Paylaş   
04.06.2011

15 HAZİRAN-22 HAZİRAN 2018 HAFTASI

/

OCEAN´S 8

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu aynı zamanda bir 'kadın intikamı' hikâyesi. Çünkü Debbie Ocean'ın hapse düşmesine neden olan eski sevgilisinden intikam almasının da öyküsü...Amaçlanan intikam gayet iyi alınıyor ve o karmakarışık planın içinde özel bir yer tutuyor. Film ayrıca bir ünlüler geçidi. Birçok ünlü konuk olarak şöyle bir gözüküp kayboluyorlar. Aralarında Elliott Gould, Griffin Dunne, Elizabeth Ashley, Dakota Fanning de var. Kimi konuklar ise jeneriklerde bile geçmiyor: Kim Kardashian, Kendall- Kylie Jenner kardeşler ya da Adriana Lima gibi... Bir not daha... IMDB'de filmin eleştirilerini okurken fark ettim ki, seyirci eleştirileri olumsuz, notları düşük. Ama eleştirmenler filmi sevmişler, övmüşler. Bu da gösteriyor ki bu, o sıradan soygun filmlerinden değil. Bir 'erkek filmi' değil, bir kadın filmi. O ölçüde de sofistike, detaylı ve bir bulmaca gibi kurulmuş. O zaman, meraklıları sinemaya!..´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Kısacası, kurumsal hırsızlık karşısında (banka, şirket, devlet vs) bireyin kendini tehlikeye atarak bu devlerden bir şeyler tırtıklamasına seviniyoruz. Hem tırtıklanana gıcık olduğumuz için, hem kendi köşeyi dönme fantazilerimiz gıdıklandığı için. Ocean's 8'te de öyle oluyor. Çeşitli etnisitelerden 8 kadın Beyaz olan ikisinin liderliğinde biraraya geliyor ve değerli bir kolyeyi çalıyor. Bu etnisiteler için de elbette Rus yok! Filmin hikâyesi enteresan değil, gerilim desen hak getire, aşk meşk de yok. Anne Hathaway, Rihanna, Cate Blanchett gibi ünlüleri izleyeceğim diye heyecanlanmaya da gerek yok. Film ilginç olmayınca oyuncuları seyretmenin de bir heyecanı olmuyor. Biraz Sandra Bullock'ın karakterinde renk var, o kadar. Başka işiniz yoksa, zengin olma fantezileri kurmak için gidilebilir.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Ekibin bir araya toplanması, planın yapılması, karakterlerin özelliklerinin seyirciyle tanıtılması bölümleri gayet güzel işliyor. Hiç duraksamadan 'erkek takımı'nın yer aldığı filmlerden daha eğlenceli olduğunu söyleyelim. Ancak, işin soygun kısmı yani 'entrika' zayıf kalıyor. Gerilimler zayıf kuruluyor, olay örgüsü ikna etmekten uzaklaşıyor ve bu bölüm tuhaf jenerik estetiğiyle ve 'imkânsız soygun' hedefine hiç yakışmayacak bir biçimde 'tereyağından kıl çeker gibi' halloluyor. Yani bir anlamda hikaye olarak seyirciye vaat edilen heyecan ve gerilim fazla basit, estetik olarak da tam kotarılamamış. "Seabiscuit" ve "Açlık Oyunları" serilerini çekmiş, aynı zamanda senaryolarına da imza atan Gary Ross'un işin bu kısmında tökezlediğini söylemek gerek. Şimdiye kadar yaptığı en iyi film olarak gösterilen ve yedi dalda Oscar'a aday olan "Seabiscuit"in de iyi bir film olduğunu düşünmediğimi not etmek isterim. 2000'li yıllardaki seriye Steven Soderbergh'in katkısına yaklaşamadığını belirterek aklımıza takılan bir soruyu da es geçmeyeyim: Sahi bu filmi emanet edecek bir kadın yönetmen bulunamadı mı? Nihayetinde oyuncularının cazibesi ve performansları sayesinde rahat izlenilir ama hikaye ve yönetmenlik açısından beklentiyi karşılamaktan uzak bir iş "Ocean's 8". Yıllar sonra tekrar izlediğimizde "Bu harika kadro nasıl böyle ziyan edilmiş anlamak mümkün değil" diyeceğimiz türden.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Ocean's Eight', serinin ruhuna uygun davranmaya çalışan bir film. Lakin kadrosundaki onca ışıltılı isme (filmde Bullock ve Blanchett'ın yanı sıra Anne Hataway, Helena Bonham Carter, Rihanna, Sarah Paulson gibi yıldızlar topluluğu var) karşın hem sinematografik anlamda hem de hikâye düzeyinde etkili olduğu söylenemez. Evet, önceki 'Ocean's hikâyeleri'nin de inandırıcı olduğu iddia edilemezdi ama bu kez sanki senaryo daha bir yüzeysel ve çarçabuk ele alınmış gibi. Kimi Batılı eleştirmenler bu durumu 'yaratıcı eksikliği' olarak ifade etmiş; hoş, Gary Ross eski işleri itibariyle kayda değer bir yönetmendir ama kendisinin de katkıda bulunduğu senaryonun parlak dokunuşlardan nasibini almaması belki filmi sıradan tanımıyla buluşturmuş. Bu haliyle 'Ocean's Eight', (ışıltılı bir sinematografiyle ve parlak bir oyuncu kadrosuyla çekilmiş) bir TV dizisinin, göz alıcı bölümlerinden biri gibi duruyor...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Soygun filmlerinin önemli unsurlarından olan gerilimi yeterince kullanamıyor. İşlerinin ustası ekibin önlerine çıkacak her sorunu çözebileceği düşüncesini baştan seyirciye verdiği için ´acaba başarabilecekler mi´ duygusuyla oluşabilecek heyecandan da yoksun film. Sürprizli bir olay örgüsünden uzak olması da bütün bunların üzerine tüy dikince büyük ve epik soygun filmleri arasında yer almaktan uzak düşüyor Ocean´s 8. Lakin filmin yaptığı bir şey var. O da soygun filmlerinin ruhuna işleyen erkek egemen bakışın yarattığı ezberi bir nebze olsun bozması. Tamam bugüne kadar birçok soygun filminde kadın karakterler gördük ama tamamen kadınlardan oluşan (bizde de Taner Elhan´ın Kadın İşi filmi vardı elbet) bir çetenin imkansız gibi duran bir soygun macerasını izlemek başka türlü bir keyif veriyor ve soygun filmlerinin kimi erkek egemen klişeleriyle ilgili ezberimizi bozuyor. Ama filmin ana omurgasını oluşturan bir bakış değil bu. İşte bu noktada Ross´un meseleyi feminist bir yaklaşımla anlatma kaygısı olsaymış demeden edemiyor insan ...´





ÜÇ HARFLİLER: BEDDUA

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ... Alper Mestçi, birkaç sahne hariç karakterler arasındaki ilişkileri ya da hikâyeyi geliştirmekle açıkçası pek uğraşmamış. Bütün enerjisini seyirciyi korkutmaya verdiği belli. Mestçi, korku sahnelerinde şoke edici kısa planlardan oluşan hızlı bir kurgu tercih ediyor ve yer yer gerçekten profesyonelce çekilmiş, yabancı korku filmlerini aratmayan ürpertici imgelerle karşımıza çıkıyor... Mesela Eda'nın rüyasında annesinin kendisini uyandırdığını görmesi ama yine de uyanamaması etkileyici... Melek'in annesinin kızına çiğ kıyma yedirdiği sahne ise mide bulandırıcı. Tüm bu sahneler, finale kadar korku gösterisi olarak süren filmi ayakta tutmayı başarıyor. Sonuçta vicdan azabıyla intikam duygusunun karşı karşıya geldiği ve bedduanın ilahi gücünün her şeye üstün geldiği bir film bu... Bir başka kayda değer özelliği de baştan sona kadınların kadınları korkuttuğu ve erkeklerin "her şeyi açıklayan hoca" dışında pasif kaldıkları bir film olması... "Beddua"nın hikâyesine kapılıp gittiğimi, karakterlerini ilgi çekici bulduğumu söyleyemem ama korku sahnelerinin yer yer çok tuhaf ve yaratıcı olduğu kesin.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Stephen King sever böyle hikâyeleri: Hayat, bilinçaltı, ilahi adalet; ne derseniz deyin çocukluk ya da gençlik günahları bir şekilde önünüze atılır. 'Üç Harfliler: Beddua' da aynı mantığa sahip. Lakin mesele öykü değil elbet, eldeki metnin sinematografik nasıl ifade edildiği, işlendiği. Mestçi, senaryosunu da kendisinin kaleme aldığı filminde tıpkı 'Siccin 3'te olduğu gibi rahatsız edici ses efektleri ve abartılı müzik kullanımıyla gerilimi sağlamaya çalışıyor. Öte yandan, bir noktadan sonra kendisini tekrarlayan kâbus sahneleri de korkutmak ya da germek yerine sıkıcı bir hale dönüşüyor. Film asıl etkisini finalde vermek istiyor ama burada da şöyle bir problem var: O noktaya gelene kadar anlatılan öyküyle final arasında pek bir bağlantı yok; ters köşeye yatırmanın da kendi içinde tutarlı olması gerekiyor bence. Neyse, yine de Mestçi'nin filmleri türün ehven-i şerleri. Ben kendi adıma atmosfer kurmada enikonu başarılı olan bir sinema emekçisinin bu türde takılıp kalmak yerine farklı sulara açılmasını isterdim (Farklı sular derken 'Sabit Kanca'ları kastetmiyorum tabii ki!).´




