Paylaş   
03.03.2018

ÇAMURA BATMIŞ HAYATLAR...

/

1936 Berlin Olimpiyat Oyunları'na damgasını vuran atletti Jesse Owens... Sadece dereceleriyle değil, gövde gösterisine soyunacağını sanan 'Faşist' Adolf Hitler'e Olimpiyat Stadı'nda tattırdığı yenilgilerle de tarihe geçmişti. Lakin göğsünde dört altınla eve döndüğünde ırkçılığın daha büyük boyutlarıyla karşılaşacak; Başkan Roosevelt onu arayıp tebrik etme zahmetinde bulunmayacak, çağrıldığı her davette beyazlar ön kapıdan girerken o yine siyahlara biçilen makûs talihin izlerini sürerek arka kapıdan girmek zorunda kalacaktı.
Bu haftanın yenilerinden 'Savaştan Sonra'nın ('Mudbound') ana karakterlerinden Ronsel Jackson'ın yaşadıkları da Owens'tan çok farklı değil. 2. Dünya Savaşı'nda gittiği Avrupa cephesinde el üstünde tutulan, bir beyaza, Alman bir kadına âşık olan bu siyahi genç, ülkesine döndüğünde yine arka kapılara itiliyor, yine sistem tarafından hor görülüyor, ailesi yine 'modern köleliğin' izlerini sürüyordu. Lakin savaş sadece onun değil, arazilerinin sahibi konumundaki McAllan'ların küçük oğlu Jamie'yi de eşitlik, insan hakları ve hayatın dengeleri konusunda bilgi, görgü ve vicdan sahibi yaptığı için, yöredeki yalnızlığını giderecek bir yâren buluyordu...



Faulkner ve Steinbeck tadı...
'Savaştan Sonra', kaderleri kesişen iki ailenin, McAllan ve Jackson'ın iç içe geçmiş öykülerini anlatıyor. Hillary Jordan'ın 2008 tarihli romanından sinemaya uyarlanan film Mississippi'de, savaş öncesi ortamda başlıyor. İki taraf arasında sınırlar hem sınıfsal hem de ırksal açıdan neredeyse net çizgilerle ayrılmışken, Pearl Harbor'la başlayan süreçte Jamie ve Ronsel, bambaşka bir serüvenin parçasına dönüşüyor. Savaş, bu iki genç insana farklı deneyimler tattırıyor. Lakin geride kalanlarsa rutinlerine devam ediyor ve sistemdeki rollerini sürdürüyorlar. Öte yandan süreç bir noktadan sonra ailelerin genç üyeleri kadar kadınlarını da birleştiriyor, dayanışmaya zorluyor.
Siyahi kadın yönetmen Dee Rees, 'Savaştan Sonra'da sert, sarsıcı, yer yer de destansı bir dil tutturuyor. Filmin son derece etkileyici atmosferi içinde bütün referanslar yerini buluyor; kimi Amerikalı ve İngiliz eleştirmenlerin de vurguladığı gibi perdeye Faulkner, Steinbeck ve Morrison romanlarını hatırlatan bir tat yansıyor. Özellikle McAllan'lar kanadındaki mutsuz çift Laura ve Henry'nin açmazları, ırkçı baba Pappy'nin, aile üzerindeki kara bulutları hatırlatan varlığı; Jackson'lar cephesinde de baba Hap ve anne Florence'ın fedakârlıkları... Bu arada karakterler itibariyle merkezden açılan ve çoğalan bir görüntü sunsa da filmin kalbi ve ruhu, aslında cepheden dönmüş Jamie'yle Ronsel'in psikolojilerinde ve dostluklarında atıyor.

Oscar tarihinde bir ilk...
Oyunculuklar açısından Laura'da o muhteşem gülümsemesiyle ve ışıl ışıl parlayan gözleriyle Carey Mulligan, Henry'de Avustralyalı aktör Jason Clarke, Hap'de Rob Morgan, Florence'da 'Hip-hop kraliçesi' namlı Mary J. Blige, Ku Klux Klan üyesi baba Pappy'de Jonathan Banks; hepsi çok iyiler. Ama Ronsel'de karşımıza gelen Jason Mitchell ve özellikle de Jamie'de Garreth Hedlund olağanüstüler... Öte yandan bu filmdeki performansıyla, ilk kez 'En İyi Görüntü Yönetmeni' dalında Oscar'a aday gösterilen kadın görüntü yönetmeni unvanıyla buluşan Rachel Morrison'ın enfes kadrajlarının da altını çizelim.
Sonuç? İnsanın insana yaptığı zulmü anlatırken üzerinde yaşadığımız yaşlı gezegenin en problemli üyesini de hatırlatan bu son derece etkileyici filmi kesinlikle kaçırmayın derim. UĞUR VARDAN (HÜRRİYET/03.03.2018)

Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
128
0
164
0
125
0