eğilerek... Gerçi yer yer bu sinemanın gözdesi olan melodrama kaymaktan kurtulamıyor film. Hele finale doğru...Ama bunu dengelemek için o yine gözde Hint ögesine de başvuruyor: şarkılı/ danslı sahneler. Bunların açıkça müzikal değil, müzik/ dans destekli dramatik sahneler olması filmin lehine olmuş. Ayrıca o düğün bölümü, sinema bölümü gibi sahneler de bir 'Bollywood büyüsü'nü aşarak evrenselleşiyor...´




MANİFESTO

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Cate Blanchett haber spikerinden fabrika işçisine, borsacıdan öğretmene, evsiz bir adamdan kuklacıya kadar on üç farklı karakteri canlandırarak bu manifestolarda yer alan metinleri dile getiriyor. Filmin görsel dünyasına ve Blanchett'in performansına hayran kalmamak elde değil. Ancak bu performans serisinin yoğunluğu filmin sorunu haline dönüşüyor. Sinema deneysel filmler için de geniş bir alan sunuyor hiç kuşku yok ki ancak 'Manifesto'nun metin yoğunluğu bir süre sonra seyircinin filme ilgisini kaybetmesine neden olabilir. Filmden murat eğer buysa, en azından bu satırların yazarı için etkili olmadığını söylemek gerek. Uzun ve yoğunlaştırılmış metin bombardımanının ilk başta yarattığı etki bir süre sonra anonimleşiyor ve geriye Blanchett'in kılıktan kılığa girişine duyulan hayranlık kalıyor.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Alman sanatçı Julian Rosefeldt'in aynı adlı video enstalasyonunun filme dönüşmüş hali "Manifesto", bu eserin daha geniş bir kitleye ulaşmasına vesile oldu. Bunda Cate Blanchett'ın 13 farklı karakteri canlandırmasının ve elbette popülerliğinin rolü büyük. Film, izleyicisine sanat tarihi, ütopya ve metinler arasında sinemasal bir yolculuk vaat ediyor. Rosefeldt, Komünist Manifesto'dan Dogma '95'in manifestosuna onlarca manifestoyu kolajlıyor. Bu kolajlar, Blanchett'ın canlandırdığı televizyon sunucusu, evsiz, ev kadını ve dansçı gibi çeşitli karakterler tarafından izleyiciye meydan okuyarak okunuyor. Bu çok parçalı yapı, izleyiciyi sanatçılar ve düşünürlerin sorunlara meydan okumaları arasında gezdirirken metinlerin güncelliğini koruduğu gerçeğiyle yüzleştiriyor. Enstalasyon sinema kurgusuyla sinemasal bir dile zorlanmadan geçerken "Manifesto"nun en çarpıcı yanlarından biri hissettirdiği şu anda da bir şeylerin ters gittiği ve bu konuda yarattığı aciliyet duygusu. "Manifesto", izleyiciden dikkatini talep eden ama bunun ödülü olarak dönemler ve metinler arasında ses kurgusu ve kurgunun da imkanlarını kullanarak zorlanmadan gezinen zihin açıcı bir yapım. Blanchett'ın performansı ise tam bir gövde gösterisi.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Manifesto'yu kuşkusuz beğenmeyenler ya da deneysel tavrına ilişkin "Bu ne böyle?" diyenler çıkacaktır. Ya da filmin dertlerine vâkıf olup ifade boyutunda yetersiz bulanlar da... Bütün bunlar tabii ki 'sübjektifliğin' de gereği. Bense vaki zamanında bir mimarlık öğrencisi olarak 'Manifesto'nun yüzdüğü sularda boğulmamaya çalıştığımı hatırlıyorum. Ayrıca hayata hep sarkastik bakmaya, konu ne olursa olsun hınzırca, dalga geçmeye yönelik yaklaşmaya çabalayan biri olarak 'Manifesto'nun tavrını, üslubunu, iri cümleler etrafında biçimlenen meseleleri durum komedileri eşliğinde huzurumuza getirmesini ve birçok sanat akımına ilişkin aynı zamanda merak uyandırıcı yanını beğendim.
Filmi sırtlayan Cate Blanchett'a gelince: Avustralyalı yıldız, kuşkusuz Meryl Streep'in o asla ulaşılmayacak gibi görünen tahtı için en büyük aday konumunda. Kendine özgü havası, tarzı ve başının üzerinde görünmeden kendisine eşlik eden 'hale'siyle 'Manifesto'da da etkileyici bir performans ortaya koyuyor. Sırf Blanchett'ın neler yaptığını görmek için bile salonun yolunu tutabilirsiniz.´