DÜŞ KIRGINLARI

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 80 sonrasının hesaplaşma içeren filmlerinde bu türden temalar yoğundu. Kuşkusuz ortada bir tarif vardı ama bu tarifi sinematografik yoldan başarabilen filmler ne yazık ki yoktu. Haftanın yenilerinden 'Düş Kırgınları', Mehmet Eroğlu'nun 2005 tarihli romanının sinema uyarlaması. Yönetmenliğini Selim Güneş'in üstlendiği film, girişte kısaca aktarmaya çalıştığımız 80 sonrasının derdini çok da iyi aktaramamış yapımlarını andırıyor. Hikâyenin kahramanı Kuzey, eski dava arkadaşı Sami'yle birlikte Ege'nin şirin bir kasabasında küçük bir motel işletmektedir. Günün birinde, çevredeki Rum köylerinde araştırma yapmak için motele gelen Şafak adlı genç kadın, Kuzey'e yaşama sevinci aşılar. Hayata dair umutlarını kaybetmiş bu eski devrimci, tutunacak bir dal bulmuştur adeta. Ama sevmeyi beceremez, karşı tarafın kendisine gösterdiği ilginin altında ezilir, genç kadın kadar cesur davranamaz, sorumluluk alamaz. Bu duruma tepki gösteren Şafak da arabasına atlar ve... 'Düş Kırgınları', kâğıt üzerinde kulak kabartılacak öyküsünü sinemasal açıdan aktarmakta zorlanmış ve ne yazık ki demode bir görüntü sunmuş. Diyaloglar çok kitabi, karakterler de sanki çok durgun (gerçi Kuzey böyle bir kişiliğe sahip ama sanki daha sahici kılınabilirmiş). Sanırım meseleyi eski bir eleştirmen tabiri özetleyebilir: 'İyi niyetli bir çaba'...´




BORG/MC ENROE

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Janus Metz imzalı yapımın bence en önemli artısı, bu soluk kesici final maçını eski nesillere hatırlatması, yeni nesillere de sanki o an oynanıyormuş şeklinde bir sürükleyici anlatımla ve atmosferle sunması olmuş. Örneğin ben tabii ki yaş itibariyle sonucu biliyordum ama zihnimin bir köşesinde kalmış geçmiş zaman parçalarını çıkarana kadar maçı, neticesini hiç bilmiyormuş türünden bir heyecanla izledim ve kendimi filme böyle kaptırdığımı fark ettim. Björn Borg'u İsveçli aktör Sverrir Gudnason'un, John McEnroe'yu Shia LaBeouf'un canlandırdığı, Borg'un hocası Bergelin'de de Stellan Skarsgard'ı izlediğimiz bu özel çalışmayı kaçırmayın derim. ´

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Film her iki tenisçinin oyun esnasındaki artı ve eksileriyle kazanma hırslarını derinlemesine işlemeyi ve bizi final maçının heyecanına hazırlamayı başarıyor. Danimarkalı yönetmen Janus Metz, tenis sahnelerindeki çekim açıları ve kurgusuyla sağlam iş çıkarıyor. Ama filmin "keskin rekabetin güzel bir dostluğa dönüşmesi" dışında tatmin edici bir hikâyesi olduğu söylenemez. McEnroe'nun geçmişine ve özel hayatına Borg'a oranla daha az yer verilmesi de bir dezavantaj. Film karakterlerin iç dünyasına sızamıyor. Çocuklukları ve maç heyecanı dışında her ikisine de uzağız. Yine de tenis sahneleriyle dahi vasatın üstünde bir spor filmi olduğu kesin.´




JURASSIC WORLD: YIKILMIŞ KRALLIK

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Yönetmen bu yeni filminde bir efsaneyi yeniden canlandırmayı deniyor. Tıpkı bitmeyen Star Wars serisi gibi... Ve 1993'lerden başlayarak yapılan ilk filmlerin yaratıcısı Steven Spielberg'in himayesi ve yapımcılığıyla, seriye yepyeni bir halka ekliyor. Hiç de fena olmayan... Bu kez üç yıl sonra çıkagelen bu yeni epizodda, aslında önemli bir yenilik yok. Ama biryandan farklı bir yaklaşım, öte yandan baş döndürücü biçimde ilerleyen teknolojinin yeni imkanları, filme tazelik ve heyecan taşımış... Oyunculuklar da ilginç. Gençler görevlerini gerekli biçimde yerine getirirken, kimi yaşlı oyuncular rol çalıyor. Yaşlı Lockwood'da James Cromwell, kötü adamlarda Toby Jones veya Ted Levine, sadece başta ve sonda gözüken bilim adamında Jeff Goldblum. Ve belki en büyük sürpriz, dadı İris'te yıllardır görmediğimiz Geraldine Chaplin. Evet, Charlie Chaplin'in bir aralar hayli ün yapmış kızı... Bu arada önemli rollerinde başarılı olan çocuk oyuncular da var. Ama kendi adıma, dinozor uzmanı Ross Geller'i de perdede görmek isterdim! (Bu esprimi ancak Friends dizisi müdavimleri anlayabilir!)´.

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... "Yıkılmış Krallık", ilk filmden bu yana süren, "insanoğlunun laboratuvarda canlı yaratmasının doğru olup olmadığı" tartışmasını yeniden ısıtıp önümüze sürüyor. Yeni film de serinin "nasıl yaratılırsa yaratılsın, canlı canlıdır" tezine yaslanıyor ama meseleyi derinleştirip, ilginçleştiremiyor. Kaldı ki, hikâyenin dinozorlu sahneleri peş peşe sıralamanın ötesinde dişe dokunur bir yanı yok. Sonuçta, yönetmen Bayona, bir Jurassic filminin sınırlarının dışına çıkmıyor. Sahnelerin iyi çekildiği kesin ama filme farklı bir ruh ya da kişilik katamıyor.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Filmin yönetmeni J.A. Bayona olsa da iplerin, dinozor efsanesini sinema tarihine yazdıran, yeni serinin yapımcıları arasında olan Steven Spielberg´ün elinde olduğunu anlıyorsunuz. Filmde Spielberg´ün olmazsa olmazları net bir şekilde görülüyor. Yerli yerinde, daha doğrusu önceki filmlerde test edilip seyirci tarafından onaylanan bir aksiyon ritmi ve olay örgüsü var. Film Jurassic Park yapımlarının hem görsel hem de anlatım olarak alameti farikalarını gözetiyor. Ama en önemlisi serinin üçüncü filminde dinozor-insan ilişkisinde bir hesaplaşma yaşanacağına dair kapı aralanıyor. Ki zamanı da gelmişti. Lakin her şeye rağmen Jurassic World´de olduğu gibi Jurassic World: Yıkılmış Krallık´ta da bir tekrar duygusu üzerinize çöküyor. Bu da filmin yumuşak karnı işte.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Bir yanıyla tamamen eğlencelik olma iddiasıyla tasarlanmış ilk filme 'felsefi' bir derinlik katma zorunluluğu, öte yanıyla da üçüncü film için seyircinin ilgisini diri tutacak parlak fikirler gerekiyor. Bu noktada ilk filmin senaryo ekibinde de yer alan Colin Trevorrow ve Derek Connolly ikilisi devreye giriyor. "Yıkılmış Krallık" bir yandan ilk filmin yarattığı eğlence ve korku duygusunu vermeye çalışırken asıl olarak bugüne kadar seride bir korku unsuru olarak kullanılan dinozorlara yüklenen anlamı değiştiriyor. İlk filmde özel bir dinozor olduğunu anladığımız 'Blue'nin kat ettiği mesafeye ve filmin senaryo dinamiğine baktığımızda "Maymunlar Cehennemi" ile paralellikler hayli şaşırtıcı. Owen ile Blue arasındaki ilişkinin giderek "Maymunlar Cehennemi"nin Caesar- Will dinamiğine benzerliği, finalin hemen öncesindeki sahne, hikayenin gelip bağlandığı yer bu benzerliği daha da artırıyor açıkçası...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Boyana, geçmişteki işlerinde atmosfere hâkimiyeti ve germeyi başaran rejisiyle dikkat çeken bir isimdi, burada da belli noktalarda kendine özgü dokunuşlar sergiliyor, özellikle malikânede geçen aksiyon sahnelerinde. Bazı karelerse 'Canavarın Çağrısı'ndan alınmış gibi duruyor. Ama sonuçta bu büyük stüdyo işi bir çalışma ve malum, bu tür işlerde yönetmenin üslubu, bilgisayarlar tasarımlarının üslubunun önüne pek de geçemez! Lakin bu dengede bir problem yok, çünkü filmdeki yaratık tasarımları çok başarılı ve gerçekçi. Özellikle hayvansever seyirciler, başta Owen'ın 'eski öğrencisi' Blue adlı raptor olmak üzere öyküde yer alan birçok yaratığın çok içten, duygusal, özellikle kedi-köpek benzeri bir tasvirle sunulduğuna şahit olacaklar. Öykünün kötü adamlarına yönelik intikamın, bizatihi yaratıklar tarafından alınması ise izleyici kanadında "Oh, canımıza değsin!" türü bir rahatlama sağlıyor...´




