Paylaş   
09.09.2018

KİMDİ GİDEN, KİMDİ KALAN

/

Başka birisinin kimliğini üzerine geçirmek ve onun kaderini yaşamak... Sinema bu temayı zaman zaman kullanır ki, meselenin perdedeki şahikası bence Michelangelo Antonioni'nin Jack Nicholson'lı 1975 yapımı filmi 'Yolcu'dur ('Professione: reporter'). Haftanın yenilerinden 'Transit' benzer bir trüğü öyküsü içine katan bir yapım. Lakin kendisinden daha önceki adımlardan ilham aldığını söyleyemeyiz, çünkü filmin senaryosu Anna Seghers'in 1942 tarihli romanına dayanıyor. Yani ortada orijinal bir metin var; ama galiba Christian Petzold'un filmi kendisini daha da orijinal yapan bir dokunuşa sahip. O da şu; yönetmen senaryoyu kaleme alırken romanda anlatılanları günümüze taşımış ve Avrupa'nın şimdiki hali pürmelalini Seghers'in kitabı üzerinden tasvire koyulmuş.

Bir tereddüdün romanı...

Önce kısaca hikâye diyelim: Alman birlikleri Paris'e doğru ilerlemektedir. Nazi zulmünden kaçan Georg, Avrupa'yı terk edip yeni bir hayata yelken açmak istemektedir. Önüne bir fırsat çıkar; hayatını kaybeden Weidel adlı komünist bir yazarın evrakı eline geçer ve onun kimliği üzerinden hareket etmeye başlar. Hedef, Marsilya üzerinden Meksika'ya gitmektir... Bu sırada Marie adlı genç bir kadına âşık olur. Bu durum, planlarını yeniden gözden geçirmesine neden olur...

Alman sinema geleneği içinde Batı'nın vicdanı türünden bir refleksle hareket eden ve çoğunlukla ait olduğu topraklarla meselesi olup bir noktada "Gitmek mi zor, kalmak mı zor?" denklemiyle yüzleşmek durumunda kalan insanların öykülerini anlatan Christian Petzold, 'Transit'te de benzer refleksler üzerinden ilerleyen bir metni sinemaya uyarlamış. Bu uyarlama filmin ana karakteri, yönetmenin önceki çalışmalarından 'Barbara'daki kadın doktorun Doğu Almanya'yı terk edip etmeme noktasındaki tereddüdüyle aynı sularda geziniyor. Aslında meselenin ucu Seghers üzerinden Stefan Zweig'a kadar bile uzatılabilir. Dönemin Alman aydınlarında hep o ruh durumu ve ikilemi vardı: Ya ülke terk edilecek ve Nazizm belası atlatılana kadar yurtdışında bir hayat sürülecekti ya da durup mücadele edilecekti ama bu mücadele sonunda ölmek de vardı, üstüne üstlük Alman faşizminin ne olacağı da belirsizdi; Hitler'in rejimi baki de kalabilirdi.

Petzold, romanı köklerine bağlı kalarak güncelleştirirken Yahudilerin, yerini göçmenler almış ve böylelikle zamanımızın öncelikli meselesi, 'mülteci sorunu'na dikkat çekmeye çalışmış. Ve bu dokunuşlar öyle zarifçe, öyle ince olmuş ki ortaya enfes bir film çıkmış. Ana karakter için Marsilya bir noktadan sonra onun 'Araf'ına dönüşürken Georg, âşık olduğu Marie, Marie'nin birlikte olduğu doktor Richard derken hikâyenin gelgitleri açısından 'Transit' bir noktadan sonra, yabancı bir eleştirmenin de vurguladığı gibi 'Casablanca' tadına ulaşıyor.

'Almanlardan iyi kaleci çıkar'

Bu arada kişisel bir not: Benim için filmin en güzel sahnelerinden birinde Georg, göçmen çocuğu Driss'le top oynuyor. Ufaklık, Georg'un kaledeki yeteneklerine ithafen "Alman mısın? Almanlardan iyi kaleci çıkar" diyor... Sözün özü Petzold, 'Transit'e futbolun geçmişten günümüze uzanan bir gerçeğini de iliştirmiş!

'Victoria'dan da hatırladığımız Franz Rogowski'nin Georg'ta son derece etkileyici bir performans sergilediği yapımda François Ozon'un 'Frantz'ından tanıdığımız Paula Beer de Marie'de, sade ve gizemli güzelliğiyle bir kez daha karşımıza çıkıyor.

'Transit', dertleri, vicdani yaklaşımı ve zaman zaman şiirselleşen anlatımıyla yılın en iyi yapımlarından biri. Geçmişten günümüze bazı meselelerin, insanlığın geçirdiği onca evreye rağmen pek değişmediğine ilişkin de bir hatırlatma...
Kesinlikle kaçırmayın derim... UĞUR VARDAN (HÜRRİYET/08.09.2018)

Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
177
0
128
0
164
0
125
0