MAYMUNLAR CEHENNEMİ: SAVAŞ

BURAK GÖRAL (SÖZCÜ): ´... İnsanoğlunun yıkıcılığının, insanlığın sonunu getireceğini oldukça duygusal sahnelerle birleştiren çarpıcı bir görsellikle sunuyor yönetmen Matt Reeves. Bu hikayeyi tam da anlatılması gerektiği gibi, müziklerinden bütün diğer tasarımlarına kadar karanlık bir bakış açısıyla anlatıyor. Duygusal finali ise 1968 yılının "Maymunlar Cehennemi" filmine zarif bir köprü kuruyor. Kuşkusuz diğer büyük alkış Ceasar'ı canlandıran Andy Serkis'e diğer yandan. Acılarla, sevgiyle, zaaflarla, güçle, vicdanla yoğrulan karizmatik bir lideri, nasıl göründüğünü tam olarak bilemeden, sonradan bilgisayarla desteklenecek bir şekilde canlandıran aktör olağanüstü bir başarı göstermiş yine. Yaklaşık iki buçuk saat süren film, bize insanoğlunun önlenemeyen kibiriyle kendisinden olmayana nasıl saldırdığını, kızıldereli ya da yahudi soykırımlarında olduğu gibi her an yeni bir tanesine daha ne kadar da hazır olduğunu hatırlatmakta.´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Seri, yeni filmde ciddi, ağır ve trajik bir tavırla daha çok kendi destanını yaratmaya çalışıyor galiba... Caesar'ın öyküsünü en başından beri bilen seyircilerin etkilenmesi mümkün. Ama kendi adıma her şeyi gereğinden fazla acıklı ve trajik bulduğumu söyleyebilirim. Ayrıca ortada ayrımcılık, savaş üzerine daha önce hiç söylenmemiş sözler yok. Özgün bir öykü ya da farklı bir görsel dünya olduğu da söylenemez. Maymunların yeni bir uygarlık kurmasına doğru ilerlediğini bildiğimiz bir serinin neden bu kadar karanlık ve mutsuz olması gerektiği sorusunun cevabı da herhalde yaşadığımız dünyayla ilgili... Yönetmen Matt Reeves'in savaş kadar, hapishane filmleri türünden de esinlenerek çektiği "Maymunlar Cehennemi: Savaş" uzun ve biraz ağır tempolu bir film. En etkileyici yanı maymun karakterler... Andy Serkis'in performans yakalama tekniğiyle canlandırdığı Caesar bir yana yeni karakter "Kötü Maymun" (Steve Zahn) da çok iyi...

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Öncelikle, "Savaş"ın "Şafak Vakti"nden daha iyi ama "Başlangıç" kadar çarpıcı olmadığını belirterek başlayalım. Şöyle ki, ikinci filmin sonunda maymunları oldukça güçlü bir pozisyonda bırakmıştık. Oysa burada 'zor' durumda olduklarını görüyoruz. Öte yandan Woody Harrelson tarafından canlandırılan Albay karakteri her ne kadar fragmanlarda etki yaratsa da filmde yeterince derinleştirilemediği için ikna edici olmaktan uzak kalıyor... Toparlarsak, serinin son filmi "Savaş", ikinci filmin finalinde vaat ettiğinin tersine maymunlarla insanların değil daha çok insanlarla insanların birbirine girdiği; maymunların birlikte olmak ya da iktidar olmak yerine "ne haliniz varsa görün" diyerek kendilerini var edebilecekleri bir dünyanın peşine düştüğü bir evreni anlatarak bağlıyor seriyi. Çok iyi başlayıp sonra tökezleyen, sonra yeniden toparlanan bu seri özellikle Caesar karakteri ile sinema tarihindeki yerini alacak hiç kuşku yok ki. Gollum ve King Kong'tan sonra Caesar'a da hayat veren Andy Serkis'e bir kez daha şapka çıkarmadan bitirmeyelim.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... İkinci filmde seriyi teslim alan Matt Revees, serinin insanları ve yok etme arzularını sorgulayan yaklaşımını sürdürürken özel efekt açısından büyülüyor. Büyük bir savaşa giden adımları güçlü bir müziğin yarattığı atmosfer eşliğinde takip ederken bu savaşın gidişatına dair merakı hiç öldürmüyor. Sonuçta tekil bir karakterle başlayan, ikinci filmde odağını kaybeden seri, üçüncü filmle yeniden kan buluyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Savaş'ta ise insanlık kanadında, karşı tarafa soykırım uygulayan Albay McCullough dikkat çekiyor ve hamleleriyle Caesar'ı makul çizgisinden uzaklaştırıyor. Serinin aynı zamanda üçüncü (hem de yeni bir serinin ikinci) adımı niteliğindeki yapım, temel olarak Ceaser'ın, Albay'a karşı beslediği intikam duygusu üzerine bir temaya sahip. Öte yandan Reeves, anlatımı yine western tadıyla süslemiş ama bir noktadan sonra 'Toplama kampı filmleri' türüne de göz kırpmış, yetmemiş, tıpkı yakın zaman önce izlediğimiz 'Kong: Skull Island'da olduğu gibi 'Albay Kurtz'u andıran 'psikopat Albay McCullough' karakteri üzerinden Coppola'nın 'Kıyamet'ine göndermede bulunmuş. Bu eklektik yapıyı Reeves'in anlatımı toparlamayı başarmış ama ben yine de daha çarpıcı bir film bekliyordum doğrusu. (En beğendiğim yanı ise orijinal filme göndermelerde bulunan, Caesar ve ekibinin sahilde atla takibe yöneldikleri sahneler oldu.) Buna, yer yer senaryonun kimi noktalardaki inandırıcılıktan uzak hamlelerin (mesela kamptaki nöbetçiye 'çamur atma') yanı sıra işin felsefesi konusundaki, "Biraz daha derine inersek, seyirciyi sıkarız" tavrı da neden oluyor sanırım.´




Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
128
0
164
0