AYİN

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... "Ayin"in üçte ikilik ilk bölümü, bir ailenin mutsuzluğunun içinde kilitli kalmanın kasvetiyle geçiyor. Öyle ki bazı durumlarda geçmişin ve kalıtsal olanın doğaüstünden çok daha korkunç olabileceğini düşünüyorsunuz. Ama son üçte birlik bölümünde film, tanıdık sulara girerek, tonunu ve yapısını değiştiriyor. Öte yandan, Ari Aster'in finalin temelini ilk bölümden attığı kesin. Özellikle Charlie´nin cenazede gördüğü gülümseyen adama dikkat! Bir de "kesik kafa" meselesi var. Yanılmıyorsam bazı ilkel toplumlarda, kafası kesilen kurbanın ruhuna sahip olunduğu düşünülüyordu. Futbolun kökenleriyle ilgili tezlerden biri, ilkel kabilelerin kurbanların kesik kafalarıyla top gibi oynamalarıyla ilgilidir... Ari Aster'in kesik kafayı topa dönüştürdüğü sahnenin yanı sıra bir başka planda arka fonda iki öğrenciye top oynatması dikkat çekici...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Ari Aster'ın ilk uzun metrajlı çalışması olan 'Ayin', klasik tarikat filmleri kulvarında ilerlerken pek de korkutmayan bir gerilim öyküsü anlatıyor. Yeri gelmişken 'korkutma' ya da 'germe' meselesine genel bir bakış atarsak; ben kendi adıma 'Altıncı His' ya da 'The Others' gibi örneklerin üzerine bir şeyler koyan ya da 'The Conjuring' serisinde (yan yollardan kafasını uzatan 'Annabelle' de dahil) olduğu gibi hiç değilse birkaç sahnede meselenin hakkını veren yapımların takdir edilmesinden yanayım. Bilmiyorum, kim bilir belki de artık gündelik hayatın korkunçluğu ya da aramızdaki, giderek çoğalan, her yeni günde dibin dibine ulaşan ve ulaştıkları o noktadan sürekli kötülük üretenlerin yanında, sinema perdesinden yansıyan öykülerden etkilenemiyorum. Neyse, uzattım; filme ilişkin önden gelen övgüler eşliğinde Toni Collette'in 'Altıncı His'ten sonra yeni bir klasikte oynayacağı beklentisiyle yollandım salona ama Avustralya kökenli oyuncunun bazı sahnelerde çok iyi, bazı sahnelerde de alabildiğine amatörce bir performans sergilediğine tanık oldum. 'Ayin' vasat bir çaba; 'Rosemary'nin Bebeği' ya da 'The Wicker Man' (1973 tarihli olanı) gibi filmleri yeniden ziyaret etmenin dışında da bir duygu uyandırmadı bende.´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Ayin, finalini biraz daha muğlak bıraksa ya da ne bileyim biterken seyircisine Rosemarie'nin Bebeği'ndeki huzursuzluğu yaşatsa bir başyapıt olacakmış. Bu haliyle de çok iyi bir film. İyi oynanmış, iyi çerçevelenmiş, iyi kurgulanmış, kısacası her haliyle iyi bir sinema örneğiyle karşı karşıyayız. "Ayin", David Lynchvari bir film de olabilirmiş. Kayıp Otoban ya da Mulholland Drive benzeri akıl hastalığının merkezine bir yolculuk tadında giden film, başından beri ima ettiği doğaüstü olaylarla sonlanıyor. Doğaüstünü doğal olanın metaforu okumak her zaman mümkün tabii ki... Toni Collette'in büyük hatları olan bir yüzü var. Bu yüz çok güzel olabildiği gibi, hayvani bir şekle de bürünebiliyor. Toni Collette'in , yüzünün aldığı şekilleri izlemek bile filmi seyretmek için yeterli neden olabilir. Collette bir oyunculuk gösterisi sunuyor resmen. Ayin, yönetmen Ari Aster'in ilk filmiymiş. Doğrusu Aster çok usta işi bir film yapmış. Her sene bir ya da birkaç korku filmi büyük sükse yapıyor. Bugüne kadar içlerinde beni en çok etkileyeni "Ayin" oldu. Buna meşhur "Get Out" da dahil.´




AHLAT AĞACI

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Bu geniş yelpaze içinde film kıvamını ve ruhunu bulurken ortaya bir 'başyapıt' çıkıyor. Başkaları ne der ya da nasıl düşünür bilemem ama 'Ahlat Ağacı', bence Nuri Bilge Ceylan'ın en iyi filmi. Ya da şöyle söyleyeyim, benim kendime en yakın hissettiğim, içinde kaybolmaktan, gezinmekten, her bir karakteri için ayrı ayrı düşünmekten, yönetmeninin kendi adına farklı sulara açılmasından en çok hoşnut olduğum adımı oldu. Filmin, Ceylan'ın önceki yapıtlarıyla arasındaki temel farklarının önemli dönüşümleri de işaret ettiği kanısındayım. Bir kere Nuri Bilge'nin bu kadar güldüğüm bir filmini hatırlamıyorum (elbette önceki hamlelerinde de güldüğümüz bölümler vardı ama çoğu ya durum komedisi ya da o ana ait bir çelişkinin ifadesiydi), 'Ahlat Ağacı'nda o kadar çok (hem de zaman zaman arka arkaya sıralanmış) komik sahne var ki (bu arada Amerika'da yaşayan ve Village Voice'da yazan Türk kökenli sinema yazarı Bilge Ebiri de, filme ilişkin eleştirisinde "Bir Nuri Bilge Ceylan filminde bu kadar güleceğimi hiç düşünmemiştim" notunu düşmüş), farklılığını öncelikle bu cephede gösteriyor. Sadece çok güldürmüyor, ağlatıyor da. Sinan'ın kitabı üzerinden önce annesi, sonra da babasıyla bir anlamda ödeşmesi filmin gözyaşlarımızı teslim aldığı anları...´

