Paylaş   
25.02.2017

ŞAİRİN OTOBÜS ŞÖFÖRÜ OLARAK PORTRESİ...

/

Henüz ortalarda bizi mahvedecek güzel havalar yok ama bu hafta salonlarımıza uğrayan 'Paterson'ın ana karakteri, şairleri, dolayısıyla mısraları arasında 'Evkaftaki memuriyetim' de olan Orhan Veli'yi ve diğer bütün kalemdaşlarını akla getiriyor. Çünkü Jim Jarmusch'un filmi, bir otobüs şoförü olan ve gün boyu işini yaparken yazdığı şiirlerin dizeleri zihninde kendisine refakat eden bir şairin sessiz, sakin ve alabildiğine durgun akan hayatından pasajlar aktarıyor. Yaşadığı yörenin, New Jersey'e bağlı küçük yerleşim yeri Paterson'ın ismini taşıyan bu mütevazı kişilik, evde kendisini bekleyen ve adeta küçük oyuncuklarla rutinini renklendiren karısı Laura ve köpekleri Marvin'le 'yuvarlanıp gidiyoruz' türünden bir hayat sürüyor. Günler, birbirinin tekrarı biçiminde yaşanırken otobüsüne bindiği yolcuların dertleri, tasaları, hayal ve özlemleri adeta onun gündemi oluyor. Mesaisi bitip eve yollandığında ise kendisinden pek de hoşlanmayan Marvin'i gezdiriyor ve mahalle barında iki tek atarken mekânın sahibi Doc'la genellikle Paterson'ın tarihi ve öne çıkan kişilikleri üzerine laflıyor.
'Paterson', tıpkı ana karakteri gibi son derece sakin akan bir film. Sanki Jarmusch, o çok sevdiğimiz dizelerin bu tür hayatlardan da çıkabileceğine vurgu yapıyor filmi boyunca. Araya, yapıtlarında Paterson'ı öne çıkaran yörenin şairi William Carlos Williams'ı (1883-1963) katıyor, yine o bölgenin çocukları (!) komedyen Lou Castello'yu, şair Allen Ginsberg'i hatırlatıyor. 'Paterson' şairler ve sessiz sedasız yerler üzerine bir film adeta (Belki de bu yüzden ben de Jarmush'un yapıtını izlerken Orhan Veli kişiliğinde memur, öğretmen, antikacı, sağlık memuru, müfettiş olarak hayatlarını kazanan onca şairimizi düşünüp durdum).

Huzur veren bir film
Öte yandan film ana karakterlerinin geçmişi ve bugüne nasıl geldikleri konusunda da içine kapanık bir tablo çiziyor. Yatak odasındaki fotoğrafta Paterson'ın bir zamanlar asker olduğunu görüyoruz ama 'country şarkıcısı' olmayı kafaya takan ve yaptığı kekleri satarak kazandığı küçük paralarla mutlu olan karısı Laura'yla nasıl tanıştıkları da muamma. Ama ne gam; bütün bu sırlara ve cevabı olmayan sorulara rağmen 'Paterson', seyircisini yavaş yavaş saran ve adeta huzur veren bir film.
Dizeleri, dolayısıyla duygularını küçük bir deftere toplayan ve bir türlü kopyasını çıkarmayan Paterson'da izlediğimiz Adam Driver (ki soyadına uygun bir meslekle karşımızda!) da, rolünün hakkını fazlasıyla vermiş. Son dönemin öne çıkan aktörünü Coen'lerin 'Inside Llewyn Davis'iyle fark etmiş, son zamanların en etkileyici yapıtlarından 'Hungry Hearts'la da sevmiştik. Malum kendisi artık bir 'Star Wars' oyuncusu. 'Darth Vader'ın tahtına göz diken Kylo Ren'de de izlediğimiz Driver, 'Paterson'da kendi dünyasının içinde sakin ve güven dolu adımlarla yürüyüşünü sürdüren karakterini ete kemiğe büründürüyor. Laura'da ise karşımıza, 'Body of Lies', 'Elly Hakkında', 'Exodus' gibi yapımlardan hatırladığımız Golshifteh Farahani geliyor. İranlı oyuncu da canlandırdığı karakteri fazlasıyla sevimli hale getiriyor. Buldog köpeği Marvin'de izlediğimiz Nellie (galiba filmden sonra hayatını kaybetmiş, çünkü jenerikte ona bir adanma var) de şairlerden nefret edenlerin öyküdeki temsilcisi!
'Paterson', günümüzün hızlı ve zaman zaman insanı yoran tempolu yapımları arasında sakinliğin, sükûnetin ve huzurun ifadesi gibi... Ben filmde en çok küçük şair kızın Paterson'ı tanımladığı cümleyi sevdim: "Emily Dickinson seven otobüs şoförü..." UĞUR VARDAN (HÜRRİYET/25.02.2017)

Diğer Haber Başlıkları
Yorumlar

115
0
139
0
120
0
162
0
151
0
121
0
122
0
128
0
164
0
125
0