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bizde 200 kopyayla gösterime çıkan filmin seyircisi bu sinefil davete koşacak mıdır? Kendi adıma kuşkuluyum. En azından Kış Uykusu ile o 'sanat filmi' korkusunu yenip salonlara giren ve 300 bin bilet sattıran başarının sürmesi bana zor gözüküyor. Ama bu sonuçta yine Ceylan'ın lehine bir tavır değil mi? Tam seyircisini bulmuş gözükürken böylesi farklı bir film yaparak riske girmesi, onun yaratıcı ve deneyci yanını göstermiyor mu? Bunu eleştirmeye hakkımız var mı, olabilir mi? Yok elbette...Bu açıdan şimdi aradan çekilip, filmi seyircisiyle baş başa bırakma zamanı demeliyiz. Son sözüm ise oyuncular üzerine olacak. Çünkü bence filmin en değerli yanlarından biri bu. O kalabalık kadro, kimileri ünlü, kimileri yepyeni oyuncular nasıl o rollere cuk oturacak biçimde bulunup kullanıldı!.. Özellikle iki başrol, Sinan ve babası için TV'den gelen Doğu Demirkol ve Murat Cemcir nasıl akıl edildi? Bilinen oyunculardan Serkan Keskin, Tamer Levent, Ahmet Rifat Şungar'ı, kadınlardan Bennu Yıldırımlar veya Özal Fecht'i yeniden bulmak ne güzeldi!.. Ya da daha az bildiğimiz Öner Erkan, Ercüment Balakoğlu, Kubilay Tunçer, Kadir Çermik, Sencar Sağdıç'ı izlemek veya güzellikle oyunculuğu birleştiren Hazar Ergüçlü'yü tanımak ne keyifti!... Hepsine teşekkürler.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Öncelikle 188 dakikalık, çok katmanlı, bol karakterli; edebiyattan dini metinlere, mitolojiden günümüz Türkiye toplumuna uzanan onlarca göndermeyle bezeli bir filmi, üstelik izledikten birkaç saat sonra, bütünüyle değerlendirmenin zorluğunu belirterek başlamakta yarar var. Bu notu düştükten sonra ilk elden "Ahlat Ağacı"nın birbirinin içine geçirilmiş iki ayrı koldan akan bir hikâye yapısı olduğunu belirtelim. Bir yanda Sinan'ın kendisi ve babası ile olan dertleri, diğer yandan ise belki de bu dertlerin 'üst çerçevesi' olarak tanımlayabileceğimiz aşk, yaratıcılık, inanç gibi sorgulamalar. Sinan'ın eve dönme, aile sorunlarıyla yüzleşme, kitabını bastırmaya çalışma, atamasını bekleme, babası ile hesaplaşma vb. gibi 'dünyevi' dertlerinin yanında; Nuri Bilge Ceylan sinemasında "Bir Zamanlar Anadolu'da" ile başlayan "Kış Uykusu" ile görünür olan ve burada neredeyse 20 dakikayı bulan karşılıklı konuşmaların yer aldığı 'bölümler' var. 'Bölümler' diye tanımlamak tam karşılamasa da Homeros'un "Odysseia" hikâyesinde olduğu gibi Sinan'ın yolculuğu boyunca birileriyle karşılaşıp uzun uzun konuştuğu anlar bunlar...´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Bu epiklik belki roman-film hissi verse de Kış Uykusu kadar sırtını edebiyata teslim etmiyor Ahlat Ağacı. Karaktere, gündelik hayatın hakikatine, yüzleşme ve yüzleşememe arasında savrulan insan ilişkilerine daha çok sırtını dayıyor. Filmin meselesi ağır ve derinlikli yani. Ama 188 dakikalık filmin son derece dinamik bir yapısı var.
Bu dinamikliğin en önemli etkeni senaryo (Nuri Bilge Ceyla, Ebru Ceylan, Akın Aksu imzalı) elbette. Ama Ceylan, Ahlat Ağacı´nda o bilinen mükemmelliyetçi estetiğini öykü lehine esnekleştiriyor. Bu karar kamerasının önceki filmlerine göre daha hareketli olmasını sağlıyor. Bu hareketlilik senaryonun dinamikliğinin ortaya çıkmasına neden oluyor. Ki aslında olan şu: Ceylan ilk döneminin estetik ustalığı ile ikinci döneminin derinlikli ve epik öykü anlatma ustalığını Ahlat Ağacı´nda çok iyi harmanlayıp sinemasında yeni bir hamle yapıyor. Ahlat Ağacı´nda bunun dışında önemli bir şey daha var. Ceylan´ın taşraya olan bakışındaki değişiklik. İlk filmi Kasaba ile taşraya sinemasal bir bakış getirirken (ki bu bakış sinemamızda yıllar içinde bir damar oluşturdu) taşranın durağanlığını öne çıkarmıştı. Yıllar sonra Ceylan, Ahlat Ağacı´nda bu bakışı tersine çevirip taşranın değişen dinamik yüzünü ortaya koyuyor. Bu dinamizmin pek çok soruna gebe olduğunu da görmek mümkün. Netice olarak Ahlat Ağacı çok çok iyi bir film. Oyunculuklar, görüntü yönetmenliği, senaryosuyla Ceylan´ın Kış Uykusu ve Uzak ile eşdeğer tuttuğum bir filmi. Cannes´da ödül alamasa da gönlümüzün Altın Palmiye´sini kazanmış durumda.´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Ahlat Ağacı epissotik yapıda bir film. Kimi epizotlar çıkarılsa da film ayakta durur, yeni kimi epizotlar eklense de... Bu açıdan dramatik yapısına belki Brechtyen anlamda epik diyebiliriz. Teknik açıdan kusurlara en çok izin verilmiş, kusurlu olması çok da dert edinilmemiş filmi de diyebiliriz yönetmenin. Diyalogların kitabiliği bazen batıyor. Cemcir ile Demirkol'un arasında baba-oğuldan çok iki kardeşe yakışan bir yaş farkı oluşunu da uzun süre yadırgadım. Kahramanların farklı aksanlarda konuşması da yine dert edilmemiş öğelerinden biri filmin. Kimi İstanbul, kimi Ege, kimi Ankara aksanında konuşuyor kahramanların. Biçimsel kaygıların azalması bir açıdan iyi belki ama öz/içerik her zaman çok da etkili olmuyor filmde. Dediğim gibi, Haticeli sahne, filmin mükemmeli yakaladığı an. Sırf bu sahne için bile filme gidilir. Hatta belki bir daha da gidilir. Bir Ceylan filmi bir Ceylan filmidir, en kusurlusu bile bütün bir yıl göreceğiniz filmlerin yüzde doksanından iyidir.´




KASIRGADA VURGUN

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Hiç bir filmi 'tür filmi' deyip küçük görmem. Nitekim yıllar önce (tam olarak 1996'da) yönetmen-teknisyen Jan de Bont'un Twister adlı filmine hayran olmuştum: korkunç bir fırtınanın yüksek teknoloji destekli bir ustalıkla anlatılması. Burada ise sanki daha fazlası amaçlanmış. Başta ve sonda görülen ürkünç kasırga sahneleriyle yetinilmemiş. İşin içine üç öge (sanki üç ayrı film türü) daha sokulmuş: Bir soygun hikâyesi; bir yol filmi (daha doğrusu otoyol: çoğu ağır vasıta olan araçların yol üzerindeki ölümcül mücadelesi). Ve de bunlara gelip eklenen müthiş bir çağdaş iletişim teknolojisi. Bize bilmece gibi gözüken sayısız teknik deyimle yürüyen internet sihirbazlıkları: uzaktan ve yakından şifreler koymak, kurulu şifreleri bozmak, kasaları açmak ve diyelim ki Twister filmini mahçup edecek marifetler sergilemek... Ama bu kadarı galiba fazla kaçıyor. Ve film çekildiği bunca yerin hiçbirine tam olarak gitmiyor. Yine de makul ölçüde oyalayıcı olduğu söylenebilir. Çok şey beklememek kaydıyla...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Hızlı ve Öfkeli' serisinin ilk filmine imza atan Rob Cohen'in yönettiği 'Kasırgada Soygun' ('The Hurricane Heist'), iki ayrı temayı bir araya getiren bir aksiyon olmuş. Bir yanda etkiyi bir kasırga, öte yandan bu durumu fırsat bilen soyguncular... Cohen'in aksiyon hâkim rejisiyle adrenalin düzeyi yüksek bir film izliyoruz. Bu tür yapımlarda öykü vasattır, bu kez senaryonun kimi yerlerinde ince dokunuşlar var. Sonuçta vaat ettiği heyecanı sunan ve perdeye taşıdığı felaketin hakkını veren bir film olmuş 'Kasırgada Soygun'. Özetle bu tür yapımlardan hoşlanıyorsanız uygun bir seçenek karşınızda...´




HÜRKUŞ: GÖKLERDEKİ KAHRAMAN

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Kudret Sabancı, görselliğe hâkim, özellikle de çizgi roman tutkusuyla bildiğimiz bir yönetmen. Bu genel üslupsal çizgilerini 'Hürkuş: Göklerdeki Kahraman'a da taşımış. Ama filmin meselesi görsellik ya da reji değil; ortada ciddi bir senaryo problemi var. Öncelikle öykü çok dağıtılmış ve sonrasında toplanma aşamasında zorlanılmış izlenimi veriyor. Ana karakter sanki tarihi kişiliğin yansıması gibi değil; bir kere tutarlı çizilmemiş; bazen çok ciddi, bazen de bir çizgi roman hafifliğinde, hatta fazla ergen. Sabancı, filmine genel olarak bir western tadı yüklemek istemiş gibi görünüyor. Kadrajlar, aksiyonlar ve müzik, Sergio Leone havası estiriyor ama bu çaba da tam karşılığını bulmuyor. İkna meselesine gelince; mesela Nargin Adası'ndan kaçma eylemi pek inandırıcı verilememiş. Keza gökyüzündeki çarpışma sahneleri de. İki ya da üç uçağa karşılık çok sayıdaki düşman cephesi niye geri çekiliyor (hem Ruslar hem de İngilizler), burası da sinemasal anlamda ikna edici yanlardan yoksun. Adadaki Rus komutanlar (ki özellikle Rıza Akın çok iyi oynamış), Erol Taş (ya da Lee Van Cleef diyelim!) tadında ve fazla karikatürize. Diyaloglara yüklenen 'Milliyetçilik' tonu da çoğu yerde hamasete kaçmış. Örneğin bu işin piri konumundaki Hollywood'da 'Amerikan milliyetçiliği' öyküye öyle bir yedirilir ki, ideolojik olarak yanında durmasanız bile seyirci olarak sizi psikolojik olarak etkileyecek bir dil ve atmosfer kullanılır, bizde ise bu iş daha altı çizili cümlelere teslim edilir. Ne yazık ki 'Hürkuş: Göklerdeki Kahraman' da bu genel problemden kurtulamamış. Öte yandan hikâyenin günümüze taşındığı bölümler (torun ve aşkı) de yama gibi durmuş...´




HAN SOLO: BİR STAR WARS HİKAYESİ

MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... "Solo", aksiyonun baştan sona her şeye hâkim olduğu uzay western'i havasında çekilmiş hafif bir film. Kaçma kovalamaca, dövüş ve silahlı çatışma sahnelerinin ardı arkası kesilmiyor. Hatta tren soygunu gibi birkaç sahne dışında aksiyonun çok uzadığı ve dramatik sahneleri özlettiği söylenebilir. Dolayısıyla filmin ilk yönetmenleri Phil Lord ve Chris Miller ikilisinin işine neden son verildiğini anlamak mümkün. Belli ki Ron Howard, Kasdan'ların senaryosuna sadık, yapımcıların istediği gibi ciddi bir film çekmiş. Bu arada, Chewbacca (Joonas Suotamo) ile birlikte en sevdiğim yan karakter Phoebe Waller- Bridge'in seslendirdiği isyankâr droid L3 oldu. Droidlerin özgür iradesini savunan ve sömürüye, ayrımcılığa karşı çıkan L3, bence filmin gizli kahramanı... Sonuç olarak, "Solo" orta karar, sürükleyici bir aksiyon. Kötü bulmadım ama çok sevdiğimi de söyleyemem.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Star Wars evreninin yaratıcısı George Lucas'ın filmin haklarını Disney'e satmasının ardından ilan edilen hikâyedeki boşlukları da dolduracak üç ayrı filmden ikisini, "Rogue One" ve "Han Solo"yu görmüş olduk böylece. Bu 'ara' hikâyeler, sormadığımız sorulara verilen cevaplar gibi daha çok. Bir tür altın yumurtlayan tavuğa dönen serinin yeni yapımcıları "seyirciler henüz farkında değiller ama bu cevapları merak ediyorlar" diye düşünmüş olmalı. Serinin üçüncü ve dördüncü hikâyeleri arasındaki boşluğu da, Han Solo'nun gençliğini de bilmesek çok bir şey kaybetmiş olmazdık bence. Ama Star Wars evreninin genişleme kapasitesi ve yaratıcılarının mahareti birleştiğinde bunun bir anlamı kalmıyor. Biz "Han Solo'nun gençliğine dair bir hikâye ne zaman çekilecek" diye sormasak da onlar cevabını veriyor. İşin tuhafı sormadığımız sorunun cevabını beğenmesek de ikna edici buluyoruz! "Han Solo" da biraz öyle bir yapım. Bir film olarak çok beğenmesek de, bu filmin çekileceğini duyana kadar eksikliğini hissetmediğimiz bir 'eksik parça'yı tamamlıyor. Star Wars evrenin büyüsü de buradan geliyor muhtemelen!

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Malum, Star Wars´un yeni üçlemesinin arasına bağımsız hikayeler içeren filmler giriyor. İlk film Rogue One: Bir Star Wars Hikayesi´ydi. Gördük ki ilk film hem görsellik, hem tasarım, hem ruh olarak ilk üçlemenin izleğinden gidiyordu. Han Solo: Bir Star Wars Hikayesi için bunu söylemek zor. Daha karanlık bir film, hani son üçlemeye daha yakın duruyor bu anlamda. Ayrıca Han Solo´nun bu dünyadaki yerini ve esprisini senaristlerin pek de anladığını sanmıyorum. Mesela Han Solo, hesapsız kitapsız bir adamdır. Ama karşımızda son derece keskin planlar yapan biri var. Ara hikaye Rogue One: Bir Star Wars Hikayesi´yle kıyaslanınca bir geri adım bu film. Senaristlerin meseleyi çözemeyişi ve Ron Howard´ın böylesi özel bir filme yönelik anlamlı bir katkı sunmaması bu sonucun ana iki etmeni kanımca.Tabii film Han Solo´nun, sadık dostları Chewbacca ve Lando Calrissian ile nasıl tanıştığını, Milenyum Şahini´ni nasıl ele geçirdiğini öğrenmek için izlenebilir. Ki kanımca bu filmi Milenyum Şahini´nin öyküsünü anlatan bir yapım olarak görmek de mümkün. Ama son tahlilde Ron Howard´ın Han Solo efsanesinin altından kalkamadığını söylemek durumundayız...´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Resmi serinin yanı sıra yan filmlerle zenginleşen "Star Wars" evreni filmlerinin en yenisi "Han Solo: Bir Star Wars Hikayesi / Solo: A Star Wars Story", önce heyecan uyandırmasıyla sonra yapımın ileri bir noktasında yönetmenleri Phil Lord ve Christopher Miller'ın görevden alınmasıyla gündeme geldi. Film, sonunda Hollywood'un güvenilir ve tecrübeli isimlerinden Ron Howard'a teslim edildi. Harrison Ford'un canlandırdığı efsane karakterin gençliği ise Coen Biraderler'in "Hail, Caesar!"ıyla parlayan Alden Ehrenreich'a emanet... Ron Howard'ın retro bir estetik ve macera filmi havasını verdiği "Han Solo: Bir Star Wars Hikayesi / Solo: A Star Wars Story", "Solo'nun soyadı nereden geliyor?", "Chewbacca ile nasıl tanıştı?" ve "Gemisi Millennium Falcon nasıl ortaya çıktı?" gibi hayranların merak ettiği sorulara yanıt veriyor. Ehrenreich'ın Ford'u oldukça andıran abartısız performansı da filmde dikkat çekiyor. Ancak "Star Wars" filmlerinde çok daha güçlülerine tanık olduğumuz macera hikayesi örgüsü, filmi özel bir yere taşımıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Han Solo: Bir Star Wars Hikâyesi', perde gerisindeki 'emektar' isimlerin de katkılarıyla kuşkusuz 'eski usul' olmanın hakkını veriyor. Mesela bir tren soygunu sahnesi var, western tadında. Gemisini kiralamak istedikleri Lando Calrissian'la sürekli kumar masasına oturmaları da benzer şekilde geleneksel tarza yakın hamleler. Bir küçük not daha: Han'ın adının yanına Solo takısını alması da bizim kimi nüfus memurlarının isimleri yanlış yazıp kişilere ilginç öyküler yüklemesine benziyormuş. Malum, Han tek takılmaktansa Chewbacca'yla birlikte her daim 'dayanışma ruhu'ndan yana olmuştur. Yeri gelmişken 'Han Solo'yu canlandıran Alden Ehrenreich, Harrison Ford'unkinden ziyade David Hasselhoff'un ('Kara Şimşek') gençliğine benziyor. Doğrusu film boyunca bende, "Bu tip yaşlanınca Harrison Ford olacak" türünden bir his uyandırmadı (ama 'Chewbacca uyandırdı!)...Sonuç? Ana iskelet (sekiz) ve ara yollarla (iki) birlikte bu 'StarWars' serisinin toplamda 10'uncu filmi; fanatikleri kuşkusuz bu durumdan memnundur. 'Han Solo: Bir Star Wars Hikâyesi' elbette izlenmesi keyifli bir yapım ama öyküsünün zorlama olduğu gerçeğini de pek saklayamıyor.´




HİÇBİR ZAMAN BURADA DEĞİLDİN

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Yaşadığımız şu dönemde bizi bir arada tutan sistemin temel sorunları olduğuna dikkat çeken yönetmen artık kuralların, değerlerin bir anlam ifade etmediğini de bir güzel anlatıyor aslında filmde. Düşünün bir çocuğu kurtarmanın yolu artık işini soğukkanlılıkla yapabilen bir kiralık katile düşüyor. Taksi Driver´daki Travis´in sinemasal akrabası Joe. Ama Joe, Travis´e göre oldukça karmaşık ve travmatik bir karakter. Bu karmaşıklık, karakterin travmatik olması da aslında karakterlerden ziyade ikisinin yaşadığı dönemlerin insanlar üzerindeki etkisiyle ilgili galiba...´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Lynne Ramsay'nin geçen yılki Cannes Film Festivali'nde yarışan En İyi Senaryo ve En İyi Erkek Oyuncu (Joaquin Phoenix) ödülleriyle dönen filmi "Hiçbir Zaman Burada Değildin / You Were Never Really Here", sinemaseverleri son dönemde haklı bir şekilde en çok heyecanlandıran filmlerden biri. Jonathan Ames'in aynı adlı kitabından uyarlanan film, travmalı eski bir askerin kayıp bir kızın peşine düşmesi hakkında. Phoenix'in çok başarılı bir performansla canlandırdığı Joe, bu görevde kendisini bir şiddet sarmalının içinde buluyor. Ramsey'nin dinamik bir sinema dili ve akıllara durgunluk veren bir ses tasarımıyla aktardığı hikâye, olay örgüsünün puzzle gibi birleştiği çok özgün bir sinema yapıtı.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Öykü iki Paul Schrader senaryosu 'Taksi Şoförü ('Taxi Driver'/1976) ve 'Ayrılan Yollar'dan ('Hardcore'/1979) karışık tatlar taşırken bir noktadan sonra 'Leon'a (1994) da göz kırpıyor.Ama bence filme damgasını vuran şey öncelikle nokta yönetmeninin stilize tavrı. Ramsay, gösterişli ve altı fazla çizili bir anlatıma başvuruyor. Bu üslubun içinde ana karakterin 'flashback'ler vasıtasıyla geçmiş travmalarını sürekli hatırlatması giderek yorucu bir hal alıyor. Lakin asıl dert, öykünün şiddete meyyali; bu da karşımızdaki yapıtı Charles Bronson filmleri ya da 'İlk Kan' ('First Blood') düzeyine taşıyor. 'Kevin Hakkında Konuşmalıyız'da şiddetin kökenleri üzerine derin ve kulak kabartılabilir bir yapı vardı, burada ise şiddet ve kahramanın travması bir derdin parçası yansıması değil, stilize anlatımın ve görsel-işitsel sovun en önemli parçası. Yani şiddeti göstermek yerine içselleştirerek kendisi de üretir hale geliyor.Tabii ki seks tacirlerinin ve tacizcilerinin, hukukun ve düzenin ağları içinde cezalandırılamaması, Joe gibi karakterlere ihtiyaç doğuruyor; orası ayrı. Kim bilir, belki de 'Hiçbir Zaman Burada Değildin'i bu denli sevenin olması, sinematografik özelliklerinden çok bu bilinçaltı ve üstü adalet duygusudur...´





YOL KENARI

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Dünyanın hal ve gidişatı iyi değil. Eee, sinemacılarımız da bunun farkında. Semih Kaplanoğlu´nun Buğday´ından sonra kuşaktaşı Tayfun Pirselimoğlu da Yol Kenarı filmiyle bizi yine yakın bir geleceğe ve distopik bir dünyaya götürünce anlıyoruz ki, karamsarlık iyiden iyiye üzerimize çöküyor. Pirselimoğlu filminde, her şeyin anlamını yitirdiği bir dönemde, kıyametin kopacağına inanan ve bu süreçte bir kurtarıcıyı bekleyen kasabalıların hikayesini anlatıyor. Açıkçası yönetmen romanlarında ve resimlerinde yarattığı dünyaları sinemasıyla belirgin bir şekilde ilişkilendiriyor. Bu önemli bir adım. Bunun için Yol Kenarı, atmosferi, karamsarlığı hissettirmesiyle başarılı bir film haline geliyor. Yani yönetmenin derdini duyumsuyorsunuz. Fakat öykü anlatısı olarak filmin yönetmenin önceki yapımlarına göre daha metaforik olması izleyiciyi biraz zorlayabilir.´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Türkiye sinemasının önde gelen yaratıcı yönetmenlerinden Tayfun Pirselimoğlu'nun yeni filmi "Yol Kenarı", kıyamet alametlerinin görüldüğü bir dünyada geçen siyah beyaz bir distopya. 37. İstanbul Film Festivali'nden En İyi Yönetmen ile paylaştırılan ve Tansu Biçer'e sunulan En İyi Erkek Oyuncu ödülleriyle dönen film, bir kasabaya ve burada yaşanan yaklaşan kıyamet hissine odaklanıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Tayfun Pirselimoğlu'nun son filmi 'Yol Kenarı', birtakım metaforlar eşliğinde toplumsal bir cinnetin panoramasını çiziyor. Tasvir edilen kasabayı bütün bir insanlığın küçük ölçekli bir yansıması olarak görmek mümkün. Giderek yükselen kasvet, korku, tekinsizlik, şüphe ve bu ortamı fatura edecek birinin aranması. Sırtındaki lekeyle birlikte şüphelerin üzerinde toplandığı kahveci vs. 'Yol Kenarı', kimi yanlarıyla Reha Erdem'in 'Kosmos'uyla akraba görünüyor. Orada bir 'ermiş' meselesi vardı ve vehmedilen kişi bu durumdan hoşnuttu; burada ise şüphelerin toplandığı ve Mehdi olarak vasıflandırılan kişinin böyle bir talebi, derdi, isteği yok... Film, derdini aktarmada başarılı ama asıl etkileyici yanı yaratılmak istenen atmosferi destekleyen, her biri üzerinde uzun süre düşünülerek tasarlanmış hissi uzandıran kadrajları sanırım. Görüntü yönetmeni Andreas Sinanos'un çerçeveleri muhteşem. Oyunculuk açısından da başta Tansu Biçer olmak üzere kadrodaki deneyimli isimlerin hepsi gayet iyi... Toparlarsak 'Yol Kenarı', Tayfun Pirselimoğlu'nun tutarlı sinemasal yolculuğunda metaforlarla yüklü, distopik ve kulak kabartmaya değer bir liman.´




DEADPOOL 2

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Bu filmde de durum değişmiyor. Bu gözü pek, küfürbaz, deli-dolu, üstelik konan kanser teşhisiyle ölüme mahkum gözüken ve suratı peksimete dönüşmüş asker, yine savaşırken güldürmeyi, devlere karşı koyarken espri yapmayı ihmal etmiyor. Ama sanki ağzı daha kalabalık, küfürleri daha çok. Cinsellik ise daha belirgin. Takımın tek kadını Domino bir tür siyahi "Wonder Woman" olurken, bir lezbiyen ikili de var. Ve gerçek bir mizah filmin dokusuna ustaca yerleştirilmiş. Örneğin Y Kuşağı, Papa, Karma, Uber, Jared Kuschner (Trump'ın damadı!) gibi günümüz kültüründen sözler yağıyor. Wade ölüm sahnesinde "umarım Oscar jürisi bizi seyrediyordur!" diyor. Ve 'rakip şirket' D. C. Comics ya da ünlü fast-food markası Arby's anılıyor!.. Oyuncular ilginç. Son dönemde meydanı adaşı Ryan Gosling'e bırakarak biraz ortadan kaybolan Ryan Reynolds iyi oyunculuğunu bize hatırlatıyor. Cable'da birçok isim arasından seçilen bir dönemin yakışıklısı Josh Brolin göz dolduruyor. Tombiş ergenç Russell'da Julian Dennison en iyilerden. Ve birçok sahneyi kurtarıyor. Kadın savaşçı Domino'da Zazie Beetz'e ise 'hoşgeldin' demek gerekiyor. Gerek ön, gerekse son jeneriklerin de espri yüklü olduğunu söylerken, seyirciye en sona dek sabredip jenerik-sonrası sahneyi kaçırmamalarını öğütlerim.´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Senaristler Rhett Reese ve Paul Wernick ikilisinin ustalıkla başardığı şey, karakteri ilk filmin bir adım ötesine taşırken orijinalliğini kaybetmemesini sağlamadaki başarıları. Yönetmen David Leitch de karakterin seyirciyi yakalayan temel özelliklerini bozmadan yetişkinler dünyasında kendisini var etmesine ustaca yardımcı oluyor. "Deadpool 2"nin ilk filmin şaşırtıcılığını, karakterin hırçın ve kontrol edilemezliğini taşımasını beklemek saflık olurdu hiç kuşku yok ki. Dolayısıyla artık tanıdık bir karakter ve bildik bir evrenin içindeyiz. Bu bakımdan ilk film kadar heyecan uyandırıcı olmaması anlaşılır. Ama hem Deadpool'un hem de Ryan Reynolds'un kendi personasıyla da dalga geçen halleriyle yeterince komik, ilk filmin aksiyon sahnelerini aratmayacak kadar hareketli; doğru yer ve zamanda filmlere, oyunculara, süper kahramanlara yaptığı göndermelerle zeki bir film nihayetinde. İlk filmin yarattığı heyecan ve seyir zevkini aramak yerine karakterin kat ettiği mesafeyi, aradan geçen zamanda neler yaşadığını ve şimdi nerede durduğunu merak edenler için keyifli bir seyir deneyimi olacağı kesin.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Gerçi bu kadar referans belli bir noktadan sonra yer yer sıkıyor ama yine de sempatik, hınzır, aykırı bir kahraman olması bakımından 'Deadpool' bağrımıza basacağımız nadir 'Süper'lerden. Cable da iyi çizilmiş bir portre ama ben en çok 'Domino'yu beğendim. 'Marvel-DC Comics savaşı'nda solo ve koro seriler sürerken, 'Deadpool'un bir aileye sahip olması, "Daha sonra ekipte yer alan fertlerin de özel öykülerini mi izleyeceğiz?" türünden bir şüpheyle bizi baş başa bıraksa da ben özellikle 'Domino' ve şansı üzerine inşa edilecek bir serüvene kulak kabartılır diye düşünüyorum. Kadroda yer alan isimlerin gayet doyurucu performanslara imza attığı film, kamera arkasındaki 'eski dublör' ve dövüş koordinatörü David Leitch'in meseleye hâkimiyet rejisi sayesinde ölçülü ve tadında bir aksiyona dönüşmüş. Sonuç? Felsefi ve derin görünme çabasındaki 'Avengers: Sonsuzluk Savaşı' gibi zorlama 'Süperler gösterisi'nin yanında 'Deadpool' her zaman kalbimizi kazanmaya aday. Yeter ki ileride şımarmasın, bozulmasın, kimi çevrelerden arkadaş edinmesin!´




KİRAZ MEVSİMİ

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Kiraz Mevsimi', geçen yılın öne çıkan filmlerinden 'Sarı Sıcak'la aynı sularda (aralarında 'kaplumbağa kardeşliği' bile var!) yüzüyor: Çıkışsızlık ortamında ayakta kalmaya çalışan gençler... Senaryosunu da kendisinin kaleme aldığı filminde Durmuş Akbulut, doğup büyüdüğü yörelerde (Konya-Karaman) gezinen ve sahici dertleri olan bir yapıta imza atmış. Lakin kâğıt üzerinde ilgi çekici görünen hikâye sinemalaştırılırken aynı etkiye ulaşmaktan uzak. Film daha kısa (ki uzunluk tekrarlara düşmesine neden oluyor), daha vurucu olabilir, kimi klişelerden uzak kalabilirmiş. Bir başka söyleyişle dertlerinin derinliği sinematografik açıdan aynı noktaya ulaşamamış. Ayrıca senaryo da saptığı bazı yollardaki gizemi (mesela yöredeki kaçak) açıklamaktan uzak.
Zaman zaman İran sineması (özellikle Kiarostami) etkileri hissedilen ve uzaktan uzağa 'Yılmaz Güney'in 'Umut'una selam gönderen 'Kiraz Mevsimi', 'Rahmetli' Turan Özdemir'i son kez perdeye taşıyan filmlerden biri (diğeri de yine Durmuş Akbulut imzalı 'Bekçi'ydi) olarak da dikkat çekiyor.´




AŞKIN GÖREN GÖZLERE İHTİYACI YOK

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Son derece özel fiziği ve oyun gücüyle nefes kesen Fatih Artman'ın öyle olduğu çoktan bilinen Demet Evgar'la eşleşmesi, filme kolay unutulmaz bir ikili sağlıyor: sinema tarihimize mutlaka geçecek olan...Ama uçarı Salim bir başka körü, Leyla'yı (Hale Sürel) yeğleyince, dengeler biraz bozuluyor. Demet Evgar'a yapılacak şey mi bu?
Ama işte, o temel sorun da ortada. Tüm bunların örtemediği biçimde...Ayni öyküde ve 80 küsur dakikalık bir filmde, bunca kör kişiliğe ne gerek vardı? Ünlü'nün bu kez körlüğe odaklanma ve insanın başına gelebilecek bu büyük felakete iyice yaklaşma arzusunu anlıyorum. Aslında onunla iyice paylaştığımızı sandığım bir polisiye, daha doğrusu kara-film tutkumuz var. Ama o tür, bunca abartmayı kaldırır mı? Bir dramı ilmek ilmek örerken, körlüğü tam dört ana kişiye bulaştırmak neyin nesi? Bu seçimin, aslında bu çok özgün filmi getirip eski Yeşilçam'da körlüğün "Eyvah, görmüyorum/ Allah'ım, görüyorum" teranesine yaklaştırdığını fark edememiş mi, sevgili Onur Ünlü? Kısacası, bu değerli ve yaratıcı sanatçımızın artık daha özenli, daha seçici olması ve kalıcı yapıtlar üretme sürecine geçmesi gerekiyor bence...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... Onur Ünlü'nün geçen yıl Adana Altın Koza'da en iyi film ödülünü kazanan filmi "Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok". Onur Ünlü ilk filmi "Polis" ve ardından gelen "Beş Şehir" ile Türkiye sinemasındaki geleneksel hikaye anlatı kalıbını, karakter yapısını ters yüz eden bir alan açtı kendisine. Bu yeni dil ve estetik arayışı hem seyirci hem de sinema eleştirmenleri arasında bir heyecan yarattı. Türkiye sinemasının gramerini bozan, geleneksel anlatıya, karaktere kafa tutan ve aynı zamanda eğlenceli de olabilen bu estetik arayışın kendi içinde devam eden yolculuğunun 'tuhaf' duraklarından birisi olarak görülebilir "Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok". Ki, bir sonraki filmi "Put Şeylere" ile bu arayışı yeni bir evreye taşıdığı ve belki de artık kendisinin de ne aradığını tam olarak bilmediği bir yerde duruyor Onur Ünlü sineması... Onur Ünlü, Türkiye'nin en önemli 'parlak fikir' bulan sinema insanı olarak, fikrin olgun bir hikayeye dönüşmesi için biraz daha sakin kalmak ve uğraşmak yerine peşine takılmak ve nereye giderse oraya kadar gitmek istemiş gibi sanki. Ama bunun da Onur Ünlü'nün alametifarikalarından birisi olduğunu ve şaşırmamak gerektiğini not etmeden geçmeyelim.´

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ´... Film bir ruh durumunu yansıtıyor, bir olaylar silsislesini değil. Bu ruh durumu Onur Ünlü'nün "Sen Aydınlatırsın Geceyi"de yansıttığı ruh durumuna benziyor. Kendini ve başkalarını öldürme hayalinin, yalnızlığın, parçalanmışlığın, hayattan kopmakla/hayata tutunma çabasının ve aşkın/seksin/şehvetin elbette süzgeçten geçmiş ama mümkün olduğunca doğrudan bir yansımasına ulaşmaya çalışmış sanki film. Çarpık kadrajları, Caravaggio'yu andıran renk paletiyle bilinçaltından doğrudan servis edilmiş gibi. Aklıma Sokhurov'un "Anne" filmi de geldi. Beğenebilirsiniz de, sinemadan kaçmak isteyebilirsiniz de. Ben ikisini de yaşadım filmi seyrederken. Sıra dışı bir deneyim yaşayacağınız kesin. Demet Evgar, Fatih Artman, Hare Sürel ve Ezgi Eyüboğlu iyi performanslar çıkarmışlar.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Ünlü'nün dünyasını ve espri anlayışını kendine yakın bulanlar için izlenmesi gayet zevkli ve keyifli bir film var karşımızda. Sizin için bir referans olur mu bilemem ama 'Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok'un son Adana Film Festivali'nde 'En İyi Film', 'En İyi Yönetmen', 'En İyi Erkek Oyuncu' (Fatih Artman) ve 'En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu' (Hare Sürel) dallarında ödüle uzandığını belirtelim. Filmde dedektif Salim'i canlandıran Fatih Artman çok iyi, ayrıca 'Aile Arasında' ve 'Sofra Sırları'ndan sonra bir kez daha seyirciyle buluşan Demet Evgar'ın da gayet başarılı bir performans sergilediğinin altını çizelim. Son olarak 'TRT Çocuk Korosu' klasiklerinden 'Tohumlar Fidana, Fidanlar Ağaçlara' (ya da bilinen ismiyle 'Yurdumda') şarkısının filmde kullanılmasının da, Onur Ünlü'ye özgü (nostaljik) hınzırlıklardan biri olduğunu söylemeliyim.´




AVANGERS: SONSUZLUK SAVAŞI

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Hikâyenin sonunda kimi karakterlerin ölüp gittiğini söylemeliyim. Gerçi bu tür filmlerde belli olmuyor, birden canlanıveriyorlar! Yine de yakında gelecek devam filminde olmayacak adlar var. Son olarak IMDB'de Roger Ebert sitesinde (kendisi ölmüş, ama sitesi adıyla süren ünlü ABD'li yazar) Matt Zoller Seitz imzalı eleştiriden bir cümle: "İşin derinine inersek, hepimiz çağdaş üstün-adam filmlerinde Star Wars veya James Bond filmlerinden bile daha az dramatik boyut olduğunu biliriz". Evet, biliriz. Onun için, fazlasını beklemeye de gerek yok...´

MEHMET AÇAR( HABERTÜRK): ´... Birçok süper kahramanın bir araya geldiği bu tür filmlerin dezavantajı, ana karakter sayısındaki fazlalıktır. Sorunu aşmak için, senaryo genellikle ortak bir düşman üzerine kurulur ve kötü adam hikâyenin en güçlü odağı, hatta gizli ana karakteri haline gelebilir. "Altı taş"ı bir araya getirerek evrene hükmetmeye çalışan Thanos, tam da böyle bir karakter... Bizimkilerse küçük ekipler halinde farklı cephelerde ona ve adamlarına engel olmaya çalışıyor. Süper kahramanların daha büyük bir güç karşısındaki zayıflığı ve çaresizliği, "Yenilmezler: Ultron Çağı"nda yeterince iyi işlenmişti. Burada aynı konu, fiziksel dövüş ve söz dalaşıyla anlatılıyor... Öte yandan, iki buçuk saatlik süresini hissettirmeyen, baştan sona ilgiyle izlenen bir film olduğunu söylemeliyim. Anthony ve Joe Russo'nun yönettiği filmin en şaşırtıcı yanıysa finali... Ama 2019'daki bir sonraki Yenilmezler filmini görmeden önce bu finali yorumlamak anlamlı değil. Bu haliyle, yarıda kalmış bir film aslında...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Süper kahramanlı' yapımlar belli bir yaş kuşağı için fazla gürültülüdür, 'Avengers: Sonsuzluk Savaşı'nda desibel düzeyi uzun bir süre alt seviyelerde seyrediyor ve öyküye daha çok hüzün, az biraz felsefe, varoluşculuk gibi meseleler hâkim oluyor ama nihayetinde film, ait olduğu kulvarı hatırlıyor ve "Ama benim de alabildiğine gürültü çıkarmam lazım" diyerek türdaşlarına katılıyor. Öte yandan 'süper kahraman aksiyonları'nda, işin içine ne kadar fazla espri dahil edilirse, film benzerlerinden o denli farklılaşır; Markus-McFreely ikilisi senaryoda bu türden hamlelere soyunmuş ama ortalamayı pek de aşamamışlar. 'Sonsuzluk Savaşı'nın en iyi esprisi babasıyla sorun yaşamış Quill, kız kardeşiyle boğaz boğaza gelmiş Gamora ve hem ablası hem de abisiyle meselesi olan Thor'un aileleri üzerinden yaptığı muhabbetti. Bana kalırsa 'Marvel evreni'ne ait adımlar içinde atmosfer bakımından Russo'ların 'Kaptan Amerika: Kış Askeri' en iyisidir, esprili anlatımı ve nostaljik göndermeleriyle de ilk 'Galaksinin Koruyucuları' farklı bir hava estirir. 'Sonsuzluk Savaşı', kimi anlarıyla 'Kış Askeri'ni andırıyor ama genel olarak bana çok da özgün gelmedi...´

SUNGU ÇAPAN (CUMHURİYET): ´... "Avengers: Infinity war" kendisinden beklenen hemen her şeyi karşılayacak nitelikte bir film. Bir kere bugüne kadar çekilmiş en kalabalık kadrolu süper kahraman uyarlaması. Birkaç istisna dışında (Ant Man ve Hawkeye misal) hemen hemen tüm Marvel kadrosu mevcut ve insan izlerken başı dönüyor adeta. Üstelik her birine de dengeli bir ekran zamanı verilmiş, her birinin belli bir işlevi yüklenmesi sağlanmış. Onun da ötesinde aksiyon sahneleri ve gerilimi yüksek, finaldeki sürprizi ise belki beklentilerin de ötesinde. Açıkçası hardcore Marvel fanlarının arıza çıkarabileceği kadar riskli bir final var filmde ama şimdiye kadar güçlü bir itiraz gelmediğine göre, demek ki beğenilmiş, güzel bir düğüm atılmış... Düğüm diyoruz, aslında virgül de diyebiliriz, zira 1 yıl sonra izleyeceğimiz adı henüz konmamış 4. Avengers filmi seriye noktayı koyacak ve düğüm asıl orada çözülecek. Thanos ile hesaplaşmadı; devam edecek anlayacağınız. (Eyvah! Çok mu söyledik?)´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Hikaye örgüsü, yönetmenler Anthony Russo ve Joe Russo'ya bir arada görmeye alışık olmadığımız kahramanları karşılaştırma şansı veriyor. Bu karşılaşmalar, mizah ve dramın alışıldık Marvel dengelerinin dışına itiyor ve izleyiciyi evrene hakim olduğu ölçüde şaşırtıyor. Filmin çok parçalı bir akışı hakkıyla kaldırabilmesi ise bir süper kahraman epiğinin kapısını açıyor ve film, ritim ve takip olarak bu zorlu sınavdan da geçebiliyor. "Avengers: Sonsuzluk Savaşı / Avengers: Infinity War", Marvel evreni takipçilerinin bir sürü detayla şaşırıp eğleneceği bir film. İzleyicisine bu evrene olan ilgileriyle orantılı bir heyecan sunmasıyla bu kalabalık kadronun hakkını veriyor.´




KELEBEKLER

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Film öncelikle komedi yolunu seçmiş gözüküyor. Bir tür kara-komedi, ama özellikle 'absürd'e (Türkçesi: saçma) kaymayı tercih eden... Ve birçok sahnesiyle bu tarzın zirvelerine tırmanıyor: durdukları yerde 'patlayan tavuklar' (ama bir nedeni var!)...Ya da bir lokantada Suzan'ın görkemli sinir krizi....Ya da o ölüyü gömme sahnesi. Ya da finaldeki 'kör çoban' sürprizi. Ve de elbette perdenin sayısız kelebekle dolduğu final bölümü. Hikâye boyunca sözü edilen, ama gerçekleştiğinde kahramanlarımızın farkına bile varmadığı enfes bir bölüm. Film aile denen kurumu yeniden ve özel bir bakışla ele alıyor. Yok olup gitmiş bir çekirdek ailenin, onca yıl sonra yeniden buluşup barışması mümkün mü? Neden olmasın?... Film genelde birinci sınıf bir oyuncu kadrosundan destek alıyor. Hepsi öylesine iyi ki, hangi birinden söz etmeli? Bunun tam bir takım oyunculuğu olduğunu söylemekle yetineyim. Ve belki çok özel mizahı herkese geçmeyebilecek bu filmi tüm has sinemaseverlere öğütlemiş olayım. ´
MEHMET AÇAR (HABERTÜRK): ´... Olayların ilginç bir şekilde geliştiğini ya da filmin net bir ana fikre odaklandığını öne süremem. Buna karşılık, Karaçelik karakterleri öylesine iyi yazmış ki film kendi dünyasını kurmakta hiç zorlanmıyor. Karakterler filmi alıp götürüyor ve onları yakından tanıdıkça ironi duygusu artıyor. Bu arada, oyuncular harika. Gece kulübü sahnesinde olduğu gibi, ego savaşları veren erkek kardeşlerin arasındaki testosteronlu gerilimi her seferinde eriterek aile duygusunu ortaya çıkaran kız kardeş rolünde Tuğçe Altuğ, kritik rolünün hakkını veriyor. "Rüzgârda Salınan Nilüfer"deki karakterinin ardından bambaşka bir kişilikle karşımıza gelen Tolga Tekin'in oyunculuğundaki farklı tarzlara şapka çıkarmamak elde değil. Bartu Küçükçağlayan ise rolüne getirdiği yorumla filmin mizah duygusuna önemli bir katkı sağlıyor. Öyle ki film bittikten sonra bile, Kenan´ın halleri aklıma geldikçe güldüm. Özetle "Kelebekler"i severek, keyif alarak seyrettim, bence Karaçelik'in en iyi filmi. Umarım siz de beğenirsiniz.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Gişe Memuru' ve 'Sarmaşık' filmleriyle tanıdığımız Karaçelik, 'Kelebekler'de öyküsünü absürd komedi şeklinde perdeye taşımış. Bu hedefe genel olarak varılmış. Film komedinin sularına ulaştığında rahatlıyor, ritmini buluyor ama duygusallaşmaya ve karakterler, özellikle baba figürü üzerinden hesaplaşmaya başladığında denge sağlanamıyor. Komediyle dram arasındaki geçişler sorunlu ve bu, filmin ritminde gelgitler yaşanmasına neden oluyor. Tabii ki tercih yönetmenindir her zaman ama belki de sadece komediye yüklenilse ve duygusallık aralarına, istasyonlarına gerek duyulmasa, uğranılmasa daha iyi olurmuş. Keza bu durum oyuncu performanslarının çizgisini de etkilemiş, özellikle Suzan'ı canlandıran Tuğçe Altuğ, hesaplaşmaya soyunulan sahnelerde fazla teatral kalmış. Üç kardeşe genel olarak bakıldığında karakter olarak Kenan (bu rolde Bartu Küçükçağlayan'ı izliyoruz) öykünün yıldızı gibi duruyor. Ara karakterlerde ise 'varoluşsal' sorunlar yaşayan ve giderek 'Don Camillo' tadına ulaşan imam (Hakan Karsak) ön plana çıkıyor ve belli bir noktadan sonra filmin en sürükleyici unsuruna dönüşüyor...´

KEREM AKÇA (POSTA): ´... "Kelebekler" de Kültür Bakanlığı desteğinin çıkmamasıyla 'gerilla usulü bir isyan' kıvamında. Filmin post-prodüksiyon görmemiş gibi dururken, sallanan kamerayla ilerleyen, renkleri işlenmemiş yapısı, belki de çekim süresinin azlığı sebebiyle tek çekimde halledilen doğaçlama sahneler de içeriyor. Film, olgun bir yönetmenin geldiği noktayı asla yansıtmıyor. Aksine Karaçelik'in ilk filmi gibi duruyor. Bu durum da ister istemez 'yol filmi' klişeleriyle gelen Serkan Keskin, Hakan Karsak, Ezgi Mola, Ercan Kesal ve Serkan Ercan'ı, Joseph Campbell'ın 'kahramanın yolculuğu' mantığıyla ilerleyen mitik yan karakterlerinin kullanımına ortak ediyor. Bu tercih çok bayat duruyor. Sanki oyuncular tek sahnede oynamak, imece usulü katkıda bulunmak için böyle bir yapıya hizmet etmişler. Serkan Ercan ise "Gişe Memuru"ndan çıkıp gelmiş gibi tek bakışla kahkaha attırabiliyor... Karaçelik'in üzerine yıllarca uğraştığı, detaycı senaryosunda fazla problem yok. Karakterlerin yazılması, onların motivasyonları, çözümlemeleri boyutlu. "Kelebekler" elbette 'bir sürecin filmi'. Bu açıdan üzerine konuşulup değerlendirilecektir. Ama muhtemelen Karaçelik de yapmak istediğinin en iyisini gerçekleştirdiğini iddia etmeyecektir.´




AİLECEK ŞAŞKINIZ

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Daha çok, gişede büyük iş yapan 'Düğün Dernek' serisiyle tanıdığımız ikilinin yukarıda konusunu özetlediğimiz son filmi 'Ailece Şaşkınız', gezindiği coğrafya itibariyle İç Anadolu'dan Marmara'ya, taşradan şehir merkezine taşınmış görünüyor. Filmi yine ikilinin karşılıklı gösterileri sürüklese de bu kez Cengiz Bozkurt katkısı çok yoğun olarak hissediliyor. Hele bir 'şükür namazı' sekansı var ki, filmin en akılda kalıcı yanlarından. Keza Elif Komiser'de izlediğimiz Saadet Işıl Aksoy da komedinin üstesinden geldiğini gösteriyor. Yönetmenlik koltuğunda, ikilinin en başından beri bütün filmlerinde birlikte çalıştığı Selçuk Aydemir'i gördüğümüz 'Ailecek Şaşkınız', girişte az biraz tökezliyor ama sonradan ritmini buluyor ve çok sayıda komik sahne sunuyor. Alt metindeki iyiliğe ve yardımseverliğe vurgu da bütün naifliğine rağmen olumlu ve pozitif ayrımcılık hak eden türden bir etki yapıyor. Bence 'Ailecek Şaşkınız', 'Düğün Dernek' serisinin iki filminden de daha iyi bir noktada. Doya doya gülmek ve Mudanya-Tirilye havası almak isteyenler, buyurun salona diyoruz...´




Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
128
0
164
0
125
0